RSS

Aylık arşivler: Mayıs 2011

ÖYLE GEÇMEZ OLUR MU ZAMAN?

Geçmez olur mu zaman?

     Bana bu diziyi seyrederken geçmez oluyor. Peşimi bırakmıyor düşünceler, oradan oraya, bir hayattan diğerine sürüklenip duruyorum. Akmakla bitmeyen gözyaşlarının yaşandığı gerçek hayatlar olduğunu bilmek, üşüyen çocuk ayaklarının gerçek hayatlarda da olduğunu bilmek, güçlü karşısında hissedilen ve dayanılmaz olan savunmasızlığın gerçek hayatlarda da yaşandığını bilmek, Tanrı’ya isyan noktasına getiren, çaresiz bırakan gerçeklerin olduğunu bilmek… İçindeki çığlığı susturamaz, yangını söndüremez, paylaşamaz olmak!

     Bir yerde geçtiği gibi; biz büyükler hayatla, zaman içinde o kadar kirleniyoruz ki. Bizi temizleyebilecek olan şeyin çocuk saflığı olduğuna inanarak çocuklarımıza sarılıyoruz. Hayatın içinde onlarda kirleniyor, saflıklarıyla onları temizleyebilecek çocuklar arıyorlar. Bir kısır döngü sürüp gidiyor. Ama dedikleri gibi; hiçbirimiz dünyayı temizlemeye çalışmıyoruz.

      Ben çok korkarım mesela; hissedilenler dokununca bulaşır mı, diye. Hele ki bakışlardan: içinde keder, pişmanlık olan bakışlar bulaşır gibi gelir, içine akar karşısındaki gözlerin. Ondan olmalı ki, hüzün oldumu içinde, yumarım gözlerimi sımsıkı. İsterim ki herşeyden önce; ilk aşkın hüznü yerleşsin o kirlenmemiş, kirletilmemiş gözlere.

                                                                                             ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

Reklamlar
 
Yorum yapın

Yazan: 31 Mayıs 2011 in ÇOCUKLAR, GÜNLÜK, İNSANOĞLU

 

ÇOK KORKTUM

Bu yaşıma kadar kaç seçim gördüm, kaç tane miting konuşması dinledim, halka verilen ve hiç yerine getirilmeyen ne kadar vaade tanıklık etti kulaklarım…Öyle ki; söyledikleri anlarda kendilerinin bile inanamadıklarını yüzlerinden anlayabileceklerimizin nicelerinin aralarında olduğu.

      Üniversite yıllarımda, kısa bir süre bile olsa, bir partinin gençlik kollarında çalışmıştım. O da bana yetti zaten. Miting hazırlıklarının kulis arkasında olup bitenlere tanıklık etmiştim. Televizyon ve gazetelerdeki görüntülerde gördüğümüz pankartları süsleyen yazıların kimlerin nerelerinden çıktıklarını, bir şekilde, gerekirse zorla meydana toplanan halkın ellerine nasıl tutuşturulduklarının tanıklığı…Ki dinleyicilerin büyük çoğunluğunun olup bitenden haberi bile yoktu. Hani vardır ya ünlülerin cenazelerine yalnızca, cenazeye gelen diğer ünlüleri görmek için gidenler, işte meydanlardakilerde o misal; meraktan. O dönemden sonrada televizyon ekranlarında, gazetelerde gördüğüm bir çok şey gerçekçiliğini yitirdi benim gözümde.

      1954 yılında eğitim hakkının halkın elinden alınması yani Köy Enstitülerinin kapatılmasıyla başlayan ve halkı koyun ya da son zamanlarda kullandıkları tabirle deve sürüsü haline getirme çalışmalarının  gelmiş olduğunu noktayı görmek, bir Atatürk mirasçısı olarak en azından beni acıtıyor. (asıl acıtanı yazının sonunda yazacağım) Refah düzeyimiz öyle yerlerde ki dertlerimiz: karnımızı doyurabilmek, hadi doyurdun çocukları okutabilmek, hadi okuttun başını sokabileceğin (depremde üzerine yıkılmayacak) bir ev sahibi olabilmek…lerle sınırlı. Kim iktidar olmuş, hangisi nereyi hortumlamış, kim kime ülkeyi parsellemiş, ilgilenecek kafa bırakmıyorlar yıllardır. Benim derdim bana yeter noktasına geldi, millet. Alınan bayrakta çok profesyonel bir ekiple bu günlere taşınınca: kapıda kömür, mutfakta buzdolabı, belediyede tanıdıklara iş derken; kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez felsefesi hedef kitlenin beynine tamamen yerleşti. Daha aydınlık, aydın, gelişmiş nesillere falan sıra gelene kadar daha nicesi girebilir bu listeye. Halk olarak bizi bırakın, korku belasına kalem oynatamayanlar, söz söyleyemeyenler, bizzat tanıdığım kocası iş alabilsin diye başını örtenler, sadece onlara yaranabilmek için cuma namazına gidenler, ilkokul çağındaki çocuklarına zorla oruç tutturanlar var. O çocuklar ki; mahalle aralarında gizli gizli, birisi görür korkusuna rağmen cips yerler. (çünkü; onlar yalnızca çocuk)

      Türkiye yeni bir seçime giderken neler yaşıyoruz? Bir türlü aydınlatılamayan ama birçok gencin hayatını karartan üniversite sınavı: açıklamalardan tatmin olan liderler bir yanda, seslerini duyuramayan, sonuç alamayan tatminsiz mağdurlar diğer yanda. Bir yanda internete konulacak filtre konusunda yapılan açıklamalardan tatmin olan liderler, diğer yanda bu konuda kesinlikle tatmin olmak istemeyen, sevişirken bile ”ulan bizim evede böcek yerleştirmişler midir? Amannn boşver nasıl olsa bizimki yasal ve günah olmaya cinsinden, devam” diye düşünmeye sevkidilen, tatmin olamayan halk. Bir yerlerde, o makam koltuklarının olduğu yerlerde falan birşeyler dönüyor, kavgalar oluyor ve ben kesinlikle olanların bizlerle alakalı olduğuna inanmıyorum.

      Aman ha sakın yazdıklarımdan parti propagandası falan yaptığımı düşünmeyin. (gerçi ne düşündüğünüz yalnızca sizi bağlar) Çünkü ben; bir lider olunamayacağına, lider olarak doğulabileceğine inanan, bu topraklarda yalnızca Türk Milletinin menfaatlerini düşünerek hareket edecek, Atatürk gibi bir lider doğma şansını çok düşük olduğuna inanan birisiyim. Bir kaç kez de ”acaba mı?” dediğim adamların iki gün sonra meydanlarda, halkı bırakıp diğerlerine laf yetiştirmeye başladıklarını görerek yaşanmış hayal kırıklıklarım vardır.

      Neyse; dün gazetede gördüğüm bir fotoğrafa bakıp, o an orada olmak isteyince korktum ve bir anda endişelendim. Olmak istediğim yer; milli mücadelenin başladığı, ilk kurşunun atıldığı, kuşatılamamış tek kale olarak son yıllarda giderek yükselen İzmir’di. Neden? Neden, orada olmak isteyeyim, bu vatan toprakları bir bütün değil mi? Yeterince özgür hissetmiyormuyum kendimi? Yaşadığım yıl 2011’ken beni nasıl heyecanladırabiliriyor; ”özgür düşünce”, ”özgür iş adamları”, ”özgür gazeteler”, ”özgür okullar” vaadleri. İnanın çok korktum. O kadar ki; orada, o coşkunun içinde olsam korkum azalır, güvende hissederim dedim. Söz konusu; yıllardır o kaleden Türk Bayrağını hiç indirmemiş, sözlerinden hiç dönmeden, hayal kırıklığı yaşatmadan, istikrarla yoluna devam etmiş olan İzmir olduğu için olsa gerek.

      Ama herşeye rağmen umudum var arkadaşlar, herşeye rağmen. Çocuklarımın geleceği için umudumu yitirmemeliyim. Umudumu yitirmeden, o sabah sandık başında olacağım. Hemde; ismi lazım değil, bazı partilerin bir oy bir oydur diyerek ücra köylerden otobüslerle insan taşıdıklarını gördükten sonra, bir oy bir oydur diyerek o sandık başına gideceğim. Bir Türk vatandaşı olarak, en azından benide tatmin edebilecek açıklamalar yapan birileri mecliste olabilsin diye. Tarihi boyunca bu güzel topraklarda bir arada yaşanmışlıkların meydana getirdiği, bu kadar güzel rengin bir arada, rengarenk, daha uzun yıllar yaşayabilmesi ümidiyle.

                                             ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

 
2 Yorum

Yazan: 31 Mayıs 2011 in GÜNLÜK, GENEL

 

TELEFONDAKİ SES

     Geçen gün, telefonun ekranında ismini görmem bile yüzümde tebessüme davetiye çıkartan arkadaşlarımdan bir tanesi aradı. Kendisiyle ilgili güzel haberleri verirkenki;  söyleyiş tarzıyla, ses tonuyla öyle hoş şeyler hissettim ki…Hani yatağa yorgun argın girersiniz de, üzerinize çektiğiniz yorgan sizi yumuşacık sarıp sarmalar, kıvrılıverirsiniz ya öyle bir his.

     Bu güne kadar yaşadığı çok zor günlere tanıklık etmiştim. Bu mutlu anını, heyecanını paylaşmak için ilk beni seçmiş olması çok duygulandırdı beni. Demek ki; her zaman canı gönülden yanında olduğumu hissettirebilmişim, diye düşündüm. Kadınların zorluklar karşısında nasıl dik, güçlü durabildiklerinin kanıtıydı, O benim için. Sanıyorum, eşide farkına varmıştır ne kadar özel bir kadınla hayatını paylaştığının. Bir yerde okumuştum; insan eşinin iyi bir yol arkadaşı olup olmadığını yol çatallaşınca anlarmış. O yanında olmayı bırakın, dayanağı oldu kocasının.

     O’nu bir kez bile gözlerinde çaresiz bakışlarla, asık suratla görmedim. Rüyalarımızı, fallarımızı hep hayra yorup, umutlandık, umutlandırdık birbirimizi. Bir gece rüyasında arabayla bir çukura düştüğünü, yaşlı bir kadının el uzatıp onu çukurdan çıkarttığını görmüştü. Umudumuzu yitirmeden inandık o elin günün birinde uzanacağına.

     Eminim çocukları da büyüdüklerinde farkına varacaklar ve baştacı yapacaklar O’nu. Çünkü; O hiç indirmedi annesini başının üzerinden. Hayat gerçekten herşeyin tersini görecek kadar uzun olduğunu kanıtladı, bir kez daha. Zaten annesini tanıdığınızda anlayıveriyorsunuz; O’nda ki cesur yüreğin, asil kanın nereden geldiğini.

     Telefonda ki konuşmamız sırasında takıldı birşey boğazıma, düğüm oldu. Süren sessizlikte karşılıklı ağladığımızı biliyorduk. O zor günlerde ağlamamıştık ama bu mutlu gün müthişti. Önündeki yeni yolun, yüreği kadar aydınlık olmasını dilediğimi zar zor söyleyebildim. ”Kardeşimsin” derken O’nun da sesi zor çıkıyordu. Telefonu kapattıktan sonra kendime gelmem hayli zor oldu. Geçmişten aklıma, yüreğime kazınmış O’nunla ilgili herşey teker teker gözümün önünden geçtiler. Gözyaşlarımla; kötü olan anıları, bir daha hiç hatırlamamacasına gömmüştüm.

     Herşeye, herkese inat etti; artık hayatını gönlünce yaşamak zamanıdır. Yolun açık olsun arkadaşım.

                                                                                                 ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

 
 

KADINLAR SUSARAK GİDER

Çok uzun emekler verir ilişkisini yürütmek için. Birinin kadını olmayı yüreği, beyni, ruhu o kadar zor kabul etmiştir ki, başka bir adama ait olmayı istemez. Erkek gibi, çorbanın tuzu eksik diye kavga çıkarmaz mesela, tam tersi, konuşmamız lazım der. Erkek…ler de en çok bu cümleye sinir olurlar. Ertelenir o konuşmalar, maç bitimine, yemek sonrasına ve daha birçok lüzumsuz şeyin ardına ötelenir. Kadınlar inatçıdır, hayata tutundukları gibi, aşklarına da sahip çıkarlar. Bu yüzdendir, konuşup derdini anlatma isteği, karşı tarafı ikna edene kadar uğraşırlar. Sonunda pes eder adam, bir ışık görür kadın, tüm derdini paylaşır. Genellikle ne cevap alır? Abuk sabuk konuşma! Gereksiz ve saçma gelmiştir adama anlatılanlar, hiç de üstünde durmamıştır. Yine bir sıkıntı, tatmin edilemeden geçiştirilir ve adam gün gelip bunların kendisine ok gibi döneceğini bilemez. Bir kadın şikayet ediyorsa, ya da erkeklerin deyimi ile vıdı vıdı ediyorsa; erkek bilmelidir ki, o ilişkiden hala ümidi vardır kadının. Yürütmek, birlikte yaşamak, sorunları çözerek mutlu olmak istiyordur. Daha önemlisi, o adamı hala seviyordur. Kadın susarak gider! En önemli detaydır, erkeklerin hiç anlayamadığı durum işte bu kadar basittir. O gün gelene kadar konuşan, kavga eden, tartışan kadın, kendini sessizliğe vermiştir. Ne zaman ümidini o ilişkiden kestiyse, o zaman sevgisi de yara almış demektir. Yüreğindeki bavulları toplamıştır, kafasındaki biletleri almış ve aslında bedeni orada durarak, ilişkiden çıkıp gitmiştir. Kadın, gerçekten gitmişse, çok sessiz olmuştur ayrılışı, kimse hissetmeden, kapıları vurup kırmadan gitmiştir. Her akşam eve geldiğinde, kapının açıldığını gören adam anlamaz ama bir kadın sessizce gider. Ne mutfağında yemek pişiren, ne yan koltukta televizyon izleyen, ne gece ruhunu kenara koyarak yatakta sevişmeye çalışan kadın, artık o kadındır. Bir kadının çığlıklarından, kavgalarından korkmamak gerekir, çünkü kadının gidişi sessiz ve asildir.

CEMAL SÜREYA

 
1 Yorum

Yazan: 29 Mayıs 2011 in KADIN & ERKEK

 

ZAMANA YOLCULUK

     Ben kesinlikle ve kesinlikle bu çağın insanı değilim. Zamana yolculuk filminde, yanlış zamana  ışınlanmış gibi hissediyorum kendimi. En fazla zevkü sefa edilen zaman hangisiyse o zamanda yaşamalıydım. Belkide yaşadım ve etkileri hala üzerimde…

     İlk olarak; hafta içini hadi anladık, hafta sonu neden erken kalkılır. Hadi kalktık, sabahın o köründe çocuklarla olan mesai başlar mı? Kahvaltı hadi hadi diyerek gırtlağa dizilir mi? Benim hafta sonu sabahımda; yatakta bunalana kadar uyunmalı, gerine gerine uyanılmalı, ağır ağır kahvaltı edilmeli, masada gazetelere göz atılmalı (okunmamalı) ve mayışıp tekrar yatağa girilmeli.

    Sabahtan geriye birşey kalmayınca; dışarıya çıkalım dedik. Bir saat Feyza’ların bahçede kahve molasının ardından başbaşa yemek için şehre indik. Erdo süpriz yaparak uzun zamandır gitmek istediğim et restaurantında yer ayırtmış. Masaya yerleştik hemen ardından ihtiyaç gidermek için masadan ayrıldım. Döndüğümde şarap, bardaklara servis edilmişti, bile. Buraya kadar bana uyar, uyduda. Masaya oturunca sohpet açılsın diyerekten Erdo’ya ”Son zamanlarda kendini iyi hissettiren bir hayalin var mı?” diye sordum. Benim dönem dönem değişen, düşünmesi, hayal etmesi bile kendimi iyi hissetmemi sağlayan hayallerim hep olmuştur, çünkü. Bizim ki ne dese beyenirsiniz ”Arka tarafta kulağına kulaklık falanmı taktılar, Şanslı Masada falan değiliz, değil mi?”. Veeeee hop, hoşgeldin Özgür bu zamana. Benim yemeğimde ne olmalıydı; ”Aşkım: ben, en büyük hayalime kavuşmuşum, seninleyim. Daha ne isteyebilirim ki” denmeli, göz göze, diz dize yemek yenmeli. Gerçi şükür ki, sonrasında durumu kurtarıcı diyaloglar yaşandı.

     Evden içeriye adım attığım andan Oğuz uyuyana kadar olan sürede yapmak zorunda kaldıklarıma gelince: tarifini bi ara vereceğim, boş kutudan kukla tiyatrosu yapmak bir de; her kim bulduysa bir an önce formerslansın inşallah; ben yokken Oğuz’un arabadan robota dönüştürdüğü transformerslardan birisini tekrar arabaya döndürmeye uğraştım. Sonuç: ben döndüm ve oyuncak dönüşüm çöpündeki yerini aldı. Halbuki; benim eve dönüşüm muhteşem olmalıydı. İlk olarak; ılık bir duş, ardından pijamalar çekilmeli, sehpada demlik, elde kitap, bir melek gibi yaklaşan uyku tebessümle karşılanıp rüyalar diyarına geçilmeli.

     Reenkarnasyona inanan herkesin yolu muhakkak sarayların birinden geçmiş olur ve hipnozda ortaya çıkar ya. İnanıyorum ki, bu günden sonra daha da fazla inanıyorum ki; bende kesin saraylardan falan geliyorum. Yoksa doğal mı bu; hafta sonları geç saatlere kadar uyuma isteği, romantizm beklentisi, ihtiyaç olduğu anda sükunetin sağlanması isteği…

     Tam şu anda aklıma geldi; yarın bizim evde on beş kişi kadar olacağız…Ben ne yapıyorum? Sarayın bahçesinde edasıyla; yanımda kahvem, kucağımda bilgisayarımla hayaller alemindeyim. Haydi anacığım: Özgür kaçar. Herkese iyi geceler!

                      ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

 
Yorum yapın

Yazan: 28 Mayıs 2011 in ÇOCUKLAR, GÜNLÜK, KADIN & ERKEK

 

HOŞÇAKAL

     Kendimin farkına vardığım ilk genç kızlık günlerimde; henüz bilmiyordum, gün gelecek ve seninle iki yarım olarak bir araya geleceğimizi, bir bütün olacağımızı. Mahalledeki park, bizim için bütün dünyayı temsil ediyordu. Parkta arkadaşlarımızla buluşmak için nasıl can attığımızı, kızlarla okulda olup bitenleri birbirimize anlatabilmek için nasıl sabırsızlandığımızı…O zamanlar tek haberleşme yöntemimiz aşağıdan çalınan apartman zili, parkta dudaklar arasından çıkan ıslıklardı. Telefonla istediğimiz an, dilediğimiz süre konuşmak mümkün değildi; hiçbirimiz için.

     Zaman geçtikçe, biz büyüdükçe, parkta olan çocuk sayısı git gide azalır, park küçülür olmuştu, adeta. Hani yıllar önce geçtiği sokaklar büyüdüğünde geçerken küçücük gelir ya insana, öyle işte. Her bahar mahallelinin kiraladığı minibüslerle Belgrat Ormanı’na gider piknik yapardık. Altında bizim için salıncaklar kurulan, sofraların kurulduğu ağaçlar; nasılda kocaman, dalları nasıl ulaşılmaz gelirdi. Yıldan yıla değişti o ağaçlar altında hissettiklerimiz, gizli gizli buluşup, el ele, altında yattığımız zamanlar; sığınağımız, kurduğumuz hayallerdeki evimizin çatısı olmuşlardı.

     Mahallede ilk Seda evlenmişti; biz daha fakültedeydik. Annem nasılda korkmuştu, okulu bırakıp, deli fişek gönlümün yeliyle savrulur da evlenirim diye. ”Hiç niyetim yok anneciğim, benim sıramın gelmesine çok var.” demiştim. Ama diyememiştim; gün geçtikçe o deli fişek gönlüm, göğsüme sığmaz oluyordu. Bunca yıl mahalladeki parkta sohpetler ederken, saklanbaç oynarken, kavga ederken tüm çocuk ve genç kızlığa geçiş dönemlerimde içimde biriktirmiştim sanki, hayatım boyunca sana karşı hissedeceğim, tutkuyu, aşkı, bağlılığı.

      Bir gece gene o parkta; bir bankın üzerine elimizde biralarla tünemiş dertleşirken daha doğrusu sen benim başkasına karşı hissettiğim aşk acıma merhem olmaya çalışırken, başım göğsüne değdiği an; bunca yıl içinde duygular biriktirmiş olduğum kutunun kapağı açıldı ve içinde biriken herşey saçıldı, bütün benliğimi sardı. O andan sonra; aramızdaki her bakış, her söz; aşk için, aşktan gelir oldu. Ve gerçektende tüm hayatım boyunca en gizli sığınağım, başım sıkıştığında bir an önce orada olmak istediğim tek yer senin göğsün oldu. Her ne yaşadıysak, her ne durumda olursak olalım göğsündeki yerimi hep açık tuttuğun için sana müteşekkir kaldım. Hele ki annemler henüz, aniden almış olduğumuz evlilik kararını hazmedememişken gelen tayin haberinle sarsıldığım, yaşayacağım ilk ayrılığın arifesinde, onu izleyen ilk gurbet günlerimizde de benim için ne anlam ifade ettiğini, minnetimi umuyorum ki hissettirebilmişimdir sana.

     Birlikteliğimiz; o kadar aşkla, o kadar aşktan gelmişti ki, yuvamızı kurmuş ve gittiğimiz her yere taşımıştık. Yani dolaştığımız onca kasaba, o kadar köy yuvamız olmadı bizim. Sadece duraklarımız oldular; çocuklarımız olduktan sonra içinde dört kişi yaşadığımız, yüreklerimizde kurduğumuz evimizin. O kasabalardan, köylerden ayrılırken terkediyor duygusunu hiç yaşamamış olmam bundan dolayı olsa gerek. Hiç birinde bir parçamı bırakmamıştım.

     Yıllar böyle geçip gittiler; hiç bir sabaha yalnız uyanmadan, hiç bir geceye yalnız uyumadan. Kah mutluluk, kah üzüntüyle, kah aç, kah tok ama asla yalnız ya da çaresiz değildik. O kadar çoktu ki aşk…

      Emekliliğini nasıl coşkuyla karşılamıştık. Çocuklar üniversite hayatının tadını çıkartıyor, damarları coşkuyla akan kanla doluyken; bize de yeni bir başlangıcın coşkusunu bulaştırmışlardı. Sabah kurulan kahvaltı soframız küçülmüş, camın önündeki fiskosun üzerine sığar olmuştu. Ama sevgiyle dolmuş, güvenle pekişmiş yüreklere sahip olan çocuklarımızın gözlerinden, dillerinden dökülenler de, bir o kadar sevgi dolu olduğu için hiç sessiz kalmadı evimiz. Çocuklarımızda; bizden onlara akan dokunuşlarımız, bakışlarımız, sözcüklerimizi biriktirmiş olmalılar ki şimdi de onlar bize akıtıyorlar. Biliyormusun? Bu güzelliklerin hepsi o parktaki gece senin  göğsünden çıkıp bulaştılar hayatımıza.

     O sabah gene camın önündeki fiskos masanın üzerinde kahvaltı etmiş, vapurla karşı yakaya geçip Salacak’taki o çok sevdiğimiz çay bahçesine gitmek için hazırlanıyorduk. Sesime ses gelmediği o an yığılıp kaldım yatağın üzerine, salona gidemezdim, bir daha seslenip o sessizlikle karşılaşamazdım.

     Sonrası çok büyük, beni içine çekip, yıllarca hapseden bir karanlık. Güneş doğacaktı biliyordum ama bu karanlığım nasıl aydınlanacak, dudaklarıma vurulan mühür nasıl bozulacaktı. Bana okuduğun o şiirlerin, söylediğin bütün o şarkılarda olan yalnızlık, ayrılıkla başbaşa kalakalmıştım. Eninde sonunda yalnızdım, işte. Herkes gider, herşey biter derdin; ama, nasıl başa çıkacağımı söylememiştin.

     Dünya nasılda dönüyordu, oysa benim masalım son bulmuştu. Herşeyim yarım kalmıştı: kollarım, düşüncelerim, kalbim, yarımdım işte. Hiçbir zaman kararmayan gecelerim kapkaranlıktı. Seninleyken, yaşadığım her ne olursa olsun içinde isyan olmayan dualarımda isyan vardı. Eğer; Tanrı sensizde yaşayabileceğimi gösterecekse bana, istemiyordum. Kalbim atmasın, nasıl olsa dünya bizsiz de dönecek, güneş bizsiz de doğacak, yağmurlar bizsiz de yıkayacaktı dünyayı… Yanına gelip seni ne kadar özlediğimi söyleyebilmek, saçlarımda ellerin olsun istiyordum.

     Ama gelemedim Bey, ellerimi o kadar sıkı tuttuki çocuklarımız. O kadar sıkı sarmaladılar ki beni, sevgiyle… Evde kurulan soframızı tekrar büyüttüler. Aşkla, aşktan getirdikleriyle kurdular sofraları, suladılar kurumaya yüz tutmuş çiçeklerimizi, paylaştıkça paylaştıkça azalttılar, senin göğsün gibi merhem oldular yaralarıma, güneş olmaya çalıştılar sabahlarıma.

     Ve biliyormusun, dudaklarımdaki mühür de bozuldu. Torunumuzu kucağıma alıp, O’na söylediğim ninni bozdu o mührü. O’nu dünyaya açtığı gözlerle adeta yeni bir masal başladı, içinde benimde olduğum. Dualarımda gene şükür var, gene sana duyduğum minnet var, gene umut var. Bu defa O’nunla paylaşabilmek, içinde senin olduğun masallar  anlatabilmek, ninniler söyleyebilmek için doğsun istiyorum, güneş. Kalbimi okşayan sesiyle dolsun bütün ruhum, istiyorum ki; yanına gelirken sana getirebileyim. Tekrar görüşünceya kadar, hoşçakal Aşkım.

                                                                                ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL 

 

 

AH BEN BU KENDİMİ…

     Üzerime yapışmış bir garip halle güne merhaba dedim. Genelde güne hazır nazır uyanan Özgür  için huzursuzluk verici bir hal. Üstelik işe gitme planlarımı iptal ettirecek  kadar da ağır. Yatağa uzanıp diktim gözlerimi tavana, baktım olmadı yumdum, sımsıkı. Aslında; bir kutunun içine saklanasım vardı. Dalıp dalıp gittim; dönüşü, içinden çıkması zor düşüncelerin ülkesine. O sıra da çalan telefonun diğer ucunda Feyza’nın sesi; beni getiren oldu o gittiğim düşünceler ülkesinden.

      Duşa gireyim diye düşündüm, belki üzerimden akıp giden suyla beraber akar gider üzerimdeki garip hal diye. Banyoya girince radyonun düğmesine dokunduğumda duyduğum işte tamda bu şarkıydı, Mazhar Alanson’un sesiyle heryeri dolduruverdi. ”Ah ben bu kendimi… ” Müziğim mucizevi etkisi her seferinde şaşırtıyor beni. Bir melodinin insanı  içine alarak istediği yerlere götürebilmesi, ağlatabilmesi, yazdırabilmesi, hatırlatabilmesi…

       Evet! Ben Erdo’yu özlemiştim. Hem de çok. Gerçi bazen bir nefes uzağımdayken bile özlediğim oluyor O’nu. Ama bu sefer, dünden beri, uçakla bir saat uzağımda. Eğer bir günlük ayrılık beni bu hale getirdiyse, bizim en azından benim başbaşa tatilim gelmiş, demek. Çocuklar olmadan, yapayalnız, sadece iki güne razıyım.

     Her neyse duştan çıkan Özgür; gününü, buna bağlı olarak beynini proglamıştı. Saç baş, makyaj yapıldı, elbise üste geçirildi…Ve sokaktayım. Yok yok dolaşmaya çıkmadım: Elf’i bırakıp yemek yapmaya hazır eve döndüm. Masterchef adayı edası, heyecanıyla işe giriş – miştim ki; komşum kahveye geldi. İki lafın belini kırdıktan sonra dün gece netten aldığım tarifleri uygulamaya hazır,  malzemelerle başbaşaydık. Sonuç: ben masterchef falan olamam. Gerçi lezzet, görüntü fotoğraflardaki gibi oldu. Ama mutfak nasıl toplanır, bilmiyorum.

      Şimdi Bolt’u; ihtiyaç gidermesi için dolaştırmak ve çocukları karşılamak için aşağıya bahçeye çıkıyorum. Zennure Anne’lerde (kayınvalidem) yemeğe bize geleceklermiş. Anlayacağınız; Erdo’da kapıdan adımını attı mı, tamamız. Beni cumanın heyecanı şimdiden sarmışken, herkese güzel bir perşembe akşamı diliyorum. Hoşçakalın.

                                                   ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

 
Yorum yapın

Yazan: 26 Mayıs 2011 in GÜNLÜK

 
 
%d blogcu bunu beğendi: