RSS

Kategori arşivi: GÜNLÜK

pembe hap

 

İki kişi bilsin, sır kalmasın!

Üç gün süresince planladım ameliyat günümü. Kimselere demedim. Erdo ve Elif gittikleri yoldan dönmesinler, Oğuz endişelenmesindi amacım. Çevremdeki kadınlara da demedim çünkü çoğu panikli ataklı, diğer çoğunluğuysa daha beter çoluklu çocuklular. Beni hastaneden eve götürmesi için mutlaka biriyle gelmem gerektiğini söyleyince doktorum, ben de kardeşim Özlem’e söyledim. Bilen iki kişiydik artık. Ve ameliyat sonunda hastane odası parti kıvamındaydı! Sır yoktu!

Anestezi için gerekli tüm tetkikleri bir gün önce yaptırmış olduğumdan operasyondan bir saat önce orada olmam yeterliydi.

Planlamıştım.

Orada olacaktım.

Kardeşim akşamdan geldi, beraber uyuduk. Sabah fazla konuşmamıştık Özlem’le yol boyunca, tedirginliğin-ihtimallerin sessizliği. Hastaneye vardık. Aracı park etti. Odaya çıktık. 911 numaralı odaya. Çantaları kenara koyduk. Camın önüne oturduk, denizi görebiliyorduk. Az lafladık. Ölür kalırsam benim adıma demesini istediğim iki çift lafı bıraktım oturduğumuz yere. ‘’Saçmalama be, ne biçim konuşuyorsun,’’ dedi. Denizi seyrettik.

Yatağa uzandım. Az sonra hemşire geldi; adının Ebru olduğunu sonraları öğrendiğim hemşire. “Damar yolunuzu açacağım Özgür Hanım,” dedi. Damarı bulup iğneyi soktu. O ana kadar, üç gündür düşündüğüm tam da buydu; yol.

Doğum ölüm arası; Aşık Veysel’in -iki kapılı han- dediği hayatımdaki yollarım. Bugüne kadar çok ameliyat oldum ama ilk kez düşünmüştüm yolları. İlk kez ardımda bırakacağım hikâyelerim olduğunu biliyordum.

Sonra parmaklarımın ucuna gelip de yazamadıklarım, dilimin ucuna gelip diyemediklerim, duyup duymazdan geldiklerim, bile bile gerçekliğine inandığım yalanlar, gerçekleşmişcesine kurduğum hayallerim… Ve bana helâl edilmeyen, benim helâl edemediğim haklar… Hepsi içindeyken yaşayabiliyorsa insan gene onlarla da ölebilirdi. Ölüm söz konusu olunca hepsi teferruat. Ne kadar anlamsızlardı hemşire koluma iğneyi sokarken.

Sonra küçük, pembe bir hap verdi yutmam için. Yuttum. Odanın kapısı açıldı birkaç kere. Gelenler oldular, galiba. Pembe hapı yutmuştum bir kere. Beyaz nevresimlerin üzerinde yatan elliyedi kiloluk bedenimin yavaş yavaş küçülmeye başladığını hissettim.  Tebessümümü dudaklarımdan silmemek için direndim. Yol açılıyordu.

İstediğim; açılan yoldan böğrümde biriktirdiğim tüm gözyaşlarımın akıp gitmeleriydi. İkincisi ise eve döndüğümde birinin saçlarımı yıkaması ve taramasıydı. Gerçekleşecek ya da hayal olarak kalacaktı. Hiç önemi yoktu iki seçeneğinde, hayallerim dudaklarıma yapışmıştı bir kere.

Uyumuşum. Uyumadan az önce de kızlara:

‘’İçimde bir sevinç dalgası oluştu bir an, sonra gerçeği anladım,’’ demişim. Arkadaşım Hanzade not etmiş. O an beni sevindiren neydi acaba, hatırlamıyorum.

Uykumda; başka kapılar açıldılar kapandılar, yollar yürüdüm… Her şey birbirine karıştı. Derken odada, gene yataktaydım. Odaya dönmeden önce çok ağlamışım. Onu da hatırlamıyorum.

Aynı şey gibiydi:

Ölüm gibi bir şey oldu ama kimse ölmedi, gibi.

Eve geldiğimden beriyse içimi yokluyorum, kalan giden yoklaması yapıyorum. Bir de antibiyotiklerimi içiyorum.

Şükürle…

özgür tamşen yücedal

Reklamlar
 
2 Yorum

Yazan: 19 Eylül 2019 in GÜNLÜK

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , ,

neval

 

Sabah körü Neval’e uğradım. O saatte Neval, kocası, bakkal, bahçevanlar, kahveci, daha birkaç kişi, bir de ben uyanığız köyde. Köpekler mayış mayış, kediler gölgelerden çıkmamış oluyorlar henüz. Tüm sokaklar mis gibi incir kokuyorlar.

“Kızzzz yürümedin mi bu sabah,” diye seslendi köşeyi dönünce ben.

Zaten -kızzzz- diyo ya bana, bitiyorum ona. Onun sesini duyan karşı komşusu Emel Abla sarkıttı camdan yarı gövdesini, dayadı kollarını memelerinin altında pencere pervazına.

‘’Huuu günaydın, erkencisin gene Özgürrrr.’’

‘’Günaydın, günaydın. Uyuyacağım da ne olacak be Emel Abla, gözüm açılıverince kalkıyom işte.’’

Ardından elin belinde bize bakan Neval’e cevap verdim;

“Yok anacım uyanıyom da mecalim olmuyor yürümeye.”

“He bu yukarıda ay, gezegenler falan bi’şiler oluyo birbirlerine giriyorlar mış. Ondan herkes hasta gibiymiş. Akşam haberlerde dediler. Sen de ondan böylesindir belki. Bak benim de belim ağrıyor kaç gündür.”

“Valla kim kime giriyor, kim kimden çıkıyor bilmiyom be Neval. Umurlarında olduğumu da sanmıyorum. Neyse boşver sen yukarıyı, senin adamın bacağına ne oldu? Arabayı parketmiş yürüyordu bu yana, gördüm.”

“Denizde kayaya sıyırttı dün.”

“Çok kötü olmuş be! Ne sürdünüz?”

“Kantaron. İyi eder hemencecik.”

“Kısa zamanda geçmiş olsun inşallah.”

“Amannn iyi olur olur nedir bunlar, dert mi. Boşgeç, ne vereyim bak bamya az çıktı bu sabah, çıkanı sen al.”

O sırada çıkmaz sokaktaki kahvenin yan evinde oturan yaşlı amca geçti yanımızdan. El arabasına yüklenmişti gene oyuncak dolu büyük koliyi. Pazarın bir köşesinde tezgah açıyor her Cumartesi. Günaydınladık birbirimiz. Emel Abla’da almıştı eline ince belli bardağını demliyordu sabahını demli çayıyla.

‘’Vereyim mi çay kız, taze?’’

‘’Sağolasın, evde beklerler kahvaltıya. Benim koca gidecek bugün, dünya iş evde. Akşamüzeri siz uğrayın isterseniz.’’

‘’Bakarız, bakarız. Kolay gelsin sana.’’

Tam dönecekken aklıma geldi, Neval’in kocaya;

‘’Çeksen bi’fotomuzu be Neval’le bunca yıldır beraberiz yok hiç hatıra fotomuz,’’ dedim.

Neval üstüm başım bu halde çekinmeyelim deyince kızdı kocası;

‘’İşçi insanız biz ne olacak mış üstün başınla,’’ yanıtını alınca sustu. ‘’Haklı adam, ne olacak halimiz şahane be Nevalcim.’’

Gerçi Neval selfi çekinelim istedi ama üçümüzü sığdırıp beceremedik. Söz veridim, selfi çubuğu alıp haberli gideceğim bir gün onlara.

El kol dolu döndüm mahallemizin adeta buluşma yeri olan kemeraltından. Bahsetmiştim daha önceleri de Neval’lerden. Hemen arka sokağımızda yaşıyor, her sabah bostanlarından toplayıp getiriyorlar günün hasadını.

Hatta geçen yıl bir süre Oğuz’u katmıştım yanlarına, çalışmıştı onlarla. Ta ki; bostancılığın ne kadar zor, meşakkatli iş olduğunu anlayıp sabah gündoğumunda kalkmaya dayanamayana kadar. Harçlık yerine getirdiği incir, karpuz, domat, salatalıkların tadı hâlâ ayrı yerde bizim için.

Sohbet, alışverişimizden sonra mı?

Eve dönüp kahvaltıyı hazırladım. Yendi, çaylar içildi. Ardından aldıklarımı İstanbul’a götürmesi için yan komşumun yaptığı ekşi maya ekmeklerle beraber Erdo’nun arabasına yükleyip yolculadım onu. Kahvaltı sofrasını toplayıp kahve içtikten sonraysa pazarı dolandım. Kendime beş liraya mavi bir bileklik aldım, o kadar. Bir de girişteki penyeci de bir bardak çay içtim. Maksak birkaç merhaba, hayırlı işler, bereketini görler… Parayla olmayan alışverişler bu sözlü olanlar.

Henüz geldim eve. Makinede yıkanmayı bekleyen çamaşırlar, süpürülmesi gereken odalar, oğlana sörften döndüğünde yemesi için pişirilmesi gereken yemek… İş çok anlayacağınız. Ama açıldım, halsizlik falan kalmadı şükür.

Bu sabahtan asıl kalansa Neval’in söylediği:

‘’Amannn olur olur nedir bunlar, dert mi. Boşgeç…’’ oldu. Belki mecalimi yerine getirip sabahımı güzelleştiren de bu sözlerdi.

Güzel günler olsun diledim.

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

 
Yorum yapın

Yazan: 20 Temmuz 2019 in GÜNLÜK

 

Etiketler: , , , , , , , ,

finger bisküvi

Bu saat oldu; bilgisayarım, kalemlerim, defterimle nihayet yerleşebildim masaya. Okşayan rüzgar dedikleri sanırım bu gece esen olmalı. Gerçi esintiyi yalnızca sivrisineklerden korunabilmek için giydiğim mavi pijama altı, yarım kollu gecelikvari tişortumdan geriye kalan yarısı açıkta kollarım, ayaklarım ve yüzümde hissedebiliyorum.

‘’Bırak gizli sırrımız içimizde yaşasın,’’ diyor şarkıda, Tarkan söylüyor.

Yan komşularımız az önce rakıyı ve müziği açtılar. Rakının kokusu, müziğin sesi bir de ızgaralarındaki balıkların kokusu geliyor. Ben bu satırları yazana kadar şarkı da değişti, bu defa Müzeyyen Senar söylüyor.

‘’Etmem kimseye şikayet.’’ Uzun bir gece olacağa benziyor.

Az önce eve aşağı sokağımızdaki Egem marketten ufak boy yoğurt, çavdar ekmeğiyle birlikte üç tane bira getirmiştim. Kalkıp buzdolabından birini alayım bari. Rakının yerini tutmaz ama rakılık değil yorgunum bu akşam.

‘’Kapat gözlerini kimse görmesin.’’

Genç yaşlardalar. Yan komşularımız diyorum; yirmili yaşlarında olduklarını tahmin ediyorum. Birkaç yıldır verandalarımızda sırt sırta oturuyor olduğumuz halde henüz hiç karşılaşmadık. Sokak kapılarımız farklı sokaklara açılıyor ondan.

‘’Akşam oldu hüzünlendim ben yine,’’

Ben onların yaşlarındayken nasıl hissediyordum, yaşımdan beklentilerim nelerdi acaba. O yaşlarıma ait hatıralarımı düşündüğümde hatırlayabilirim belki. Ama onsekizinci yaşımı bekleyişimi çok net hatırlıyorum. Onbeşinci yaşımda başlamıştım beklemeye. Evet, evet onbeşimdeydim. Anneme neyi, ne zaman yapabileceğimi sorsam tek cevabı vardı; zamanı gelince. Belki keramet onsekizdedir, dedim kendi kendime. Ve bekledim. Baktım onsekiz olmuşum ama hâlâ bekliyorum. Hiçbir şey olmadı. Olmalıydı, bir şeyler değişmeliydi. Dilediğimi yapabilirdim, reşittim. Tek sorun vardı; ne yapmak istiyordum. Ne zaman yapabileceğimi merak ettiğim çoğu şeyi annemin dediği gibi zamanı geldiğinde yapıyor, yaşıyordum zaten. Özgürdüm.

Komşular müziği kapattılar. Kulaklıklarımı taktım.

‘’Tutuşmuş Beraber’’ diyor Melike Şahin.

Onsekizimden sonrası feci hızlı geçti. Çok şey oldu, bitti. O kadar çok şey oluyor ki şu hayatta, insan ne yaşadığının farkına varamıyor. Sonra da gözümü kapadım, açtım bir baktım kırk olmuşum zaten. Kırklarımdan beklediklerim? Vardı beklediklerim, yalan söylemeyeceğim. Çoğu hayal ettiğim gibi, birçoğuysa hiç hayal ettiğim gibi olmadılar. Dilerken dikkat et derler, dikkat etmeliymişim. Ya da dilemek yalan şey, olacak olanlara engel de sebep de olamıyorum. Annemin dediği gibi; zamanı geldiğinde.

Beni televizyonun karşısına oturtan tek program Erkenci Kuş. Erkenci Kuş; tam ergen dizisi. Izlememe sebep; ergene dönen tarafım bir de hikayede genelde kötü şeyler olmaması. Kötülük izleyecek, dinleyecek yerlerim çok yorgunlar artık, istemiyorum. İzlediğim sürece bile olsa tutunacak güzel duygular buluyorum. Onu bunu bırakın da diziyi izlemek için yaptığım hazırlıklarımı görseniz inanamazsınız. Kışın çayı demler, yanına finger bisküvi falan koyardım. Geçtiğimiz Salı akşamındaysa karpuz dilimledim, mis gibi. Hele izlerkenki hallerim! Bitene kadar kimseyle konuşmuyor olmamsa apayrı.

Neyse işte son bölümünde izlediğim bir sahneden beridir de ileri yaşlardakilerin usanmadan söyledikleri ‘’Hayat çok kısa,’’ cümlesindeyim. Onsekizini bir şeyler değişsin diye beklemiş, o yaşında hayal kırıklığı yaşamış ardından kırklarına geldiğinde rahata ereceğini sanıp erememiş biri olarak korkuyorum. Ya yaşlandığım zaman hayatım elimde patlarsa diye korkuyorum. Yapsaymışım, deseymişim, gitseymişim, sevseymişim, hiç sevmemiş olsaydım… diyeceklerim çok olursa. Tabii hayatımın ne kadar daha olduğunu bile bilmiyorken.

Müziği tekrar açtılar, kadeh tokuşturuyorlar.

 

özgür tamşen yücedal

 
2 Yorum

Yazan: 27 Haziran 2019 in GÜNLÜK, İNSANOĞLU

 

Etiketler: , , , , , , ,

canım çekiyor diye bir şey yok

 

Bir kararlılık peşimde, ben de kararlılıkla peşindeyim. ‘ Git ‘ demiyorum ona. Hiçbir şeyin ‘ Git ‘ dediğimde gitmediğini, bitmediğini öğrendim artık. Ve zamanla barıştım. Zamana teslim oldum. Sihrinin kanıtlanmış olduğu 21 günün izindeyim. Yıllardır iradesizliğini küçümseyen, kendini iradevî konusunda zayıf bulan ben, bizzat kendimi 21 günle sınıyorum, sınadım, sınamaya devam ediyorum. Sihirliymiş.

Komidinimin üzeri, çantamın içi, okuduğum kitabın arası falan çizittirilmiş not kağıtlarıyla dolu, 21 gün takvimciklerim. Bu sabah bir yenisini daha çizittirdim; şekersiz geçireceğim günler için. Bugün ikinci günüm. Zamanın bu 21 günlük dilimleri öğretici oldular. Yapmadan, aramadan, söylemeden, dinlemeden, içmeden dayanabildiğimi gördüm. Şimdi de şeker yemeden geçeceğim zamanın içinden. Şeker gibi eriyesim var zamanın içinde.

Düsturum; ‘’ En kötü ne olabilir ki! ‘’. Şu satırları yazarken bilgisayarın hoparlöründen gelen parçayı söyleyen çocuk aynen şunları söylüyor. ‘’ Dertler de eskirmiş. Gönül bildiğini arırmış. Can yansa da ararmış. ‘’. Yani tam olarak olmasa da yakalayabildiklerim bunlar, bir bitişin ardından öylece bakakalmış ve vazgeçmiş gibi. Aman tamam yalancı çıkmayayım diye arka ekranı açıp baktım. Can Göngör söylüyormuş. Parçanın adıysa ‘ Dışarıda Kar ‘ mış. İlk kez duyuyorum, pek de beğenmedim. Merak eden bakar, şahsen ben merak etmiyorum. Üyeliğimiz bitmiş galiba ki listelemediğimiz parçalar çalmaya, reklam arası vermeye başladı uygulama. Al sana bir bitiş daha. Olsun! Her bitiş yeni bir başlangıç getiriyor, biri bitmeden diğeri başlamıyor. Şükür.

Konuma dönersem eğer; evvelsi yaz Serkan Karaismailoğlu’nun yazmış olduğu iki kitabı okumuştum. Biri beyin diğeri bağırsaklarla ilgiliydi. Hangisindeydi tam hatırlamıyorum ama, yazan çok şey gibi bunu da hatırlıyorum; canım çekiyor diye bir şey olmadığı. Canın bir şey çektiği falan yokmuş yani. İçimizde bizimle birlikte yaşayan, her istediklerini, istedikleri vakitte vermeye alıştırdığımız ve alıştıra alıştıra kudurttuğumuz işçicikler durmaksızın fısıldıyorlarmış ‘ Ver Ver Ver ‘ diye. Bu son cümlede bir terslik oldu galiba? Tekrar okuyayım. Okudum. Evet, var. Alışmışla kudurmuş ayrı şeylerdi değil mi? Söz ise ‘ Alışmış kudurmuştan beterdir ‘ di. Şimdi tutup bununla uğraşamayacağım çok işim var, uğraşacak yerlerim ağrıyor. Gidip kendime kabuk tarçın alacağım akşamları kriz geldiğinde emzik gibi emerim belki. Öğle saatlerinde kahve için arkadaşımla buluşacağım. Sonra elimdeki kitabı birkaç gün içinde bitirmeliyim ki; davet edildiğim kitap kulübünde günü geldiğinde diyecek iki çift lafım olsun, ilk izlenim önemli. Ilk izlenim önemli ama kalıcı değil aslında yalnızca önemli, çoğu kez kandırıkçı.

Her cümleme bir cevap yazma isteğim var nedense.

Birkaç gün, birkaç adet diye sınırlandırılınca insanın içinde o –birkaç-a karşı, karşı koyamadığı bir savaş başlıyor mesela. Okuldan okuma ödevi olarak verilen kitapları, onlara tanınan kısıtlı sürede okumamak için direnen çocukları anlayabiliyorum.

Ama 21 günün yeri ayrı. O kısıtlamıyor. Sonundaki aydınlık çekiyor insanı, direnme gücü veriyor, cesaret veriyor. ‘ Olana kadar deneriz. ’ , ‘ Kendini sakın zorlama, bana bırak. ‘ diyor. ‘ Seni senden başkası kandıramaz. ‘ , ‘ İnsan en güzel kendini kandırıyor. ‘ diyor. Gece yastığa başınızı koyduğunuzda ‘ Bir gün daha bitti. ‘ diyor. Işte o diyor siz dinliyorsunuz ve 21 gün sonra bakıyorsunuz ki; sesler kısılmış, bir rahatlama, bir başarabilmişlik hissi. Hem de kendinize rağmen, yalnızca kendinizle.

Tabii o bunları derken mal gibi oturup beklemedim. Bekledim de çok değil, az biraz bekledim. Baktım ki oturduğum yerde kendime yenileceğim. Sonrasında fırça, yağlıboyalarım, kitap, arkadaşlar, ailemden yardım aldım. Hayata karıştım. Kaçamayıp köşeye sıkışmalarım oluyor gün içinde ara ara, bazen sık sık işte o anlarda da müziği, babamın deyişiyle bulunduğum şeridi değiştiriyorum.

Vardır her şey de bir hayır. Pişmanlığın başı sonu yoktur, pişmanlık hep pişman olunacak olandır.

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

 
Yorum yapın

Yazan: 12 Şubat 2019 in GÜNLÜK, GENEL, OKUDUM

 

Etiketler: , , , , , , , , , ,

inziva

Kızkardeşimle beraber bir otel odasındayız üç gündür. Bir haftalık tatil programımız vardı uzunca zaman önce planlamış olduğumuz. Ve adı ‘İnziva’ olan bir kapanma olacaktı bu bir hafta. Kapandık. Kitaplarımız, bolca çay kahve, şaraplarımız, atıştırmalıklar…

Aynı odanın içinde evcilik oynadığımız günlerdeki gibi hissediyorum. Kardeşimde bulduğum çocukluğumun hatırasıyla huzurluyum. Dilediğimde, dilediğimce uyuyorum. Çalar saatimiz yok. Sabahları uyandığında yatağından kalkıp odama geliyor ve yanağıma bir öpücük konduruyor o kadar. Hâlbuki küçük kardeşlerken biz böyle uyandırmazdık birbirimizi. Sonra çok uzun konuşuyor, çok uzun susuyoruz. Yağmur da bizimle beraber çok uzun yağıyor, sonralarında süpriz yapıp güneşe yol veriyor. Odamızın verandasından izlediğimiz, renkleri an be an değişen bir tablo adeta.

Değişen yalnızca tablo gibi manzaramızdaki renkler olmadı aslına bakarsanız. Geldiğimden şu ana kadar benim de renklerim, kıvamım farklılaştı. Bunda odamıza hapsettiğimiz huzurun ve kardeşimin payı çok büyük. Ama en büyük pay Özlem’in öncesinde çoğunu okumuş olduğu, yenileriyse beraber okuruz diye yanında getirdiği kitapların. Ben pek okuyorum denemez. Onu etkilemiş, etkileyen bölümleri O okuyor bana. Gerekli gördüğü bölümleri işaretleyip okumam için çalışma masamın üzerine bırakıyor. Yani bana bakıyor kardeşim.

Bugüne kadar yaşadığım ne çok şey de, kendime ne çok yanlış sorular sorduğumun farkına varmamı sağlıyor. Içimde değişen, yeşeren şeyleri nasıl da görmezden geldiğimi. Ne çok başkalarıyla ilintiliymiş mutluluk mutsuzluğum. Ki; ben çok fazla azalttığımı sanıyorken bağımlılıklarımı, görüyorum hiç de azaltamamış olduğumu. Uçağa bineceğimiz sırada ‘’Bu bir hafta sonunda kendinle bir anlaşma imzalayacaksın, merak ve acele etme.’’ dediğinde anlamamıştım ne kastettiğini. Üç gündür madde madde anlatıyoruz birbirimize anlaşmalarımızı.

Uzuncadır böyle başbaşa kalamamıştık. Bu uzuncanın içine o kadar olay sığdı ve biz o kadar uğraştık ki o sığdırmaya çalıştıklarımızla. Ve arada birbirimizi kaçırdık. Ondaki değişimin derinliğinin farkına varamamışım mesela. Kardeş bile olsa insan hayatındaki insanlardaki değişimi farkedemiyor aslında çoğu zaman. Hergün telefonla konuşuyor, her hafta mutlaka görüşüyor olsak da inziva gerekiyormuş bize. Yan yana olmak da yakın olmak demek değil ya zaten. Net görebilmek için her şeyle aramızdaki mesafeyi iyi ayarlamamız geriyormuş. Biz şimdi uygun mesafedeyiz, şükür. Kendimizi de, birbirimizi de görebileceğimiz kadar yakın duruyoruz. Kaybolmayalım, kaybetmeyelim diye.

Az sonra gelir. Dolaşmaya çıkmış, yağmur sebebiyle bir kafede mahsur kalmıştı. Yağmur şimdi durdu, güneş çıktı. Giyinip ben de sokağa çıkayım belki yokuşta karşılaşır beraber yürürüz biraz.

Herkese selam eder, sağlık huzurlu günler dilerim.

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

 
Yorum yapın

Yazan: 30 Ocak 2019 in GÜNLÜK, İNSANOĞLU

 

Etiketler: , , , , , , , , , ,

bizde ancak domates

( Allah kimseyi domatesle terbiye etmesin! )

Miskin bir Pazar gününün daha sonuna gelmiş bulunuyoruz. Bitti. İlk dileğim denizi görmekti bu sabah. Şöyle mavi bir kahvaltı. Şükür, kalktık gittik. Hem de en sevdiğim yerlerden birine, Baylan Bebek. Cumartesi gecesinden sonra ne iyi gelir bilememiştim, iyi geldi. Galiba. Of çok soru kaldırabilecek gibi değilim şimdi, kendim kendime soruyor olsam bile kaldıramam. Pek de iyi gelmiş gibi değil mi ne? Neyse işte kahvaltıyı bitirip sahil şeridine kalabalık basmadan kaçıp önce oğlanın sömestr tatilinde bir hafta gideceği aşçılık kursuna kaydını yaptırdık ardından eve sığındık. Tabii ben derhal pijamalarımın güvenli sıcaklığına bürünüp önce güneşli balkona daha sonra salona yayıldım. Öğle saatlerinden itibarense Netflix’de aşklı, ayrılık acılı, ayrılma, barışma, affetme, affetmemeli, arkadaşlar ve kadının gücü adına ne varsa izledik.

Allahtan buzdolabında zeytinyağlı enginar vardı. Acıkma molasında; üzerindeki jelatini salondaki orta sehbanın üzerinde açılmak, yanına siyah zeytin ve ekmek koymak suretiyle yendi. Böylece bir öğle yemeği geçiştirmesi yapıldı.

Ve Pazar klasiği maçlarla beraber şu saatte herkes kendi alanına çekilmiş bulunmakta. Artık futbol, basketbol, bilardo, tenis hangisinin müsabakaları var, bilmiyorum. Merak mı? Hiç merak etmiyorum vallahi.

Izlediğim son filmde beğendiğim parçanın bulunduğu albümü açtım spotify’den, bangır bangır. Az önce dayanamayıp kalkıp dans etmeye başlayan annesini görünce Ouz ‘’ Anne çıldırdıııı! ‘’ diyerek ve karşımda dans ederek uğraştı benimle. Iyiyim böyle. Dur dur gelip baktı şimdi ne dinliyorum diye. Ve hâlâ dans ediyor. O’da beğendi galiba.

Ayyy bunlar aşina ev halleri işte… Asıl gelelim filmlere. Maddeler halinde kısaca paylaşayım öğrendiklerimi, işine yarayacak olanlarımız vardır belki. Gülmeyin be! Hepsini gerçekten tek tek not aldım izlerken. Ya aşk acısı yaşayıp yerlerde sürünenlerimiz var ve kimse onlara geçeceğini söylemediyse? Toplumsal bir hizmette bulunuyoruz buradan.

1) Sevgili terkine uğrayan kadınlar beş evrede yaşıyorlar ayrılık acısını:

Öfke

İnkar

Pazarlık

Daha sonra pazarlığı kazanılamayınca Depresyon

Ve en son Kabullenme aşaması.

Ki bu süreci kimi uzun ve zor, kimi daha kısa ve rahat geçirir.

2) Dünyadaki her şeyin suçlusu erkeklerdir. Bulut geçse bile sorumlusu erkeklerdir.

3) Erkeklerin duyguları yoktur.

4) Söz konusu aşk olunca kadınlar birer aptaldır.

5) Acısı adım adım geçecek. Birinin onu size sorduğu ve ne diyeceğinizi bilemediğiniz günlerde geçmeye başlamış demektir.

6) Hergün iyi olmaya biraz daha yaklaşıyorsunuz.

7) Ayrılığın ardından onunla karşılaştınız diyelim; alkol almayın, umursamaz davranın, bir şey bulamadınız mı çikolata yiyin.

8) Erkekler yalancıdır. Ağızlarıyla kuş değil aslan getirseler bile güvenmeyin.

9) Erkekler ayrı geçirilen sürede her şeyin bıraktıkları gibi kaldığına inanır, hiçbir şeyin değişmeyeceğini düşünürler.

10) Masallar yalan ve yalnızca dalga geçmek içindir.

11) Kendi beyaz atlı prensimiz olmalıyız! Çünkü kendine saygısı olan bir prenses herkesi kurtarabilir.

12) Aşk acısı kız arkadaşlar arasında pay edilerek atlatılır.

Yazdıklarıma inanmayan, aldığım notları yeterli bulmayanlar için kanıt dizinin adı; ‘’ The Hook Up Plan ‘’. Filmin adı; ‘’ How To Get Over a Breakup ‘’.

Benden bu kadar valla. Gerisi aşkı ya da aşk acısı olanlara kalmış. Ben gelmişim kaç yaşıma ne anlarım aşktan meşkten. Bizde ancak domates… Şimdi bir duş yapıp heyecanla, Cuma akşamı, nihayetinde elime geçebilen yeni kitabımı okumaya başladımmı benden kralı yok.

Sömestr annesi daha doğrusu sömestr gazisi annelere selam olsun. Can sıkıntısı normal bir şeydir ve o can yalnızca çocukken sıkılır, unutmayalım unutturmayalım.

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

Not: Görsel Yiğit Özgür’ün “Hunililer”inin sergilendiği tiyatro oyununun afişidir. 

 

 

 

 

 

 
2 Yorum

Yazan: 20 Ocak 2019 in GÜNLÜK, KADIN & ERKEK

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , ,

kastettiğim

Sabahları gözümü açtığım ilk an… Aklımdan geçen ilk şey… Sonrasında ilk yaptığım yoklama… İçimi, dışımı, uyuşan uzuvlarımı yokluyorum. Hele bu sabah ellerim o kadar uyuşmuşlardı ki gözlerimi bile açamadan parmaklarımı eklem yerlerinden hareket ettirmeye uğraşırken aklımdan geçenler ve nihayetinde hareket ettirebilmemin şükürünü fısıldayışım… Ardından bir süre daha hareketsiz kalıp rüyalarımı hatırlamaya çalışıyorum. Rüyalarımdan kalan his genellikle bir koku ya da tek bir an. Sonra resmi olarak, evrenin kabul edeceği kadar uyanmış oluyorum.

Bu sabah da uyandım yani.

Müzik.

Biraz ter atma.

Duşun ardından tekrar pijamalarıma sarınışım.

Pijamalarım üzerimde salona gidip boylu boyumca halıya uzanıp bitsin mi, hiç bitmesin mi karar veremediğim kitabı okumaya devam edişim. Boylu boyunca deyince yanlış anlaşılmasın hepi topu minik bir şey olarak uzanış kastettiğim. Baktım satırlar arasında yuvarlanıp duruyorum ve hiç çıkasım yok, gene boylu boyumca kaldırdım kendimi halıdan. Alelacele elime geçen gömlek, hırka, eşofmanı üzerime takıp çıktım evden. Önce iade ürünler için kargoya uğramam gerekiyordu. Arabayı yıkatmam, gene arabaya yakıt almam, markete ve eczaneye uğramam ardından eve dönüp valiz hazırlamam gerekiyordu.

Ilk olarak kargo… Arabayı kargo şirketinin yakınına parkedip indim arabadan. Üzerinde yürüdüğüm kaldırımın kenarından geçtiği apartmanın hizasından geçerken ben, dördüncü kattan halı silkelemeye başladı yüzünü göremediğim birisi. Halı silkelenirken üzerinden uçuşanlar başımdan aşağı indiler. Kaçmaya fırsat bile bulamadan hem de. ‘’ Yapacak bir şey yok, olacağı varmış. En azından halı beyazdı. Beyaz iyidir.’’ gibi bir şeyler geveledi düşüncelerim. Allahtan o kadarla kaldılar eğer, ‘’ Vardır bunda da bir hayır.’’ virajına girselerdi düşüncelerim yetmez kafamı kesip bırakıverirdim herhalde o kaldırımda. 2018’in en belirgin izi işte bu! O hayırlar, anlam aramalar falan var ya onların tümü yandı. Saldım. Eller havaya durumu… Geçenlerde biri bana ‘’ Sustur şu kafanı!’’ demişti. Söz dinliyorum.

Yeni yıla istinaden dilek sıralaması, dilek panosu, beklenti şeysi de yapmadım. Geçen yıla karşı boş değildim ve yapmıştım en cafcaflısından bir dilek panosu. Dileklerimi simgeleyen fotoğraflar falan kesmiştim, üzerine, kenar, köşelerine simgeleri kelimelere döküp yazmıştım. Açıktım 2018’e karşı. Ne oldu? Yalnızca olması gerekenler sanırım. Peki bu olması gerekenlerin panomda yerleri var mıydı? Hayır? 2018 dilek panomu dürdü! Peki fena mı oldu? Hayır! Aklımı başıma devşirdi. Aklım başımda, gerçekleşmeyen dileklerim çöp kutusundalar. Beklentilerim artık yıllardan değil kendimden yanalar.

Neyse başımda aşağı silkelenen halıda kalmıştım. Elimle hafif bir dokunuşla saçlarımı silkeledim. Içeriye girip işimi halledip çıktım. Ardından benzin istasyonuna gittim. Önce depoyu fulledim sonra araba yıkamacısına girdim. Araç yıkatıp ikisi için ödediğim tutardan sonra ekonomik olarak düzelme beklentilerim de yerle bir oldular.

Yere yığmış olduğum beklentilerimi kaldırmak için yardıma ihtiyacım olacağını sezmiş gibi arkadaşım Yasemin o güzel sarı saçları ve güler yüzüyle gelip aldı, yol üzerinde olmayan Kahve Dünyası’na götürdü beni. Yığdıklarım onunkilerle birleşince kalkmamız çok uzun sürdü. Dönüşümüzde market, eczaneye uğramayı es geçip arabayı istasyondan alıp doğruca eve geldim. Beklentisizdim. Evde yalnız olmamın lüksünü kullanıp önce tuvalete girip işedim. Ellerimi yıkayıp üzerimi bile değiştirmeden oturup kitabı bitirdim.

Valizler mi? Bekliyorlar.

Uyku? Gelecek inşallah. Ama beklemiyorum. Gelirse gelir, gelmezse gelmez. Kendi bilir valla.

Yeni yıl için zencefilli kurabiye de yapmadım. E dilekler de içimde, kağıda dökmedim, gerçekleştikçe yazarım. Öylece saf saf bekleyeceğim gerçekleşmelerini. Onlar biliyorlar zaten gerçekleşecekleri zaman ve yerleri.

Son olarak; kendim için olan tüm iyi dileklerimi iyi niyetlerimle hepimiz paylaşalım isterim.

Sağlık olsun.

Huzurla olsun.

Gelen gideni aratmasın.

Iyilik olsun.

Aşk olsun.

Ağız tadıyla olsun.

Şükürle…

Iyi seneler!

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

 
2 Yorum

Yazan: 28 Aralık 2018 in GÜNLÜK

 

Etiketler: , , , , , , , , , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: