RSS

Kategori arşivi: BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ

SENİ BEKLİYORUM SEVGİLİM

Bir varmış, bir yokmuş:

    Seni bekliyorum sevgilim. Yüzünü, gözlerini, kokusunu özlediğim sevgilim. Kahkahası şen, gözyaşı kasırga olan sevgilim. Adı dilimde dua olan sevgilim.

   Yüreğimde; hasretin tahtına geldi kuruluverdi heyecan. Bahçedeki ağaçlar, çiçekler, gökyüzünde güneş, ay, yıldızlar hazırız günlerdir, senin için, elinde kahven sigaranla oturacağın andaki nefesin için… Hepimiz bayramlıklarımızı giyindik, dilimde şeker tadında aşk sözcükleri…

   Kaç yıl oldu? Seni bana getiren otobüsten inişinde yüreğimden uçuralı mavi kelebekleri…O günden sonra hiç bir şey aynı olmadı, olamadı. Gözlerim sensiz görmez, günlerim geçmez oldu. Her gece; bayramlık ayakkabılarını başucuna koymuş bir çocukmuşcasına, içinde beraber olduğumuz hayallerimi alıp daldım senli rüyalara. Ayrı olduğumuz günlerde seni üzen, kıran, yalnız bırakan herşeye, herkese duyduğum öfkeyi sakinleştirebilen tek şey bu buluşma günümüzün rüyalarıydı, sevgilim. Seni göğsüme sarıp avutabileceğim gecelerin hayali.

   Puzzle parçaları gibi darmadağan olan hayatım artık içindeki herşeye senin gölgenin vurduğu yepyeni bir resim gibi.

    Sen daha önceleri nerelerdeydin? sorusunu sormaktan vazgeçeli çok oldu. Arkamda bıraktığım, sensiz yıllarıma çok şey borçluyum, çünkü. O yaşanmışlıklar olmasalardı, seni böyle buyur edebilirmiydi gönlüm. Senin için tuttuğum şarkılar bunca şeyi anlatabilirleymiydi? İçimde, yüreğimin orta yerinde ki o hiç sönmeyecek ateşle tutuyorum şarkıları bizim için.

    Otobüsün gara gelmesine daha saatler var. Ama duramadım, sığamadım bir yerlere. Güneş bile daha bi meraklı doğdu, bu sabah. Genç bir  delikanlı gibi heyecanlıyım, provalar yapıyorum buluşma anımıza dair. Gözlerimin önünde, romantik filmlerdeki buluşma sahneleri. Düşünürken bile sevinçten gözlerim doluyor. Mavi kelebekler uçmak için heyecanla kanat çırpmaya başladılar…

ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

Reklamlar
 

AYÇİÇEĞİNİN AŞKI

Tarlaları yavaş yavaş, sarının en güzeliyle boyamaya başlayan ayçiçeklerinin hikayesini paylaşmak istedim, sizlerle. Bir aşka beraber tanıklık edebilelim diye:

 

” Ayçiçeği güneşe aşık olunca,; gülmekten kırılmış bütün bitkiler”. Güneş gökyüzündeki tahtından bir an bile ayrılmaz,kudretli ve ulaşılmazdır. ”Sen kim o kim? Vazgeç bu sevdadan” demişler, hep bir ağızdan. Ayçiçeği, sesini çıkarmamış. Sevdalı gözleri dikmiş güneşe; bakmış bakmış bakmış. Uzun müddet hiçbir şeyin farkına varmayan güneş, nihayet bir gün, ayçiçeğinin bakışlarını hissetmiş üzerinde. Önce geçici bi heves sanmış, ama zamanla yanıldığını anlamış. Ayçiçeği o kadar inatçıymış ki, güneş tahtını nereye taşırsa yılmadan usanmadan o yöne çevirmiş başını. Derken bir öğleden sonra, artık bu takipten bıkan güneş sapsarı gazabıyla kavurmuş ayçiçeğini. Daha simsiyah tutarken üzerinde, insanlar akın etmiş olay mahalline. “Yaşasın!” demiş içlerinden biri. “Şimdi ne güzel çitleriz bu aşkı.”
Aynı gece televizyon karşısında acıklı bir aşk filmine gözyaşı dökerken, çitlemişler ayçiçeklerini.

Elif Şafak / Kağıt Helva

 

MARTILAR

    

Bundan yüzyıllar önce deniz aşırı, çok güzel bir ülke varmış. Her masalda olduğu gibi bu masalda da o ülkenin bir kralı ve tabii ki bir de prensesi varmış. Prenses, dünyalar güzeli bir kızmış. Kralın emri ile her gün prenses dolaşmak için saray muhafızları ile birlikte sarayın dışına çıktığında ona bakmak yasakmış. Halk, onun dolaşmaya çıktığı ilan edildiğinde eğilir ve gözlerini kapatır, ya da evlerine kaçışırmış. Onu görmenin bedeli ölümle cezalandırılırmış.

       Günlerden bir gün yine prenses dolaşmak için çıktığında… Fakir bir köylü delikanlı, iradesini yenememiş ve yavaşça başını kaldırıp prensese bakmış ve başını kaldıran fakir delikanlı ile prenses o anda göz göze gelmişler… Tabii ki… Tahmin edeceğiniz gibi fakir delikanlı pensese inanılmaz bir aşkla tutulmuş. Prensesin de o derin bakışlarıa boş olmadığını düşün,  fakir delikanlı günlerce uyuyamamış ve ölümü bile göze almak pahasına, prensesi bir kere daha görmek için uğraşmış durmuş. Bu arada fakir delikanlıya  tutulan güzel prenses, onun zarar görmemesi için günlerce kendini saraya kapatmış. Sonunda dayanamayan fakir delikanlı her şeyi göze alarak gizlice sarayın bahçe duvarına tırmanmış ve prenses ile bir kere daha göz göze gelmişler.

     Fakir delikanlı, hemen duvardan atlamış ve prensesle konuşacağı anda saray muhafızlarına yakalanmış. Kralın karşısına götürülen delikanlı, nasıl olsa ölümle cezalandırılacağını bildiğinden krala prensese duyduğu aşkını anlatmış. Kral ölüm emrini vereceği anda prensesin yalvarışlarına dayanamayarak fakir delikanlıya başka bir ceza vermeyi kabullenmiş. İŞTE HİKAYEMİZ DE ZATEN BURADA BAŞLIYOR.

     Hemen bir gemi hazırlattıran kral gidilebilecek en uzaktaki adaya bir fener yaptırmış ve fakir delikanlıyı da o adada yanlız yaşamaya mahkum etmiş.Aradan bir kaç ay geçmesine rağmen prensesi unutamayan fakir delikanlı prensese olan aşkını kağıtlara dökmüş ve martılara anlatmaya başlamış. Artık bütün martılar fakir delikanlının prensese olan aşkından haberdarmış. Sonunda martılar bile fakir delikanlıyı anlamış ve yazdığı mektupları prensese götürmeye başlamışlar.Ve zamanla prensesin de yazmış olduğu mektupları fakir delikanlıya götüren martılar aracılığı ile aşkları iyice büyümüş; ta ki bir sabah sarayın bahçesinde kahvaltı yaparken prensesin odasının penceresine ağzında bir mektupla konan martıyı kralın görmesine dek. Tabii korkulduğu gibi olmamış… Ağlayarak kızına sarılan kral, martıların bile bu aşkı anlarken, anlayamadığı için kendisinden utandığını söyleyerek; delikanlıyı alması için bir gemi yollayacağını ve onları evlendireceğini söylemiş. Buna çok mutlu olan prenses hemen fakir delikanlıya bir mektup yazmış ve olanları anlatmış.

     Tabii bu arada mektubu götürmek için bekleyen martıya da her şeyi anlatarak bütün martıları düğünlerine çağırmış. Buna çok sevinen martı mektubu bir an önce ıssız adaya götürmek için yola çıkmış. Tam yolu yarılamışken yanından geçen bir kaç martı arkadaşına haber verip, hepsinin düğüne davetli olduğunu söylemek için gagasını açtığında mektubun düştüğünü farketmiş. Ve mektubu tüm martılar hep birlikte aramaya başlamışlar. Fakat bir türlü bulamamışlar. Bu arada prensesten mektup alamayan fakir delikanlı, yazmış olduğu mektupları göndermek için bir tek martı bile bulamamış… Biraz ilerisinde uçuyorlar fakat yanına gitmiyorlarmış. Prensesin kendisini unuttuğunu yahut istemediğini sanan fakir delikanlı martıların onun için gelmediğini düşünerek, fenerden kendisini kayaların üzerine atarak intihar etmiş. Ve malesef kralın gemisi adaya vardığında fakir delikanlının soğuk bedeni ile karşılaşmışlar… İşte o gün bugündür, her şeyi düzeltmek için denizler üzerinde uçan martılar o mektubu ararlar. O mektubu bularak o inanılmaz sevgiyi ve her şeyi geri getiriceklerini sanırlar ve bu yüzden de hep denizler üzerinde uçarlar.

 

GÜNLERDEN PAZARDI

 

  Gözlerimi açtığımda, güneş yeni güne uyanıyordu. Ev buz gibiydi. İlk, dün sandalyenin üzerine atıverdiğim paltom çarptı gözüme. Fitilli kadife pantalonumun üzerine bir kazak giydim. Yüzümü bile yıkamadan, sandalyenin üzerinden paltomu alıp çıktım evden. Sahildeki çay bahçesine doğru yürürken kaldırımdaki simitçiden bir simit aldım. Çay bahçesinde sabah mahmurluğunu üzerinden atamamış çaycı ve bir garson vardı, yalnızca. Boş masalardan bir sandalye çektim. Sandalyenin üzerindeki çiğin oluşturduğu ıslaklığı boşverip oturuverdim öylece. Ocaktaki çayın kokusunu alabiliyordum. Hiç konuşmadan bir çay işaret ettim elimle. Bir lokma simit koparttım. Boğazıma takılan simidin imdadına, daha demini tam almamış çay yetişti. Sonra elimi paltomun cebine atıp sigara paketini çıkarttım. İlk nefesini derince çektim içime.

   Uyandığımdan beri annemi düşünüyordum. Ellerindeki yaraları hiç kapanmayan annemi. Çok az konuşurdu annem. Hep koşturmacası vardı. Sabahları herkezden önce uyanır, sobayı yakıp üzerine çayı koyduktan sonra paltosu ve eşarbını kapar düşerdi yollara. Evlere temizliğe giderdi. Hiç yüksünmeden yıllarca temizleyip durdu başkalarının evlerini. Akşamları pazarın önünden geçerken almış olduğu, iki parça sebze ve bakkaldan aldığı ekmekle dönerdi. Evdeki mesaisi başlardı. Pişirir, kurar, toplar, yıkardı. Az konuşurdu annem…Merak ederdim yastığa başını koyduğunda aklından geçenleri…

   Birgün güleryüz, şefkat görmediği kocası öldüğünde hiç ağlamamıştı, annem. Bir damla gözyaşı dökmemişti, ardından. Bilirdim ama, ağlardı annem; ateşlendiğim geceler başımda çok görmüştüm ağladığını. Biriktirdiği tüm gözyaşları akardı gözlerinden; bana birşey olduğu vakit. Ama ben çok ağladım annem öldüğünde, o suskunluğuyla. Ellerindeki yaraları kapanmadan, gün yüzü göremeden, yaşayamadan ölmüştü annem. Biriktirdiğim tüm gözyaşlarım akıp gittiler.

Ne için gelmişti annem bu dünyaya? Sadece nefes alabildiği bu dünyaya tek geliş sebebi ben miydim?

   Okudum, birşekilde kurtardım kendimi. Devlet memuru olarak çalışıyorum. Nefes alıyorum ama yaşıyor muyum? Benim sebebim ne bilmiyorum. Ama gözyaşları biriktiriyorum içimde. Kim için onuda bilmiyorum.
Birden irkiliverdim. Ayağımın dibinde miyavlayan kedinin sesiyle. Kalan simit parçasınıda ona verdim. Bir bardak çay daha işaret ettim garsona. Gözlerimi kamaştırıyordu yaprakların arasından artık kendini iyice gösteren güneş. Çayımı yudumlarken bir sigara daha yaktım…

ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

 

KOCAMAN BİR SUSKUNLUK

Bir varmış bir yokmuş;

Almış olduğum yeni kararlarla hayatıma yeni bir kapı açmış ve o kararla bir köy ilköğretim okulunda göreve başlamıştım.

Bambaşka,gazete sayfalarında okuduğum türden hayatların ortasında buluvermiştim kendimi.Hapiste ya da kayıplara karışmış babalar, bir göz odalarda 6-7 kişilik hayatlar…İstanbul’un bu kadar içinde bir o kadar uzağında.

Onca yokluk içinde uzatılan yardım eline kimi zaman aşalayıcı kimi zaman gurur kimi zaman minnetle verilen cevaplar.Derken yavaş yavaş kabullenmeye kabul görmeye başlamıştım.

Sınıfta ilk günden beri dikkatimi çeken bir çocuk vardı.Sadece sınıf arkadaşlarınca değil tüm okul tarafından kabul görememiş adeta görünmez bir çocuk.Kocaman bir suskunluk içinde.Aylarca ne sorularıma cevap ne de ödev alabildim ondan.

Derken bir teneffüs yanımdan geçerken farkettimki saç traşı olmuş.”saçların çok güzel olmuş”deyip geçtim yanından öylece.Gözlerindeki şaşkın bakışı görmezden gelip…Orada duruyordu gene o kocaman suskunluk.

İki gün sonra elinde o döneme ait bütün ödevlerle dikiliverdi karşıma, suskunluk bozuldu.Tanıdıkça anladım ki o teneffüse kadar doğup büyüdüğü evde Ne hangi çocuğuyla uğraşacağını,karınlarını nasıl doyuracağını bilmeyen, eve gelmeyen kocasını merak etmekten nicedir vazgeçmiş annesi,Ne tenceredeki aş için kaşık mücadelesi veren kardeşleri farkına varmışlardı onun.

Hayatında ilk kez biri farkına varmıştı.Ve suskunluğunu bozması bozabilmesi için bir ışık yakmıştı onun için…

                    ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

 
 
%d blogcu bunu beğendi: