RSS

Kategori arşivi: OKUDUM

aL! beyin

screen-shot-2016-11-03-at-10-39-17-pm

Alooo

Ses soluk kesildi! Tadilattaydım, bitti. Yani; galiba bitti. Dökülen saçılanı toparlayıp kaba temizlikten sonra ince temizliği de yaptık( tıy) mı, tamamdır. Dönüş süper ve kardeşimin yazın beni ziyareti sırasında önerdiği kitapla oldu. ‘’BeyiN’’ ( David Eagleman )

Okudukça anlıyorum ki; 1- Kitapta anlatılan beyin bende yok. 2- Kardeşim ‘’Bak beyin! Al kafana sok.’’ demek istemiş olmalı. 3- Demiş olduğunu tahmin ettiğim şeyi demişse eğer, kitap bittiğinde cevabım büyük ihtimalle ‘’ O beyin bu kafaya olmaz be kardeşim.’’ olacak. Karmakarışık sistem. Her düşündüğüm, kararlarım; bir gördüğüme, bir hissettiğime, bir kokladığıma, ellediğime, duyduğuma falan falan bağlı. O ondan, bu bundan, şu şundan. Biraz kendi haline bırakmak gerekiyor. Bugüne kadar başının çaresine nasıl baktıysa bu günden sonra da bakacaktır.

Neyse ne! Özetle; benim beyin gelişimini tamamlayamamış desem… Bu yaştan sonra gelişse ne işime yarar. Alıştım ben böyle yaşamaya. Zaten sen istediğin kadar akıllı olduğuna inan,’ akıllıyım’ de nafile. Mutlaka ve mutlaka seni aptal yerine koyanlarla dolu oluyor etrafın. Sonra da insan şaşırıyor; kim aptal, kim akıllı… Bu benim için bile biraz ağır olmuş olabilir fakat benim beyinde dorsolateral prefrontal korteksinin etkinleşmediği artık bilmsel olarak kanıtlanmış durumda. Niye mi? Çünkü; irade gücüm sıfır. Yemeyeceğim dediğimi yemişliğim, gitmeyeceğim dediğime gittiğim, aramayacağım dediğimi aramışlıklarım say say bitmez. DPK ( önceki cümleden okuyun bir kez daha yazamayacağım adını ) de olmayıversin, allah kalp yarası – kırgınlık vermesin.

Tek olumlu çıkarımım: ‘’ Herkesin doğrusu kendine. Ne kime göre, neye göre doğru ya da yanlış’’ diye dolanıp duruyordum. Umursamamazlık safhasına geçişimde doğruy muşum. Haklı – doğru yolda olduğumu biliyordum, yazılı kayıt altına alınmış halini görünce tastiklenmiş oldu.

‘’ Beyin bize habire hikâyeler anlatır ve her birimiz de anlattığı bu hikâyelere inanırız. Ister bir görsel yanılsamaya kanın, ister içine hapsolduğunuz rüyaya inanın, ister harfleri renklerle birlikte deneyimleyen, ister bir şizofreni atağı sırasında yaşadığınız sanrıyı gerçek sanın, beyin hikâyelerini size nasıl sunarsa siz de gerçekliğinizi o şekilde kabullenirsiniz.

……….

Daha da tuhafı, her beynin anlattığı hikâye, büyük olasılıkla bir diğerinin anlattığından farklılıklar içerecektir.

Birden fazla tanığı olan bütün olay ve durumlarda, her beyin kendi öznel deneyimini yaşar. Gezegen üzerinde yedi milyar insan beyninin ( ve trilyonlarca hayvan beyninin ) dolanıp durduğu hesaba katıldığında, tek bir gerçekliğin olamayacağı da gerçeklik kazanır. Her beynin doğrusu kendinedir.

Öyleyse nedir gerçeklik? Gerçeklik, yalnızca sizin seyredebildiğiniz ve kapatamadığınız bir televizyon programı gibidir. Ancak ne büyük bir şans ki, izlemeyi umabileceğiniz en ilginç programdır.: kurgudan geçmiş ve kişileştirilmiş halde yalnızca sizin için sunulan bir program. ‘’ ( sayfa 82 )

Bu paragrafa benim baktığım açıdan ben doğruyum. Sizin baktığınız taraf sizin beyninize bağlı. Aslında genele bağlayınca oturup dertleşmenin de hiç anlamı kalmıyor. Daha doğrusu karşımızdakinin bizi anlamasını beklemek kadar büyük bir ahmaklık yok! Her şey tırı vırı. Hele hele birbirimize, birilerine kızmamız en büyük ahmaklık. Uzun uzun anlattığın şeyin boşa bir çaba olduğunu anladığımız saniye kullandığımız; ‘’ Sen nerdesinnnn, ben nerde be gülüm…’’ pes etmişlik cümlesi var ya işte çözümlemenin özet cümlesi budur. Hiçbirimiz aynı yerde değiliz.

Şimdi ne yapıyor muşuz; kafamıza göre takılıyor muşuz. Bilmediğimiz geleceğimize doğru yaşarken hayat yalnızca şu an. Bitti. Üzerine söz yok. Vakti saati geldiğinde olacak, başlayacak, bitecek, gelecek, gidecek, sevecek, bırakacak, kalkacak, inecek…… Ne zaman bilmiyoruz, vakti geldiğinde.

Yazmaya başladığımda geceydi. Bu satırları ise yağmurlu bir İstanbul Cuma sabahında yazıyorum, dün gece uyuya kalmışım. Tiktiğimin beyni benim yazmaya niyetlenmiş olmamı hiç mi hiç iplemeden bedene UYU komutunu vermiş, uyumuşum. Ki; bunda benim hiçbir dahlim yok. Şunu bile kontrol edemiyorken ne lüzumu var direnmeye, değiştirmeye çalışmaya.

Haydi şimdi gün aydın olsun hepimize.

Salıyoruz

salıyoruz

saldık gitti.

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

 
Yorum yapın

Yazan: 04 Kasım 2016 in GÜNLÜK, GENEL, OKUDUM

 

Etiketler: , , , , , , , ,

ayaklar yorgana hep uzun…

screen-shot-2016-10-10-at-11-54-03-pm

‘’ Gerçek hayat kurmaca öykülere benzemez, … ‘’

Sayfalarca okuyorsun aklında kalan bazen yalnızca bir cümle oluyor. Bir şarkıyı yüzlerce kez dinliyorsun, hissettiğin ilk kez dinlediğin âna takılı kalıyor. Büyüyünce tek bildiğin büyüklerin her şeyin yanıtını bilemedikleri oluyor. Çokça yalnız kalmak istiyor, yalnız kalınca korkuyorsun. Sarhoş olunca unuturum sanıyor, unutamıyorsun. Yaz gelidiğinde kışı, kışın yazı özlüyorsun. Senin olsun istiyor sahip olunca kaybetmekten korkuyorsun. Cesaret edemiyor sonra pişman oluyorsun. Fazlasını istiyor, azın ne olduğunu unutuyorsun. Yalan söylüyor, defalarca tekrar edince gerçek sanıyorsun. Gözlerinle görüp inanmıyor duyduğuna inanıyorsun. Yargılıyor, yargıladığını kendin yaparken utanmıyorsun. Zamanı gelsin diye beklerken zamanı kaçırıyorsun. Başıma gelmez sanıp geldiğinde isyan ediyorsun. Hiç gitmeyeceğine inanıyor, hiçbir zaman senin olmamış olduğunu anlayamıyorsun. Yanındayken görmüyor, gittiğinde özlüyorsun. Zayıflayınca giyerim diyerek alıyor asla giyemiyorsun. Günü gelince diye saklıyor, günü geldiğinde farkına varamıyorsun. Arayacağım diyor, unutuyorsun. Unutulunca küsüyorsun. Buza yazıyor güz geldiğinde siliyorsun. Bakmıyor, bağ değil dağ olunca üzülüyorsun.

Halbukî mavi gözlüler her şeyi mavi görmez, köpekler siyah beyaz görürler. Erkekler ağlayabilir, kadınlar susabilirler. Insanoğlu en kolay kendi yalanını yaşar. Evdeki hesap çarşıya uymaz. Evlat demek ömür törpüsü demektir. Büyükler yanılabilir, çocuklar çığlık atabilir, atmalıdırlar. Herkes gidebilir, gidenlerin çoğu geldikleri yerde kalabilirler. Evler unutulsa bile kokuları unutulmazlar. Bir yazarın her kitabı şahane olmaz. Ayaklar yorgana hep uzun, kalpler kalbe hep uzak kalır. Yalanın azı karar çoğu zarardır. Bazen susmak şahane, dinlemek sıkıcıdır. Gözler yalan söyleyemezken, diller destan yazabilir. Soğanın acısı ağlatır. Kuru fasulyenin haşlanmamışı gaz yapar. Balı buzdolabına koyarsan bozulur. Eskilerin çoğu dedikleri doğru, yaptıkları yanlıştır. Çocuktur ağlar ağlar susar. Aşk kavuşamayınca büyük aşk, kavuşunca bitmeye mahkumdur. Yalan söylemeyen politikacı yok, yalanlarına inanan halk boştur. Uzağı yakın eden de, yakını uzak eden de insanın kendisidir. Ana gibi yâr olmaz. Boş laf karın doyurmaz. Samanlık da seyran olmaz. Azın kararı, çoğun zararı herkese göre değişir. 

Ve

‘’ Gerçek hayat kurmaca öykülere benzemez, … ‘’

özgür tamşen yücedal

not: ” Gerçek hayat kurmaca öykülere benzemez, ..” cümlesi Aslı Erdoğan’ın Mucizevi Mandarin adlı öykü dizisinden alıntılanmıştır.

 

 

 
1 Yorum

Yazan: 10 Ekim 2016 in GENEL, OKUDUM

 

Etiketler: , , , ,

bir hayat bir hayata değer ( ahmet altan )

InstasizeImage-6

Merhaba,

Gene gece… Sessiz… Sakin… Şükür huzurlu. Başucumda elime almak için sabırsızlandığım bir kitap. Bitmesini istemediğim, sayfa ayracı kullanmadığım türden. Elime her aldığımda denk gelen sayfayı daha önce okuyup okumadığıma aldırmadan okuyorum. Aslında hep bildik duygular, bilip uygulayamadığım, bir türlü vazgeçmediğim tekrarlar, pişmanlıklar, heyecan umutlar… Ama diğerleri gibi değil, kişisel gelişememişliğimi yüzüme yüzüme abuk sabuk cümleler, hayali hikâyelerle vuranlar gibi daha doğrusu vuramayanlar gibi değil. Sadece anlatıyor.

Sırf muhteşem bir kokuya sahip olduğu için tarumar edilmiş, adı kötüye kullanılmış bir çiçek diye bahsettiği leylek mesela. Leylek kokulu bir sabahı anlatışı var arkadaşına yazdığı bir veda mektubunda; ‘’ Hepimizin, birbirimizi son kez gördüğümüz bir gün olacak. O günün hangisi olacağını bilemeyeceğiz. Ve o gün gelecek. Koyu bir gecede beliren kara bir muhrip gibi girecek hayatımıza. ‘’ diye başlıyor mektup.

‘’ Hele kabukları çok daha kalın olan kadınlar hayattan ve kendilerinden neler saklıyorlar?

Hayatın ani bir darbesi o kalın kabuğu kırsa, şatonun duvarlarını çökertse, zihnimizin kabuğumuzu besleyen ince zarını yırtıp geçse içinden ne çıkacak?

Kendi kabuğumuzun altından çıkacak olan bizi tanıyacak mıyız?

Biliyor muyuz kim var içimizde?

Bir ömür boyu kendimizi kabuğumuzdan ibaret sanarak yaşayabiliriz. ‘’ diye yazıyor bir masalın içinde.

Aydınlık Bir Kış Sabahı nı anlatırken;

‘’ Hiç aklınıza uyarak mutlu oldunuz mu? ‘’ diye soruyor. Ardından:

‘’ Hayatınızda aklınızın önderliğinde mutluluğa ulaştığınız örnek var mı?

Daha zengin, daha huzurlu, daha güvenli bir hayata akıl sizi götürebilir belki.

Ama mutluluğa?

Mutluluğun yolunu akıl gösterir mi size?

Kendinizden daha fakir birini sevdiğinizde, bir çılgına ya da bir oynağa âşık olduğunuzda aklınız size ne diyor, duygunuz ne diyor?

Hepimiz biliyoruz ki bir çılgını ya da oynak bir kadını sevmek hem yararsız hem gereksizdir.

Ama genellikle onları severiz.

Aklınız onları reddeder, duygularınız onları ister.

Ne yapacaksınız?

Şimdiye kadar ne yaptınız?

Aklınıza uyduğunuzda mutluluğunuzu kaybedeceksiniz, duygularınıza uyduğunuzda ise mutluluk parlamasından sonra büyük ihtimalle mutsuzluk gelecek.

…..

Akıl ‘’şimdi’’yi öldürür.

O hep ‘’daha sonra’’sına bakar.

Duygular ise şimdiyle ilgilidir.

Daha sonrası için şimdiden vazgeçmekle, şimdi için daha sonrasından vazgeçmek… ‘’ diye devam ediyor.

Derken derken sorular sorarken buluyorsunuz kendinizi işte. Fazla düşünmeyin, ben vereyim cevabınızı; ‘’ Artık geçmiş ola. ‘’

Hayır bazen ulan bu herif beni biliyor olabilir mi ya da içine bir kadın falan mı kaçmış diye tebessüm ediyorum. Daha önceki kitaplarını okuma sürecimden tanıdık bu tebessümler gerçi. Hep bir ensemde hissetme hali.

Bu kadar büyümemiş, hepimizin aşağılı yukarılı aynı şeyleri, aşina duyguları yaşadığımızı bilmediğim, bilemediğim, tam emin olmadığım dönemlere ait olan şüphelerim şimdilerde yoklar artık. Artık biliyorum herbirimizin kendimizi ne kadar kalın kabuklara hapsetmiş olduğumuzu, içimize kaçan gün gelip karşımıza dikilse belki tanıyamayacak olduğumuzu, o aklın birçoklarımızın hayatının içine ettiğini, kimilerimizin geceden karanlık olduğunu, kimimizin en derin maviden mavi, dilsizden suskun, bezmişten vazgeçmiş olduğunu, gitmek istediği yere varamayanların belki de hiç varamayacak olduklarını, her şeyin bir sonu olduğunu, korku endişelerin benzer olduğunu, teslim olmanın verdiği rehaveti, aramaktan bezmiş bacaklarla olduğu yere çökmenin ne demek olduğunu ve tüm yalanların büyük olduklarını.

Tam da bunlara benzer haller içinde okuyorum; özünde – başlangıcında ne olduğunu hatırlamaya çalışırken kabuğumu soy soy bitiremediğim, ben cevaplayıp susturmaya çalışmaktan yorulduğum halde kafamın içinde konuşanın konuşmaktan yorulup vazgeçmediği, çokça uyumak isteyip uyuyamadığım, susmak isteyip susamadığım, çoklu günlerde. Kötü falan değil yani tanıdık haller. 

Benden şimdilik bu kadar, uykum kapı eşiğinde evde yokum sanıp gitmesinden korkuyorum.

Hastalara şifa, arayanlara deva, ayrılara vuslat diliyorum. Gönlünüzden geçen, dilinizden dökülenler dikkat edin.

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

 
Yorum yapın

Yazan: 21 Nisan 2016 in OKUDUM

 

Etiketler: , , , , , , , , , ,

taksit taksit

Merhaba,

Gene gecenin içinden bir merhaba… Uzun zaman oldu. Bu uzun zaman içinde çok şey oldu. Benim hikayemdekiler hepimizde olduğu gibi iyisi, kötüsü, sevinçli, endişeli, telaşlı, kuşkulu ve her zaman ki gibi çok sorulu çok şey. Yazmama engel şeyler değillerdi. Yazmama engel olan şeyler hergün gazetelerde okuduğumuz, hepimize ait şeyler ve neredeyse hepsi kötü. Yaşadığına utandıran, güleceğine ağlatan, güvenini alt üst eden, parmakları yazmaya vardırmayan, sözcükleri hapseden anlamsızlaştıran şeyler. Hâl böyleyken oluyor o uzun aralar. Her şeye rağmen hayat devam ediyor diyemiyor insan. Adeta bildiği bir çaresizliğin içinde hapsolup devam edemiyor muş gibi…

Tüm bunlardan mıdır bilmiyorum ama tamamlayamayışlarım, taksit taksit yapışlarım. Âna tutumakta zorlanıyorum. Tam o sırada bir şey geliveriyor aklıma, duruyorum. Ne yapacağını bilemez bir durma hali.

Yanımda son iki sayfası kalmış kitabım duruyor. Yalnızlar İçin Çok Özel Bir Hizmet ( Murat Gülsoy ). Son iki sayfa… Son iki sayfanın ortak başlığı Kara Sayfa, ilk cümlesi ‘’ Bu kara sayfa yaşadığımız kötü günleri unutmayalım diye.’’ . Önceki sayfalarda yazanlar mı? Kocaman bir yalnızlık. Sayıların gizli anlamları. Bulmak istemediklerimizi arayışlarımız. Bitmeyecek olanlar. Kaybolan cehennem. Arka kapakta yazdığı özetiyle: Delirmekten ve yalnızlıktan kurtulmanın yolunu ölüme yaklaşmakta bulan karakterler, ölümle kol kola girdikçe deliliğin kaçınılmazlığını deneyimliyorlar.

Screen Shot 2016-02-24 at 12.38.54 AM

Geçtiğimiz haftasonu izlediğim Selfless adlı filmde de; sonsuz yaşamın sırlarını arayan insanoğlunun ölümsüzlük hayalinin varolan döngü, karşı konulamaz düzen içinde nasıl bir kabusa dönüştüğünü anlatıyordu. Gene yalnızlık, gene ölüm.

Inanın ben seçip bulmuyorum tüm bu film ve kitapları. Murat Hoca’nın kitabı arkadaşıma hediye olarak aldığım günü akşamı eve geldiğimde kızımın masasındaydı, kapanın elinde kalır şeklinde okuduk. Film deseniz; hediye. Ben oluruna bırakıp kafa yormadan yaşamaya çalıştıkça üstüme yağıyor zorlayan düşünceleri saklamış, sınırları zorlayan kitap, film, insanlar. Yoksa basit biriyim.

Screen Shot 2016-02-24 at 12.39.43 AM

Yok ya içimde tutamayacağım! Yazmama engel olan bir şey daha var, bir eleştiri. Beni ‘’Acaba gerçekten öyle mi?’’ diye düşündüren. Ama sonra dedim ki kendime kendim: ‘’Kimin doğrusu kime doğru, kime yanlış? Kimin anlamı kime anlamlı, anlamsız? Kimin aşkı kime karşı ya da karşılıksız? Kimin acısı kime, anlayana mı yaşayana mı? Ve burası benim. Burası sırdaşım, dertdaşım, günlerimin günlüğü, yaşadıklarımın izi. Dum duma, kim kime, kimene.’’

Sonra mı? Bugün ilk kez enginar ayıkladım. Tabii youtube videoları desteğiyle. Anam ayır ayır elinde kalan cücük kadar şey. Ki; çıkan çöp cabası. Gerçi az buhar, üzerine zeytinyağı – limonla enfes oldu ama… Ama lı bir iş anlayacağınız.

Çoluk çocuk deseniz, şükür. Ne bileyim: Oğuz’un yüzündeki dikiş izlerine artık kırılan ön dişindeki dolgusu eşlik ediyor. Elif; giderli gelirli, atarlı tutarlı devam. Erdo; diyet miyet işleriyle meşgul. Eve alıştık. Gerçi herkes alışmış bir ben kalmıştım. Galiba ben de alıştım, zorunda kaldım. Ayy ev bana küser diye korkuyorum valla yazmaya ama bana zor bu işler. Neyse dün İkea’ya gidip kitap raflarını aldım. Belki duvarlarına kitaplarım yerleşince daha bir samimi oluruz, kimbilir.

Son söz (nereden not ettiğimi hatırlamıyorum):

‘’ Biz kimsenin kalbi kırılmasın diye kendi kalbini parçalara bölüp başkalarına ikram eden çocuklardık. ‘’

Dolunay şahitli güzel geceler, rüyalar diliyorum.

Dualar kabul olsun.

Herkese gönlüne, hayrına göre payolsun inşallah, maşallah, amin.

özgür tamşen yücedal

 
Yorum yapın

Yazan: 23 Şubat 2016 in GÜNLÜK, OKUDUM, İNSANOĞLU, İZLEDİM

 

Etiketler: , , , , , , , , , ,

sen benim hayatımsın ( ferzan özpetek )

IMG_0694

Roma’da bir apartman dairesi… Her Pazar terasına kurulan kocaman yemek masası… Masanın etrafına oturan farklı hikayeleri olan insanlarla rengarenk o masa… Birbirlerini oldukları gibi kabul edebilmiş, sevebilmiş dostlar… Yargılamadan, ötesine düşmeden düşürmeden… Ve bir hikaye toplayıcı… Olduğu gibi kabul görüp, kabul edebilmiş birisi… Birbirlerine; ‘’ ‘’Ben’’ nerede bitiyor, ‘’Sen’’ nerede başlıyor… Bir bütünüz şimdi, sıyrılmış dizin benim, alnımı dayadığım omuz senin. ‘’ diyebilen iki aşık…

Romanı kafamda oluşan bu tablo ve büyük keyifle okudum. Hatta benimle Venedik’e geldi. Sayfalarının arasında San Marco meydanında önüme düşen bir tüy hatırasıyla kütüphanemde şimdi. Ilk sayfalarda yer alan paragraf ise karşılaşmalarımızın hiçbirinin tesadüfi olmadığına olan inancımın yazıya dökülmüş haliydi belki de onun peşisıra devam etmişimdir. Edebiyat parçalama derdinden sıyrılıp, olduğu gibi yazılmış dil rahatlatıcıydı. Ki; çok nadir de olsa gereksiz gördüğüm sıfat ve tasvirler bile kitabı elimden bırakmama sebep olmadı. Yazarın okuduğum ilk romanı. Diğerlerini bilmiyorum fakat ‘Sen Benim Hayatımsın’da ikisini bir arada yapmış Ferzan Özpetek; romanı okurken izledim. Keyifle…

özgür tamşen yücedal

Ufak ipuçları:
Read the rest of this entry »

 
1 Yorum

Yazan: 03 Ocak 2016 in OKUDUM

 

Etiketler: , , , , , , , , ,

âlim değil, arif…

Gel zaman

Git zaman

Beni yanına kat zaman…

Işte o gelen giden, katıp savuran zamanın içinde Orhan Pamuk’la yapılan bir söyleşi dinlemiştim. Yazar sohbet sırasında ‘’Tarihin izi tarih kitaplarından değil, dönemlerde yazılanlardan, romanlardan, çekilmiş olan fotoğraflardan sürülebilinir. En güzel onlar saklar, gizler. ‘’ demişti. Sanırım laf Masumiyet Müzesi adlı romanı üzerinden gelmiştide, söylemişti. Ha bu arada ünlü yazarın cümleyi benim sahip olduğum, deryada damla kelime dağarcığımla hatırladığım gibi kurmamış olma ihtimali çok yüksek. Üzerinden geçen bunca zamana rağmen hâlâ aklımdaysa düşünün artık adam nasıl ifade etmiş olmalı. Neyse diyeceğim şudur: 

Bugün elime aldığım dergideki deneme yazısını okurken bir kez daha hatırladım, farkına vardım; tarih yazılıyor. Tanıklık ettiklerimiz tarihe yazılıyor. Tarihimiz kitap sayfalarında, fotoğraflarda, facebook-instagram paylaşımlarında… Tebessümümüzün çalındığı günleri kaydediyoruz. Huzurumuzun toprak altına gömüldüğü günleri. Kimse mizah yapamıyor. Iyi, güzel şeyler yaşamaktan utanır hale gelindi. Umutlu iki kelime biraraya gelemiyor, getirilemiyor. Ortadan kaybolan gençler, ölen çocuklar, barikat kurulan mahalle-caddeler, polisler, kaçaklar… her paragraftalar. Ve tanıklığımıza baktıkça, okudukça bir kez, bir kez daha farkına varıyoruz ki; tarih hep tekrar ediyor. Hiç bırakmamış yakasını halkların bu dümen dolaplar. En tiksindirici olanlar ise hiç değişmeyen politikacılar. Adları, partileri değişse bile cinsleri değişmeyen politikacılar. Tüm yaşananlar üzerinden politika yapanlar… 

 Bunlar gider yenileri gelir, bu yara yamanır yenisi açılır, bunlar susar diğeri kudurur… Peki gözleri kör, gönül gözü açık, âlim değil, arif bir Veysel daha gelir mi, bilinmez. Zamanında gelmiş ve demiş Veysel:

Read the rest of this entry »

 
Yorum yapın

Yazan: 23 Ekim 2015 in GENEL, OKUDUM, İNSANOĞLU

 

Etiketler: , , , , , , , , , ,

ölmek ne demek

Günlerdir okuyup, izliyorum. Haberlerde gördükleri, okul servisinde duyduklarını çocuklarıma nasıl açıklayabileceğimi, içimde kopan fırtınaları nerelere sığdırabileceğimi bilemez günlerden birinde aşağıdaki yazıyı okudum. Nermin Yıldırım’ın kaleminden, 10 yaşında bir çocuğun dilinden ölüm. Vakit ayırır okursanız belki bazılarınız vazgeçersiniz sosyal paylaşım platformlarında abuk sabuk, siktiriboktan paylaşımlarda bulunmaktan. Oturduğu sıcak koltuklardan yorumlar yapıp üzerine birbirleriyle polemiğe girenler ise apayrı… Biraz hissetmeye çalışarak, anlamaya çalışarak davranmayı bile başaramıyoruz. Şiddet şiddetle mi çözülecek?

Ölmek ne demek, çaresizlik, acıyla örtülenen öfke, anlayamamazlık… Savaş ne, kimin savaşı… Savaşın içinde çocuk olmak, anne, insan olmak… Parçalanmış bedenin başında ne hissedilir! 

Gerçek ne!

Neden tüm ülke olarak sokaklarda değiliz, gezi olaylarında ki gibi hepberaber olamıyoruz!

Ölüm uzaklarda olunca yeterince acıtmıyor mu!

Okuyun! 

ANNEME SICAK ÜLKELER GETİRİN

page_on-yasindaydi-cemile-cizrede-dogmak-sucundan-olduruldu-evinde-donduruldu-izin-cikti-ve-morga-kondu_095673972

Adım Cemile. Herhalde daha evvel öğrendiniz. Yine de hatırlatacağım; bilirim unutmayı seversiniz.

10 yaşındayım. Siz yaş alarak, yaşlanarak, sevinerek, ağlayarak, unutarak, hatırlayarak, birbirinizin kalbine dayanarak yahut aksine herkesten uzaklaşıp topyekün çıldırarak yaşamaya devam edeceksiniz. Değişecek yaşınız. Yüzünüz, sesiniz değişecek. Bense hep fotoğrafta gördüğünüz halimle kalacağım. Büyümeyi öğrenemeden ölü olmaya alışacağım.

Siz de alışırsınız sevgili büyüklerim. Benim ölümüme, askerdekinin, dağdakinin inşaattakinin, madendekinin ölümüne, yani kendinizinkinden başka herkesinkine alışırsınız. Başkasının canı nedir ki, yeri geldiğinde istatistik yapar, abaküsteki boncuklar gibi güle oynaya toplar çıkarırsınız.

Şimdi lütfen dikkatle yüzüme bakın. Aynaya bakacak yüzünüz kalsın diye, suretimin masumiyetini kalbinize kazıyın.

BİRAZ MASUMİYET HERKESE İYİ GELİR.

Hoş, hayat gailesi diye aşırı fırfırlı bir şeyiniz var sizin. Kredi kartı ekstrelerinizden, pazar kahvaltılarından, ufaklığın okul masraflarından, patronun huysuzluğundan, sınav sorularından, dometesin kilosundan filan müteşekkil. Biliyorum zamanla ona dalacak, beni sis bulutlarının ardında bırakacaksınız. Ölenle ölünmeyecek muhakkak ve umursamayışınızın adını ‘’her şeye rağmen yaşamak’’ koyacaksınız. Derken yıllar sonra adım geçecek zamansız bir sohbette. Tanıdık gelecek kulağınıza ama tam da çıkaramayacaksınız. Sonra birisi ‘’buzdolabındaki kız’’ diyecek, işte o zaman ürpererek hatırlayacaksınız. Beni, 10 yaşında ölen ve bir derin dondurucuya gömülen Cemile’yi.

Siz yeniden unutuncaya dek güzelce tanışalım iyisi mi…

ORADA BİR KÖY VAR UZAKTA

Cizre diye bir yer var, belki bilirsiniz. Oralıyım ben.

Size çok uzaktır evim, herkese çok uzaktır. Bazen hiçbir yerden görülmez, duyulmaz; sanırsınız kainatın öbür ucundadır. Gitmesek te görmesek te o köy bizim köyümüzdür dediklerinden hani; ölümüne sahiplenirsiniz ama sevmeyi bir türlü beceremezsiniz.

Işte oradaydım. Hayat gailenizin dışında, neden yandığını bilmediğim bir ateşin ortasında.

Çocuktum. Masumdum. Bütün oyunlara yenik doğmuştum.

Cizre’ydi. Eylüldü. Ölümdü. Annemin elime tutuşturduğu salçalı ekmeği kemirirken mütemadiyen gökyüzüne bakıyordum. Kuşlar hızla göçüyordu. Bir anlam veremiyordum.

‘’AY, ANNE’’

o gün evimin önünde oynuyordum, bilirsiniz çocuklar hep böyle yapar.

Cudi Mahallesi’nin tepelerine zırhlı araçlar yerleştirmişler, bilmiyorum büyükler neden hep böyle yapar.

Sonra bir ses duydum ben ve yere yığıldım. Gümüş, kanatlı kuşlar gelip usulca göğsüme kondular. Gagalarıyla okşayıp acıyan yerimi, nefesimi geriye doğru çekip saydılar.

Annem koşup yanıma geldi.

Gözlerini açık yaralar gibi yanan gözbebeklerime dikti. Ben de ona baktım o zaman. Annem dünyada gördüğüm ilk ve son şeydi.

Ağılı bir sır vermek ister gibi güçlükle araladım dudaklarımı. Inleyerek, ağlayarak ve nihayet anlayarak, vedalaşır gibi fısıldadım:

‘’ Ay, an-ne!’’

sonra düştü gözkapaklarım. Bir daha hiç açamadım. Annem uzun bir çığlık attı. Cizre, annemin çığlığıyla ağır yaralandı.

ANNE BEN TERÖRİST MİYİM?

Bazen her şey çok çabuk olur; insan yaşadığını bile anlayamadan ölür. Yarıda bırakılmış hayatlar sonsuza dek kanar; bu sızının dilinden sadece ölüler, anneler ve bir de kuşlar anlar.

Arkamdan kimileri kaza dedi, kimileri nişan alınmış. Ben bilemem, çocuğum. Bildiğim şu; devlet baba ağrılı delikler açtı vücudumda. Kanadım.

Açıkçası neden öldüğümü hâlâ anlayamadım.

Bir savaş varmış; ama ben savaşmıyordum.

Düşman da varmış; düşman edinecek kadar uzun yaşamadım.

Kazanılacak ve kaybedilecek şeylerden söz edenler oluyor; ben hayatımı kaybettim kazanmaya çalıştığım bir şey yüzünden, gerisiyle ilgilenmiyorum.

Ha bir de teröristmişim, öyle laflar da dudum. Artık anneme de soramıyorum ki, anne ben terörist miyim?

Kapının önünde oynamakla büyük kabahat mi işledim? Sadece kuşlara bakmak istemiştim. Özür dilerim.

BİTMİŞ BİR ÖYKÜNÜN DEVAMI

Bir öykü olsaydım, burada biterdim. Ama doğduğum yerde bir şeyin ne zaman ve nasıl biteceğini kestiremezsiniz. Velhasıl çilem ölünce de bitmedi. Zaten siz de hikâyemin buraya kadar olan kısmı yüzünden tanımıyorsunuz beni. Sonrasında başıma gelenler olmasa, belki ölümüm dikkatinizi bile çekmezdi. Malum, dünyada çocuklar doğar, büyür ve ölür. Çoktan kabullendiniz bu minik aksiliği. Bu yüzden ölümümden çok toprağa kavuşamayışım çekti dikkatinizi.

BEN ÖLDÜKTEN SONRA

Kuşlar gelip ruhumun omuzlarından tuttular. Beyaz tombul bulutlara doğru uçurdular içimi.

Ruhumun yükseldiği yerden kanlar içindeki kendime ve karanlık dünyanıza baktım. Babam kendini dövüyor, annem eğilmiş saçlarımı okşuyordu. Sokakta polis ablukası olduğundan, kimse benden geriye kalanları dışarıya çıkaramıyordu.

Dışarıda hava kırk dereceye vuruyor, evimizin için fırın gibi cayır cayır yanıyordu. Anneciğim, bir yandan beni, benden geriye kalanları yani, öpüp kokluyor, bir yandan da kokmayayım diye buzdolabından çıkardığı buzlarla cesedimi ovuyordu.

O gece kırgın bir hayalet gibi yanıma uzandı, cenazemi koynunda yatırdı annem. Ben sonsuz bir uykudaydım ama o gözünü bile kırpmadı. Gözyaşları bedenimin etrafında eriyen buzlara karışıyor, duaları odanın çatlak duvarlarından içeri sızıyordu. Ben öylece yattım, hiç ağlamadım. Ölüler ağlayamaz diye değil, annem daha da üzülmesin diye.

DERİN DONDURUCU

Zaman geçti. Adına abluka dedikleri o feci şey bitmedi. Cenazemi evden çıkaramadılar. Hava sıcaktı, anlatabiliyor muyum, çok sıcak… diyelim öldürülmek fıtratımdı sevgili büyüklerim, elinizi vicdanınıza koyup söyleyin, toprağa dahi giremeden çürüyüp kokmak da mı fıtrat!

En nihayet anacığım, son nefesini veri gibi, titreyen elleriyle alıp derin dondurucuya yerleştirdi beni. Söylemeye dili varmadı tabii ama kokmayayım diye yaptı bu işi. Orada, o derin dondurucunun içinde kaldım ben günlerce. Annemin gözyaşları sancılı bir nehir gibi çağlayarak sızdı içeriye.

Diriler beni duyamaz artık ama ben onları işitebilirm. O derin dondurucudan bozma sunakta, ne uğruna verildiği meçhul bir kurban gibi yatarken ben, evladını toprağa verebilmek için dualar eden annemin paramparça sesini dnledim. Iki cihanda işittiğim en acıklı, en acıklı şey buydu benim.

Inleyerek fısıldadım ama duymadı tabii kimse:

‘’Ay anne! Ah, anne!’’

ANNEMİN RÜYASI

Şimdi halimi soracak olursanız, iyiym. Bazen kendimi hafiflemiş bile hissediyorum. Açık pencerelerin önünde şişen tül perdeler gibi, kuşların kanatlarındaki renkli tüyler, sokaklara üflediğimiz baloncuklu köpükler gibi, ferah fahur uçuşuyorum. Ömrümün yırtıldığı yer kanamaya devam ediyor ama yaralarım artık canımı yakmıyor. Canım yok ki benim. Yok vardan az acıtıyor.

Diyeceğim o ki beni merak etmeyin. Ille de endişelenecekseniz, ölüler değil diriler için endişelenin. NETİCEDE CENNETTE DE CEHENNEM DE DİRİLERİN.

Burada şimdi benim tek derdim, kalbimi çitileyen özlem. Ölüme bile alışılıyor da ona bir türlü alışılamıyor. Annemi özlüyorum, hem de çok. Rüyalarına girivermek için geceleri sayıyorum ama annemin nicedir uyku nedir bildiği yok.

‘’Anne, bu gece geleceğim, uyu artık ne olur.’’

Gözlerini fotoğrafımı astığı duvarın çatlaklarına dikip, günler ve geceler boyu öylece bekliyor. Fotoğrafım her geçen gün biraz daha soluyor. Duvardaki çatlaklar günbegün büyüyor. Sabahlara kadar sıtmaya tutulmuş gibi titriyor annem. Içinden bir yerlerden çok ama çok üşüyor.

‘’KUŞLAR, CANIM KUŞLAR, YETER ARTIK SICAK ÜLKELERE GİTTİĞİNİZ. GERİ GELİN. ANNEME SICAK ÜLKELER GETİRİN.’’

NERMİN YILDIRIM

( ot dergisi / Ekim 2015 )

 
1 Yorum

Yazan: 12 Ekim 2015 in ÇOCUKLAR, OKUDUM

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: