RSS

Yazar arşivleri: ouzelf

ne idüğü belirsiz

Hakkını söke söke alanlar nasıl söküyorlar? Hakkın kimin olduğuna kim karar veriyor? Hak edilen her zaman hak edenin olabiliyor mu? Eğer olmazsa başkasına yar olabiliyor mu? Hak edilmeden alınanın hayrı olabiliyor mu? Peki herkes kendine göre haklıysa, ‘hak’ ortada mı kalıveriyor? Nedir yani bu hak meselesi?

Peki kaç yaşından sonra yaşlı hissediyor insan kendini? Ya da yorulmuş, yenilmiş… Kaç sevdadan sonra kalpsiz olunuyor? Ve nihayetinde kaç kelimeden sonra lâl oluyor dil? Dili lâl olanlar içlerine içlerine mi konuşuyorlar?

Ilk aşk unutulmaz, son pişmanlık dönülmez falanken nasıl oluyor bu yaşama işi?

Pirince kararınca su katılmayınca da ya lapa ya da diri kalıyor zaten.

Bunların yanında; sağ gözümün kapağında haftalardır geçmeyen ne idüğü belirsiz bir yumru, sol serçe parmağımda sızısı dinmeyen bıçak kesiği, balkon seramiklerimizin derzlerinin birinde tohumunun nereden, hangi kuş tarafından hediye edildiğini bilmediğimiz çiçeğe durmuş domates fidemiz var.

Ama en önemlisi sabahları güzel uyandırılma hakkım var benim de! Ozan Önen ‘’ Güzel uyandırılmak insan hakkıdır, yazın bir kenara. ‘’ dedikten sonra yazmıştım bir kenara hâlbuki. Hakkım yazdığım yerde duruyor, söke söke alamadım henüz. Hak sökmeyi bilemediğim, beceremediğimden olsa gerek. Sökebilmiş olsaydım her sabah ‘’ Ooozgur saat altı elli, kalk hadi! ‘’ diye uyandırılmazdım. ( Kızma Erdo ya!!! Ama aynen bu şekilde oluyor uyanışım! ) Diğer yandan şikayet ettiği şeylerden beslenen diğer insanlar gibi ben de; daha işememe fırsat bulamadan, uyanışımın üzerinden 4-5 dakika geçmemişken koridordan Ouz’un ‘’ kahvaltıda ne var anne! ’’ diye hönküren sesini duyduğumda şükrediyor ve gülümsüyorum. Gelip ” Günaydın anne ” diyerek sarılıyor. Sonra geçiyor, sabah olmuş oluyor.

Hakkım yazdığım yerde!

Yumrum göz kapağımda!

Sızım serçe parmağımda!

Kalbim mi?

Ege’de…

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

Reklamlar
 
Yorum yapın

Yazan: 18 Ekim 2018 in GENEL

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , ,

sindoma

 

Birçok yer gibi yüzünü denize, yüzünü yeşiline döndüğünde çok güzel Karadeniz. Ve gene Karadeniz şehirleri Arap ve inşaat ve politikacıların rantına kurban gitmeden önce çok güzel miş. Kendi halinde, kendi başına zaten çok güzel olan Karadeniz’e kıymışlar. Keşke hiç dokunamasalar mış.

Trabzon Havalimanına doğru alçalmaya başladığınız an, denizi görüp gülümsüyorsunuz, elde değil gülümsetiyor deniz. Ta ki valiziniz elinizde limandan çıkıp estetik duygusundan yoksun, yan yana, ard arda dizilmiş apartmanları görene dek.

İşte tam böyle oldu benim de Trabzon’u ilk görüşüm. Doğanın gün gelip ondan alınanları geri alacağını bilerek bunu çabuk yapması dileklerimle denizi doldurup doldurup üzerine döktükleri betonermeleri görünce ağlamak istedim. Iç parçalayıcı…

Gündoğumu her yerde aynı güzel, şükür.

Ne kadar çok minare inşaa eder, ne kadar yüksek sesle yakarırsak o kadar çok günahın af olacağına inananların sayıları çok artmış, yazık. Bir de; ihtişamlı kocaman belediye binaları, kaymakamlık, adliyeler inşaa ettilerinde daha hizmetver, daha adil olabileceklerine inanıyor ya da bizim bu şekilde inanacağımızı sanıyor olmalılar.

O instagramda yapılan herkesin mutlu olduğuna dair paylaşımlar gibi bu bölgedeki birçok paylaşım da gerçeği yansıtmıyor. En başta; gelen Araplardan fırsat bulabilirseniz bir kıçımlık yer bulabiliyorsunuz adını sık sık duyduğunuz meşhur yaylalarda. Ama dediğim gibi yüzünüzü hep yeşile, hep maviye doğru tutarsanız içinizi coşturuyor.

Coşkun Karadeniz!

Kilometrelerce yol yaptık. Şehirlerden çıkınca doğa bizi kendi renklerine boyadı. Karadeniz hepsine herşeye inat kayaların içinden fışkırıyor, yeşeriyor. Hele o yollarda gördüğümüz evler, o evlerde yaşayanlar; nalyalarına ( serender ) astıkları mısır koçanları, bahçelerine diktikleri mezar taşları, her boşluğa saplayıp yetiştirdikleri karalahanalarıyla umursamaz gibi birçoğu tüm diğer olup bitenleri.

‘’ Falcı var mıdır buralarda?’’ diye soran bir arkadaşımıza ‘’Biz burada fala inanmıyor kaderimiz neyse onu yaşıyoruz ” dedi bize tüm seyahatimiz boyunca güleryüzü, kibarlığıyla eşlik eden Selim.

Yeşilinin her tonunu, hamsiyi, mısır ekmeğini, az şeker kattıkları kabak tatlısını, delibozuk havasını, fıstıklı pestilini çok sevdim. Maçahel ve yakından şahitlik ettiğim arı mucizesine bir kez daha, sonsuz hayran oldum.

Sindoma!

Işte ‘Sindoma’ ise burada öğrendiğim, halk arasında kullanılan en güzel kelime: Sen ve Ben, demek miş. Gerçi otele dödüğümde safaride baktım; Tanzanya, Kenya, Uganda ve Afrika Birliği’nde resmi dili olan Svahili dilinde; Ben Aptalım, demek miş. Size farkeder mi, bilmem. FEkat bana hiç farketmez; ‘Sindoma’ güzel kelime.

Bunların tümünü ufak ufak, pörçük ve bölük not etmişim telefonuma orada geçirdiğim, Trabzon. Rize, Artvin’i gördüğüm beş günde. Şu an feci başım ağrıdığı için neredeyse olduğu gibi paylaşmış oldum. Telefonun notları arasında kalacağına tam burada dursun!

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

 
Yorum yapın

Yazan: 11 Ekim 2018 in GENEL

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , ,

kendime çarptım

Gün, güneş, martılar, takalar, deniz mavi bu sabah… Ben dersen; baştan ayağa maviyim yükselen güneş ayaklarıma vurmuş, beyaz nevresimlerin içine uyanmışken. Gece yanımda olsan yatağın ne tarafında yatardın acaba diye düşünmüştüm. Sabah uyandığım şu anda ise ne farkeder her şekilde bedenine sarılmış uyanacaktım beraber uyandığımız tüm sabahlardaki gibi dedim kendim kendime. Sen ne taraftaysan o tarafayım. Ortada buluşuyor olmamızsa en güzeli, değil mi. Biz kokulu odada bizli sabaha uyanmak… Özledim. Hem de çok özledim seni. İliklerimde bile hissediyorum yokluğunu. Bir olduğumuz sevişmelerimizin soluğunu özledim. Kolum uyuştu ama kımıldamak istemiyorum olmadığın bu yatakta. Kımıldadığımda kokuna çarpmayacağımı bildiğim için kımıldamak istemiyorum. Uyuşmuş olan kolum da özledi seni onu da biliyorum. Bi haberim nerede kimlerlesin, bi’kendimden haberim var bir de özlemimden. Her özlemiş olan kavuşur mu? Yoksa biteviye devam mı edecek içinden çıkmayı beceremediğim kısır döngüm. Kimbilir; ki ben bile bilmiyorum ama belki de becerememek değil de istemiyorumdur bahsettiğim kısır döngünün içinden çıkmayı. Burada sorular benim, cevaplarını bilmesem bile bana aitler. Özlediğim sen de bana aitsin burada. Avuntum bana ait, avunamayışım bana ait. 

Bir hayal ya bu; işte en gerçek, yalın haliyle burada ve bana ait. 

Kımıldadım!

Kendime çarptım!

Kanın uyuşmuş olan kolumdaki damarlara akışını hissedebiliyorum.

Balıkçıların sesleri geliyor yatağa, aralık balkon kapısından.

“ Kasayı uzatsana oğlum hadi! Seni bekliyorum! ” diyor adam.

Bir de başucumda duran çiçeğin kokusu karıştı sabahıma…

Gün aydı!

Ben mavi…

özgür tamşen yücedal

 
Yorum yapın

Yazan: 02 Ekim 2018 in DENEMELER & RÜYALAR

 

Etiketler: , , , , , ,

niyet

 

O ikiyaka biraraya gelemeyince, iki kalp bir atmaya başlayınca, iki elin sesi çıkınca, iki dirhem bir çekirdek olunca, iki vakte kadar kavuşunca, iki arada bir deredeyken, iki gözü gibi kollayınca, ikilik çıkınca, iki arada bir derede kaçınca, ikisi arasında kalınca, iki yoldan birini seçince, iki kafadar yaramazlık yapınca, iki ayak bir papuca girince, iki adım ötedeyken… Üçüncü, dördüncü, beşinciyle falan değerlendirilemeyecek ikilik halleri şu ekranın karşısında otururken aklıma gelmeyenleri de düşününce ne kadar çoklar mış. Birçoğu yalnızca iki taneCİK olmalarına rağmen içinden çıkılması ne kadar zor haller miş. Ki; ben farkına bile varamadan kendimi içine düşmüş bulduğum , düşürülmek istendiğim, bile bile düştüğüm çoğu ikilik halinde gene çoğunlukla pes edip teslim olan, akışa bırakanlardanım. Ve gene pek çoğunlukla o akışın akıp akıp gelip beni bulacağını bile bile; mecburiyet.

Bak! Ikinci paragrafa geldim kalakaldım. İtsem gider mi, bıraksam olur mu? Gecemin lanetinin adı sanırım; İKİ.

Halbukî niyetim kötü değildi. Öğle saatlerinde mideye indirdiğim İzmir Köfteler sebebiyle akşam yemeği yememek için mutfak tezgahında duran yarım simidi yemek isteyen canımı durdurabilmek için almıştım kucağıma bilgisayarı. Üstelik pek rahat olduğum da söylenemez, sehpaya uzattığım bacaklarımın dizleri ağrıdılar. Evet; ikisi de… Yorgunum! Ama duştan çıktıktan hemen sonra giydiğim beyaz pijamalarımın üzerindeki pembe polar sabahlığım kadar iyi hissettiren o kadar güzel, bu gece daha da güzel gelen bir şarkı var ki kulağımda; Karsu söylüyor, ‘’ Bırak Beni Böyle ’’ diyor. Bugün yaptığım 563 km boyunca hep böyle şeyler söyledi kulağıma, bana bana…

Ben olduğum yere gelirken yüreğim hep kızıma kızıma gitti benim bugün, dün, önceki gün, günlerdir olduğu gibi. Karsu’nun haberi yok bundan ama olsun, benim için sorun olmadığına göre O’nun için de olmamıştır.

Herkes farkında ya da değil ama bir diğeri, diğerlerine aracı olmuyor mu zaten?

Hissettiğimiz her şey kendimizin, bir diğerimizin zamanın bir yerinde ettiği duası, şükürü, küfürü, laneti, niyetiyle çakışmıyor mu?

Bunların iki sine de inanıyorum. O halde:

‘’ Bu hayata gelişime aracılık eden,

bu deneyimi yaşamama,

hayatın tatlarıyla buluşmama,

ben olma halime,

seçimlerime,

seçeceklerime,

geçmişime

ve

geleceğime,

hizmet eden herkesi kucaklıyorum.

Pişmanlık diye gördüğüm seçimlerimi,

beni kısıtlayan hallerimi,

hayatla, annemle

ve

olanla barışmamın önündeki engelelri kaldırıyor

ve

özgürleşiyorum.

Hizmet ettiğim ve hizmet ettiklerimle helalleşiyor,

almayı ve vermeyi dengeli bir şekilde kabul ederek ilerliyorum.’’

Iyi geceler

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

 

NoT: Dua Meltem Güner’in Niyet Defteri adlı kitabından alıntıdır.

 
Yorum yapın

Yazan: 24 Eylül 2018 in GENEL

 

Etiketler: , , , , , , , , , ,

olacağı var mış


Karayollu yolculuklarımızda içinden geçtiğimiz tünellerdeki SOS telefonları bir merkeze bağlı, çalışıyorlar mı! Her görüşünde benim gibi aklından geçirenleriniz olmuştur mutlaka ki ama merakını yenip, aracı kenara çekip arayanınız oldu mu? ‘Yanlış numara oldu kardeş, kusura kalma!’ diyeniniz falan oldu mu? Peki ya acil çıkışlar gerçekten çıkıyor mu bir yerlere? Denenmiş midir acaba? Türkiye’de yaşayınca böyle (p)sikopat oluyor insan. Ya yanlışsa! Ya hatalıysa! Ya unutulduysa! Ya yanlış hesap edildiyse!

Aman be bende tutturmuşum neler diyorum. Biz de her şeyin üstünde;

Kaderde var mış.

Vardır bir hayır.

Olacağı var mış.

Her şeyin hayırlısı

lar var. Tamam hemen hepsi ve benzerleri benim de dilime yapışmış ve çoğu kez yürekten inanıp söylüyorum. Amma ve lâkin; hata – ihmal – güvenliksizlik sonucu kullanıldıkları zaman kafam uçuyor, kontrolsüz güç kullanma isteğiyle coşuyor içim.

Şükür ki yedi gün önce coşturan, coşkunlaştıran çok güzel bir şey oldu ve mutluyum: Eylül Geldi.

En sevdiğim havalar geldiler. Beni benden aldı mı bu en sevdiğim havalar? Hayır. İstesem de istemesem de ben bendeyim. Her şeye rağmen seviyorum işte. Şu koltuğa uzandığımda pencereden gelen esintinin üşütüşünü, balkonda şalsız oturamamaları, dışarıya temkinli çıkmak zorunda kalışları falan çok ama çok seviyorum. Battaniyeli, şallı, yağmurluklu baharları…

Rîyalı, menfaatli, samimiyetsiz, nankör, kıskanç, haset şeyleri de oldum olası hiç kabul edemedim ben. Hep bana hep bana olanları mesela, hep dert anlatmalı şeyleri, iyi güzel günlerde hatırlamamaları, sahte gülen, hazmedemeyenleri… Sitem ettim mi? Hayır, uzak durdum, uzağımda tuttum ve çoğunlukla da kendileri gittiler. Peki bu paragraf şimdiki zamanlı, dünlü, evvelsi günlük falan bir sitem mi? Hayır. Geniş zamanlı bir şey olmakla birlikte yazış sırasında kâfiyesi hoş geldi kulağıma da parmak uçlarıma da.

Yoksa çok büyük çoğunlukla ‘o …. yaptı’ dan ziyade ‘ben ne yaptım da böyle oldu acaba’ cılardanım. Önce kendini sorgulayıcılardan olmak için varımı yoğumu koyuyorum ortaya. Olursa oluyor, olmazsa hiç olmamış oluyor zaten. Bu zamanesel, yaşsal yorgunluklar, ilişkisel yorgunluklar, instagram yorgunluğu ( yoğunluğu ), WhatsApp yazışmalarının ne yana çekersen o yana gidişesiliği falan derken herkes kim olacağını, kim olduğunu, kim – kiminle olması gerektiğini unutmuş durumda. Seç – beğen – hoppp oldum.

Sessizlik en iyisi. En güvenli sığınak. Sen istemediğin sürece kimseler bulamaz seni sığındığın sessizliğinin içinde. Ta ki orada yalnız başına canın sıkılana kadar da izin vermeme özgürlüğün var.

Peki ya düğün fotoğrafçılığında açılan çığır? Ne paralar ödüyorlar o saçma sabuk fotoğraflar için acaba? Gelinlikle denize giren mi istersin, ağaca tırmanan, dama çıkan mı… Evlenmelerinin üzerinden yıllar geçtiği halde fotoğrafçı tutup sokak sokak, şehir şehir gezenler bile var bir albüm uğrunda. Hele ki bu kategoridekiler artık ne kadar memnun, mutlularsa evlendileri için, üzerinden yıl-yıllar geçtiği halde farklı şekillerde kayıt altına almak için düşüyorlar fotoğraf işinin peşine. Son modaya uygun çekilen fotoğraflar ne garantisi veriyor olabilir? Yıllar öncesine kadar karşılıklı saygı, güvendi uzun yıllar bir yastığa baş koymanın garantisi, demek ki bizim haberimiz olmadan bu da değişmiş. Mutlu gözükülen anlar kayıt altına alındı mı iş tamam, demek.

Offf valla kafamın almadığı şeyler bir dünya işte…

Asıl önemli siz söyleyin bakalım kışlık domatesler kavanozlandı mı, patlıcan – biber közlendi, barbunya – bezelyeler ayıklandı donduruculara kondular mı? Kırtasiye alışverişleri tamam, etiketler yazılı mı?

Herkes görevinde, yerli yerinde…

Bakın Eylül’e; yüzüstü bırakmadı bizleri bu yıl da geldi işte!

Herkese hoş gelsin

Annemin ağrısı sızısı kalmasın

Handan ve Elif Teyzelerimin bacakları iyileşsin

Her kimde varsa bir sızı, bacak olur, baş olur, kalp olur, her türlüsü dinsin

Dallardan dökülecek yapraklar gibi dökülüp gitsin, olan tüm dert tasa

Ferahlık olsun

Amin

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

 
1 Yorum

Yazan: 07 Eylül 2018 in GENEL

 

Etiketler: , , , , , , , , , , ,

cahilim

 

Çok şükür bitti! Uzun bir bayram tatilinin daha sonu… Ardından kalanlarsa; enkaza dönüşmüş tatil beldeleri, insanların arkalarında bıraktıkları ayakizleri yani çöp yığınları, sarsılmış – çarşıya uyamayan ev hesapları, yorgun bedenler, bunca gün birarada kalan karı-koca halleri, bozulmuş düzenler falan felan. Döviz möviz derken bizlerde tepe taklak olduk yani. Kime açıklandığını pek anlamasam da durmaksızın açıklanan önlem paketleri falansa götümüze kaçtı.
Ha tüm bunlar olurken bizim başımıza gelenler, bitenler, her şey gibi en sonunda nihayetlenecek olanlarıysa yazsam yerimiz dar kalır. Hepsi bitti derken geçen sabah Vilo ( annem olur kendisi ) yataktan düşüp 8. kaburgasını kırmış. Bak soracaktım alttan 8. mi yoksa üstten 8. mi diye, unuttum. Gerçi kaburgaların alttan ya da üstten sayılışları var mı, kaç taneler onu da bilmiyorum, cahilim. Hadi bu haberi aldım derken öğle saatlerinde sokağımızda tatilcilerden bir çift kavga etmeye başladılar sonunda adam kadına vurdu, kadın bağırmaya başladı ( aslında kadın en başından beri bağırıyordu ). Don atlet yanlarına koşup kadına ‘’ Polisi aramamızı ister misin?’’ diye sordum. ‘’Biz iyiyiz!’’ diye bağırdı. Ben de ‘’ Gebertin o halde birbirinizi! ‘’ diye bağırdım. Ouz’la koşarak eve kaçtık.
Sonra mı?
Her lafa cevap verdiği için Oğuz’a ceza verip arabayı falan yıkatıp çöpleri attırdım diğer yandansa istediği için semizotunu topraklarını arındana kadar, canımı lavabo evyesinde bırakacak şekilde yıkayıp pişirdim.
İşler bitti derken tüm uyarılarıma rağmen velet kapıdaki kaktüslerden birini avuçlamış halde geldi eve ve yatana kadar cımbız, yakın gözlüğüm, telefonun feneri eşliğinde diken ayıkladım.
Bak daraldı nefesin gene!
Hayır eli dursa ayağı, ayağı dursa eli ama en fenası hepsi dursa çenesi durmuyor eşşolunun. Dün sabah -Huzursuzluğun Kitabı- adlı romanı okumaya başladığımdan beriyse ‘’ Huzursuz musun anne? Neden huzursuzsun? Huzursuz değilsen neden okuyorsun bu kitabı? Ne anlatıyor yazar? Neden bu kadar kalın? Yeterince büyüdüğümde ben de okumak zorunda mıyım bu kitabı?……’’
Anlatabiliyor muyum?
Kitabı ( soruları ne hakkındaysa ) mı paralasam, kendimi mi paralasam ikilemi arasında yaşıyorum beteviye. Allahtan mavi gökyüzü var! Beyaz kelebekler, bulutlar, rüzgar, begonviller, kitaplar, yazarlar, şairler, gittikçe azalan iyi insanlar, kuşlar, arılar… Ve iyi ki incir ağaçları varlar, şükür. Bu sabah yürüyüş dönüş yolumda lahmacuncunun yanındakinin dalından göz hakkımı kopartıp yedim iki tane incir yedim. Sonra sarıldım gövdesine teşekkür ettim ağaca. Kafamı kaldırıp şükrettim, bu yaz da bu ağaçtan incir yemek nasip oldu diye. Diliyorum; kimseler kesmesinler o ağacı da diğer tüm ağaçları da.
Yerlere çöp atan elleriyse kendilerine ve çocuklarının geleceklerine havale ediyorum. Ve ağaç kesen, çöplerini sokaklara atanları, boşa su harcayanları düşünce aklımı uçuruyorum. Birbirlerine verdikleri zararlar, yalan dolanlar, riya, kabalık falan artık hiç umurumda değil de bunlara tahammülüm yok.
Çorapların çiftleriyse hâlâ kaybolmaya devam ediyorlar. Bamya sümüklenmekten vazgeçmedi. Domatların kurtlularına kurban olunur. Pazarcılık zor mesleklerden biri, arka sokağımızda kurulduğundan biliyorum. Ve lütfen almayacaksanız otun bokun fiyatını sormayın!
Sesini duymadan, gözlerine bakmadan, kokusunu duymadan yapılan tüm iletişimlerse sahtedir, gerçekliğinden emin olunamayandır.
Dile getirilmeyen hiçbir duygu ise ( ki; kırılmışlık da en başında gelir ) karşımızdaki tarafından tahmin edilemez. Konuşun! Anlatın! Hesap sorun!
Insanlar konuşa konuşa anlaşırlar. Ama yalnızca insanlar!

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

Henüz ¼ ini okuyabildiğim kitaptan birkaç tane alıntı:
. Kalp düşünebilseydi, atmaktan vazgeçerdi.
. Ne var ki her şey kusurludur ve en güzel günbatımının daha güzeli, bize uykuyu getiren yelin daha huzurlusu hep vardır.
Hayat; bize hükmeden, hakkında neredeyse hiçbir şey bilmediğimiz, tekdüze ve gerekli.
. … çünkü bütün dünya hayal kurar: Bizi birbirimizden ayıran şey, o hayalleri gerçekleştirebilecek gücümüzün ya da kendiliğinden gerçekleştiklerini görecek kadar şansımız olup olmadığıdır.
. hepimiz kendi dışımızdaki koşulların tutsağıyız.
( Huzursuzluğun Kitabı / Fernando Pessoa )

Not: 

 
1 Yorum

Yazan: 27 Ağustos 2018 in GÜNLÜK, GENEL

 

Etiketler: , , , , , , , , , ,

fuşya renkli olan

Pazarın girişindeki iç çamaşırı satan tezgahın önünde durdum. Merhabalaşıp hal hatır sorduktan sonra likralı sütyenlerden almak istediğimi söyledim. üstte duran fuşya renkli olanı beğenmiştim. Onunla beraber bir tane de siyah almaya karar verdim. Kadın istediklerimi poşete koymak üzereyken bir de beyazından alayım, dedim. Ne kadar ödeyeceğimi sordum. Normalde tanesini 20 tl’ye sattığını ama bana 15 tl’ye vereceğini söyledi. Sabah siftahıy mış. 45 tl ödeyip tezgahtan ayrılırken altı yazdır her kuruluşunda pazara buradan girip kadının tezgahının önünden geçtiğim halde ilk alışverişim olduğunu, bundan sonra çamaşır ihtiyacım için başka biri değil bu kadına gelmeliyim diye düşünüp karar verdim.

Sebze tezgahlarına giden yolda içimi dürten şey; gerçekten sandığım gibi samimiyetle mi davranmış yoksa bu defada mı… İşte o rahatsızlık battı bana ve önüme gelen üç çamaşır tezgahında durup aynı ürünün fiyatını sordum. Hepsinde tek fiyat vardı; 15 tl. Bu yanıtı almak istememiştim aslında, korkmuştum. Tabii ki kadın benim kahverengi saç, kahverengi gözlerimin hatrına indirim yapmamıştı ama neden ‘’ sana 15 tl ‘’ olsun demişti. Demesindi. Iyilik yapıyor gibi yapmasındı. Sanırsınız sevgilim var da o aldattı beni. Öyle bir kırılmışlık. Kararımı vermiştim, dönüşte uğrayıp söyleyecektim. Tek sorun vardı; ne diyecektim kadına.

Pazar bitiminden eve dönerken köşedeki cami minaresinden yükselen ilahilerin altında, mezarlığın duvarına kolumu yaslayıp durdum. Düşündüm. Tamam önce diğer tezgahlara fiyat sormalıyıdım falan yani bu kazıklanma falan değildi belki, kazıklanan yalnızca içimdeki iyi niyetlerimdi, inanmıştım kadına. Ulan aldın git işte daha ne kuruyorsun kafanda; iyi kadına benziyor, daha önce neden hiç buradan almamışım, bundan sonra hep buradan alayım falanlar. Salak mıyım acaba? Niyetin iyi olanı günümüzde aptallığa da giriyor olabilir. Değişmedim. Değişemiyorum. Bu ve yanlarında bunun incir tanesi kadar kalacağı daha nicelerini yaşadım. Herkes dürüst, herkes samimiy miş gibi yaşadım, yaşıyorum. Ilahiler bitti. Ezan başladı. Işte o anda yeni bir karara vardım; ne aptal ne de salağım. Kaybettiğim iş gücü, para oldu bu hallerimden dolayı. Anlayamamazlık, anlamdıramamazlık, kızgınlık sonrasında gelenler oldular. Aman kimse alınmasın, kırılmasın, zor durumda kalmasın diye diye…

Bu yaşa kadar değişmediysem bundan sonra değişebilme ihtimalim yok. Ve ayrıca kaybettiğim sandığım şeylerin en büyük kazanımı iç huzuru oldu, huzurluyum. Kimseyi aldatmak, düdüklemek için kullanmadığım kalbim ve beynim var. Benden gitti sandıklarımla, benden bir şeyler aldığını sananların başları göğe de ermemiş, zengin de olamamışlardır. Eminim.

Bir de babam var tabii, babamın da hiç eksildiğini görmedim. Sonsuz iyi niyetli bir adamdır, sonsuz…. Ona ayıp olmuşluklar falan çok olmuştur lakîn ayıp edenler farkına bile varmamışlardır, kimbilir. Ama babam hep çoğaldı benim.

Iki gün önce bitirmiş olduğum kitabım bir bölümünü okurken de aynı şeyleri düşünmüştüm. Üşenmeden alıntılayacağım merak edenleriniz olur belki diye. Kitabın elime gelişi ise çok zamanlı oldu, ayrıca. Ki; bilen bilir vitrin kitaplarını pek almam. Bu defa da almadım, hediye geldi. Yazar bana, senin gibilerden çok var, henüz tükenmedik, desin diye hediye edilmiş. Senin gibi anlayamayan, unutan, hatırlayan, küsen, sonra kedi kendine barışan… En komiği dağa küsen karınca hallerim, derdi küstüğü dağ değil de kendimin olduğu hallerim. Ama yalnız değilmişim, değilmişiz. Hatırlatıldı. Köşe başları olmasa bile zamanı geldiğinde kitap sayfalarında, kelimeler aracılığıyla buluşabiliyoruz.

Pazara gelince ise; tezgahlara sergili tazecik, rengarenk sebze-meyveleri görünce kendinden geçen, bir pişiribilite, bitirilebilite halleri içine giren yalnızca ben değilimdir, herhalde. Hayır kendini çekirdek aile değil de ufak bir aşiretin yemeklerinden sorumluy muş gibi hissedip kilo kilo alışlarım ne peki! Kapı komşularımızla paylaşacak zeytinyağlı fasulye, deniz böğrülcesi, mısırımız bolca var bu hafta. Paylaşmak da eksiltmez bizi?  

Yani çok da şe’etmemek lazım. Eve gelir gelmez çitiledim sütyenleri lavaboda musluğun altında, kurudular bile. Mis gibi giyilmeye hazırlar. Sebzeler dolaba yerleştirildiler, mısırlar düdüklüdeler…

Bir pazar maceramız daha son bulmuşken büyüklerin ellerinden, küçüklerin gözlerinden öper selam ederim.

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

İşte Alıntı:

‘’’’’’ Biz nedense evimiz için eşyalı ilanı vermişiz ve evi ilk gezen beğenmiş, alacak.

Toparlanıyoruz, annem daha jelatinleri üzerinde balkon salıncağımızı bırakmak istemiyor; babam, ‘’ Olmaz,’’ diyor, ‘’ evi böyle gördüler ayıp olur.’’

Annem Almanya’dan aldığı vitray avizeyi söktürmek istiyor; babam, ‘’ Olmaz,’’ diyor, ‘’ ben evi bu halde eşyalarla gösterdim, bire bir bırakmak zorundayız. Ayıp olur. ‘’

Çok küçüktüm ama o evden annemin buzdolabı süslerini zor alarak çıktığını hatırlıyorum. Çünkü babam öyle söz vermişti, aksi ayıp olurdu. Annem vitray avizeyi sormasa daha iyiyidi, ne de olsa yenisi alınırdı.

Ev, satın alanların üç hafta sonra yeni evimize gelip, bir önceki ayın kapıcı parasını ( bugünün yarım ekmek döner parası ) bizden istediğini ve annemin yüzünü hatırlıyorum; ‘’ Çok ayıp oldu! ’’

Bizim böyle çok anımız var.

Annemin silinebilir, beyaz, gıcır yeni tip panjurlar konusunda diretmesine rağmen babam, apartmanın üç dairesinde daha olan, eski tip sarı panjurlardan taktırmıştı. Tamam, o yeniler çok kolay temizleniyordu, çok daha güzeldi ama beyazlığı dışarıdan bakılınca görünüş bütünlüğünü bozardı; kimseye ayıp olmasındı.

Biz eski tip panjurları taktırdıktan on gün sonra üst kattaki komşumuz, yeni tip beyazlara geçiş yaptı.

Anneme bayağı ayıp oldu. ‘’’’’’’’ ( Bütün İyiler Biraz Küskündür / Nilay Örnek )

 
2 Yorum

Yazan: 05 Ağustos 2018 in GÜNLÜK, GENEL, İNSANOĞLU

 

Etiketler: , , , , , , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: