RSS

Aylık arşivler: Kasım 2016

götüyle inatlaşan donuna sıçar

ekran-resmi-2016-11-20-21-28-15

Yaşam tuhaf serüven. Büyüdükçe daha da tuhaflaşıyor. An geliyor içinden çıkılamayacak haller alıyor. Anlamlar yükleniyor, çoğalıyor. Zamanında anlamlı olan çok şey anlamını yitiriyor.

Çocukluğumu düşündüğümde aklıma gelen ilk şey; soğuk kış sabahları yataktan çıkmak, okula gitmek istemeyişlerim. Ateşim çıksın diye tebeşir tozundan medet umuşlarım. Beşinci sınıfta en önemli şey aşık olduğum çocuktu, Özgür. Bir yıl boyunca dünyam onun etrafında dönmüştü, hatırlıyorum. Hayatımda önemi olan tek şey aşktı. Yatılı okul kabusu, bedenimin farkına varıp hayattaki en önemli şeyin dış görünüş olduğuna inanmam. Zayıflayabilmek için haftalarca pirinç lapası yediğim dönem, önemi olan tek şey zayıf görünebilmekti. Pek zayıflayamasam da oturup onsekiz yaşında olmayı bekledim büyük bir sabırla. Onsekiz yaşında olmaktan daha önemli ne olabilir di? Sonra günü geldi ve ben onsekiz oldum. Beklemeye başladım. Bir şeyler olmalıydı çünkü artık onsekizdim. Bekledim. Ne olacağını, olması gerektiğini bilmeden bekledim. Hiçbir şey olmadı. Sihirli değnek deymedi hayatıma, gökten peri falan inmedi. Aklım beş karış havada değildi. Ülkede, ailemde, çevremde olan biten birçok şeyden haberdardım. Yalnızca önem sıraları farklıydı.

Yaş almaya devam ettim. O sırada Erdo geldi, tekrar aşık oldum. Dünya bir kez daha yalnızca aşkım için dönmeye başladı. Seks. Hızlı ve ateşli girdi hayatıma. Aman tanrım dünyada sevişmekten daha güzel ne olabilirdi? Sonra mı; çalışmaya başladım. Seramik yapmak, başarabilmek en önemli şeydi artık. Evlendim. Düzen kurulmalı, ben her şeyi hatasız yapmalıyıdım. Çok hatalar yaptım. Olsun, hata yapa yapa aynı hataları tekrar yapmamam gerektiğini öğrendim.

Elf dünyaya geldikten sonra ise önemi olan tek şey Elf’ti. Zaman geçtikçe kalabalıklaştım. Ev, evlilik, iş, anne – babam, ailem, kayınvalide – kayınpeder, ailesi, arkadaşlarım, arkadaşları, komşular, politikacılar, bankalar, ödemesi gelen taksitler, ateşli geceler, bir türlü çıkmayan dişler, akan salyalar…. Uzun zaman aldıysada taksitler bitti. Kışın ısınan, musluklardan sıcak su akan, ufak bahçesi olan bir evimiz oldu. Taksitler tekrar başladı. Tekrar bittiler. Derken Ouz doğdu. Sil baştan. Anlamı olan tek şey çocuklar. Uykusuz geceler, ağlama krizleri, kesilen süt, ateşli geceler, kardeşler arası kıskançlık krizleri…

Sıra tam bana geldi diyecekken, -hayatımdaki en önemli şey benim, kendime iyi bakmalıyım- diyecekken büyümeye başladılar, tekrar ve daha da hızla çoğalmaya başladık. Arkadaşları, öğretmenleri, sınavları, ödevleri, yaz tatilleri, cevabını bilmediklerinin takip edeceği cevaplamak zorunda olduğun sorular… Büyüdükçe büyüdükçe ben ve hayatımdakiler, dahili ortağı, yanı yandaşı, izleyicisi şahidi olduğum hastalıklar, boşanmalar, küslük barışmalar, affetme affedememeler, yalanlar itiraflar, patlayan bombalar, ölen askerler, kalleş politikacılar, depremler mucizeler, birleşmeyi hayal ederken ayıra ayıra ayrışan milletler, kalkması beklenirken daha da derinleşen sınırlar, soykırımlar, insanlık üzerinde lanetmişçesine tekrarlanan soykırımlar…. Tüm bunlar yaşanırken biraz daha büyümüşse insan, boğazına takılan yumru da o kadar büyüyor ve soluksuz bırakıyor insanı. 

Gökte uçan bir kuştan, beyaz bir kelebekten, denizin mavisinden, bir tebessüm, ‘merhaba’ dan medetlenmene izin vermeyen günler, sonu hiç gelmeyecek miş, bitmeyecek miş gibi.

Her şeye rağmen bir son ve yeni bir başlangıç olmalı, olacak.

Düşünsenize; dünyada Mars’ta yaşam hazırlıklarına başlayan, kiminle evlense bilemeyip televizyon programlarına katılan, tek derdi manikür pedikürleri olan, tek umudu bağışlanan bir organ olan, yeni aracına alacağı plaka peşinde koşan, hangi partiden ne çıkar elde edeceğini hesaplamaktan kendini kaybeden, geniyle oynanmamış tohumunu toprağını kurtarmaya çalışan, dualarının karşılık bulmasını bekleyen, -de –da nın ayrı yazılıp yazılmadığıyla kafayı bozan lar ler hepimiz bir arada yaşıyoruz. Yalnızca bu bile içinde birçok son ve başlangıç barındırıyor.

Az geride kendi tarihimin içinde bahsettiğim hatalara gelince; ders aldığım hatalar elbette çok. Şimdilerde yenilerini yapmaya devam ediyorum. Ders çıkarmaya, akıllanmaya vaktim olursa inşallah bunları tecrübe olarak cebime koyup yenilerini yapmaya devam edeceğim. Ben naçizane Özgür bile kendi tarihinde ne kadar çok başlangıç bitişe şahit. Gerçek şu ki; nihayetinde herkesin dünyası öncelikle kendi küçük hayatında, kendi küçük yaşanmışlıkları için dönüyor. Bizim kalbimiz damarları onarılan bir kalp için atıyordu mesela günlerdir, şükür iyileştik. Amin. İyileştikten sonra gene tecavüz kurbanlarının, kutup ayılarının, sınav sisteminin, ABD seçimlerinin, başkanlık sisteminin… tasasına düştük. Hayat!

Özlü bir sözle satırlarıma son verirken büyüklerin yanaklarından, küçüklerin gözlerinden öper selam ederim.

‘’En güzel şeyler henüz gerçekleşmeyenler, umudunu kaybetme.’’

özgür tamşen yücedal

 
Yorum yapın

Yazan: 20 Kasım 2016 in GÜNLÜK, GENEL, İNSANOĞLU

 

Etiketler: , , , , , , , , , , ,

aL! beyin

screen-shot-2016-11-03-at-10-39-17-pm

Alooo

Ses soluk kesildi! Tadilattaydım, bitti. Yani; galiba bitti. Dökülen saçılanı toparlayıp kaba temizlikten sonra ince temizliği de yaptık( tıy) mı, tamamdır. Dönüş süper ve kardeşimin yazın beni ziyareti sırasında önerdiği kitapla oldu. ‘’BeyiN’’ ( David Eagleman )

Okudukça anlıyorum ki; 1- Kitapta anlatılan beyin bende yok. 2- Kardeşim ‘’Bak beyin! Al kafana sok.’’ demek istemiş olmalı. 3- Demiş olduğunu tahmin ettiğim şeyi demişse eğer, kitap bittiğinde cevabım büyük ihtimalle ‘’ O beyin bu kafaya olmaz be kardeşim.’’ olacak. Karmakarışık sistem. Her düşündüğüm, kararlarım; bir gördüğüme, bir hissettiğime, bir kokladığıma, ellediğime, duyduğuma falan falan bağlı. O ondan, bu bundan, şu şundan. Biraz kendi haline bırakmak gerekiyor. Bugüne kadar başının çaresine nasıl baktıysa bu günden sonra da bakacaktır.

Neyse ne! Özetle; benim beyin gelişimini tamamlayamamış desem… Bu yaştan sonra gelişse ne işime yarar. Alıştım ben böyle yaşamaya. Zaten sen istediğin kadar akıllı olduğuna inan,’ akıllıyım’ de nafile. Mutlaka ve mutlaka seni aptal yerine koyanlarla dolu oluyor etrafın. Sonra da insan şaşırıyor; kim aptal, kim akıllı… Bu benim için bile biraz ağır olmuş olabilir fakat benim beyinde dorsolateral prefrontal korteksinin etkinleşmediği artık bilmsel olarak kanıtlanmış durumda. Niye mi? Çünkü; irade gücüm sıfır. Yemeyeceğim dediğimi yemişliğim, gitmeyeceğim dediğime gittiğim, aramayacağım dediğimi aramışlıklarım say say bitmez. DPK ( önceki cümleden okuyun bir kez daha yazamayacağım adını ) de olmayıversin, allah kalp yarası – kırgınlık vermesin.

Tek olumlu çıkarımım: ‘’ Herkesin doğrusu kendine. Ne kime göre, neye göre doğru ya da yanlış’’ diye dolanıp duruyordum. Umursamamazlık safhasına geçişimde doğruy muşum. Haklı – doğru yolda olduğumu biliyordum, yazılı kayıt altına alınmış halini görünce tastiklenmiş oldu.

‘’ Beyin bize habire hikâyeler anlatır ve her birimiz de anlattığı bu hikâyelere inanırız. Ister bir görsel yanılsamaya kanın, ister içine hapsolduğunuz rüyaya inanın, ister harfleri renklerle birlikte deneyimleyen, ister bir şizofreni atağı sırasında yaşadığınız sanrıyı gerçek sanın, beyin hikâyelerini size nasıl sunarsa siz de gerçekliğinizi o şekilde kabullenirsiniz.

……….

Daha da tuhafı, her beynin anlattığı hikâye, büyük olasılıkla bir diğerinin anlattığından farklılıklar içerecektir.

Birden fazla tanığı olan bütün olay ve durumlarda, her beyin kendi öznel deneyimini yaşar. Gezegen üzerinde yedi milyar insan beyninin ( ve trilyonlarca hayvan beyninin ) dolanıp durduğu hesaba katıldığında, tek bir gerçekliğin olamayacağı da gerçeklik kazanır. Her beynin doğrusu kendinedir.

Öyleyse nedir gerçeklik? Gerçeklik, yalnızca sizin seyredebildiğiniz ve kapatamadığınız bir televizyon programı gibidir. Ancak ne büyük bir şans ki, izlemeyi umabileceğiniz en ilginç programdır.: kurgudan geçmiş ve kişileştirilmiş halde yalnızca sizin için sunulan bir program. ‘’ ( sayfa 82 )

Bu paragrafa benim baktığım açıdan ben doğruyum. Sizin baktığınız taraf sizin beyninize bağlı. Aslında genele bağlayınca oturup dertleşmenin de hiç anlamı kalmıyor. Daha doğrusu karşımızdakinin bizi anlamasını beklemek kadar büyük bir ahmaklık yok! Her şey tırı vırı. Hele hele birbirimize, birilerine kızmamız en büyük ahmaklık. Uzun uzun anlattığın şeyin boşa bir çaba olduğunu anladığımız saniye kullandığımız; ‘’ Sen nerdesinnnn, ben nerde be gülüm…’’ pes etmişlik cümlesi var ya işte çözümlemenin özet cümlesi budur. Hiçbirimiz aynı yerde değiliz.

Şimdi ne yapıyor muşuz; kafamıza göre takılıyor muşuz. Bilmediğimiz geleceğimize doğru yaşarken hayat yalnızca şu an. Bitti. Üzerine söz yok. Vakti saati geldiğinde olacak, başlayacak, bitecek, gelecek, gidecek, sevecek, bırakacak, kalkacak, inecek…… Ne zaman bilmiyoruz, vakti geldiğinde.

Yazmaya başladığımda geceydi. Bu satırları ise yağmurlu bir İstanbul Cuma sabahında yazıyorum, dün gece uyuya kalmışım. Tiktiğimin beyni benim yazmaya niyetlenmiş olmamı hiç mi hiç iplemeden bedene UYU komutunu vermiş, uyumuşum. Ki; bunda benim hiçbir dahlim yok. Şunu bile kontrol edemiyorken ne lüzumu var direnmeye, değiştirmeye çalışmaya.

Haydi şimdi gün aydın olsun hepimize.

Salıyoruz

salıyoruz

saldık gitti.

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

 
Yorum yapın

Yazan: 04 Kasım 2016 in GÜNLÜK, GENEL, OKUDUM

 

Etiketler: , , , , , , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: