RSS

Aylık arşivler: Nisan 2011

BAVULLARI HEP TOPLU DURMALI İNSANIN

 
 
Bavulları hep toplu durmalı insanın…
Bir gün telefonların hiç çalmayabileceği hesaplanmalı…
Tül perde arkasından misafir yolu gözlemekten vazgeçmeli…
İhanetlere, terkedilmelere, bir başına bırakılmalara hazırlıklı olmalı…
Yalnızlığa alışmalı…
Çünkü “omuz omuza” günlerin vakti geçti.
Dayanışma, günümüzün borsasının değer kaybeden hisse senetlerinden biri artık…
Bireyin keşif çağı, geride kırık dökük yalnızlıklar bıraktı.
Terörün bile bireyselleştiği çağdayız. Zaman, birlikten kuvvet doğurma zamanı değil; Zaman, tek başına dimdik ayakta kalabilmeyi becerme zamanıdır… İşte o yüzden alışmalı yalnızlığa… Sokaklar dolusu ıssızlıkla başbaşa yaşamayı göze almalı insan… Güvendiği dağlardaki karlara bakıp ders çıkarmalı… Hüzünlü bir şarkıyla paylaşılan gecelerde başını dayayacak bir omuz arama huylarından vazgeçmeli… Sofrada tek tabağa, tabakta az yemeğe alışmalı… Romanlardan, yalnızlığı yücelten paragraflar asmalı evin en görünür duvarlarına… “Yalnızlık paylaşılmaz/Paylaşılsa yalnızlık olmaz” Dizeleriyle başlamalı güne… Telesekretere “Şu anda size cevap verebilecek kimse yok! ” denmeli, “Belkide hiç olmayacak…” cevapsızlığa, sessizliğe ısınmalı… Oysa sessizlik haksızlığa alkıştır. Haklılığın onuru yaşatır insanı… Susmanın utancı öldürür… O yüzden en sessiz gecelerde “Doğruydu, yaptım” la teselli bulmalı insan. Feryada komşuların yetişmemesine, soğuk duvar diplerinde sessizce ağlaşmaya alışmalı…
Kendiyle hesaplaşmaya çalışmalı…
Gece yastıkla ağlaşmaya, sabah aynayla gülüşmeye, kendiyle hüzünlenip, kendiyle keyiflenmeye hazır olmalı…
Hep başını alıp gidebilecek kadar cesur, ama hep kalıp savaşacak kadar gözüpek olabilmeli…
Sessizliği, sese dönüştürebilmeli…
Ve sırt çantasını her daim hazır tutmalı insan…
Yollarla barışmalı…
Yalnızlığa alışmalı…
 
                       CAN DÜNDAR
 
Yorum yapın

Yazan: 29 Nisan 2011 in GENEL, İNSANOĞLU

 

SEN

Sen, haykıramadığım çığlığım

Sen, paylaşamadığım yalnızlığım

Sen, yüzleşemediğim korkularım

Sen, arınamadığım günahlarım

Sen, utandığım yalanlarım

Sen, yetmeyen sevişmelerim

Sen, sonu gelmeyen yollarım

Sen, göğsümü parçalayan yüreğim

Sen, büyümeyen, içimdeki çocuk

Sen, özlediğim çocukluğum

Sen, kaybettiğim, bulamadığım, unuttuğumsun…

ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

 
Yorum yapın

Yazan: 28 Nisan 2011 in GENEL

 

Sen Benim

Hep aynı sessizlikle geliyor gece…
Hep aynı yalan dolan masalları dinliyorum yine…
Hep aynı yüzler, hep aynı sesler peşimde…
Anlatamıyorum, inandıramıyorum kendime…
Sen benim yarım kalan cümlelerimsin…
Hiç söyleyemediğim, söylemediğim o sözlerim…
Sen benim hiç ısınmayan ellerimsin…
Hiç unutamayan, unutmayan o kalbim…

Sen benim eksik kalan yerimsin…
Kapattığım pencereler, güneşlere çektiğim o perdelerim…
Sen benim hiç sevmediğim sessizliğimsin…
Kaybettiğim yolum, korktuğum karanlık, hiç tutamadığım o yeminlerim…
Sen benim terk ettiğim şehirlerimsin…
Düştüğüm çukur, uzanan ellerim, hiç tutunamadığım gidenlerim…
Sen benim kovulduğum cennetimsin!
Eğdiğim yüzüm, sövdüğüm aydınlığa hiç açamadığım gözlerim.

 
Yorum yapın

Yazan: 28 Nisan 2011 in GENEL

 

tanrı aslında sever hepimizi

 
Yorum yapın

Yazan: 28 Nisan 2011 in GENEL

 

HERKES GİDER Mİ? 6

    Kendimi birden gece alemlerinin içinde buluverdim; ne aradığımı, neyden kaçtığımı bilmeden, Nesrin. Hiç birşey, hiç kimse iyi gelmedi, paylaşıp azaltamadı sensizliği. Terapilere gidip, antideprasanlar kullandım. Az kitap okuduğum konusunda eleştirirdin ya, okudum. Bu sefer de sen değil sensizlik vardı be Nesrin. Olmadı işte, beceremedim.

     Geçen gece, kendimi beraber gittiğimiz meyhanenin kapısında buluverdim. Asmalı’da ki küçük meyhane. İçeriye girip, köşedeki masaya oturdum. Rakıyı masaya getirdiklerinde, servisi kendim yapmak istediğimi söyledim. Bardağıma önce buzları koydum, ardından suyu ağır ağır ilave etmeye başladım. Her seferinde, bir çocuk merakıyla, mucizeye tanıklık edercesine izlerdin, buzların rakının içinde eriyip gidişlerini.

      Beni avutacak birşey bulmaya geldim aslında, buraya. Avutacak, suskunluğu bozacak, bozabilecek birşey bulurum diye. Hayat gerçekten zorla yaşanmıyor. Özgür bırakmalıyım. Kalbimin kapısını açıp gitse bu acı. Hesapları kapatmalıyım artık, seninle değil kendimle olan hesaplarımı. Dediğim gibi; öfke, kırgınlık yok içimde, sadece suskunluk.

     Yara aldı ve sönmeye başladı ruhum, adeta. Ama bu, sana duyduğum sevgi ve güveni yok etmiyor. Etmeyecek. Anladım ki bir yerlerde olduğunu, nefes alıyor olduğunu bilmek yetecek…Sen, benim sığınabileceğim limanım olacaksın.

     Bazı sabahlar; gitti zannediyorum. Ama arkamı döndüğüm bir an da, bakıyorum ki orada, olduğu gibi duruyor yokluğun. Bir gölge gibi takip ediyor, beni.

     Bak Nesrin, en sevdiğin parça çalıyor. Hani sarhoş olmaya başladığında, bir şey dalgalanıyor gibi hissedersin ya içinde…Sanki aylardır, bu parçayı duymayı bekliyormuş gibiyim. Kendiliğinden bir tebessüm belirdi dudağımın kenarında. Beni avutması için, sen mi yolladım bu parçayı? Bilmediğim uzak bir yerden. Teslim oluyoruz kalbim ve ben; açıyoruz kapılarımızı, hüznün gitmesi için.

                                          ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

 

NEDEN YAZIYORSUNUZ?

     Bu güne kadar neredeyse bütün hepsini almış olduğum, hiçbirinin sonunu getiremediğim kitapların yazarı;  Orhan Pamuk. Belki şimdi tekrar denemeliyim diyerek, kütüphanemden kitaplarını alıp, yatağımın başucuna yerleştirdiğim şu günlerde, 2006 yılında Nobel Ödülünü alırken yapmış olduğu konuşma metni çıktı karşıma. Belki de tam ufak tefek birşeyler karalamaya başladığım günlere denk gelmesi sebebiyle, oldukça etkiledi beni. Aslında uzun zamandır günlük mahiyetinde yazıyordum, kendimce. Ne zaman ki sizlerle paylaşmaya başladım; yazdıklarını çok geniş kitlelerle paylaşan yazarların, verdikleri ropörtajlarda anlattıkları, sancılı dönemlerinin ne boyutlarda olabileceğini az buçuk tahmin edebilir oldum. Her kitapta girmiş oldukları alemler, sancılı geceler, basım öncesi, sonrası görülen kabuslar…Gerçekten deli işi olmalı. Peki öyleyse; neden yazmaktan vazgeçemiyorlar? Belki; aşağıda, konuşmasından bir bölüm olan alıntıyı okuyunca sizler benim gibi ortak olursunuz yazarların bu duygularına. Şimdi söz Orhan Pamuk’ta:

Bildiğiniz gibi, biz yazarlara en çok sorulan, en çok sevilen soru şudur: neden yazıyorsunuz? İçimden geldiği için yazıyorum! Başkaları gibi normal bir iş yapamadığım için yazıyorum. Benim yazdığım gibi kitaplar yazılsın da okuyayım diye yazıyorum. Hepinize, herkese çok çok kızdığım için yazıyorum. Bir odada bütün gün oturup yazmak çok hoşuma gittiği için yazıyorum. Onu ancak değiştirerek gerçekliğe katlanabildiğim için yazıyorum.

Ben, ötekiler, hepimiz, bizler İstanbul’da, Türkiye’de nasıl bir hayat yaşadık, yaşıyoruz, bütün dünya bilsin diye yazıyorum. Kağıdın, kalemin, mürekkebin kokusunu sevdiğim için yazıyorum. Edebiyata, roman sanatına her şeyden çok inandığım için yazıyorum. Bir alışkanlık ve tutku olduğu için yazıyorum. Unutulmaktan korktuğum için yazıyorum. Getirdiği ün ve ilgiden hoşlandığım için yazıyorum. Yalnız kalmak için yazıyorum. Hepinize, herkese neden o kadar çok çok kızdığımı belki anlarım diye yazıyorum. Okunmaktan hoşlandığım için yazıyorum. Bir kere başladığım şu romanı, bu yazıyı, şu sayfayı artık bitireyim diye yazıyorum. Herkes benden bunu bekliyor diye yazıyorum. Kütüphanelerin ölümsüzlüğüne ve kitaplarımın raflarda duruşuna çocukça inandığım için yazıyorum. Hayat, dünya, her şey inanılmayacak kadar güzel ve şaşırtıcı olduğu için yazıyorum. Hayatın bütün bu güzelliğini ve zenginliğini kelimelere geçirmek zevkli olduğu için yazıyorum. Hikâye anlatmak için değil, hikâye kurmak için yazıyorum. Hep gidilecek bir yer varmış ve oraya tıpkı bir rüyadaki gibi bir türlü gidemiyormuşum duygusundan kurtulmak için yazıyorum. Bir türlü mutlu olamadığım için yazıyorum. Mutlu olmak için yazıyorum.

 
Yorum yapın

Yazan: 27 Nisan 2011 in GÜNLÜK, GENEL

 

BOLT DEPRESYONDA

     Bir sabah Erdo elinde valiziyle erkenden havalimanına gitmek için evden ayrıldı. İş için gidiyordu ve iki gün sonra dönecekti. Buraya kadar herşey normal. Diloş eve gelince Bolt’ta bir tuhaflık olduğunu söyledi. Beraber Bolt’un yanına gidince gördük ki hayvanın yürümeye mecali yok, burnu kupkuru, gözler kançanağı… Bu arada kulübesi kemirilmiş. Veteriner hekimi aradım. Sağolsun hemen geldi. Bolt’un ateşi çok yüksekti. Ağzının kenarlarına batmış kıymıklar vardı. Açıkcası Dilek’te bende telaşlandık. Muayeneden sonra sorular başladı;
       ”Eşiniz nerede?”
       ”Yurtdışına çıktı.”
       ”Ne zaman gitti?”
       ”Bu sabah.”
       ”Evden elinle valiziyle mi ayrıldı?”
       ”Evet.” (doğal olarak)
      Teşhis; Bolt Erdo’nun elinde valizle evden çıkışını, sahibim beni terk etti olarak algılamış ve depresyona girmiş. Bunun sonucu olarak ta kulübesini kemirerek kendisine zarar vermek istemiş. Bendeki ilk tepki cümlesi ”Bir erkek için değmez  Bolt. Arkasından depresyona girmeye gerek yok. Hepsi zamanla unutulur be koçum.” oldu. Cevabımı duyan, titiz ve duygusal hekimimiz tuhaf tuhaf baktı yüzüme. Aslında vermiş olduğum cevap; ”eyvah, görüyormusun ilgilenmeyeceğim, sorumluluğunu üzerine almayacağım dedin, bak şimdi başına gelenin” diyen iç sesimin dışa vurumuydu. Ben biliyorum kendimi, son baştan belliydi. Veteriner hekimi; işte olacağım sürede Bolt’u, gözetim altında tutmasını rica ederek yolcu ettim.

       Erdo gelene kadar herşey yoluna girdi. Ama; evcil hayvan beslemeyi düşünenlere bir kaç kez daha düşünsünler, derim. Aman ben vazgeçtim, bakamam, diyerek sokağa bırakmak büyük vicdansızlık. Sokak hayvanlarının hallerini, maruz kaldıkları muameleleri görüp duyuyoruz ki birçoğunun da sorumlusu bahsettiğim o vicdansız insanlar. Lütfen; iyi düşünelim, anlık, gelip geçici heveslerle karar vermeyelim.

         Bolt serisinin üçüncü yazısında okuyacaksınız zaten öyle bir bağ oluşuyor ki aranızda, yapmış olduğu yaramazlıklar lezzet katıyor hayatınıza. Artık hatıralarımıza ortak olan bir de Bolt var.

ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

 
Yorum yapın

Yazan: 27 Nisan 2011 in GÜNLÜK

 
 
%d blogcu bunu beğendi: