RSS

Yazar arşivleri: ouzelf

ciddiyetsiz

 

Toplu olarak, topluluklar halinde yaşamaya başladığımızdan beri bizlere neyi ne kadar, nasıl, nerede, ne ölçüde yapmamızı söyleyen, kurallarla kanunlara bağlayan düzenler var ya… Yaşamsal düzen, eğitimsel düzen, kapitalist düzen, sağlıksal, toplumsal falan. Hani diyorum; bundan bu kadar ye, şu kadar konuş, yalnızca bunları konuş, evlen, her şekilde evli kal, mutlu ol, yazma, yazacaksan kontrollü yaz, yalnızca bunları oku, diğerlerini okuma, izinle gir, giremezsin, bu kadar harca, yetmedi daha fazla harca larımızı düzenleyenler. Işte tüm bunları yaparken bence karar ve zamanlamayı gene bizlere bırakmadan ‘Kış resmi olarak şu tarihte gelir. Kışlık giyisilerinizi çıkarın.’ diyerek bunu da bizim insiyatifimizden almalılar. En azından benimkini!.. Benden bunu da alsınlar da her yıl bu zamansızlığı yaşamayayım. Yoksa gelin görün ki götümün donmasına ramak kalmış ben hâlâ tintiri tintiri.

Ama ramak mamak kalsa da yetiştim ve iki gün önce tıkıştırmak suretiyle kaldırdığım yerlerinden çıkardım onları. Bugün de giydim. Ve yerleştirme sırasında gördüm ki; ben yememiş içmemiş don, sütyen ve çorap almış, durmamışım. Durduramamışım kendimi. Muhneviden kalanlarla beraber yığınca donum var mış. Artık yok! Renk renk çorap alıyor olmalıyım yıllardır, farkında bile değilmişim. Artık farkındayım! Sütyen deseniz; ölçü değişmediği halde bir insan neden bu kadar sütyen alır? Artık almayacağım. Hayır bu dünyayı bırakın götürebilseydim eğer öte dünyada da memelerim açıkta kalmazlar. Aman diyim!

Üç yıl kadar olmuştur sanırım ‘Sade’ adlı bir kitap okumuştum. Hayatın her alanında sadeleşebilmek için yol gösteren bir kitaptı. Ilişkiler, duygular, insanlar, eşyalar, bilumum konularda sadeleşmek. Yukarıda bahsi geçen üç eşya dışında hayli sadeleşmişim. Neyse ki! Kayınvalidemin deyimiyle öyle hırt hışıl dolu değilim. En sevindirici olansa giymediğim hiçbir şeyim yok gardolabımda, ayıklama falan yapmama gerek kalmıyor böylece. Birçok kereler kendimi kasalarda elimdeki ürünle kitap, yağlıboya ya da yemek arasında tercih yaparken bulmalarım boşuna değilmiş. Daha da sadeleşmek için elimden gelenin daha fazlasını yapmak zorundayım aslına bakarsanız. Bu olanlar bile fazlalar.

Geçen sabah aklımda deli sorularla uyandığım sabahlardan birindeydim gene. Düşün düşün bir halta varamadım bu defa da. Insanlığın büyük sorunsalı; neden yaşıyoruz. Yani sonunda öleceksek neden? Neden bu kadar sorun, sorumluluk, kargaşa, endişe, duygusallık, aldanış, aldatma, debelenip durmak neden. Sonunda ölüm olan bu en büyük mecburiyet neden? Hele hissetmek, çaresizce hissetmek, onlarla yaşamak. Birbirimiz sevmek, sevebilmek için sebepler bulmak, olduğumuz gibi kabul edebilmek için kâh gözümüzü yummak, kâh kulağımızı tıkayıp kafayı öte çevirmeler, neden? Başkalarını bırakın kendimizi sevebilmek için yıllar harcamak. Ha sizler harcamamış, doğuştan mükemmel insanlar olabilirsiniz ama ben rahatlıkla itiraf edebilirim, ben hayli çabaladım. Öyle boktan birisi değildim yahu ama kontrol altına alınmam, islah olmam gerekiyordu. Oldum mu? No! Az buçuk diyebilirim. Tüm bunları düşünmeyi bırakmaz, uzatırsam olduğum kadarını bile bozup tamamen sapabilirim yoldan onu da biliyorum.

Derken:

Bir arkadaşım aradı. Can kurtaran da diyebilirsiniz. Karşılıklı ‘ İti an çomağı hazırla ’ durumumuz üzerine konuyu açtığı sırada,

‘ Of! Dur be zaten sabahtan beri kafayı yardım düşünüyorum. ’ deyince

‘ Yine ne düşünüyorsun? ’ diye sordu.

‘ Hayatın anlamını arıyorum bu sabah ’

‘ Ben sana söyleyeyim o kadar düşünmene gerek yok ’

‘ Nedir?’

‘ Alışveriş şekerim. Hayatın anlamı alışveriş. Sen yanlış yerde arıyorsun, kredi kartı ekstrene bakmalısın. ’ dedi.

Dedi. Gülmeye başladık. Bende konu kapandı. Bitti yani. Cevabın ciddiyetsizliğinin, geçiştiriciliğinin içindeydi cevabım aslında

‘ Hiçbir şeyi bu kadar ciddiye almamalı. Yoksa boku yersin. ’ Daha doğrusu ciddiye alacaksan daha ciddi şeyleri almalısın ki sonunda bir eylemin olsun. Ne yani hayatı ciddiye alıp, anlamsız bulup yaşamayı mı bırakacaksın?

Zaten mutluluk bile bu kadar dayanıksız bir şeyken, tanımını bile yapamıyorken, resmini çizemiyorken daha ne yani, nedir.

Bundan daha güzel bağlayamamazlık edemezdim, ettim. Düzeltmeye kalkar, ekler çıkartırsam bir şeyler, üzerine tüy dikmiş olacağım. Özetle; iç dökmem bu kadar cık. Ciddiyetsiz ciddiyetsiz yatabilirim.

Sadeleşmek lazım.

En basitinden…

Sağlık olsun.

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

Reklamlar
 
1 Yorum

Yazan: 21 Kasım 2017 in GENEL

 

niyeyse

‘’ Dile kolay. ‘’ Dile, gerisi kolay mı demek istiyor yoksa dile söylemesi kolay gerisi zor mu demek istiyor acaba. Dile kolay kalbe zor mu? Unut demek dile kolay mı? Düştüğün diller umurunda mı? Dilinde yılan olanların kalplerinde ne var? Kalbe sığanlara dil yetebilir mi? Nedir bu dil belası? Ne kadar zorlasam buradan bir şey çıkacak gibi değil. Çıkacaksa bile ben çıkarabilecek gibi değilim. Hadi çıktı diyelim ne yapacağız bu kadar dili. Ama allahtan yalnızca bir dilimiz var ve o da ağzımızın içinde, önünde dudaklar var, aralarında dişler var. Susması gerektiği anlarda kendi iradeleriyle kenetlenemedikleri için pek bir işlevleri yok aslına bakarsak. E dilin kemiği de yok. Kontrolsüz yani. Dengesiz. Bazen edepsiz. Kimi kıskanç. Kimi boş laf sever. Kimi bildiği ne varsa kusar ki çoğu onlar gibilere ‘ağız ishali’ diyorlar. Kimini kesseniz laf alamazsınız. Kimini kesmek istersiniz. Bir de canı çok kıymetlidir, ısırılmaya falan gelmez. Tadı kaçtı mı hayat zindan.

Düşünün bir dil de beynimiz de olsaydı! Vay halimize… Aman tanrım benim bir beyin dilim olduğunu düşünemiyorum bile. Bu iç sesim olarak durmadan konuşan sesin bir de dili olsa! Çenesi düşük, olur olmaz sorular soran, her şeyi irdeleyen, bir gün yüzü göstermeyen, yelkenlerimi suya bırakmama müsade etmeyen, kontrol manyağı, yalandan namus budalası, yerinde keyif pezevengi, el bağlar, göz karartır, laf yetiştirilmez, kavgaya girilmez, zevzek bir şey kendisi çünkü.

Bu dış sesimi seslendiren ağzımın içinde yaşayan dilim daha az konuşmaya başladığından beri hele, halim NİCE. Biri sustu diğeri daha fazla konuşuyor artık. Ses tonu nasıldır diye merak etmiyor da değilim. Yeterince etkileyici olmasa gerek ki; kafamı karıştırıp kalabalık tutmaktan fazla bir işe yaramıyor. Hâlbuki şöyle kendine güvenli, tok, şuh, az öz net konuşuyor olsa, becerebilse işim ne kadar kolay olurdu, koşulsuz itaat. Mis gibi.

Güneş uzak ama ısıtıyor. Yalnızca sana mı, bana mı, ona mı? Her şeyi üzerine alma, anlam yükleme, kendin dışında herkesi suçlamaktan da vazgeç artık. Bir silkelen yahu! Mız mızlanıp durmadan şikayet ediyor, taş atıp kolu yorulsun istemiyor insanlardan gına gelmiş bu dünyaya. Insanlık bu tür yüzünden bugün bu halde. Tabii bir de hâlâ arabasının camından çöp atanlar yüzünden. Işte bir de o ırk temizlenemedi şu evrenden. Ellerinde hortum, musluk, duş başlığı saatlerce su akıtanlar da. O atılan çöpler, tutulan hortum, musluk ve duş başlıkları münasiptir onlara.

Son olarak, son günlerde, son-u gelmeyen tartışmalara sebep olan, hakkında son-suz sözcük yazılan ‘ hayvanseverlik ‘! Hadi şimdi akşam akşam yanlış bir laf çıkar ağzımdan neme lazım… Diyeceğim, soracağım yalnızca şudur aslında: insan olarak birbirimizi sevmeyi, birbirimize bakabilmeyi, birbirimizin haklarına sahip çıkmayı, haklarımızı savunmayı, saygı duymayı, haksızlıkla mücadele etmeyi becerebiliyor muyuz? Bizler insansever olmayı becerebildik mi? Acaba insansever olamadığımız için mi hayvansever olmayı bile beceremiyor oluşumuz. Hayvanseverim derken, hayvansever MİŞ gibi yaparken mahalleleri, sokak, apartman katlarını paylaştığımız insanları ne kadar düşünüyoruz?

Herbirimize çuvaldızlar dağıtılmalı? Bir de düşünmemiz gerektiğinde önümüze koymamız gereken şapkalar dağıtılmalı? Ki; önce kendimize dönük yaşamayı öğrenebilelim.

Böyleyken böyle işte… Gün gelecek hem kendimizi hem de birbirimizi affetmek zorunda kalacağız.

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

 
1 Yorum

Yazan: 15 Kasım 2017 in GENEL

 

istiyor du

 

 

Günaydın

Gün doğdu, uyan istiyor.

Elif, akşam yemekte köfte-patates istiyor.

Oğuz, odası için renkli etiketler istiyor.

Erdoğan, akşam sinemaya gidelim istiyor.

Mila, mama istiyor.

Beden, ona iyi bakmamı istiyor.

Saç, taranmak istiyor.

Tırnak, kesilmek istiyor.

Yağ, daha fazlasını istemiyor.

Yüz, temiz kalmak istiyor.

Dudak, tebessüm istiyor.

Kulak, duy istiyor.

Göz, gör istiyor.

Kalp, hisset istiyor.

Sümük, aksın istiyor.

Kan, damar istiyor.

Çiçek, su istiyor.

Güneş, aydınlan istiyor.

Su, yolunu bulsun istiyor.

Doğa, özen istiyor.

Kitap, oku istiyor.

Giyisi, giyilmek istiyor.

Para, daha fazlasını istiyor.

Yalan, söyleme istiyor.

Iyilik, denize at istiyor.

Yol, git istiyor.

Yol, gidenler dönsün istiyor.

Aşk, yar’ın ucunda kal istiyor.

Aşk, mavi istiyor.

Gökyüzü, kuşları istiyor.

Yalnızlık, paylaş istiyor.

Gözyaşı, aksın istiyor.

Ayrılık, unut istiyor.

Savaş, bitsin istiyor.

Politika, dayak istiyor.

Şarkı, yaşanmışlık istiyor.

Yaşlı, aranmak istiyor.

Küçük, anla istiyor.

Büyük, çocuk gibi olmak istiyor.

Ergen, özgür olmak istiyor.

Dost, güven istiyor.

Kötülük, kötülük istiyor.

Iyilik, hep iyilik istiyor.

Arzu, seviş istiyor.

Zaman, onunla yarışma istiyor.

Dua, kabul istiyor.

Hayırlısı, temiz yürek istiyor.

Hayat, yaşa istiyor.

Kader, kabul et istiyor.

Kadın, ……………….. istiyor.

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

 
Yorum yapın

Yazan: 27 Ekim 2017 in GENEL

 

vebal

 

Öfkeli – kızgın uyuyup, öfkeli – kızgın uyanmak. Nasıl bir haykırış içimde.

Bir şey olmaz cılardan

O kadarını yapamaz cılardan

Zamanla değişir cilerden

Bu kadar bekledim az daha bekleyeyim cilerden

Ben böyleyim cilerden

Üzdüğümü biliyorum ama seni çok seviyorum culardan

Yaptıktan sonra pişman oluyorum culardan

O zaman öyleydi cilerden

Vurup kaçanlardan

Vuramayıp susanlardan

Beni seveceksen böyle sev cilerden

Eğitimli eğitimsizlerden

Gözünün önünde olup biteni göremeyecek kadar kör olanlardan

Görmezden gelenlerden

Herkesten nefret edilesi durumda uyanmak ve tüm bunların çığlığıyla kahve içmek. Işte sabahımın özeti. Ruh halimin özeti bu kadar değil, yani tam olarak değil. Dahası var içimde, daha beterleri. Kötü dilekler var mesela döngüden korktuğum için dillendiremediğim. Kaybettiğim, siktir ettiğim daha niceleri gibi dögünün dönüp bulduğuna karşı inanacımı da kaybedersem yaşayabilecek gibi değilim. Hep kısa kısa cümleler kurarak yaşamaya başladım. Kötü bir şey aslında; söylemek istediklerinden çok fazlasının içinde kalması kötü bir şey. Kafa ağırlaşıyor. O ağırlaşan kafayı söküp atamıyorsunuz da, elim kimde elim bende durumları.

Susmaya, ne olursa olsun sevmeye, kabul etmeye zorlanmış çocuklardık büyüdük ama maalesef öyle de kaldık. Bok çukurunun içindeyiz hepimiz. Azınlık mış, istisnalar kaideyi bozmaz mış hepsi safsata amk. Tüm istisnalar kaideyi bozar, bozmakla kalmaz içine ederler.

Gökyüzüne yazasım var ‘hepinizin canı cehennneme ‘ – ‘ tüm bebek gelinlerin vebali üstünüzde ‘ ‘ölen tüm askerlerin kanları üzerinizde ‘ – ‘ herkes ettiğini bulsun ‘ hatta ettikleri onları bulsun diye. Edilen edilmiş olanların gelip hayatımıza sıçmalarından feci bezdim artık. İçimdeki savaş alanının sebebi bunlar. Soyunun da sopunun da suçu var. En büyük suç benim de olabilir. Ki; ona da varım. 

Diyim ben size; artık aşk falan da kurtaramaz bizi. Aşkın gücünü bile aşar bizim bu hallerimiz. Ona da bir siktir. Aşık olmayın kimseye, alışmayın da. Kimsenin varlığına alışmayın. Dibe batmamak için tepin tepin dur, o kadar.

Oturup düşünelim bakalım o gün geldiğinde ne yapacak, nasıl kotaracağız. O gün mü? Hem kendimizi hem de birbirimizi affetmek zorunda kalacağımız günden bahsediyorum, o gün geldiğinde ne yapacağız diye soruyorum. Gerçi biz de cevap hazır nasıl olsa;

‘ O gün gelsin bakarız. ‘

Valla batsın bu dünya, bitsin bu rüya diyerek kafamı kahvenin o da yetmedi 70’liğin içine gömmeyi düşünüyorum. Merak edenler için: başka planım yok. Tek planım bu. Haydi

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

not: tekrar okuyup yazım hatalarımı kontrol edecek durumda değilim. Eğer bulan olursa uygun yerlerde kullanabilir. 

 

 
Yorum yapın

Yazan: 19 Ekim 2017 in GENEL

 

yaşasın fazilet

 

‘Doğru insan diye bir şey yoktur, biraz yakından bakınca herkes biraz sorunludur.’

Buraya kadar tamam. Tamam da; insanlar çocuk sahibi olduktan sonra neden deliriyorlar. Zamanında ben de biraz delirmiş olabilirim, delirmiştim. Ama arabanın camına ‘’Arabada Bebek Var’’ etiketi yapıştıracak kadar değil. O kadar delirmedim. Şimdilerde bu etiketlere taktım. Camında bu etiketi taşıyan araçların yanlarına yaklaşıp özellikle içlerine bakıyorum. Nasıl olsa trafik hep duruyor bu şehirde.

Tesadüf eseridir ki; emziğini yatağında unutup sokağa çıkmışçasına perişan halde, saçları tepeden mandal tokayla tutturulmuş, ağzında sigara, kulağında cep telefonu olan bir kadın gördüm mesela aracının camında etiket var ama bebek yoktu.

Öpüşen bir çift gördüm; öpüştüklerine göre evli değillerdir diye tahmin ettim, camda etiket vardı ama arabada bebek yoktu mesela.

Kiminde bebekle birlikte çok sayıda insan vardı araçta, bebek o arabada olmak istemiyordur kesin diye şe’ettim, mesela.

Hele hele geçen gün denk geldiğim efsaneydi: camda ‘Arabada Prens Var’ etiketi yapışıktı, yaklaştım. Içeriye baktım, bebek yoktu. Bir de ne göreyim ön koltuklarda iki tane kaytan bıyıklı, beyaz gömlekli, cüssece iri adamlar oturuyorlar. Adamlardan birinin prens olduğu dönemde yapıştırılıp bugüne kadar unutulmuştur herhalde, diye düşündüm.

Ama itiraf edeyim bir tanesi vardı ki; durup sonra durdurup bebeğe çeyreklik takasım geldi. Neden mi? Örnek alınabilecek şıklık, donanımda, anne gibi bir anne, arka koltukta bebek, asılı bebek oyuncakları, camda etiket tastamamlardı. Düşününce, bu donanımda olduklarına göre onlar arabada yaşıyor da olabilirler. Çünkü ben nasıl o kadar şahane, unutmadan, düzen püzen içinde olunur onu da pek anlayamam, beceremem de galiba.

Aman tamam be; başkalarının etiketinden, yapıştırdıklarından, saç sigaralarından banane, doğru. Ama insan bir takılmaya görsün hepsi gözüne gözüne giriyor. Bu satırları okuyanlar arasında da trafikte böylelerine rastalayacak olanlar olacak ve şu satırları hatırlayacaklar, eminim.

Yalan! Emin değilim. Artık hiçbir şeyden emin değilim. Eminliğim bu yaşa kadar mış, bitti. Yediğim hurmalar götümde, ağzımın payı dilimde, derslerim kalbimde, şükürler olsun. O sebepten eminliğim parça pinçik, emin falan değilim.

Ama diyim mi size; bu gibi absürt şeylere takmazsam kafayı duramayacağım bu şehirde, insan içinde falan. Geçen hafta köye gittim, dönesim gelmedi. Sessiz. Sakin. Koşturmacasız. Çiçek böcekli. Temiz kokulu. He orada da huzur bozucu, damara basıcı insanlar yok mu, yoksa da istenmeyen ot dibinde bitmez mi?  Ama oralarda en azından topuklayıp kaçacak yer, yerler var..

Istanbul’da mı? Istanbul’u Fatih’ten, yerin altı üstündeki, gizlisi alenisi devletlerden, Acun, Ağaoğlu ve nicelerinden sonra bu defa da ‘Fazilet Hanım Ve Kızları’ tekrar fethetmişler, haberimiz olmadan.

Sosyo(ekonomik), sosyo(kültürel), sosyo(fizyolojik), sosyo(psikolojik), sosyo(dostluk), sosyo(aşık), sosyo(şehircilik), sosyo(eğitimli) ve benzeri sosyo’nun tüm değerlirini yedik, yedirttiler. Artık sosyo(ayrıştırıcı), sosyo(feysbukçu), sosyo(intagramcı), sosyo(riyakâr), sosyo(eleştirmen), sosyo(meraklı), sosyo(boş-çene), sosyo(acuncu), sosyo(tokici), sosyo(psikopat), sosyo(bihaber), sosyo(her-boktan-aşina) bireylerin yaşadığı topluluğu, ülkesi, ülkeleri, dünyası olduk.

Önümüzdeki yıllarda her şeyi yapay zekalar yapacaklar deniyor ya, net. Olmalı da zaten. Kalan son doğal zekalar, yapay zekaları icat ve imâl ettiler, kalan sahalar yapay zekalarındır. Önce doğayı sonra dünyayı sonra birbirimizi yiye yiye bitirdik.

Yaşasın Fazilet!

Halbuki bizim ‘Ferhunda Hanım Ve Kızları’ ve ‘Bizimkiler’le, ‘İkinci Bahar’da, ‘Kara Şimsek’e bindiğimiz, ‘Dallas’lı ne güzel günlerimiz oldu, değil mi?

En çok merak ettiğim ise: aşkın saf olanını, gerçeğini yaşayanlar kaldılar mı acaba. Düz, öylesine, duygusuna, akışına, sevdalısına, hesapsız, kitapsız, sosyal-paylaşımsız, intagramsız yaşayanlar kaldılar mı acaba? Eğer varsa aşkını bu şekilde yaşayanlar bilsinler ki çok şanslılar ve gene bilsinler ki, onlardan çok az kaldı, bu duyguların yalnızca hayalleri kaldı. Selam benden.

Insanın olduğu yerde umut tükenmez miş.

Yerimizin aldığınca delirelim.

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

 
Yorum yapın

Yazan: 15 Ekim 2017 in GENEL

 

gibi

Hep böyleymiş gibi
Hiç gitmemiş
Hiç gitmemişim gibi
Begonvil dalları hep renkli
Kelebekler hep beyazmış gibi
Hep sevilmiş
Hep sevmişim gibi
Bu anın içine
Buraya gizlenmişiz gibi
Suskun
Görünmez
Ama biz hep varmışız gibi
Kokusu, tadı bizmişiz gibi
Rüya gibi
Gerçek değil gibi
Ki;
Gerçek olan her ne ise.

özgür tamşen yücedal

 
Yorum yapın

Yazan: 10 Ekim 2017 in GENEL

 

net

Aşçıbaşı

Sağlık görevlisi

Ekonomi sorumlusu

Dış ilişkiler sorumlusu

Iç ilişkiler sorumlusu

Psikolog

Temizlik görevli – yetkilisi

Asayiş sorumlusu

Arabulucu

Sır saklayıcı

Eğitmen

Servis elemanı

Eczane yamağı

Ilaç prospektüsü

Veli

Oyun arkadaşı

Şu saatte aklıma gelenler bunlar. Sanırım aklıma geldiği kadarı bile kadınların yerlerinin doldurulamaz olduğunun kanıtıdır.

Yokluk, terkediş, hastalık, gurbetlik vb. sebeplerle eksikliklerinin çok derinden, bedenen, ruhen hissediliyor olmasının da kanıtıdır.

Erkekler Mars’a benzetilirken, kadınların bilinen sekiz gezegenden dış güzelliği ve tüm diğer gezegenlerin tersi yönünde yörünge hareketiyle hepsinden ayrılan Venüs’e benzetiliyor oluşunun da kanıtıdır.

Gidişlerinin ardından yaşanılan afetler, yerle yeksan olmalar, sağlarının sollarının tahmin edilemeyişleri benzeştiği için tesadüfen olduğu söyleniyor olsa bile dünyada en şiddetli kasırgalara verilen isimlerin kadın isimleri olmasının da kanıtıdır.

Eşsiz yaratılmış oluşlarına ise aldığımız her nefes kanıttır.

Peki kanıta gerek var mı?

Bir kadın olarak kendi adıma söyleyeceğim:

Beni annemin benli yaşlarına yaklaştıran her tecrübemde, başka bir anneden dinlediğim her yaşanmışlıkta bir kez daha kanıtlanıyor bana bile. Özellikle son dönemlerde ‘’Ulan nasıl becermiş şu kadın üç çocuğa yetişmeyi. ‘’ diyorum. Üç çocuğu geçtim yatıya kalan akraba-eş-dost, gelen-kalan misafirler…

Yalnız; idare edilmesi gereken ( ya da gerekmeyen ) kocalardan hiç bahsetmedim dikkatinizi şe’ederim. Onlarla ilgili de ayrıca konuşur, yazışırız. Haftasonu çocukların peşinde koşturur, alınması gereken yerlerden alıyor, bırakılmaları gereken yerlere bırakıyorken, bir yandan yemek, diğer yandan çamaşır, ta öbür yandan soru dinleme-cevaplama, dinleme dinleme ama hiç dinleneneme saatlerimde aklımdan geçenler bunlardı. Ve ancak yazabiliyorum.

Ha tabii gönül isterdi şapkadan kuş çıkartabileyim, Noel Baba’yı gerçek kılabileyim, dip boyamı kendim yapabileyim… ne bileyim işte tırnak etlerinin hep manikürlü çıkmalarını sağlayabileyim, erkeklerin her haltı biliyorlar mışçasına her halta karışmalarına engel olabileyim falan ama yok yalnızca yazabiliyorum. Şükür.

Ahaaa! Ouz (10) geldi. Hem uyuyor hem geziyor oğlan! Kokusunu sevdiğim, amin.

Böyleyken böyle işte, yazdım ve bitti. Şimdi uyuyacağım.

Yorulduğunuz, yetişmeye çalıştığınız da falan, açar açar bakar belki azıcık dinlenmeye karar verirsiniz.

Kapanışı yapmak için bu gece özlü bir söz bulayım diye bakındım hepsi özsüz geldiler, mecalsizliğimdendir herhalde.

Hayat böyle bir şey olsun, güzel bir şey olsun!

Olursa olur, olmazsa olmaz. Net.

Riyakarlık kötü bir şeydir.

Herkesi sevmek zorunda falan da değilsin, değilsiniz, değilim, değiller. Net.

Tatlı rüyalar.

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

 

 

 
1 Yorum

Yazan: 02 Ekim 2017 in GENEL

 
 
%d blogcu bunu beğendi: