RSS

Etiket arşivi: aile

güzel havalı bu Pazar gününün akşamından

Babam diyor ki:

‘’Kızım hep güleceksiniz. Issız bir yolda kaybolsanız bile, gülümseyin. Yol kenarında bulduğunuz kayaya sarılıp –ne kadar güzel bir kayasın- diyerek sevin onu, gülümseyin. Hiçbir şeyi dert edinmeyin.’’

Annem diyor ki:

‘’Yuttum o kayaları ben.’’

Bu güzel havalı Pazar gününün akşamüzerinde, Vilo – Nazif ikilisinin ziyaretinin konusu buydu. Yemek masasında oturmuş otlu peynir, bal, kızarmış ekmek, demli çay eşliğinde işte tam bunları konuşuyorken beraberce, babam gene gülümsemeye başladı, annem kayayı eline aldı falan.

Bense diyorum ki:

‘’Hep bu kayalarla mı geçecek hayat.’’

Kimi sarılıyor, kimi yutuyor, kimi sırtında taşıyor, kimi bir tekmeyle savuruyor, kimi sevdiklerine fırlatıyor, kimileriyse görmüyor bile. Ama en güzeline gene güzel havalı bu Pazar gününün akşamüzerinde kardeşim Özlem rastlamış; kayaların üzerine çiçekler koyan adam. Evet, görseldeki güzel adam. Tanımıyoruz ama ‘güzel bir adam’ olduğunu tahmin ettik. Edilesi değil mi? Sarıldığı kayalardan zarar görmemiş olmalı.

Bir de girizgâhta bahsettiğim annem ve babam gibi hayat arkadaşlıklarının yıllar sonrasında birbirlerini tuhaf bir kabullenişleri söz konusu oluyor. Kayaya sarılana, kayayı yutanı ekleyince diyorum yani sonu fena olmuyor. Mesela; evlerinde kısa sürede tamamlanabilecek tadilat girişimi babamın ağır kanlılığı sebebiyle yaklaşık on gündür devam etmekte. Ki; evde öyle altının üstüne gelme durumuyla beraber akma, kabarma durumları da söz konusu. Iki gün önce durum raporu almak için telefonla aradım Vilo’yu:

-Nasılsın meleğim, ne durumda tadilat.

-Valla evi bok götürüyor yavrum, babana kaldığımıza göre tahmin et artık ne zaman biter.

-Eee sen ne yapıyorsun onca işin ortasında? Gelip alayım seni…

-Saçıma boya, yüzüme maske sürdüm, vaktinin dolmasını bekliyorum yıkamak için. Kaçacağım zaman da haber veririm, gelir alırsın. Merak etme yani, iyiyim.

Galiba annem farkında değil ama o da babama benzedi, gülümsüyor.

Ve hepsinden öte; biz evlatlarına bu nasihatları verdikleri halde gene çoğunlukla bizler yüzünden, ufacık karın ağrımızda bile hâlâ ve hâlâ nice kayalara sarılıp dertlenip üzüldüklerini biliyorum, evladının derdi olduğunda her bulduğuna sarılıp dertlenen bir anne olarak.

Gülümseyelim!

Hayat!

Sağlık olsun!

Yenemediğin bileği öpeceksin.

Sarılamadığını yutacaksın.

Savuramadığını kabul edeceksin.

Gönlün varsa…

Gönüllüysen…

Gönül gönüleysen…

Hele bir de umudun varsa…

Güzel havalı bu Pazar gününün akşamından şükürle…

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

Reklamlar
 
Yorum yapın

Yazan: 01 Nisan 2018 in GENEL

 

Etiketler: , , , , , , , , , , ,

dileyen dilediği yere

 

Her şeyin önemini yitirdiği, anlamsızlaştığı zamanlar…

Her şeyin başının sağlık olduğunu hatırlatan günler…

Akıldan gideni akla getirmek için ayağa takılan taşlar…

Hiçkimse gördüğünden geri kalmasın duaları….

Davetsiz geldiği halde buyur edilmek zorunda kalınanlar…

‘Git’ denildiğinde gitmeyen, ‘Gelsin’ dediğinde bir türlü gelmeyenler…

Başlanamayan satır başları, konulamayan noktalar…

Akılda tam söylenecekken unutulanlar….

Unutulmak zorunda kalınanlar…

Bir türlü unutulmayanlar…

Yastıkta kalan baş izi gibi iz bırakanlar…

Diye mırıldanırken önce deterjan fiyatlarının uygun olduğu marketten çamaşır yumuşatıcısı, ardından pazardan sebze, sonrasında bir başka marketten kahvaltılık aldıp eve döndüm. Cüzdanımdaki parayı kontrol ettim. ‘Ulan’ dedim. ‘Bir karın doyumluğu dediğimiz şey anasının nikahı oldu!’ Bu yetmezmiş gibi; uber mi taksi mi diye tartışan insanları okudum. Hele ki metrobüslere kitaplık yapılsın önerisini de okudum mu! ( Tartışılacak dünyalar kadar şeyimiz varken bu da tartışılmayı versin. ) Ben tamamdım artık. Neye mi? O hangi taşıta binmeli, hangisi haklı diye tartışanlarla kitaplık fikrini savunanları üst üste koyup mesai saati başlangıcı ya da bitiminde metrobüse bindirmeye. Bindirip ilahi emir gibi ‘Oku’ demeye. Hem de o keşmekeşin içindeyken çok güzel bir yerde olduklarını hayal edebilmelerini sağlayan tek şey olmadan; müzük çalar ve kulaklık.

Yemişim samanlığı seyran eden aşkı meşki, komuşum yastıkta kalan ize mize… Dileyen dilediği yere itttir olup gitsin ve hatta ardına bile dönüp bakmadan. Hayatta kalıp, karın doyurup, çocuk büyütmek yeterince zor valla. Bu sebeplerce izsiz mizsiz yalnızca aşkına, keyfine, meşkine gelen varsa gelsin, bulan varsa bırakmasın. Ötesi için kimsenin mecali yok.

Şimdi bunları mırıldanıyorum işte. Her şeyi anlamsız kılan yegâne şey hastalık, açlık, çaresizlikten başka şeyler değil.

Elbirliğiyle önce dünyayı, sonra insanlığı ve birbirimizi tükettik. Tükenmişlik sendromunu birkaç yıl önce duymuştuk, şükürler olsun artık iliklerimize kadar tükenmiş sendromlardayız.

Bu kuşlar da zevkten uçmuyorlar mış!

Mecburiyetten!

Tüm bunlarla birlikte; ÖNCESİ-SONRASI fotoğraflarından gına geldi. Yakındır bir adet öncesi-sonrası fotoğrafı paylaşmam. Tahmin ediyorum planladığım gibi bir tane paylaştıktan sonra kimse kalmayacak. Olsun. Ben rahatlayacağım. Şu an bile hafif rahatladım.

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

 
Yorum yapın

Yazan: 19 Mart 2018 in GENEL

 

Etiketler: , , , , , , , , , ,

bizimkisi bir taşınma hikayesi

 

Arabaya binip yola çıktığımda karlı bir sabahın erkeniydi. Yollar ıssız, karlı. Radyodan yükselen şarkılar aşklı, ayrılık acılı, unutmak isteyip unutamamaklı. Kardeşimin evine vardığımda evi kahve kokulu, yüzüyse güler ama kaygılıydı. Işte bir taşınma hikayemiz daha böyle başladı. Hiç bitmeyecek miş gibi… 

Kahvelerimizi içip, nakliyecileri karşıladıktan sonra, Özlem su ve elektrik idaresindeki işleri halletmek için yola çıktıktan sonraydı. Taşınacak tüm eşyaların boşaltılmış olduğu mutfakta kalan tek beyaz sandalyenin üzerine oturdum. Soğuk…

Düşünmeye başladım. Hüzünlü…

Biraz daha sessiz susarsam duvarlar konuşacaklar mış gibiydi. Özlem’in yaşadığı her şeyin şahidiydi o duvarlar. Ve tüm yaşanmışlıklarla beraber ardında kalıyorlardı. Geçmişinde…

En son evimizden taşınırken de aynı şeyleri düşünmüş hissetmiştim. Her bitiş, başlangıç, dokunuş, üzüntü, sevinç, isyanlarımın izlerini orada bırakıyor muşum gibiydi. Evlerin ruhları var mış gibi… Yok mudur? Eğer varsa ne kadar yorgunlardır. Kimbilir…

Taşınıp taşınıp durmuyoruz. Nakliye kamyonları eşyaları taşıyorlar, uçaklar, tren, arabalar bedenlerimizi. Biteviye taşınma halindeyiz.

Ki; dört kez ev taşımak bir yangın derler.

Dilediğince uzağa git, her şeyin seninle beraber gelir de derler. Ayrıca ayrılmayı hiç istemediğin, ayrılsan bile kalbinin kaldığı yer ait olduğun yer de derler.

Onlarca koli taşıdı adamlar. Özlem’in içlerini doldurup koli bandıyla bantladığı onlarca koli. İçlerinde kitaplar, fotoğraflar, tabak- bardakların olduğu kolileri taşıdılar. Dolapları söktüler yerlerinden, yataklar kalktılar, ayakkabılar bu defa içlerinde ayaklar olmadan yola çıktılar. Özlem eve döndü.

O, ben ve sesizlik öylece durduk sokak kapısının önünde. Veda…

Yeni eve giden yolda gene şarkılar. Aşk…

Yeni bir sokak kapısının önündeyiz. Başlangıç…

Tazelik…

Umutlar…

Çantasından aynayı çıkarttı Özlem. Önce ayna girdi daireye. Bizi gözyaşlarıyla uğurlayan yaşlı komşusu tutuşturmuştu eline Özlem’in ve öğütlemişti önce ayna yansısın diye. Yansıma…

Tek tek yukarıya taşındı yarım saat önce başka bir apartman dairesinden aşağıya taşınmış olan eşyalar. Ve biz tek tek açmaya başladık kolileri. Tanışma…

‘Merhaba’ dedik. ‘’Bizden sana zarar gelmez, gelmeyecek.’’ dedik. Güven…

Sonra Özlem’in kızı Duygu geldi yeni eve. Gençlik… Neşe…

Eve sığmayan her eşyayı nakliyecilere verdi Özlem. Kararında…

‘’Benimle mi kalacaklar hayatımın sonuna kadar.’’ dedi. Az…

Az bazen kararında…

Çok büyük kısmı yerleşti eşyaların. Nakliyeciler gittiler. Biz kaldık. yerleştiremediğimiz, arta kalan son yığının tam ortasına yemek soframızı kurduk. Şarabı açtık. Kırmızı…

İlk kez yemek yiyor muş gibi yedik. Gülerek…

Acıyan ellerimiz, ağrıyan bellerimizle ama huzurlu yattık bulduğumuz yerlere. Yalnızca Duygu’nun yatağını hazırlamıştık. Melek…

Başım yastığa değdi. Gözlerimi yumdum. Üç ya da daha fazla taşınmanın yarattığı yangınları düşündüm. Peki ya; peşinden taşınan, uçup uçup, yollar aşa aşa konamayan insanları yangınları. Nereye gidersek gidelim yanımızdan hiç ayrılmayan yaşanmışlıklarımız peki. Bir kolinin içine koyup ağzını koli bandıyla sıkıca bağladıktan sonra belli olmayan bir adrese postalayıp kurtulamak istediklerimiz peki.

Var mı bu türlerin nakliyesi? Uzakta olan, uzaklaşanla araya zamanla kar yağar derler ya ne zaman yağmaya başlar o kar?

Şimdi kendi evimdeyim. Kardeşimin yeni evine yerleşmiş olmasının huzuru, iyi dileklerim, melekler, ellerimdeki sızı ve sırtımdaki ağrıyla. Huzur…

Dönüş yolunda ‘’Kadın başına!’’ cümlesiydi takılan aklıma. Aslına bakarsanız bir önceki sabah yola çıktığımda da aynı cümle vardı aklımda. Ne çok şey başarabiliyor şu kadınlar, kadın başlarına. Zaten ne zaman çıkmaza girsem, başaramayacak, bitiremeyecekmişim gibi hissetsem Özlem geliyor aklıma. O yapabiliyor, ben de başarabilirim diyorum. Başarabiliyorum. Bir SüperKadın benim kardeşim. Ben düşüyorum o el atıyor, o düşüyor ben uzanıyorum. Şükür…

Az önce aradı. Nereye koyacağını bilemediği mikrodalgaya yer bulmuş, salonda fazla yer kapladığına kesin karar vermiş olduğu orta sehpasının yarısını evden çıkarmış. Yorgun…

Hepsinin yanında, her şeyden öte Erdo var tabii. Ben organize olmaya çalışır, sığışmaya çalışırken ne çok işle ilgilenmiş her taşınmamızda, anlayamamış bilememişim. Ki; bu taşınmada bile bedenen olmasa bile yanımızdaydı. Sağolsun…

Aklımız gücümüzün yetemediği son rötuşlarsa Vilo ve babama kaldılar. Ev yemek kokmak, avizeler aydınlanmak için onları bekliyorlar. Amin…

Bir taşınma hikayesiydi bizimkisi. Her nerede varsa rast, kolay gelsin.

Her şey bitiyor, sona varıyor.

Sıkıntı yapmamak lazım, yapmayın.

Tek sağlık olsun.

Birlik, güven olsun.

Melekler korusun.

Hayırlı, uğurlu olsun.

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

 
Yorum yapın

Yazan: 03 Mart 2018 in GENEL

 

Etiketler: , , , , , , , , ,

şükür ki;

 

Bazen söylediğin az, söylemediğin çok olur ya işte tam da bu akşam olduğu gibi.

Ne söylesem az, söylemediklerim yüreğim kadar Elf.

O somurtuk yüzün,

Kalın telli kahverengi saçların,

Avuçiçi kadar suratın,

Kemikli ayak parmakların,

Kırılmış serçe parmağının yamukluğu,

Manâlardan manâ beğenilesi bakışların…

Beni anın içine hapsedebilen soruların,

Kendime sormaktan korktuklarım da dahil…

Yapmaya cesaret edemediklerimi yapıyor oluşundaki cesaretin…

Tüm bunlar işte annecim!

Annen olmak dışında sana olan hayranlığım, saygımı nasıl ifade edebileceğimi düşündüm tüm gün.

Bulamadım.

Yettiremedim.

Çok azdan az oldu da,

Hepsini toparlayıp çok yapamadım.

Gözümün ilk ağrısı,

Canımdan canım,

Anlamım,

Kanımdan,

Toplamım,

Eksik yanımsın.

Şükür ki; doğmuşsun.

Hayatıma konmuşsun.

Kalbindekiler gelsin,

Çoğal,

Sağlık soluğun olsun,

Aşk hep olsun,

Bir de mavi hep olsun annecim.

Diledim;

Melekler korusun.

Yeni yaşın, tüm yaşların mutlu,

Doğum günlerin kutlu olsun.

Amin.

özgür tamşen yücedal

 

2015 şubat

 
Yorum yapın

Yazan: 26 Şubat 2018 in GENEL

 

Etiketler: , , , , , , ,

oksitosin

Mutlu olmalısın. Tıpkı mutluy muş gibi gözüken herkes gibi.

Sabah uyanır uyanmaz limonlu su içmelisin.

Zayıf, fit görünmelisin.

Modaya uygun giyinmelisin.

Sağlıklı – organik beslenmelisin.

Sevgilin olmalı.

Sevgilinle ilişkini yürütebilmelisin.

Popüler olan dizi – filmleri izlemelisin.

Köpekleri sevmelisin, kedileri de sevmelisin.

Bol bol seyahat etmelisin.

Karşında olana görmek için bakmamalı öncelikle fotoğrafını çekmelisin.

Başarılı olmalısın.

Herkesi sevmelisin.

Herkesle iyi anlaşabilmelisin.

Herkesi olduğu gibi kabul etmelisin.

Evlendin mi? Çocuk yapmalısın.

Çocukların zeki – uslu olmalılar.

Evliliği yürütebilmelisin.

Herkesin kariyer planı, kariyeri olmalı.

Düzenli seks yapmalısın.

Derken derken arada vakit bulduğunda da yaşarsın.

Oksitosin hormonun yok ya da çok azsa sen ne yapar ya da yapmazsan, yap ya da yapma mutlu olamıyor muşsun. Hadi oksitosinin var diyelim bu defa da özgürce yaşamana izin yok.

‘ Alayına isyan!!! Yemişim başkalarını da, ne düşüneceklerini de… ‘ diyebilmeyi başardı, başarma yolundaysan devam.

Hep mutlu olmak zorunda değilim. Ki; ben genelde evrende hüzünlü bir şarkı çalıyor muş da onu yalnızca ben duyuyor muşum kıvamındayım. Kendim kendime iyiyim yani.

Sabahları uyandığımda canımın ilk çektiği sigara – kahve eşliğinde uyandığım için şükredip, rüyalarımı düşünmek oluyor, düşünüyor ve içiyorum. Limonu kesmeye, sonra sıkmaya, sonra da ılık suya katmaya üşeniyorum, çoğu zaman da aklıma bile gelmiyor.

Spor yapmayı seviyorum ama kendimi yarmıyorum. Sahip olduğum mal belli, yani benden 1.70 boyunda, boyuna orantılı ağırlıkta bir hatun zaten çıkamaz, çıksa da sevmem ve en önemlisi spor yaparak harcayacağım gereğinden fazla saatler için daha tatmin edici tercihlerim var.

Moda mı? Herkesin giydiğini giymeye utanmam bir yana uzunnnn zamandır üste başa para yığmak bana feci saçma geliyor, çula çaputa para vermiyorum.

Sevgili yok!

Evliyim. Yürütüyoruz, büyütüyoruz, yaşlanıyoruz.

Herkesle anlaşamıyorum. Özellikle benimle anlaşmaya niyeti olmayanlarla. Önyargı kötü bir şey, tanımak lazım.

Herkesi sevmiyorum. Özellikle kendini sevemeyenleri. ‘sevmiyorum’ demem yanlış oldu, ‘bir şey hissetmiyorum, nötrüm’ demem daha doğru olacak. Zaten gönlümün gözü, gözümün götü nerem açıksa tuhaf bir şekilde hissedebiliyorum yanımdakinin hissettiklerini. Çok kereler zorladım, olmadı, olamadı. Bir de hep başkalarıyla zoru olan insan türüne tahammülüm yok.

Herkesi olduğu gibi kabul edeyim tamam ama hayatıma kabul etmek zorunda değilim. Ben bu uğurdaki tüm enerjimi kendim için harcadım, harcıyorum. Kendimi olduğum gibi kabul etmem, sevmem, kendimle yaşayabilmem falan derken başkalarıyla uğraşacak derman kalmadı yani. Olduğun gibi gel, oldu oldu – olmadı olmadı. Zorlamanın mânâsı yok.

Çocuklara gelirsek; çoğu zaman ne halt edeceğimi bilemiyorum, bilmiyorum. Tek bildiğim onları çok sevdiğim. Güdülerler güdü güdü geldik bunca yaşlarına. Kalp sesi!

Televizyon izlemiyorum diyebilecek noktanın sınırındayım, çok az kaldı.

Önerilen iyi film varsa izlemeye bayılıyorum.

Köpekleri seviyor, kedilere mesafeliyim. Her iki türün de sokaklarda kontrolsüz üremelerine, bakımsız, zaman zaman insanlar için tehlike arz edecek biçimde yaşamalarına müsaade eden belediyeleri sorumsuz ve gayrî medeni buluyorum.

Tatile gitmeden önce gideceğim yer hakkında bol bol okuyorum. Gittiğimdeyse okuduklarımda ilgimi çekip ‘beni görmelisin’ hissini veren bir yer yoksa sokaklarda deliler gibi dolaşıyor ya da hiçbir şey yapmadan yatıyor, önüme ne çıkarsa yiyor, bakınıyorum.

Politika, din, seks konuları hakkındaki düşüncelerimi paylaşmayacağım.

Herkes gibi, olmamızı istedikleri gibi ya da değil ama canım gibi, canımın istediği gibi…

Mutlu muyum?

Nedir mutluluk?

Eğer ufak ufak anlarsa, o anların toplamıysa sık sık mutlu hissettiğim oluyor. Şu an mutluyum. Sabah Erdo ve Ouz’un kahvaltılarını hazırlayıp yolcu ettim. Bir saat spor yaptım. Markete uğradım. Akşam yemeği için balık aldım belki bir tek eşliğinde yerim diye. Erdo’nun akşam için programı var mış, Ouz için yemek hazır. Çerçeveciye tablolarımı bıraktım. Kitapçıdan sipariş ettiğim kitabı aldım. Eve geldim. Sütlü gevrek hazırladım, yedim. Kahve yaptım, içiyorum. Yazıyorum. Köpeğimiz Mila yanımda uyuyor. Marketten getirdiklerimi yerleştirmeye üşeniyorum, kitabı merak ediyorum. Ezan okunuyor. Al sana mutluluk.

Yaşam nedir ki aslında!

Sağlık olsun!

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

 
Yorum yapın

Yazan: 06 Şubat 2018 in İNSANOĞLU

 

Etiketler: , , , , , , , , ,

13 ocak

 

 

“Gençlik de geçer çünkü, güzellik de. Sonunda iyiyse eğer, hikaye kalır. Hikayeler aslında etlerimiz gevşedikçe güzelleşir.” ( Ece Temelkuran )

Zamanın hızla geçip gidiyor oluşu ya da zamanın olduğu yerde duruyor bizim onun içinden geçip gidiyor oluşumuz ya da zaman diye bir kavramın olmadığı, doğduğumuz andan itibaren ölüme yürüdüğümüz gibi düşünce, cevapsız soruların anlamsızlaştığı bir yaş dönümü arifesi gecesindeyim. Mutfakta cam kenarında duran masada, geçen yıl oturduğum aynı sandalyede, aynı fincana koymuş olduğum taze kahveyi yudumluyorum.

Içimden bakınca dış görünüşümde bir değişiklik yok muş sanıyorum. Aynada dışıma baktığımda zaten en yabancısıyım kendimin. Içsel hissedilişe gelince biteviye yaşanan, kimi – çoğu birbirinin tekrarı günlerle bir yılı daha tüketmiş olduğumun ayrımındayım. Ruhsal olaraksa; şaşkınım. Zamana, zamansızlara, olanlara, bitenlere, gelen – gidenlere karşı çok büyük çaresizlik duygusu içindeyim. Adeta ben hiçbir şey yapmıyor – yapamıyorum da hayat yaşıyor muş gibi. Önceden yazılmış bir filmin figûran oyuncusu gibiyim…

Geçen yıl  kendime yazdığım günceyi tekrar okudum az önce, değişen bir şey yok. Değişen yalnızca artık onları yazacak takatîmin olmaması. Ama şunu da biliyorum ki; böyle hissedişim yalnızca bu akşamlık, içinde bulunduğum anlık olabilir. Çünkü neredeyse her sabah hayata – hayatıma dair yeni sorularla uyanıyorum. Cevaplar mı? Işte çoğunlukla onları bulamıyor sonunda da aramaktan vazgeçiyorum.

Yazdığı bir çok güzel şeyin arasında ‘Hayalin, gerçeğe değdiği yeri seviyorum.’ yazmış Şükrü Erbaş. Bu cümleye tutunduğum ise çok oluyor. Kurduğum hayallerimin çoğuna inanmak istiyorum. Tam inanacakken; geçmişin hatıralarıyla geleceğin hayalleri arasında sıkışıyorum. Bir hayal kırıklığı durumu var ya; içe korku salıp eli kolu bağlayan, bağlanıyorum. ‘Sonunu düşünen kahraman olamaz.’ derler işte ben bu kadar düşüne – korka asla kahraman olamayacağım.

Amanın da amanın nasıl bir dipse düştüğüm! Kahveden mi, geceden midir, bugün yaptırdığım dip boyasından mıdır? Tüm bu düşünüp güzel kafamı yorduklarımı özetleyen en özlü söz ki; kendisi ekşi sözlükte birinin yorumladığı üzere ‘ Korkunun ecele faydası yoktur ‘ un porno versiyonudur: ‘ Kaderde varsa düzülmek, neye yarar büzülmek.’

Plan, program mış, hayal miş, musmutlu bir hayat mış, salt gerçekler, hayatın anlamıy mış falan füttürüp gitsinler. Gizemli kalan tek organımızın bile şifreleri çözüldü çözülecek, bilgisayarlar, yapay zeka insanlığın kapısına dayanan yumurta pozisyonundayken gerçekten kalıveren, kendime güzel beynimi bunlarla yormamalıyım.

Bu arada olunan yaş geçen yıllarla hesaplanıyorsa; kimine göre 43 oldum, kimine göre sonrakinden gün almaya başladım, en sevdiğim kimilerine göreyse hissettiğim yaştayım. Bak bunda bile net olamıyoruz. Fark ediyor mu? Bence, hayır. Kaç yaşında olduğumuzun engel olamadığımız bedensel, tensel değişiklikleri dışında ne anlamı olabilir ki? Zaten adına hormon denilen sıçtıklarım ellerinden geleni artlarına koymuyorlar. Nasıl bir esaretse bu insan olma hali!..

Bu arada; yolun yarısına kaç yaşında gelmiş oluyorduk?

Of! Yoruldum. Şimdi annem olsa kendisi durmaksızın kafasında bir dünya şey düşünmüyor, geceleri erkenden uyur geceyarılamaz mış gibi; ‘ Bok var bu saatte oturmuş bunları düşünüyorsun, yat zıbar! ‘ derdi. Yatacağım.

Ama son olarak:

Bilinen, bilinmeyenlere

Bilebildik, bilemediklerime

Özellikle artık bilmek istemediklerime

Bir ağaç gölgesine

Içimizde kalan düşlere

En çok kendisine dürüst olanlara

En çok kendisini sevenlere

Merhem olanlara

Şarkılara

Şiirlere

Şifa verenlere

Maviye

Sırları saklayan denizlere

Kuşlara yuva olan gökyüzüne

Hikayeler anlatan kitaplara

Aşk acısı çekenlere

Beyaz kelebeklere

Vuslata erenlere

Dua edenlere

Zencefil ve tarçına

Arılara

Çocukluğa

Kauçuk ağacına

Yar olanlara

Anama

Babama

Kardeşlerime

Erdo’ya

Elif’e

Oğuz’a

Lilyum kokusuna

Tek sayılara

Tebessüme

Paylaşabilenlere

Bir lokma ekmeğe

Bin şükürle…

İyi niyetimle…

İyi dileklerimle…

Melekler Korusun.

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

 
1 Yorum

Yazan: 11 Ocak 2018 in GÜNLÜK, GENEL

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , ,

stabil

 

 

‘ Topla şu belini bıkınını! ‘

Çocukluğun hadi neyse büyüdüm sonra biraz daha derken koca kadın oldum hâlâ aynı cümle. Bununla büyüdüm. Ama ben daha küçükken pek bu şekilde değil de;

‘ Topla şu belini bıkınını bir daha söylemeyeceğim!..’ şeklinde, hafif yükselen ses tonuyla söylerdi annem. Kalabalık ailelerin şanından mıdır nedir pek bilemiyorum ama sağolalım bizim ailede herkes yüksek sesle konuşur. Biraraya geldiğimizde oluşturduğumuz kalabalık durumdan dolayı kendimizi duyurmak için sesimizi yükseltmek zorunda kalmaktan kaldı bu, diye kabulleniyorum. Hele beş teyzemden adı lazım değil, Nalan olan var ki; ses tonu ve şiddeti ağzından çıkan her sözü komut şeklinde algılamanızı sağlayacak cinsten, maşallah. Eee haliyle annem Vilo’da çekmiş kadın ne yapsın. Çocukken yüklenilen anlamları nasıl değişiyor her şeyin. Kocaman olduğunda nasıl özlüyor insan o yükselen sesleri, fırlatılan terlikleri, olduğu yere zımbalayan bakışları… Şükürler olsun ‘ Geliyorum oraya şimdi!’ nidalarının sonunda hiç gelmedi annem bulunduğumuz yere çünkü gelmesine gerek kalmadan komuta zincirini izlemek üzere yetiştirilmiş, o özelliklerle doğmuş bir nesildik. Şimdi ki nesilde oraya gitmeyi bırak kendini oradan oraya at, dediğimi dedim – düdüğümü çaldım hali var çocuklarda. Hadi modern, anlayışlı, anlayan, açıklayan bir anne olmaya çalış o da ergenlikte elinde patlıyor, anlayışın elinde oturuveriyorsun. Geçenlerde okuduğum bu anlayan-anlatan-dinleyen anne durumunu fazlaca abartmış olan çıldırık anneler için yazılmış olan bir anektodu paylaşayım:

‘’ Ablam oğlunun her yaramazlığına modern anne olarak uzunca konuşuyor. Çocuk o kadar bıktı ki, geçen gün ‘ Anne ne olur beni döv ve daha fazla konuşma!’ dedi. ‘’ Bahsettiğim durumu özetlemek için yeterli bence. Her şeyin bokunu çıkartacağız ya bu ilgilenme olayının da çıkardık. Itiraf ediyorum bir dönem o yola sapacak gibi olacaktım ki Özlem vurdu kafama, düzeldim. Ama şimdi parkta, mağazalar da falan bu türleri görünce dövesim geliyor, ‘ Kendine gel yahu! ’ diyesim geliyor.

Bak ya konu gene sapıyor…

Bu bel bıkın toplama mevzunu diyordum. Annem gene haklı, gene haklı, hep haklı. Şimdilerde sokağa çıkarken giyisilerimin en içine ne giydiysem onu güzelce sokuşturuyorum donumun içine oh sıcacık. Hava girmiyor içine insanın. Ama çocuklar olunca anlayabildim; çocuk topluyor o beli bıkını işte o an asıl ısınan anne oluyor. Annelerinizin içini ısıtmak için kendimizi sıcak tutalım. Hatırlıyorum büyük dedemi mesela, O’da içliğini sokardı çorabının içine, sıcacık mış meğer. Ayak ısıtmayı pek çözebilmiş değilim. Ayaklar en içten üşüyorlar adeta. Ayaklarınızı ovarak, okşayarak ısıtacak biriniz varsa sizler anlamazsınız o bir türlü ısınamayan ayaklarla yaşamanın ne olduğunu. Biz damdan düşenler biliyoruz.

Bu satırları yazarken üşüyen yerim yok, şükür. Oğlum yanımda uzanmış, karşımızda sobada odunlar çıtlıyorlar, üzerine koyduğumuz portakal kabuğu misliyor bizi. Bir de çayı demleyip sobanın üzerine koymaya üşenmeyen annesi olaydı oğlanın tam olacaktı amma velakîn yok.

Mutluluk çok dayanıksız bir şey!

Işte bunların hepsinin sebebi bu galiba. Neresinden yakalasa tutunmaya çalışıyor insan. Tutunduğunun yalan olduğunu bile bile bırakmadığı bile olabiliyor insanın. Kimene, banane, sanane diye diye yaşanabiliniyor? Ne o mutluluk kırıntısı, mutlu hissedilen bir an, mutluluk oyunu, mutluluk umudu. Mutlu olmak zorunda mıyız? Stabil durum en güvenlisi bence. Mutlu da hissetmeyeceksin, mutsuz da. Öylesine yaşayıp gideceksin falan. Ne hayal kırıklığı, ne yalan, ne başkalarına ne de kendine ihanet ve benzeri inişli çıkışlı duygu durumları olmadan yaşanılan bir hayat. Yemişim mutluluğu! Ha geldi ha gelecek diye beklenip bir türlü gelmeyen orgazm gibi, kursağında lokmayla kalmış gibi ortalar da falan bırakmalar, kalmalar olmadan stabil stabil yaşayıp gidilmeli bu dünyadan, temiz.

Özetle:

Bizim aramızda yok ama varsa sizlerin aranızda doğum günü olanlar; hepsinin yeni yaşları kutlu, mutlu, sağlıklı olsun.

Üşüyen, dışarıda çalışmak zorunda olan herkese kolaylık diliyorum.

Akılsız başlara akıl, sabırsız gönüllere sabır, hayali olmayanlara hayal diliyorum.

Sağlık olsun.

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

 
Yorum yapın

Yazan: 30 Kasım 2017 in GENEL

 

Etiketler: , , , , , , , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: