RSS

Kategori arşivi: GÜNLÜK

planlı

 

Aman da ne hayırladılar, ne hoşladılar bu Aralık ayını! Her yerde boy boy ilanlar; ‘’ Hoşgeldin Aralık! ‘’, ‘’ İyi ki geldin Aralık! ‘’. Hayır 2018’in son ayıy mış, sanki ilk defa sona kalmış bu Aralık. Ayrıca ne özelliği varmış bir yılın daha bittiğinin son habercisi olmaktan başka. 2018 deseniz; diğer aylarından ne hayır gördük de Aralık’tan ne göreceğiz. Kalan ne oluyor geçip giden yılların ardında? Izler! Iyi ya da kötü birkaç iz! Gerisi hep aynı terane…

Misal Aralık’ın bu gecesi; uyuyamıyorum. Ben ne ettim de uyutmuyor beni bu çakma 3 Aralık. 4 Aralık’ın başlangıcı gibi gözüken, 3 Aralık’ın sonuymuş gibi yaşadığım saat 00:13’de ne işim var benim ayakta. Uğraştım, uyumak için uğraşıyorum saat 22.00’den bu yana. Erdo’yu uyandırmamak için kımıldayamıyorum derken kollarım uyuştular yastığın altında. Az biraz dalmışım bir ara, rüya gördüm, üç köpek geldi yanıma, korktum, uyandım. Neden? Diğer aylardan farklı olarak, olsaydı bir hoşluğu uğraşmazdı benim uykumla falan. Gitsin Noel Baba’ya inananların dileklerini toparlasın. Ben ayın başından inanmaya başlarsam ne dileyeceğimi karar veremem zaten. Dönüp iki paragraf ne yazdım diye kolaçan ettim; hayal kırıklığı! Geceye mi, yılın son ayına mı, beni yalnız bıraktığı için uykuma mı, üzerimden geçen ve gitmekte olan bir yıla daha mı… Hangisinden yana hayal kırıklığım acaba? Bakın dedim size ‘’ aynı terane ‘’ler diye.

Uzun zamandır planladığım kendime kahvaltı ısmarlamak fikrimi geçen Cuma günü yağmur münasebetiyle hayata geçirmeye karar vererek uyandım. Müzik listemin destekleriyle yataktan çıktım, giyindim. Spora gittim, eve döndüm. Duş yaptım. Gece uyumadan önce planladığım gibi baştan ayağa gri giyindim. Kafam üşümesin diye saçlarımı kuruttum. Arabaya binip yola çıktım. Gene yağmur ve yer yokluğu münasebetiyle evden çıkarken saydığım paramın bir kısmına kıyarak aracı valeye verdim, ağlamadım. Tebessümle pastaneye girdim. Vitrinin önünden geçerken durup çilekli turta sipariş edip üzerlerine beyaz masa örtüleri serilmiş masalardan birine oturacağım bir de ne göreyim; deniz, yağmur ve martılar. Tebessümüm yapıştı dudaklarıma. Oturdum. Çantamdan önce son günlerde büyük zevkle okuduğum kitabı sonra okuma gözlüklerimi çıkarttım. Dilinde ‘’ Günaydın‘’ la gelen garsona günaydınlı bir kahve sipariş ettim. Yağmurun sesi ve manzaramdakiler ilk bir saat okumama izin vermediler, tutturdular adeta ‘’Bize bak’’ diye. Baktım. Derin derin… Kahvenin ardından bir çay, onun ardından bir kahve daha içtim. Turtayı yiyemedim. Kitaptan onlarca sayfa okudum. İyi ki buraya gelmeden önce okumamışım diye düşündüm, öncesinde okumuş olsaydım sonrasında buraya gelmezmişim. Gelmiş bulunmuştum. Önce markete ardından lostra salonuna uğrayacağım, öğle saatlerinin ilerisine çok kalmak istemediğim ve planımı gerçekleştirmiş olduğum için hesabı ödeyip kalktım. Tebessüm mü; götüme kaçtı.

Aracı bu defa ücretsiz bir yere parkedip girdim lostra salonuna; şimdilerde burun farkıyla tekrar moda olmuş, uzun yıllardır giymediğim çizmelerimin burunlarını kestirtmek için. Beni ‘’Merhaba’’yla karşıladı çalışan. Yarısını kitapta yazanları okurken kaybettiğim yarım ‘’Merhaba’’ mı verdim ona. Bim poşetine tıkıştırdığım çizmelerin ilk çiftini çıkartıp koydum arkasında çocuğun, önünde benim durduğum tezgaha. Işte ne olduysa o an oldu ve genç çocuk: ‘’Zamanında bunlar mı modaydı!’’ deyiverdi. Nasıl baktıysam ağzından çıkanın hemen ardından gözlerini kaçırdı gözlerimden. Gülümsemiştim hâlbuki. ‘’Canım benim!!! Şimdi bu yere yapıştırdığın beni yerden sen mi kazıyacaksın yoksa sürünerek kendim kendimi mi kazıyım!’’ dedim. O da gülümsedi. Içinde bir parça özür vardı. Yani öyle olmasını umdum, inşallah vardı. Yok eğer hiç özürlü falan değilseydi o gülümseme, buradan yazıyorum; iyi niyetli gülümsemem de ona girsin.

Akşam eve geldiğinde Erdo’ya anlattım. Tıpkı okulda bana yanlış yapan arkadaşımı şikayet eder gibi. Gözünüzde canlandırmaya çalışırsanız tahmin edebilirsiniz ses tonumu, bakışlarımı falan. Ama canım Erdo ne yaptı? Günümün lostra salonunda yiten kısmını tutup kurtardı: ‘’Yok sen yanlış anlamışsındır, o kesin başkasının çizmelerini getirdiğini sanmıştır.’’ dedi. Avunmak isteyince nasıl kolaycacık avunuveriyor insanın avunabilir yerleri. Avundum. Ardından da bana bir sinema filmi ısmarladı Erdo. Ağladım.

Ki; o gün de Kasım aynın son günüydü. Bitti.

Uykum? Gelmedi hâlâ. Takılmıştır birilerinin rüyalarında, kesin. Neyse aramızda birileri mutlu olsun en azından. Ben de yok onlarda da olmasıncılık yapamam, yapmadım, yapmayacağım. Hem zamanında yuttuğumuz sabır taşları böyle günler için değillermi ydi? Böyle günler için yutup hazmedik biz o taşları.

Oooo 641 kelime olmuş. Bırakıyorum. Yeter. Hemen sağ kolumun yanında duran kitabı elime alıp okumaya başlayayım, avutur sonra da uyutur belki?

Allah rahatlık versin.

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

Reklamlar
 
Yorum yapın

Yazan: 03 Aralık 2018 in GÜNLÜK, İNSANOĞLU

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , ,

gelmiş

Kış geldi mi? Gelmiş hali bu mu? Daha çok gelecek mi, kalacak mı? Peki: On pezevenk biraraya gelince bir aziz eder mi? Düne kadar iyiydik hani! Kışa kıyın kıyın, fazla elleşmeden yaşayıp gidiyoruk. Ne olduysa birden bire oldu.

Şimdi aranızda gözü her an açık, hafıza zehir, hava tahmin raporlarını an be an takip edenleriniz, gözlem yeteği yeteneklileriniz vardır mutlaka ki! Bu ve benzer sebepler sebebiyle;

‘’ Ben gözleyemez, takipsiz biriyim. Bana olanlar aniden oldu, kışım birden bire geldi benim. ‘’ demem daha doğru olacaktır.

Olanı biteni hayli geç idrak edişlerim, ihtimal hesapları yapmayış, yapmayı denemeye kalkıp hep yanlış ihtimallere çıkışlarımın etkisi büyüktür. Olsun. Her türlü hiç anlayamadım valla gelişini!

Görmezden gelecek halim yok elbette, yaşıyorum. Aynı zamanda hafif üşümeye de başladım, değişik geldi. Gene en çok ayaklarım ve omuzlarım üşüyorlar. Ayıları özeniyorum. Galiba yani! Galiba ayıları özeniyorum. Kış uykusuna yatmalı, yatabilmeliydik. Istemeyen, hep koştur koştur yaşamak isteyenler yatmayabilir olmalıydılar.

Çünkü; hakkında neredeyse hiçbir şey bilmiyoruz, mecburcuyuz, yarın ne olacak, kim gidip kim kalacak, kim yaşayıp kim ölecek, kim sevecek kim nefret edecekle birlikte yüzlerce ihtimalin içinde nefes alıyoruz, adına hayat diyoruz. Biz ve bizim gibilerin ev sahibi gibi bir gerçekte var hayatlarında, yadsınamaz. Ama o büyük salaklığımızla hayal mayal kuruyoruz, planlar programlar, sevgisel aşksal, maddesel maneviyesel şeylerle uğraşıyor minnak beyinlerimizle kotarmaya çalışıyoruz. Hayal kırıklıkları, yarı yolda kalma bırakılmalar, kazıklanmalar, kazık atmalar, bizden tarafa yapılan hatalar, hatalarımız, terk etme edilmeler tecrübelendiriyor akıllarınca bizi! Hayır! Akıllanmıyor, tekrar tekrar ediyoruz tüm o haltları. Öleceğiz lan sonunda! Farklı bir son yok yani! Hepimiz ölüm günümüz geldiğinde öleceğiz. Ki; aramızda gün ve saatini bilenimiz de yok. Al sana bir bilinmezlik daha hem de en büyüğünden. Off , yorucu valla.

Hâlbuki ayı haklarına sahip olabilseydik eğer, uyuyabilecektik bu aralar. Taa ki; bahara kadar uyuyup dinlenebilecektik. Uyurken sakin sakin düşünebiliyor falan bile olabilirdik. Dinlendirici…

Evden hiç çıkmayan bir kara, bir de sivrisinek yanıltmışlar beni; yazdıklarım tam kışlık şeyler oldular. İçimden çıkanlar da bunlarsa, kışım gelmiş benim hakkaten. Artık anlaşılamayacak bir yanı kalmadan hem de, büsbütün kış mevsimindeyim. Hayırlısı!

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

not: ‘’hakkaten’’ yerine ‘’hakikaten’’ kullanabilir dileyenler. Ve hatta, ve ayrıca ekleyeyim ‘’haki:katen’’ diye de okuyabilirler.

 
2 Yorum

Yazan: 20 Kasım 2018 in GÜNLÜK

 

Etiketler: , , , , , , , , ,

sır

 

Birkaç hafta oldu gene annemi aradığım rutin sabahlardan biri:

‘’ Vilo dayanamayacak ve sana bir şey söyleyeceğim. Yemin ver kimseye söylemeyeceksin.’’ dedim. Yemin versin, söylemekten korksun diye de:

‘’Bak sonra nazar mazar değer olmaz.’’ diye de ekledim.

Ve dayanamadığım güce dayanmaktan tamamen vazgeçerek söyledim. Aman çok gizli bir şey de değil aslında Özlem (kardeşim ) hakkındaydı. Ertesi günün sabahı gene hal hatır için aradım Vilo’yu, konuştuk. Tam telefonu kapatacağım;

‘’ Özlem dayanamadı aradı gece, söyledi.’’ dedi.

‘’ Peki sen ne dedin. Bilmiyor muş gibi yaptın değil mi?’’ diye sormama daha fırsat bulamadan:

‘’ Biliyorum Özgür söyledi dedim.’’ dedi.

İşte bizim aile değil sülale boyu sır saklama potansiyelimizin sınırı bu kadardır. Üçgen dersin birkaç saat sonra olur sana piramit. Gerçi aramızda en ketum annemdir, nuh deyip peygamber demeyen cinsinden. Beş teyze, bir yenge olunca ise sır saklama yerimiz geniş aslına bakarsanız. Bugüne kadar asla bir zararını görmedik bu piramit boyutlu ağımızın o ise ayrı. Bu ağdan şikayeti olan ise tek kişi var; babam. Bu ağın onun da dahil olduğu konularda tek merkezi var; babam. Yalnızca bu sebepten lakabı: mikser!

Hele beni aramış ve konuşmasına;

‘’ Kızım bak annenim haberi yok… ‘’ ya da

‘’ Annene söyleme ama …. ‘’ diyerek,

müsaitliğimi bile sormadan konuya girdiyse bilin ki ya annemle kavga etmişler barışmak istiyordur ya da kesinlikle olan her ne ise hepimizin bilmesini istiyordur.

Aslında benim sır saklama kapasitem oldukça geniştir diyeceğim ama neresinden, kime göre bakarsınız bilemeden. Bu satırları yazarken anlıyorum ki; paylaşmayı istediğim, bana söyleyeninde mutlaka haberi olarak paylaştığım sırlar hep güzel şeyler olmuş. Paylaştıkça çoğalacağına olan inancımdan… E burasından bakınca ortada sır mır da kalmış olmuyor zaten. Saadet zincir gibi bir şey.

Ama anlayamadığım, anlamlandıramadığım şeyler, cevapsız sorularım olduğunda çok susuyorum ben, sır küpü gibi. Sırlar benim, küp kendimim şeklinde. Uzuncadır da suskunum. Mecbur kalmadıkça evden çıkmıyor neredeyse kimseyi görmüyorum. Dün geçirdiğim günden sonra daha da susacak gibiyim aslında. Dün denizi gördüm haftalar sonra, hâlâ mavi. İşaret miydi? Köprülerden geçtim; sonları var. Kitap kokulu bir gündü. Beklenmedik. Plansız. Süprizli. Değişik. Yeni. Unutulmuşu hatırlatan. Gizemli. Merak uyandırıcı. Sonunu benim belirleyebileceğim. Hele ki o kitap kokusundan ayrılırken bir hediye verildi ki bana; işaret dolu. Tüm gece okudum. Ama söyleyemem. Sorularımı cevaplayabileyim; sonra paylaşırım sırrımı belki.

Gerçi sır dediğin nedir ki?

Mezara giden sırlar kime ne kazandırmış?

Tutulan sır yararlı mıdır, zararlı mıdır?

Sır tutana mı, verene mi ağırdır?

Sırrın yalnızca sana söylendiğinden emin olabilir misin?

Kaç tür sır vardır?

Bunları bilemem ama benim dün kendi kendime söylediğim sır bir yere gelecekse yalnızca benimle mezara gelecek türden galiba.

Ohooo saat kaç olmuş! Hadi yatalım artık. Yatıp uyuyabilene kadar bekleyelim. Bebekler uykuya gideceği zaman söylenen:

‘’ Uykularım senin olsun. ‘’ temennisini hep çok sevmişimdir. Bu gece ise büyükler olarak sırlarımızı değil ama uykularımızı paylaşabiliriz belki.

Uykular hepimizin olsun, rüyalar kendimizin.

Allah rahatlık versin.

Eyvallah

 

özgür tamşen yücedal

 
Yorum yapın

Yazan: 07 Kasım 2018 in GÜNLÜK, GENEL

 

Etiketler: , , , , , , , , , ,

kör mü oldum

 

Ben: üç yıl öncesini okuyorum Belgin, daha iyi yazıyor muşum gibi… ne oldu bana acaba! kendi evimizden taşınınca aidiyet kaybı falan mı oldu bende? Savrulan savrulacak yaprak gibi hissediyor ve bir masa ya da ana bağlanamıyorum.

Belgin: üçüncü gözünle alakalıdır

Ben: kör mü oldum lan

Belgin: hayır salak! Yalnızca parmağını onun üzerinden çek! Ve yıllardır içinde biriktirdiğini doğur artık!

Bu sohbetten doğurma, parmağı çekme, yazma kısmına gelemeden ‘ yaşarken farkına varamamak ’ noktasında asılı kaldım ben. Sabah Ouz’u okula yolladıktan sonraydı, Masumiyet Müzesi geçti elime;

‘’ Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum.’’ yazıyordu.

Bu cümlenin üzerine yürüyüşe çıktım, eve dönerken kasaba uğrayıp yarım kilo kıyma aldım, kasabın karşısındaki site güvenliğine kiralık daire olup olmadığını sordum ‘’ Yok ‘’ dedi, eve döndüm, kahvaltı ettim, bir termos kahve içtim, son fincana iki yemek kaşığı Baileys kattım. Içindeyken yaşamayı beceremeyip sonrasında yalnızca hatırladığım ne çok şey yaşamışım, farkına vardım. Yani o an yapmam gerekirken, anlamlandırmayı, ne yaşadığımı bilmeyi sonralarında becerebilmişim. Hâlbuki ne çok yerdeymişim, ne çok histeymişim, ne çok kişilerleymişim. Şimdi anlıyorum.

Kendi evimizin içindeyken de farkına varamamışım; insanın kendine ait bir evde oturmasının – oturabilmesinin ne kıymetli bir şey olduğunun. Ha oradan taşınmaya karar verirken hâlâ geçerliliğini koruyan haklı gerekçelerimiz vardı. Ama gelin görün ki dün akşam ev sahibesinin yollamış olduğu zam ve ‘ işinize gelmiyorsa daireyi boşaltın ’ içerikli mesajından sonra birkez birkez daha toparlanıp bir yerlere sığışma fikriyle beraber uyudum. ‘ Eşya dünya ağırlığı ’, ‘ paran varsa tüm evler senin ’ ve benzeri söylemlerde bulunan biri iyi ki yoktu dün akşam yanımda valla yapıştırıverirdim terliği ağzının ortasına.

%70’I su ya insanoğlunun bence %100’ümüz de kaygı!

Sonra:

Sabah oldu, şükür. Ilk olarak müzik istedim sabahın içindeki şükrümün üzerine, bir tuşla Mina ‘Nessuno’ dedi. Sizlere rezil olmamak için şarkının sözlerine baktım şimdi; aşkla ilgili. Olsun! Çok iyi geldi melodi. Nefes almak nasıl anlamlı, anlamı olan tek şey miş gibi geldi. Sağlık… Huzur…

Dün gece hiçbir yerlere taşınamayan, bulamayan, sığamayan, ödeyemeyen biz her şeyi yapabilirdik bu sabah. Hatta Erdo’ya ‘’ dün gece kiralık ilanlarına baktım da, Bartın’a taşınsak mı acaba diyorum Erdo? Kiralar uygun, evler geniş…’’ diye bile sordum, ‘’ yan yana iki tane stüdyo daire tutsak daha ekonomik oluyor! ‘’ dedikten sonraydı. En son ‘ Sonra ‘ dan sonra Erdo sustu ve işe gitmek üzere çıktı evden.

Bu işte tıpkı çük davası gibi yani; herkes kendi çükünü en büyük sandığı gibi kendi derdini de büyük sanıyor. Ama yok öyle bir şey; sorun sorun değildir, yaşandıktan sonra geçip bitecek olandır. Sağlık olsun! Bittiğinde elimizde ne kalıyor ona bakmalı… Çükle başbaşa kalırsak asıl sorun o bence!

Ayyy bakın bir de ne soracağım; saatlerdir kene gibi yapıştı, hatırlamadım da; bu çuvaldızı kim kime, kim neresine batırıyordu?

Her şeye, her söze, her olaya, mutluluk, mutsuzluğuna anlam arayanlarımız için son söz:

‘’ Nefes alabiliyor olmak anlamlı bir şeydir! ‘’

Basit…

Şimdi kalkmalı, ev her ne kadar bizim olmasa, her ne kadar bugün var yarın yoksa da evde yalnız olmanın tadına vara vara bolonez soslu makarna için soğan doğrayıp kıyma kavurmalıyım, Ouz’a söz verdim. Daha yatakları bile toplamadım. Özgür kaçar yani!

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , ,

cahilim

 

Çok şükür bitti! Uzun bir bayram tatilinin daha sonu… Ardından kalanlarsa; enkaza dönüşmüş tatil beldeleri, insanların arkalarında bıraktıkları ayakizleri yani çöp yığınları, sarsılmış – çarşıya uyamayan ev hesapları, yorgun bedenler, bunca gün birarada kalan karı-koca halleri, bozulmuş düzenler falan felan. Döviz möviz derken bizlerde tepe taklak olduk yani. Kime açıklandığını pek anlamasam da durmaksızın açıklanan önlem paketleri falansa götümüze kaçtı.
Ha tüm bunlar olurken bizim başımıza gelenler, bitenler, her şey gibi en sonunda nihayetlenecek olanlarıysa yazsam yerimiz dar kalır. Hepsi bitti derken geçen sabah Vilo ( annem olur kendisi ) yataktan düşüp 8. kaburgasını kırmış. Bak soracaktım alttan 8. mi yoksa üstten 8. mi diye, unuttum. Gerçi kaburgaların alttan ya da üstten sayılışları var mı, kaç taneler onu da bilmiyorum, cahilim. Hadi bu haberi aldım derken öğle saatlerinde sokağımızda tatilcilerden bir çift kavga etmeye başladılar sonunda adam kadına vurdu, kadın bağırmaya başladı ( aslında kadın en başından beri bağırıyordu ). Don atlet yanlarına koşup kadına ‘’ Polisi aramamızı ister misin?’’ diye sordum. ‘’Biz iyiyiz!’’ diye bağırdı. Ben de ‘’ Gebertin o halde birbirinizi! ‘’ diye bağırdım. Ouz’la koşarak eve kaçtık.
Sonra mı?
Her lafa cevap verdiği için Oğuz’a ceza verip arabayı falan yıkatıp çöpleri attırdım diğer yandansa istediği için semizotunu topraklarını arındana kadar, canımı lavabo evyesinde bırakacak şekilde yıkayıp pişirdim.
İşler bitti derken tüm uyarılarıma rağmen velet kapıdaki kaktüslerden birini avuçlamış halde geldi eve ve yatana kadar cımbız, yakın gözlüğüm, telefonun feneri eşliğinde diken ayıkladım.
Bak daraldı nefesin gene!
Hayır eli dursa ayağı, ayağı dursa eli ama en fenası hepsi dursa çenesi durmuyor eşşolunun. Dün sabah -Huzursuzluğun Kitabı- adlı romanı okumaya başladığımdan beriyse ‘’ Huzursuz musun anne? Neden huzursuzsun? Huzursuz değilsen neden okuyorsun bu kitabı? Ne anlatıyor yazar? Neden bu kadar kalın? Yeterince büyüdüğümde ben de okumak zorunda mıyım bu kitabı?……’’
Anlatabiliyor muyum?
Kitabı ( soruları ne hakkındaysa ) mı paralasam, kendimi mi paralasam ikilemi arasında yaşıyorum beteviye. Allahtan mavi gökyüzü var! Beyaz kelebekler, bulutlar, rüzgar, begonviller, kitaplar, yazarlar, şairler, gittikçe azalan iyi insanlar, kuşlar, arılar… Ve iyi ki incir ağaçları varlar, şükür. Bu sabah yürüyüş dönüş yolumda lahmacuncunun yanındakinin dalından göz hakkımı kopartıp yedim iki tane incir yedim. Sonra sarıldım gövdesine teşekkür ettim ağaca. Kafamı kaldırıp şükrettim, bu yaz da bu ağaçtan incir yemek nasip oldu diye. Diliyorum; kimseler kesmesinler o ağacı da diğer tüm ağaçları da.
Yerlere çöp atan elleriyse kendilerine ve çocuklarının geleceklerine havale ediyorum. Ve ağaç kesen, çöplerini sokaklara atanları, boşa su harcayanları düşünce aklımı uçuruyorum. Birbirlerine verdikleri zararlar, yalan dolanlar, riya, kabalık falan artık hiç umurumda değil de bunlara tahammülüm yok.
Çorapların çiftleriyse hâlâ kaybolmaya devam ediyorlar. Bamya sümüklenmekten vazgeçmedi. Domatların kurtlularına kurban olunur. Pazarcılık zor mesleklerden biri, arka sokağımızda kurulduğundan biliyorum. Ve lütfen almayacaksanız otun bokun fiyatını sormayın!
Sesini duymadan, gözlerine bakmadan, kokusunu duymadan yapılan tüm iletişimlerse sahtedir, gerçekliğinden emin olunamayandır.
Dile getirilmeyen hiçbir duygu ise ( ki; kırılmışlık da en başında gelir ) karşımızdaki tarafından tahmin edilemez. Konuşun! Anlatın! Hesap sorun!
Insanlar konuşa konuşa anlaşırlar. Ama yalnızca insanlar!

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

Henüz ¼ ini okuyabildiğim kitaptan birkaç tane alıntı:
. Kalp düşünebilseydi, atmaktan vazgeçerdi.
. Ne var ki her şey kusurludur ve en güzel günbatımının daha güzeli, bize uykuyu getiren yelin daha huzurlusu hep vardır.
Hayat; bize hükmeden, hakkında neredeyse hiçbir şey bilmediğimiz, tekdüze ve gerekli.
. … çünkü bütün dünya hayal kurar: Bizi birbirimizden ayıran şey, o hayalleri gerçekleştirebilecek gücümüzün ya da kendiliğinden gerçekleştiklerini görecek kadar şansımız olup olmadığıdır.
. hepimiz kendi dışımızdaki koşulların tutsağıyız.
( Huzursuzluğun Kitabı / Fernando Pessoa )

Not: 

 
1 Yorum

Yazan: 27 Ağustos 2018 in GÜNLÜK, GENEL

 

Etiketler: , , , , , , , , , ,

fuşya renkli olan

Pazarın girişindeki iç çamaşırı satan tezgahın önünde durdum. Merhabalaşıp hal hatır sorduktan sonra likralı sütyenlerden almak istediğimi söyledim. üstte duran fuşya renkli olanı beğenmiştim. Onunla beraber bir tane de siyah almaya karar verdim. Kadın istediklerimi poşete koymak üzereyken bir de beyazından alayım, dedim. Ne kadar ödeyeceğimi sordum. Normalde tanesini 20 tl’ye sattığını ama bana 15 tl’ye vereceğini söyledi. Sabah siftahıy mış. 45 tl ödeyip tezgahtan ayrılırken altı yazdır her kuruluşunda pazara buradan girip kadının tezgahının önünden geçtiğim halde ilk alışverişim olduğunu, bundan sonra çamaşır ihtiyacım için başka biri değil bu kadına gelmeliyim diye düşünüp karar verdim.

Sebze tezgahlarına giden yolda içimi dürten şey; gerçekten sandığım gibi samimiyetle mi davranmış yoksa bu defada mı… İşte o rahatsızlık battı bana ve önüme gelen üç çamaşır tezgahında durup aynı ürünün fiyatını sordum. Hepsinde tek fiyat vardı; 15 tl. Bu yanıtı almak istememiştim aslında, korkmuştum. Tabii ki kadın benim kahverengi saç, kahverengi gözlerimin hatrına indirim yapmamıştı ama neden ‘’ sana 15 tl ‘’ olsun demişti. Demesindi. Iyilik yapıyor gibi yapmasındı. Sanırsınız sevgilim var da o aldattı beni. Öyle bir kırılmışlık. Kararımı vermiştim, dönüşte uğrayıp söyleyecektim. Tek sorun vardı; ne diyecektim kadına.

Pazar bitiminden eve dönerken köşedeki cami minaresinden yükselen ilahilerin altında, mezarlığın duvarına kolumu yaslayıp durdum. Düşündüm. Tamam önce diğer tezgahlara fiyat sormalıyıdım falan yani bu kazıklanma falan değildi belki, kazıklanan yalnızca içimdeki iyi niyetlerimdi, inanmıştım kadına. Ulan aldın git işte daha ne kuruyorsun kafanda; iyi kadına benziyor, daha önce neden hiç buradan almamışım, bundan sonra hep buradan alayım falanlar. Salak mıyım acaba? Niyetin iyi olanı günümüzde aptallığa da giriyor olabilir. Değişmedim. Değişemiyorum. Bu ve yanlarında bunun incir tanesi kadar kalacağı daha nicelerini yaşadım. Herkes dürüst, herkes samimiy miş gibi yaşadım, yaşıyorum. Ilahiler bitti. Ezan başladı. Işte o anda yeni bir karara vardım; ne aptal ne de salağım. Kaybettiğim iş gücü, para oldu bu hallerimden dolayı. Anlayamamazlık, anlamdıramamazlık, kızgınlık sonrasında gelenler oldular. Aman kimse alınmasın, kırılmasın, zor durumda kalmasın diye diye…

Bu yaşa kadar değişmediysem bundan sonra değişebilme ihtimalim yok. Ve ayrıca kaybettiğim sandığım şeylerin en büyük kazanımı iç huzuru oldu, huzurluyum. Kimseyi aldatmak, düdüklemek için kullanmadığım kalbim ve beynim var. Benden gitti sandıklarımla, benden bir şeyler aldığını sananların başları göğe de ermemiş, zengin de olamamışlardır. Eminim.

Bir de babam var tabii, babamın da hiç eksildiğini görmedim. Sonsuz iyi niyetli bir adamdır, sonsuz…. Ona ayıp olmuşluklar falan çok olmuştur lakîn ayıp edenler farkına bile varmamışlardır, kimbilir. Ama babam hep çoğaldı benim.

Iki gün önce bitirmiş olduğum kitabım bir bölümünü okurken de aynı şeyleri düşünmüştüm. Üşenmeden alıntılayacağım merak edenleriniz olur belki diye. Kitabın elime gelişi ise çok zamanlı oldu, ayrıca. Ki; bilen bilir vitrin kitaplarını pek almam. Bu defa da almadım, hediye geldi. Yazar bana, senin gibilerden çok var, henüz tükenmedik, desin diye hediye edilmiş. Senin gibi anlayamayan, unutan, hatırlayan, küsen, sonra kedi kendine barışan… En komiği dağa küsen karınca hallerim, derdi küstüğü dağ değil de kendimin olduğu hallerim. Ama yalnız değilmişim, değilmişiz. Hatırlatıldı. Köşe başları olmasa bile zamanı geldiğinde kitap sayfalarında, kelimeler aracılığıyla buluşabiliyoruz.

Pazara gelince ise; tezgahlara sergili tazecik, rengarenk sebze-meyveleri görünce kendinden geçen, bir pişiribilite, bitirilebilite halleri içine giren yalnızca ben değilimdir, herhalde. Hayır kendini çekirdek aile değil de ufak bir aşiretin yemeklerinden sorumluy muş gibi hissedip kilo kilo alışlarım ne peki! Kapı komşularımızla paylaşacak zeytinyağlı fasulye, deniz böğrülcesi, mısırımız bolca var bu hafta. Paylaşmak da eksiltmez bizi?  

Yani çok da şe’etmemek lazım. Eve gelir gelmez çitiledim sütyenleri lavaboda musluğun altında, kurudular bile. Mis gibi giyilmeye hazırlar. Sebzeler dolaba yerleştirildiler, mısırlar düdüklüdeler…

Bir pazar maceramız daha son bulmuşken büyüklerin ellerinden, küçüklerin gözlerinden öper selam ederim.

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

İşte Alıntı:

‘’’’’’ Biz nedense evimiz için eşyalı ilanı vermişiz ve evi ilk gezen beğenmiş, alacak.

Toparlanıyoruz, annem daha jelatinleri üzerinde balkon salıncağımızı bırakmak istemiyor; babam, ‘’ Olmaz,’’ diyor, ‘’ evi böyle gördüler ayıp olur.’’

Annem Almanya’dan aldığı vitray avizeyi söktürmek istiyor; babam, ‘’ Olmaz,’’ diyor, ‘’ ben evi bu halde eşyalarla gösterdim, bire bir bırakmak zorundayız. Ayıp olur. ‘’

Çok küçüktüm ama o evden annemin buzdolabı süslerini zor alarak çıktığını hatırlıyorum. Çünkü babam öyle söz vermişti, aksi ayıp olurdu. Annem vitray avizeyi sormasa daha iyiyidi, ne de olsa yenisi alınırdı.

Ev, satın alanların üç hafta sonra yeni evimize gelip, bir önceki ayın kapıcı parasını ( bugünün yarım ekmek döner parası ) bizden istediğini ve annemin yüzünü hatırlıyorum; ‘’ Çok ayıp oldu! ’’

Bizim böyle çok anımız var.

Annemin silinebilir, beyaz, gıcır yeni tip panjurlar konusunda diretmesine rağmen babam, apartmanın üç dairesinde daha olan, eski tip sarı panjurlardan taktırmıştı. Tamam, o yeniler çok kolay temizleniyordu, çok daha güzeldi ama beyazlığı dışarıdan bakılınca görünüş bütünlüğünü bozardı; kimseye ayıp olmasındı.

Biz eski tip panjurları taktırdıktan on gün sonra üst kattaki komşumuz, yeni tip beyazlara geçiş yaptı.

Anneme bayağı ayıp oldu. ‘’’’’’’’ ( Bütün İyiler Biraz Küskündür / Nilay Örnek )

 
2 Yorum

Yazan: 05 Ağustos 2018 in GÜNLÜK, GENEL, İNSANOĞLU

 

Etiketler: , , , , , , , ,

kayık falan…

 

Hava nemli kalmış çamaşır gibi kokuyor. Yapış yapış… Kokusuyla havada asılı duran yapış yapışlık içime de bulandı adeta. Uyuyamıyor uyuyunca da uyanamıyorum. Hadi kazıdım yataktan kendini bir türlü ayılamıyorum. Son aylarda duyup, okuyup, izlediğim, içime bulanan insanlık, insanlığımız adına utandıran haberlerin üzerine yaşadığımız seçimler sonrasında bilinçli olarak uyuşturuluyor muşuz gibi. Kiminle konuşsam başı ağrıyor, bıkkın, bitkin…
Ya da bu kadar genellemem yanlış; ben benim gibi hissedenleri çekmiş, hissedenlerce çekilmiş de olabilirim. Eğer öyleyse çekim yasasının köküne kibrit çöpü! Çekmeyin! Çekiyorsam, gelmeyin!
Hele şu sevgi pıtırcığı, aman da her şey ne kadar güzelciler hiç yanaşmasınlar. En derinim, kalbimde onlarca şükrüm var, yerleri duaları daim ama bir süredir cik cik değil havadan üzerime yapışanlar.
Aman öyle ölgün ölgün evde oturduğum falan da yok. Sağolsun arkadaşlarım, arkadaşlarımın arkadaşları, kızım, kızımın arkadaşları, uzun sofralarda neşeli iç dökmeli sohbetler, kapanmayan sokak kapımız, temiz kalamayan evimiz, yıllar sonra süprizle zilimizi çalanlar, hayatıma giren yeni isimler, silinmediğini bildiğim hep olacak isimler falan kalabalığım aslında. Yalnızca günün – gecenin sonunda hüzünlü bir bakış ya da tek bir kelimeyle toslaşıyor ve kalıveriyorum. Belki de: Bi lodos, kürek, kayık falan lazımdır bana?
Hayır olmadı kurşun döktürüp döktürdüğüm kurşunu yiyeceğim.
Bu iç dökmelerimi yazıyorum ki; uzağımda kalmışlarım, tanış olmadığımız ama tanışmışız gibi hissedenler arasında son günlerde benim gibi hissedenler varsa bilsinler, yalnız – tuhaf – hasta falan değilsiniz,
değilim,
değiller,
değiliz.
Geçici bir şeyler yaşıyoruz. Belki iyi gelir paylaşmak.
Çünkü; paylaştıkça azalan sıkıntı, paylaştıkça çoğalan mutluluğa inanıyor bu Özgür. Bu defasında da inandığı gibi de oldu: İstanbul’a döndüğü gün eve girdiğinde vazoda duran en sevdiği çiçekler karşıladı ve bir kitap hediye edildi bu Özgür’e ve okudukça hafifliyor, yalnızım duygusu azalıyor. Tesadüf müdür? Kimbilir?
Sabahlık bu kadar çene yeter, kalkıp ılık bir duş alayım barî. Ardından bir kahve yaparım kendime, okurum, pişirir, saçma sabuk ama inanmak istenilesi beyaz dizilerden izlerim falan belki… Geldiği gibi… Olduğu kadar…

Sevgiyle
Eyvallah

özgür tamşen yücedal

 
1 Yorum

Yazan: 01 Ağustos 2018 in GÜNLÜK, İNSANOĞLU

 

Etiketler: , , , , , , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: