RSS

Kategori arşivi: GÜNLÜK

selam saygılarımla

On yıl aradan sonra Oğuz dünyaya gelmişti. Uzun aylar boyunca hiç uyumamıştı. Neredeyse ne gece ne de gündüz. Tüm bunlar olurken birçok kadın gibi güçlü duruşumdan vazgeçmemekte kararlıydım. Evdeki düzen bozulmamalı, işyeri başıboş kalmamalı, bebek emzirilmeli, memelerim süt dolabilmeli, dokuz yaşında olan Elif’e her sabah meyve suyu sıkılmalı, ödevlerine yardım edilmeli, misafir ağırlanabilmeliydi. Becerebildim. Hem de bebek nasıl yıkanır onu bile unutmuş halimle. Ta ki ben bir kuyunun başında durup dibindeki karanlığa baktığımın farkına varana kadar.

Ve işte o günlerde bilgisayar kullanmayı öğrenmiştim. Otuzüç yaşımda, tek başıma, yapa boza… Derken blogları keşfetmiştim. Arama motoruna ‘’Uyumayan Çocuklar’’ yazdığım geceyi hatırlıyorum. Karşıma çıkan paylaşımları görünce ağlamaya başlamıştım, mutluluktan. Yarabbim yalnız değildim, bir tek ben yaşıyor, yalnızca benim bebeğim uyumuyor değildi. Evet benim gibi birçok kadın daha vardı. Her okuduğum duygu durumu aşinaydılar bana.

Üzerinden iki yıl geçti, daha düzene girdi uykular. Kilolarımı verebilmiş, tam zamanlı işe döneli çok olmuştu. Blogger ana sayfasını incelediğim gene bir gece yönlendirgeleri izliyordum, amacım yalnızca denemekti. Son adımda Sürdür tuşuna bastım. Ve artık bir bloğum olmuştu. Aşina yaşanmışlıkları yazacağım, adı Aşina Duygular olan… Şubat 2011

Yazmaya başladım. Hâlâ tek başımaydım. Yazmaya devam ettim. Bir ilan yolladı arkadaşım, ilanı takip ettim. Başka biri yeni kitaplar hediye etti. Birileri anlattılar uzun uzun. Yazdım. Okudum. Bir kişi bloğuma mail üyeliği yaptı. Yalnız değildim artık. Sonra bir bir, iki iki derken yüzler olduk. Yazmaya devam ettim. Mailler yolladılar aşina bulanlarınız, beğendiler anlamaya çalışanlar, tanış olduk bazılarınızla.

Asıl güzel olan ne biliyor musunuz; ben gerçekte kimseye yazmadım. Ben hep kendim için yazdım. Olduğu gibi, olduğum gibi… Edebi olsun, zamanlar kaymasın, karakterler karışmasın falan hesapları yapmadan, akış içinde yazdım. Başedebilmek için yazdım. Geçeceğini, güzel olduğunu, çirkin olduğunu, yorucu olduğunu anlattım önce kendime. Benden çıkıp hafiflesin, çoğalsın, azalsındı amacım. Kendime iyi gelmeye çalışırken çoğaldık biz sizinle.

Oğlan büyüdü, kız biraz daha büyüdü. Gün geldi;

” Hayallerin var mı anne? Ne yapmak istiyorsun,” diye sordu Elif. Uçaktaydık. O sormuş, ben günlerce bulutlarda asılı kalmıştım. Hayallerim var mıydı benim? Bir tane lan, bir tane olsun! Yoktu. Sonra da hayal peşine düşüp yazmaya daha çok yazmaya, okumaya gecelerce okumaya başlamıştım. Okudukça eksik hissettim, eksik kaldım kendime. Hâlâ da aynı duygudayım. Olsun eksildikçe güzelleşiyorum. Eksildikçe büyüyor bağrım. Eksildikçe kalbim genişliyor, soluğum ferahlaşıyor.

2017 senesi bitmek üzereydi; ” İçinde büyüttüğüm çocuğu doğur,” dedi başka biri.

Yapabilir miydim? Peşinden gitmek istediğim hayalim bu muydu? Başka hayallerimin yolunu açacak bu muydu? Biriktirdiğim öykülerimden önce aşina yaşadığım, aşina bulduklarımı mı paylaşmalıydım?

Bir tane cevabım var şimdilik; peşinden gitmem gereken buydu.

Diğer cevaplar zamanlarında geleceklerdir, hiç telaşım yok. Dedim ya kalbim genişledi. Her gün farklı mevsimini yaşadığım yayla gibi içim var artık.

Şimdiden sonra daha çoğalabilir ya da biz bize kalabiliriz.

Ne olacaksa temiz, samimi olsun.

Yaşamaya, yazmaya, paylaşmaya devam yani…

Tüm iyi dilek, tüm iyi niyetlerimle sizlerle yakında piyasada olacak kitabımı(zı) paylaşmaktan mutluluk, heyecan duyuyorum.

Her şeyin, hikayemin başladığı bu platforma hürmeten huzurlarınızdayız.

Selam saygılarımla…

Özgür tamşen yücedal

 
Yorum yapın

Yazan: 03 Ocak 2020 in GÜNLÜK, GENEL

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , ,

gözünü sevdiğimin anası!

 

Perimenopoz nedir? Bilimsel, doktorsal tanımları kenara koyarsak: Birkaç yıl içinde menopoza ulaşacaksınız, demek. Hormonların ergenlikten sonra tekrar kendilerini kaybetmeye başladıkları dönem de diyebiliriz. Ve bu çıldırmış hormanların himayesinde bedensel – psikolojik dengesizliklere kadınların tekrar tekrar merhaba demeleri, demek. Her ay döngülerinde yaşadıklarımız yetmiyor (yetmedi) iyice içine edilsin çünkü hayatlarımızın. 

Iki yıl önce ‘’Herkes vitamin kullanıyor ben de kullanmalı mıyım?’’ sorumu yanıma alıp endokrinoloji uzmanına gittiğimde konu döndü ve hepsinin üzerine adına perimenopoz denilen bu hazırlık sürecinin sekiz ila on yıl aldığını, yavaş yavaş ergenlik dönemi belirtilerini görülmeye başlandığını da öğrenmiştim. ‘’Hocam ağzım gözüm ancak otuzbeşimizde kadın olduğumuzun farkına varıyor biraz rahatlıyoruz. E kırk, kırkbeşlerimizde menepoza hazırlanmaya başlıyorsak refah içinde yaşayacağımız hepi topu beş yıl mı?’’ diye sormuştum. O da ‘’Evet, maalesef.’’ diyerek gülmüştü. Ben ne komik bulmuş ne de gülmüştüm. Komik mi allah aşkına! Neyse vitaminler içinse; ‘’Biz hekimler olarak vitamin kullanmıyoruz sayılır Özgür Hanım. Siz kimseye bakmadan kontrollerinizi düzenli olarak yaptırın, beslenmenize dikkat edin ve kafanıza göre asla vitamin kullanmayın.’’ demişti. Bu paragraflar yeterli aslında daha fazla dallandırıp menopoz dönemine geçiş sırasında vücutta östrojen ve progesteron hormonu düzeylerinde yaşanan dalgalanmalardan falan bahsetmek istemiyorum.

Özetle kadınlara havada karada rahat yok!

Belirtilerse say say bitmiyor cinsinden:

Düzensiz adet dönemleri,

Normalden daha yoğun ya da hafif kanamalar, 

Hiç adet kanaması olmayan dönemler geçirmek,

Özellikle geceleri aniden sıcak basması,

Kalp ritminin anormal seyretmesi,

Duygusal dengesizlikler ve aşırı tepkiler, 

Ani ve çoğu zaman sebepsiz gülme ya da ağlama krizleri,

Uykusuzluk ve düzensiz uyku,

Cinsel istekte azalma, hatta bazen hiç istek olmaması,

Normal dışı vajinal kuruluk,

Halsizlik, bitkinlik, yorgunluk hali, 

Sebepsiz stres ve gerginlik,

Ani depresyon atakları,

Sebepsiz korku ve kaygılar,

Herhangi bir şeye odaklanmada güçlük, 

Mental konfüzyon hali,

Kısa süreli unutkanlıklar ve hafıza sorunları,

Ani kilo alımı,

Daha önceden var olmayan alerjik reaksiyonlar,

Göğüslerde aşırı hassasiyet,

Vücudun bazı yerlerinde şiddetli karıncalanma,

Ağız içinde yanma hissi,

Sık sık diş eti kanaması,

Tırnakların kırılgan, hassas ve yumuşak hale gelmesi,

Kaslarda ve tendonlarda ağrı ve sancı hissi,

Osteoporoz belirtileri,

Vücudun bazı bölgelerinde aşırı kıllanma ya da ani ve aşırı saç dökülmesi,

Ciltte kaşıntılı veya iltihap,

Kafasının içinde ani elektrik çarpması gibi bir his,

Vücut kokusunda normal dışı bir değişim,

Kötü ağız kokusu,

Kabızlık, hazımsızlık, gaz, şişkinlik gibi sorunlar,

Mide bulantısı,

Baş dönmesi, sersemlik ve denge kaybı,

Aniden şiddetlenen baş ağrısı,

Kulakta uğultu, çınlama gibi çeşitli sesler olması gibi belirtiler gösterir.

Şikayetleri azaltmanın en doğal yolu sağlıklı ve doğal beslenme ve yaşam alışkanlıkları kazanmaya çalışmak, diyorlar.

Sağlıklı beslenin

Düzenli olarak egzersiz yapın

Stresten uzak durun

Çoğu belirti olmamasına rağmen bu dönemin neresindeyim tam bilemiyorum. Okuduklarıma, yaş aralıklarına bakılırsa yavaş yavaş yolalıyor olmalıyım herhalde.

Tüm bunları öğrenince insan çevresindekileri de bi’farklı gözlemliyor. Misal en büyük gözlemim; kadınların çok çoğunun Stresten Uzak Durun önerisini kocalarından uzak durarak uyguladıkları. Gene çok çoğunun akşamları ayrı odalarda, ayrı televizyonlar karşısında geçiriyor oldukları. Bir Kaşık Suda Boğma modu deseniz; hep açık. Tahammül kotası full. Bir asilik, bir başkaldırı halleri… Ulan benim kendime yorgan almam da belirtilerden biri olabilir mi? Akşamlarımı genelde balkon ya da televizyon olmayan odada geçiriyor olmam falan. Sus geldiğinde çenemi günlerce zahmet edip açmamalarım. Kimi günlerimi kör kuyularda kimini bulutların üzerinde yaşıyor oluşlarım. Yok yahu bendeki ruhsal belirtileri takip edecek olursam takribi onlu yaşlarımdan beri perimenopoz dönemimde yaşıyorum sonucu çıkar. Bitmeyen ergenlik benzeri ruhum var, demek olur. Olmamalı.

Yukarıda yazdıklarım dün akşam karşıma çıkan makaleden sonraydılar. Derken sabah oldu bunları geçtim; televizyon kumandası, salonun başköşesinin hakimi erkekleri düşündüm ve annem geldi aklıma. Yapamadın, dedim kendi kendime. Annen gibi olamadın be Özgür. Abicim evlerinin üst katı (kartal yuvası) annemim, televizyon kumandası annemde, salonun başköşesindeki ikili koltuk annemin. Destursuz konuşamazsın hatunla. ‘’Tamam’’ dediyse tamam, ‘’değil’’ dediyse değildir. Ve hep böyleydi kadın. Peh peh… Gözünü sevdiğimin anası!

E ben ne oldum şimdi. Ortada! Odayı yorganı falan terkeden olarak babamın kızı, kendi bildiğimi okuduğum kadarcığımla annemin kızı.

Menopozun perisi aslı falan derken tüm hayatımız hormonların kontrolünde geçiyor ve ne yapsak buna yoruluyor ya, asıl ona ifritim. Bir laf edecek, kırk yılın başı küsecek olursun; tamam tamam bunun regl dönemi gelmiş. Yok menopoza beş kalalar falan.

Hormonların da topunun da köküne kibrit suyu!

‘’Ayyy yazdıklarına bakın, kadın kesin menopoza koşuyor!‘’ diye içinden geçirenler için tüm bu kibritler, suyu, çeri çöpü…

Hadi biz kadınlarda durumlar böyle; iki ileri beş geri falan. Da; geriye tek mevzu kaldı:

Erkekler neyin izindeler, onlar da hormonların egemenliğinde mi yaşıyorlar?

 

 

özgür tamşen yücedal

 
 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , ,

yorgan davası

 

Kaçıncı yaş dönümümdü, evliliğimizin kaçıncı yılıydı tam hatırlayamıyorum. Sanırım on yılı aşkın süredir evliydik. Işte onca yıl önceki doğumgünümde kayınvalidem bana hediye olarak bize çift kişilik, kaz tüyü, en kalitelisinden bir yorgan almıştı sağolsun. O zaman ki elti adayıma da şık mavi boncuklu, altınına dolgun bileklik. Onu da hatırlıyorum çünkü bir elinde yorgan diğerinde kuyumcu amblemli kırmızı kadife kutuyla gelmişti yanıma. Kimseye ayrım yapılmasın diye bana doğum günü hediyesi alırken gelin adayına da bileklik aldığını söylemiş hatta beğenip beğenmediğimi sormuştu. Beğenmiştim. Yorganı hala kullanıyoruz. Daha doğrusu artık ben değil zamanında yorganı annesinden istemiş olan Erdo kullanıyor. Konu bambaşka yere bağlanacak merak etmeyin. Beni az biraz takip edip tanıyanlarınızdan buraya kadar okuyup şaşıranlarınız olabilir çünkü…

Neyse işte hepsinin üstüne yorganın adı Erdo’nun ağzında hep ‘’Annemin aldığı yorgan’’ olarak kaldı. Hatta tatlı sert yatakta tartıştığımız bir sabah ‘’Valla annenin aldığı yorganla seni boğar balkondan da atarım Erdo,’’ demişliğim bile var. Ulan o yıllarda tartışıyormuşuz falan hale bak… Uzun süre evli kaldıkça taraflar sus pus oluyorlar adeta.

Yorgan diyorum işte; takribi ondört yıldır ha benim tarafta az kaldı, çekiştirme şunu, tüm gece üzerim açık uyudum, havalar ısındı kaldıralım, ben klimayla yatıyorum kaldırmayalım kalsın…. Daha bir sürü laf ama yorgan değişmez elemandı. Artık yorgan kesinlikle sorun değil. Yok yahu ne Erdo’yu boğdum ne de yorganı attım. Daha güzel bir şey yapıp kendime yorgan aldım. Kalan tek böbreğimin tarafı, bel bıkınım buz olmuş uyandığım bir sabahtı. Bir elim belimdeyken diğerine cep telefonumu koydum ve kendime pamuklu bir yorgan sipariş ettim. Geldi. Haftalardır balkon kapısı mı, klima mı açık hiç dert etmiyorum. Yastığım ve yorganımla huzurla uyuyorum. Üstüne üstlük sıcacık.

Şimdilerde uyandığım o sıcak sabahlarda düşünmüyor da değilim hani; neden, neyi beklemişim acaba. Çok üşüyen biri olduğumu kabullenmek bunca yılımı almış olamaz. Benim haricim birinin bunu benim için düşünüp yapmasını beklemiş de olmamalıyım. Bekledim mi acaba?

Az önce google‘da araması yaptım. Bizimkine benzer olmasa bile yorgan yüzünden baya sorun varmış yaşanan. Şükür ki bizim ki hırsız gürsüz haloldu. Yirmibeş yıldan bir de Yorgan Davası geçti.

Bu süreçte içimi cızlatan tek şey; anneciğimin çeyiz verdiği, üzerleri saten kaplatılmış yorganların hatıraları oldu. Kimi yaşadığımız rutubetli evlere feda oldular, kim dolaplara sığmadılar… En azından bir tanesini kendim için saklamamış olduğum için çok hayıflandım. Kimbilir belki de anneler biliyorlar da gelin olan kızlarının yanına katıyorlar o yorganları, üşümeyelim diye. Bak yazarken gene hüzünlendim, canım anneler.

Sonuç; hak verilmez alınır. Üzerim açılmadan, dilediğim sıcaklıkta, dilediğim kez dolanarak uyuma hakkımı geç de olsa kendim almış bulunmaktayım. Bileklik mi? Bilmiyorum. Zaten benim davam yorganlaydı başka kimse ya da şeyle değil. Sizin de varsa bir davanız beklemeden kendi hakkınızı gene kendinizin almanızı öneririm. Kimse kimseye vermiyor çünkü…

Sevgi selam benden…

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

 
Yorum yapın

Yazan: 03 Aralık 2019 in GÜNLÜK, GENEL, KADIN & ERKEK

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , ,

bozuyorum

 

Camiyi görebiliyorum. Dakikalardır hiç kımıldamadan arabanın içinde oturmuş bakıyorum kubbesinin yanından yükselen minarelerine. Duvarlarını aşmış ağaçlar sonbahara bulanmışlar. Gelmesi yakındır cenaze aracının. Enerjisini sırtımda hissedebiliyorum. Peşinden sürekleyip getiriyor mücadeleyle geçen yılların yorgunluğunu, bir aydır hastane yoğun bakımındaki çaresizliği, dünden beri yürekleri yakan dönüşü olmayan vedanın acısını. Isyanı avaz avaz koysan içine sığmayacak, dünya dursun yansın istesen seni yakacak, dağlanmayacak bir şey var ensemde.

Ikindi ezanından sonra musalla taşının karşında saf tutan tüm cemaat yani bizler haberi aldığımızdan beri en çok kendimize ağlıyoruz aslında. Onsuz kalışa, dert ettiğimiz saçmalıklara, ölüm karşısındaki aciziyetimize, kadir kıymet bilmeyişlerimize, iki kapı arasında debelenişimize ağlıyoruz. Avazlarımız akıyor gözyaşlarımızla. Günlerdir nedenini bilmediğim ağlayışlarım bugüneymiş adeta. Rüyalarım bugünün haberini vermeye çalışmışlar bana gecelerdir.

Kayıpların hepsi acı ama genç kaybedilenler… Rabbimden sabır diliyorum Handan’ın ailesi için. O ardında kocaman bir mücadelenin hikayesini bırakarak gitti. Onun bir hikayesi vardı evet, dünyadan öylece geçip gidenlerden değildi. Az önce fotoğraflarına baktım; hep gülen gözleri kalacak. Amin.

Cenazeden sonra anne, babamla caminin yanındaki çay bahçesine gidip oturduk. Babacığım çay ısmarladı bize. Nargile kokusu geliyordu arka masadan, hoşuna gitti. Sarı yapraklar yağdı masamıza. Ağaçların arasından göz kırptı, kamaştırdı güneş. Annem yaktı bir sigara. Defalarca söyledi babam; ‘’ Handan üç üniversite bitirmiş kızım,’’ diye. Annem de her defasında onayladı; ‘’Evet Nazif, psikologluk yapıyordu. Ne çok arkadaşı vardı görmedin mi?’’ diye. Gözümde güneşle dinledim onları. Sonra gene babam; ‘’Ne olur hiçbir şey için sıkma kızım canını, üzülme hiçbir şeye. Sağlığına dikkat et. Bak ölüm var işte, ne için değer ki üzülüp dert edinmeye,’’ dedi. Ki; şu hayatta babam kadar kolay dert edinecek şey bulabilen birini daha tanımadım.

‘’Ben de bunu konuşmak istiyordum sizinle, önce siz bilin istedim. Bir haberim var,’’ deyince merakla baktılar yüzüme. ‘’Bozuyorum kendimi, bozacağım ben baba. Olmadı böyle! Bozup tekrar yapacağım kendimi. Hem de öyle böyle değil, baştan ayağa… Susmam gerektiğine inanıp sustuklarımı artık söyleyeceğim mesela. Hatta dün akşam ilk susmayışımı gerçekleştirip darıldığım dağa haber bile verdim. Ve düşünün nasıl bozduysam kendimi; sana inanamıyorum, dedi. Kim olduğu önemli değil yahu şimdi. Bundan sonra önemli olan benim diyorum size. Küsmemeyi öğretmiştiniz ya, onu da bozup, gönlümce küseceğim. Önce kendine tut aynayı dediniz, yok  o da öyle olmuyor. Oldurtamadım ben. Tutmayacağım kendime ayna falan. Kusura bakma babacığım ama aynayı maynayı kim neresine sokuyor, kime tutuyorsa herkesin keyfi bilir ama ben tutmayacağım. Yok senin için çarpan bir yürek hayat kurtarırmış falan falan. Yedim ben yüreğimi! Valla bir söz var ya –Hiç kimse geriye gidip yeni bir başlangıç yapamaz; ama bugün yeni bir son yapıp yeniden başlayabilir – diye işte benimki de o misal,’’ dedim. Dedikten hemen sonra anne bir sigara daha yaktı. Babam garsonu çağırıp çayları tazelemesini istedi.

Sessizliği bozdum. ‘’ Nasılsa herkes inanmak istediğine inanıyor, dilediğini dilediğince görüyor. Düşününce nasıl anlamsız çok şey. Baksanıza sonbahar bile sonbahar gibi değil, ben de bildiğim gibi olmayacağım. Neyse haberiniz olsun işte. Sakın siz şaşırmayın. Birinden laf söz gelirse –Haberimiz vardı, demişti Özgür bize,- dersiniz.’’

Annem başını omuzuma yasladı, ‘’Valla ben yıllardır öyle yapıyorum kızım, ne istiyorsam onu yapıyorum. Boşver bak yaşamana,’’ dedi. Babamın gözleri doldu. ‘’Tamam kızım, iyi olun yeter. Nasıl istiyorsan,’’ dedi. Yan masada bebek ağlamaya başladı, annesi elindeki biberonu çalkalamaya. Sokaktan çöp arabası geçti. Güneş aynı yerinde değildi. Uzağımızda bir bankta oturan genç çift öpüştüler, ben tebessüm ettim. Annem sigarasını söndürdü. Bende bozuk var ısrarıma rağmen çayların parasını babam ödedi, kalktık. Öpüşüp koklaşıp ayrıldık. Artık Ataköy 5. Kısım Cami ve yanındaki park & çay bahçesi de hikayemin parçası oldular. 

Ha tüm bunları söyledim ama allahtan bozuşumla ilgili bir planım olup olmadığını sormadılar bana. Çünkü; yok! Henüz yok ama olacak. Adım adım.

Planım yok derken uzun vadeli olanları kastettim. Akşam için vardı; Oğuz’a söz verdiğim üzere yılbaşı ağacını süslemek. Eve gelir gelmez kırmızı pazen pijamamı giydim. Kırmızı hediye paketli küpelerimi taktım. Depodan süsleri ve ağacı taşıdım. Çok anlamlı onun için bu ağaç süsleme işi. Zaten evde sürekli organize işler ve beni organize ediyor. Neyse kavga dövüş, itiş kakış süsledik yeni yılı karşılayacağımız ağacımızı. Sonra ışıklarını yakıp sarılarak izledik. Mutlu olmak için sebep mi arıyoruz! Bu yıl da nasip oldu, şükür. Yarın da köpeğin tıraş ve yıkama planımız var. Organize…

Işte diyorum resmi olmasa da, yıllık üyelik ücretini ödediğim bana ait bu yerden ilan etmiş oluyorum:

Bundan sonra iyi ya da kötü niyetli falan değilim asla. Bundan sonra niyetsizim ben. Baktım bir niyetin yoluna girmek üzereyim hemen şerit değiştirip niyetsizliği seçeceğim. Bozuyorum kendimi!

Son sözümü ise bilmiş de söylemiş gibi Murat Menteş:

‘’ Bir insan delirdiğinde diğerleri onun acısını değil deliliğini görürler.’’

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

 
1 Yorum

Yazan: 13 Kasım 2019 in GÜNLÜK, GENEL, İNSANOĞLU

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

hava değişimi

 

 

Şimdi bu “iyiyim” tam olarak neresi?

Yani nasıl hissettiğimizde “iyi” oluyoruz?

İçinde bulunduğum hissedişin adını arıyorum.

Kızımın kaldığı öğrenci evinde, sırtımı kalorifer peteğine dayamış, şişme yatağın üzerinde oturmuş, havalimanından aldığım dergiyi okurken bir anda geldi aklıma.

İyi miyim?

Yaklaşık bir saat önce kız arkadaşlarıyla kütüphaneye gitti. İstanbul’da kalan oğlanı aradım, çağrım cevapsız kaldı.

Kardeşim ve en yakın arkadaşım gene İstanbul’da “keşke sen de olsaydın…” diyerek bir partiye gittiler.

Hava sabahtan beri durmaksızın yağıyor.

Trafik durmaksızın akıyor.

Şükür dilediğim yere kalkıp hemen gidebilirim aslında. Kendime şık bir yemek ne bileyim pasta & kahve falan ısmarlayabilirim. Mısır patlatıp film izleyebilirim. Ama yokladım, çıkmak mecali yok içimde.

Şimdi diyorum; peteğe dayamış olduğum kaşınan sırtım, az önce battaniyenin altına soktuğum ayaklarım, okuyabilen gözlerim ve okunacaklarımla “iyi” oluyorum değil mi? Yoksa

“Şöyle böyle” miyim? Bu nasıl olduğumuzu belirleyen hissettiklerimiz mi yoksa yaptıklarımız mı? Yaparken hissettiğini ne yapacağız! Offf Özgür be!

Uykusuz geçen iki gecenin yaptığı kafa mı acaba bu…

Yoksa uyuyamazken ve durmadan düşünürken farkına vardığım, uzuncadır yaşadığım hayalsizliğimin üzüntüsü mü…

Silinmeye başlayan hatıralarımı ne kadar uğraşsamda hatırlayamıyor oluşumdan mı… Şarkılar dinledim falan bana mısın demediler, buhar oldular adeta. Yoklar!

Regl günüm ha geldi ha gelecek, yoksa hormonlarımın işi mi? Ondan bundan ya da hiç bilmediğim, farkına varamadığım sebeplerden olabilir.

Coşuk bir “iyi” yok galiba bende bugün.

Durun bildim bildim kesin hava değişiminden bu sorular, bu hallerim. Nerede, kimlere, ne gibi durumlarda veriliyordu emin değilim ama hava değişim izni diye bir şey vardı. Yani diyorum! Önemli bir şey diyorum yahu…

Bakın işte yaza yaza buldum cevabımı; ben iyiyim.

Olan tek şey; ruh halimin hava değişim iznine ihtiyacı var. Ülkeye dönünce artık.

Şimdi kalkıp bir kahve yapayım sonra gelip tekrar yerleşeyim köşeme. Oh mis gibiyim… 

Salla gitsin be koçum!

 

özgür tamşen yücedal

 
Yorum yapın

Yazan: 09 Kasım 2019 in GÜNLÜK, GENEL

 

Etiketler: , , , , , , , , , , ,

yara

 

-Hadi gel derse başlamadan sana bir şey okumak istiyorum

-O ne anne

-Gelsene oğlum

-Su içeyim geleceğim

-Ulan iki satır okuyacağım şey…

-Tamammm

Yazlık kapı komşumuz, beraber geçirdiğimiz iki yazın ardından duygularını paylaştığı bir mektup bırakmış bize. Çok kibar kadın. Aslında ailece öylelerdir. Vedalaşamamıştık. Birkaç gün önce geçebildi elime. Tek isteğim oğlanla yarından itibaren başbaşa geçireceğimiz bir haftanın arifesine sohbet katmaktı. Ki; Jülide’nin hakkımızda yazdıklarını okuduğumda etkileneceğini biliyordum. Öyle de oldu. Yukarıdaki diyalogdaki gibi başlasa da samimi-duygusal yazılmış satırlardan sonra gecemizin devamı sıcacıktı. Yarın gerçekleşecek olan ingilizce sınavı sebebiyle biraz da amazing. Kaç günümüz bu modda sürer bilmiyorum. Ben yokken babalarıyla kaldıklarında genellikle kıskanıyorum. Ama uzun süre birarada olduğumuzda da birbirimizi yiyoruz!

Ablasıyla hergün yaptığımız uzun WhatsApp konuşmaları mesela;

-Anne hadi gel artık sana ihtiyacım var’ la bitiyor. Aybaşında yanına gittikten sonra kaç gün aynı hislerde olacak, kimbilir.

Yaşımız ne olursa olsun herkesin kendi düzeni oluyor ve hiçkimse o düzenin uzun süreli bozulmasına dayanamıyor.

Bunlar kesinlikle kesinlikle özel durumlar için geçerli değil tabii ki!

Yaşarken ne kadar şanslı olduğumuzu, kaçıncı şansımız olduğunu, değerini bilmediğimiz nice nice anlarla geçiyor hayatlarımız ya işte! En mutlu anımız ardımızda kalmış bile olabilir. Bir an! Düşününce nasıl da üzgünç…

Bu yaşımda bunların tümünü bile bile, unuta unuta sonra hatırlaya hatırlaya yaşamaya devam ediyorum. Kızgınlığım bundan, anlayamamazlık, ayamayışlarından yana. Çok kızgınım kendime yahu!

Misal çocukların söylediği ve beni vuran her cümlelerini not etmek istiyorum, paylaştıklarımızı unutmamak için. Hele geçen gün oğlanın yaptığını anlatayım size:

Öğle saatleriydi wordpress “istatistikleriniz patlıyor” mesajı yolladı. Şaşırdım. Şaşırdım çünkü uzuncadır yayın yapmamıştım. Kontrol etmek için blog panelini tuşladım. Gelen mesaj gerçekti, okuma oranı yüzlerceydi. Ve hemen hepsi Google aramadan…

Akşamüzeri Oğuz geldi okuldan.

-Anne bugün birkaç yazını okudum. Çok güldüm biliyor musun!

-Nasıl yani,

-Kitabında yayınlanacak mı benim hakkımda olanlar da?

-Oğlum Ipad mi götürdün okula?

-Hayır, kütüphanedeki bilgisayarlardan okudum. Ha anne ya! Bir de tüm bilgisayarlarda senin bloğunu tıkladım, dolaştım. Kapatırken de sayfanı açık bıraktım hepsinde. Düşünsene açtıklarında ilk senin blog, wowww!

Böylece istatistikleri patlatan ortaya çıkmış oldu.

Sanırsınız en alâ PRcı. Durmadan plan proje üretiyor benim için. Dediğine göre kitap yayınlanana kadar instagram beğeni, takipçisi sayılarını arttırabilmem için de çok şey öğrenmem gerekiyor muş.

Daha oniki yaşındaki veletle başedemiyorken entrikalarıyla film sektörünü geçmiş edebiyat sektöründe ne yapabilirim hiç bilmiyorum. Benim bildiklerim yalnızca dinlemek, yazmak ve hayal kurmak.

İngilizce sınavı mı? Az önce yattığı yerden mesaj yollamış; tamamdır bu iş, diye. Yarın yemek için ne pişireceğimi de sormuş. Henüz bilmediğim için cevapsız bıraktım. Yaprak sarma yapmayacağım kesin!

Her güne bir mektup mu yazmalı acaba? Hani çoğumuzun okul çağlarında tuttuğu günlükler gibi. Allahım bir de kilit falan takıp köşe bucak saklardık anne babalarımızdan. Keşke yazdıktan sonra okumaları için başuçlarına bıraksaymışız, bilirlerdi neler hissettiğimizi. Kimbilir belki o zaman daha az olurduk gençliğinden yara taşıyanlar. 

özgür tamşen yücedal

 
2 Yorum

Yazan: 24 Ekim 2019 in ÇOCUKLAR, GÜNLÜK, İNSANOĞLU

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

pembe hap

 

İki kişi bilsin, sır kalmasın!

Üç gün süresince planladım ameliyat günümü. Kimselere demedim. Erdo ve Elif gittikleri yoldan dönmesinler, Oğuz endişelenmesindi amacım. Çevremdeki kadınlara da demedim çünkü çoğu panikli ataklı, diğer çoğunluğuysa daha beter çoluklu çocuklular. Beni hastaneden eve götürmesi için mutlaka biriyle gelmem gerektiğini söyleyince doktorum, ben de kardeşim Özlem’e söyledim. Bilen iki kişiydik artık. Ve ameliyat sonunda hastane odası parti kıvamındaydı! Sır yoktu!

Anestezi için gerekli tüm tetkikleri bir gün önce yaptırmış olduğumdan operasyondan bir saat önce orada olmam yeterliydi.

Planlamıştım.

Orada olacaktım.

Kardeşim akşamdan geldi, beraber uyuduk. Sabah fazla konuşmamıştık Özlem’le yol boyunca, tedirginliğin-ihtimallerin sessizliği. Hastaneye vardık. Aracı park etti. Odaya çıktık. 911 numaralı odaya. Çantaları kenara koyduk. Camın önüne oturduk, denizi görebiliyorduk. Az lafladık. Ölür kalırsam benim adıma demesini istediğim iki çift lafı bıraktım oturduğumuz yere. ‘’Saçmalama be, ne biçim konuşuyorsun,’’ dedi. Denizi seyrettik.

Yatağa uzandım. Az sonra hemşire geldi; adının Ebru olduğunu sonraları öğrendiğim hemşire. “Damar yolunuzu açacağım Özgür Hanım,” dedi. Damarı bulup iğneyi soktu. O ana kadar, üç gündür düşündüğüm tam da buydu; yol.

Doğum ölüm arası; Aşık Veysel’in -iki kapılı han- dediği hayatımdaki yollarım. Bugüne kadar çok ameliyat oldum ama ilk kez düşünmüştüm yolları. İlk kez ardımda bırakacağım hikâyelerim olduğunu biliyordum.

Sonra parmaklarımın ucuna gelip de yazamadıklarım, dilimin ucuna gelip diyemediklerim, duyup duymazdan geldiklerim, bile bile gerçekliğine inandığım yalanlar, gerçekleşmişcesine kurduğum hayallerim… Ve bana helâl edilmeyen, benim helâl edemediğim haklar… Hepsi içindeyken yaşayabiliyorsa insan gene onlarla da ölebilirdi. Ölüm söz konusu olunca hepsi teferruat. Ne kadar anlamsızlardı hemşire koluma iğneyi sokarken.

Sonra küçük, pembe bir hap verdi yutmam için. Yuttum. Odanın kapısı açıldı birkaç kere. Gelenler oldular, galiba. Pembe hapı yutmuştum bir kere. Beyaz nevresimlerin üzerinde yatan elliyedi kiloluk bedenimin yavaş yavaş küçülmeye başladığını hissettim.  Tebessümümü dudaklarımdan silmemek için direndim. Yol açılıyordu.

İstediğim; açılan yoldan böğrümde biriktirdiğim tüm gözyaşlarımın akıp gitmeleriydi. İkincisi ise eve döndüğümde birinin saçlarımı yıkaması ve taramasıydı. Gerçekleşecek ya da hayal olarak kalacaktı. Hiç önemi yoktu iki seçeneğinde, hayallerim dudaklarıma yapışmıştı bir kere.

Uyumuşum. Uyumadan az önce de kızlara:

‘’İçimde bir sevinç dalgası oluştu bir an, sonra gerçeği anladım,’’ demişim. Arkadaşım Hanzade not etmiş. O an beni sevindiren neydi acaba, hatırlamıyorum.

Uykumda; başka kapılar açıldılar kapandılar, yollar yürüdüm… Her şey birbirine karıştı. Derken odada, gene yataktaydım. Odaya dönmeden önce çok ağlamışım. Onu da hatırlamıyorum.

Aynı şey gibiydi:

Ölüm gibi bir şey oldu ama kimse ölmedi, gibi.

Eve geldiğimden beriyse içimi yokluyorum, kalan giden yoklaması yapıyorum. Bir de antibiyotiklerimi içiyorum.

Şükürle…

özgür tamşen yücedal

 
2 Yorum

Yazan: 19 Eylül 2019 in GÜNLÜK

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: