RSS

Yazar arşivleri: ouzelf

uyarsa uyar / uymazsa uymaz

 

 

‘Seni anlıyorum.’

Ne boktan, yalan bir cümle. Her duyduğumda, söylemek istediğimde ‘ Ha siktir ordan.’ patlıyor içimde. 

Hissettiklerini benimle paylaşan ne çok arkadaşımın anlattıkları dönemde yaşadıklarını anlayamadığımın, anlayamamış olduğumun ayrımına varışlarım hep ızdıraplı oluyor çünkü benim. Benim sıram, zamanım, kaderim değilse eğer aynı damdan düşmek genellikle gördüğüm rüyalar sayesinde oluyor. Rüyamda anlatılmış olayı yaşıyor, gözlerimi açtığımda hissettirdiğiyle yatağa çakılmış oluyorum. Ve gene çoğunlukla kımıldayamadan ağlamaya başlıyorum. Özür diliyorum çoğu zaman haberleri olmadan onlardan. Kimine telefon açıyor, ‘Seni anlayamamışım ama artık biliyorum ne hissettiğini.’ diyorum, artık geçte olsa. Az önce olduğu gibi… Ki; bu defa içim yanarak uyandığımda hatırladığım an arkadaşımın ‘Bana neden güçlü olmam gerektiğini söylüyorsun! Bana acısana!’ diye haykırışı gün gibi aklımda.

Yaşanılanı kaç yıl oldu hatırlamıyorum çünkü çok ama çok uzun yıllar oldu kimseye ‘seni anlıyorum’ demeyişim. Bugün de kaybının acısının içini dağlayışı değil aslında tam olarak hissedebildiğim. Beni ağlatan birinin yanında acınası hale gelmekten endişe etmeme, sorgusuz sualsizce sığınabilme isteği. Utanıyorum, diyebilmek. Dizlerinin üzerine çöküp utancını dile getirebilmek. ‘Bana sarılmana ihtiyacım var.’ diyebilmek. Deliler gibi istiyorum, istemiyorum diyebilmek.’ Nasıl göründüğüme bakma çok güçsüzüm, gizliyorum.’ diyebilmek. An geldiğinde; hiçbir şey söylemeden dizlerine başını koyup sessizce gözlerini yumabilmek. Yanında çırılçıplak kalabileceğin birinin varlığına ihtiyaç. Karşısındayken üzerinde kalkan, kılıç, perde ne varsa kaldırıp atabileceğin biri.

Dakikalardır tavana gözümü dikmiş bunu düşünüyorum. Ve gelmiş, geçmiş, gelecek, gelme ihtimali olan tüm duygulardan arınmış olarak çoğumuzun hayatında böyle biri olmadığını sanıyorum. Olduğu, olabileceği ihtimaline sığınıp soyunan nice hayal kırıklıkları vardır.

Ben mi? Benim kuyrup yalnızca bir başıma, kendim kendimleyken iner. Bütün sığınmam kendime, çıplaklığım, kılıç kalkanların gene kendime. Bu halimin kaç yıl önce üzerime yapıştığını da hatırlamıyorum.

Bir sigara ve bira molası verdiğim az önce aklıma gelen bir an var hatırladığım, anlaşılıp anlaşılamamakla falan ilgili değil, kendimi rahat bırakmaya çabaladığım ilk zamanlar. On yıl önceydi;

Ayşegül’le sohbet ederken ‘ Gözlerini kapat, bir an bile olsa kendini bırakmayı dene.’ dediği an. Suyun üzerinde yatıyor olduğumu hayal ettim. Bırakmaya çalıştım, su beni kaldırsın, akıntıya teslim olayım istedim. Çok uzun zaman bu anı hayal ederken ayaklarımı yerden kesemedim, teslim olamadım. Ama şimdi… Şimdilerde sıkıştığımda becerebilirsem suya bırakıyorum kendimi. Düşünmekten, sonuç çıkarmaktan, sonuca varmaktan, ihtimallerin peşinde koşmaktan vazgeçiyorum. Hele hele henüz olmamış bir şeyin ihtimalleri… Gücüm, aklım yettiğince düşünmüyorum. Sırası gelince, o an gelince diye diye teslim oluyorum. Ve her şey gelip geçiyor. Öyle ya da böyle her şey bitiyor. Ha ben öncesinde tasarlasam, kafa yorsam, anımı zehir etsem sonuçlar değişik olurlar mıydı? Bence; hayır. Her şey tam olması gerektiği gibi, olması gerektiği zaman ve yaşanması gerekenlerle yaşanıyor.

Başka bir soru; bunları anladım, elimden geldiğince hayatımın içinde uyguladım, erdim mi? Hayır! Yalnızca biraz daha delirdim, şükür. Zaman geliyor kafamın içine sığamıyoruz; düşünceler, sorular, unutulmaması gerekenler yanında unutmaya çalıştıklarım da sığışıyorlar, şarkılar, isimler ler ler ler, zorluyorum gitsinler diye. Gitmiyorlar. Yapacak bir şeyin kalmadığında da müziğin sesini açıp basıyorum bir küfür, yola devam. Önümde kılavuzluk eden olsa ona da küfür ederdim herhalde. Kimse kimseye, hiçbirimiz bir diğerimize akıl vermeye kalmayalım. Ha kimi dayak istiyor o ayrı. Hele anlatmayı bırakın akıl isteyen, sonrasında hem verdiğiniz hem de kendi aklının tersine gidenler var ki; ne bok yersen ye denecek cinsinden. Yaşadığı her kötü şeyin faturasını başkalarına kesip, saygısızca hakaret edenler var ki; onların ne yaşadığı kimsenin umurunda olmuyor.

Ney miş; karşımızda aynı damdan düşen olmadığı sürece anlatılanlar tırı vırı.

Bugünkü akıl, dünkü akıl, anlıyorum, anlayamadım, dım dım dım….

Mavi en güzel renk vesselam.

Deniz ise yaptığımız iyilikler atılsın diye, iyilik yaptıklarımızı atmak için değil.

Ümidimizi kaybetmeyelim. Ve mümkünse ümidimizi hep kendimizden yana tutalım.

Lüzumsuz gelenlere ‘kış kış’ diyelim.

Çay demleyelim.

Spor yapalım.

Çekirdek çitleyelim.

Öğle uykusuna yatalım.

Sevelim.

Sevişelim.

 

Özlemcesi:

‘ Uyarsa uyar / Uymazsa uymaz ‘

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

 

 
Yorum yapın

Yazan: 15 Temmuz 2017 in GENEL

 

geçiverdi

 

Bakıma muhtaç olduğun dönem

Ufaktan idare edebildiğin dönem

Kendi başına idare edebildiğin dönem

Bakmaya başladığın dönem

Baktığın dönem

Ufaktan idare edebildiğin dönem

Bakıma muhtaç olduğun dönem

Yaşamın içinde herşey yolunda, olması gerektiği gibi devinirse döngümüz bundan ibaret. Yok lan bu çok bilmiş gibi oldu; son birkaç gündür düşünüp benim çıkardığım şema bu. Ben beşinci dönemdeyim. Çocuğu olanlar için sanıyorum en uzun, hiç bitmeyecek miş gibi gelen süreç burası, tam içinde olduğum nokta. Çok anlar oluyor ki; ne kimse bana baksın ne de ben kimseye bakayım, elleşilmeyeyim, elleşmeyeyim isteği duyuyorum. Öylesine değil çok derinimden istiyorum. Ama hemen geçiveriyor. Biri ya ‘anne’ ya da ‘Özgür’ diye sesleniyor. Dedim ya –geçiveriyor-

Bir süre ayrı kaldıktan sonra eve döndüğüm ilk gece ‘anne’ sözcüğü mideme dokunmaya başlayınca ‘Yeterin lan! Ben yokken ne diye sesleniyor bu çocuklar Erdo?’ diye sordum. ‘Hiççç, kimse kimseye seslenmiyordu.’ cevabıyla galiba bayıldım. Bayılmak istedim. Bayılmalıydım. Bayılmadığıma ayınca usulca ‘efendim annecim’ diye vevap verdim. Bulunamayan şarj kablosu, gözlük, karın acıkması sorularına içime doğru verdiğim cevapları duysalar benden nefret ederler, net.

Hayır, bir de çocukları kendi işlerini yapar, kendi başının çaresine bakar yetiştirebildiğimi falan zannediyordum. Demek ney miş; zannetmek başarabilmiş olmak değil miş. Amanın ne miş, ne miş.

Uzun bayram tatilleri, Pazar günlerinden bahsetmiyorum bile. Gerçi şu instagram paylaşımlarında pamuklara sarılarak yaşayan, her öğün altın çanağa sıçanları gördüğümde ‘bir ben miyim perişan’ diye sormadan edemiyorum. Allahtan kimin hangi çanağa sıçtığı, neyin gerçek neyin sahte olduğuna bağlanmıyor, kafam basamıyor. Ben benim çanağı bilirim o kadar. Anlayacağınız bizim altın çanağımız, pamuklara sarındığımız falan da yok. Hele son günlerde elimizde Halluks Valgus ameliyatı geçirmiş evde canı sıkılan bir 19’luk var ki, canımı yoluna sererim. Yanında evimizi yazlık ev modunda tüm arkadaşlarıyla birlikte kullanan bir de 10’luk var, evlere şenlik. Arada gelip ‘naber anne’, yanağıma bir öpücük. İş tamam.

He tüm bunlarla beraber ben bu eğitim sistemimizin taaa aq. Biz halkın çocuklarının yaşadıklarının mislini bunlara sebep olanların çekmek zorunda kalmalarını diliyor evrene salıyorum. Evirip çevirip gene bana yollar bu evren diyim size, gene de şansımı deniyor ve diliyorum.

Yaz aşkı yakalayan varsa sıkıca tutup bırakmasınlar, mal gibi davranmasınlar. Havalar soğumaya başlayınca kaçışıyorlar mış.

Domates suyu yapmak için henüz erken miş, az daha beklemek gerekiyor muş.

Bütün çocukların yaz aylarında gidip 15-20 gün kalacak bir anneanne ya da babaanne köy evine ihtiyacı var mış. Köyleri terk etmeyelim.

Karpuzu öğünlerde 180-200 gr civarı yiyebilir mişiz. Gelecek şeker ondan gelsin. Hayat kısa.

Yaz gelsin – yaz gelemedi – yaz gelmezse vuracağım kendimi diyenler vardı-lar ya işte onlar vursunlar kendilerini.

Son miş:

Yeni bir kelime öğrenip yollamış arkadaşım; karşınızda Dalyarak. Anlamı; güvenilmez, dengesiz, yavşak insanlara verilen ünvan. Budalalığı yüzünden her zaman densizlik eden kimse ymiş.

Sağlık olsun. Şifa olsun. Hayırlısı olsun.

Yalnızlığı dert etmeyin, kötü bir şey değil.

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

 

 
Yorum yapın

Yazan: 10 Temmuz 2017 in GENEL

 

derin sızı

Mavi, sıcak bir sabah. Gölgeler istila edilmiş. Karmakarışık, ardı arkası olmayan, peş peşe, bölük bölük parçalar hatırladığı rüyalarının deminde kadın. Mavi, sıcak bir sabah. Serin kirazlar, koyu demli kahveli kahvaltısının fincanı elinde oturuyor küçük balkonundaki hasır koltukta. Pijamasının gök mavisine dalmış bakıyor öylece. Rüyalarının ziyaretçilerinin fısıltıları kulaklarında. Dün almış olduğu mektubun kelimeleri gözünün önünde, o satırları yazan kalemi tutan ele hasretliğine öfkesi içinde.

Öfkeli… O satırlar çünkü en derininde incecik dalı kıran. Her soluğunda olduğu yere batarak içini kanatan dalı. Yıllar sonra, bunca kırılabileceğini unutmuşken en derininden vurulmak… Yalnızlığın ardına kadar açılan kapısının eşiğinde… Yorgunluğunu taşıyamayacak kadar mecalsiz, pijamasının açık mavisine dalmış bakıyor öylece.

Yazılmış olan tüm sözleri söylerken hayal ediyor adamı; tıpkı böyle bir sabahın içinde, deniz kenarındaki köy kahvehanesinde, elinde bir bardak çayla, içinde çok uzak mesafeler olan bakışlarıyla karşısında oturmuşken.

-Seni hiç ama hiç özlemedim. Gerçekten ayrı kaldığımız zaman zarfında seni hiç özlemedim. Şu başındaki belayı akla önce, sonra bakacağız.

Derken. Olmuş, olabilecek tüm belaları kadının üzerine yıktığının farkına varamadan. Kadının her an onu düşündüğünü, aşkı uğruna yıllardır her şeyi göğüslemeye çalıştığını unutarak. Bile isteye canını yakarcasına konuşuyor adam. Ve masanın pisliğine çay parasını bırakıp, bütün geç kalınmışlıkları yanına alarak bırakıyor kadını deniz kenarındaki kahvehanede. Aynı mecalsizlik konuyor bacaklarına kadının, çakılıp kalıyor pis masanın kırmızı sandalyesine.

Mavi, sıcak bir sabah. Gölgeler istila edilmiş. Karmakarışık, ardı arkası olmayan, peş peşe, bölük bölük parçalar hatırladığı rüyalarının deminde kadın. Mavi, sıcak bir sabah. Serin kirazlar, koyu demli kahveli kahvaltısının fincanı elinde oturuyor küçük balkonundaki hasır koltukta. Pijamasının gök mavisine dalmış bakıyor öylece. Rüyalarının ziyaretçilerinin fısıltıları kulaklarında. Dün almış olduğu mektubun kelimeleri gözünün önünde, o satırları yazan kalemi tutan ele hasretliğine öfkesi içinde.

özgür tamşen yücedal

 

 

 

 
1 Yorum

Yazan: 01 Temmuz 2017 in GENEL

 

canımın içi

 

Ben ve benim gibi çoğumuz hayatı koşuyorsak, bu hayatı yaşayan – yaşayabilenler ne yapıyor, nasıl yapıyorlar merak etmekteyim. Ki; hayat ne ardımızda bıraktıklarımıza, bıraktığımıza inandıklarımıza, ne ne kadar hızlı koşturabildiğimize, yakalayıp yakalayamadığımıza, yakaladığımızı sandığımızla ne yaptığımıza ve insanî sandığımız daha birçok saçmalığa aldırmadan akıp gidiyorken. Şahsen ben kendim, kendimin koşturmasına anlam veremiyor, takip hiç edemiyorum. Tüm kış; aman da kızın sınavı var, köpeğin çişe alıştırılması, salondaki koltuğun yeri, atölyede tablolar yetişmedi, oğlan akıllanmadı, Erdo hep diyette, misafir gelecek – gidecek, valiz hazırla, valiz boşalt, kitap bitir yenisini al ( aralarda duraksayıp düşünüyorum daha neler vardı diye ), kendine küs, kendini affet, olmadı akışına bırak, tarih ayarla, çevirimiçi, çevirimdışı, canımın içi, canına sıçtığım diye diye bir kışı daha yedik mi… Derken sınav da dahil hepsi geride kaldılar, yaz kapıda bacada derken geldi.. Şimdi de yaz aylarının içine koşmaktayız. Karpuz kabuğu düşmüş deniz çağırır bir yandan, karınlar acıkmaya devam, toparlanıp alınacak verilecekler diğer yandan. E tabii ‘Hayırlısı’ diye diye tüm bunlar. Elde ne var; hıyar.

Yazlığa geleli üç gün oldu. Bir insan karşısındaki duvara saatlerce öylece nasıl bakabilir tekrar hatırladım, mal edasıyla. Gerçi bu evde olanları toparla, getirilenleri yerleştir yorgunluğunun da etkisi olabilir. Bu sabah bacaklarımda tekrar yol almaya başlayan varislerin farkına vardım, görmezden geldim onları. Bu düşünce gücü deyip duruyorlar ya inanmış gibi yapacağım. Düşüncemin gücüyle geri vites giderler belki. Gülmeyin valla. Abicim bunca insan söylüyorsa inşallah maşallah vardır bir doğruluk payı elbet. Ne bileyim; düşünce gücüyle zayıflayabilenler bile var mış. Gerçekleşebilmesi için düşünebilecek beyin gerekiyor elbette. Benim beyin nereme kaçtı, bilinmez. Düşünebiliyor muş gibi yaparsam belki o da gittiği yerden bana geri döner, kimbilir.

Mala bağlamak demişken; tavsiye ediyorum sizde deneyin. Anlatayım öğrenin sizlerde; sabah ya da önceki gece uyumadan aklınıza bir adet yapılacaklar listesi yazıyorsunuz. Sabah gözü açınca başlıyorsunuz listedekileri tek tek yapmaya. Tek şart var; düşünmeden yapacaksınız, kurulmuş gibi. Bu sabah kendime yaptığım listemden örnek:

Gözünü açtın, şükret.

Bir bardak su iç.

Kahvaltı için bir şeyler hazırla.

Mutfağı toparla.

Yatak kapamayı siktir et, gece tekrar bozulacak.

Kendine kahve yap, iç.

Içinden geliyorsa yüzünü yıka ama mutlaka güneş korumalı krem sür.

Arabaya bin, pazara git.

Alınacakları yazdığın kağıdı oku ve yazılı olanları al.

Eve dönerken nalbura uğra yağlı boya al.

Evdesin.

Aldıklarını yerleştir.

Ocağa zeytinyağlı fasulyeyi koy, pişsin.

Verandadaki çiçekleri sula.

Sarmaşığı buda.

Yoruldum! Devamını yazmak istemiyorum. Şu satırları yazarken saat olmuş 22:40, kıçım yer gördü. Tüm bunları eksiksiz yaptığım için hakettiğim madalya mı? Aha işte o hakedilen madalyalar yaşlılıkta alınıyor. Ama yanlış anlaşılmasın boynumuza asıla cinsinden değil, içimize kaçan cinsinden. Madalyalarını bacaklarında patlamaya yüz tutmuş varisler, yüksek tansiyon hapları, sakinleştirici ilaçlar, alınan rahimler, derin bir yalnızlık olarak almış nice kadın tanıyorum. Demek ney miş; eksiksiz yerine getirilen işler hiçkimseye mutluluk garantisi vermiyor muş.

Koşmayalım. Şu hayatı koşturmayalım. Bırakalım hayat kendi düşünsün bakalım biz koşmayınca ne halt edeceğini. Biz sakin sakin, olduğu kadar yapabildiğimiz kadarıyla yapıp bırakalım. Hayatı yaşayabilmek için vakit ayıralım.

Bir öneri daha; sizlerde yazın. Kendinize mektuplar yazın. Okunmasını istemiyorsanız kilitli çekmecelerde gizleyin ama yazın. Ne kadar rahatladığınızı hissettiğinizde şaşırıp kalacaksınız yazmanın gücüne.

Misal; oturup yazdım ya tüm bunları, kendime yazıyor muşum gibi… Kuş mu kondurdum? Tabii ki, hayır. Kendim için yaptım. Hafifledim. Bir fincan papatya çayı çekiyor canım, en iç tarafından hem de. Gecenin serinliğinde…

Çanağında ne varsa, kaşığına o gelir.

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

 

 
Yorum yapın

Yazan: 22 Haziran 2017 in GENEL

 

deve dikeni, insan ….. sever


 

Son günlerin soruları:

Güven nedir?

İnsan yalnızca kendine mi güvenmelidir?

İnsan kendisine bile güvenmemeli midir?

Hiçkimseye güvenmeden nasıl yaşanır?

Arada kaybedilen güven tekrar sağlanabilir mi?

Işte akşam vakti bunları önüme dizmiş salonda cama ve geçen hafta beyaz saksıya diktiğim kılıç çiçeğine sırtını dönmüş uzun koltukta oturmuş anlamsızca parke döşemesinin üzerinde serili krem rengi halıya dalmış bakarken telefon çaldı; Serkant Abim. Telefon sohbetimizin sonlarına doğru ona da sordum bu soruları, ne oldu?

‘’ Ne tür güveni kastediyorsun?

Mutlaka güvenmek mi gerekiyor?

Güvendiğin zaman güvende mi olursun? ‘’

Ve o an yaşadığım şaşkınlıktan aklımda tutamadığım birçok soru daha eklendi sorularıma. Gerçi son söz olarak: Fazla yorma kafanı bu şeylere yeğenim yaşa gitsin, dedi ama bu satırları yazıyorsam henüz geçememişim. Geçer biliyorum en azından.

Içimin derini tüm bu soruların hortlama sebebini biliyor, biliyorum. Son aylarda elimden gitmesin diye çok direndim, direnmem yetmedi, gitti. Uzun yıllardır mefaatsizce saygı, sevgi, güvenle tanıdığım, taşıdığım, anlattığım, özü sözü birdir, sözünü tutar diyere toz kondurmadığım dağa karlar yağdı. Haklıdır. Haksızdır. Ki bence herkes kendine, kendince haklıdır. Ama mevzû haklılık değil. Güven.

‘ Güvenmek risktir, cesarettir bir de hayal kırıklığıdır, bezginlik bazen de ayrılıktır.’ derler. Galiba güvenmek en çok hayal kırıklığı, ayrılık demek. ( Şimdi hayal kırıklığı deyince, hayal kurmuş olmak mı gerekiyor. Eğer öyleyse benimki hayalsiz hayal kırıklığı. ) Bu da geçecek. Geçtikten sonra ardında kendimize güvenimiz yerinde duruyorsa sorun yok demektir, değil midir? Çünkü güven stoklarım tükenirse yapayalnız hissederim. Herkese karşı hissedilen şüphe, güvensizlikle yaşayamam. Yaşayamamayı bırakın benim aklım ihtimal hesapları yapmaya bile yetişemez, yettittiremem. Nereden mi biliyorum? Başka ilişkilerimde denemişliğim var.

Ne yapabilir?

Bu anlattığımı bana karşı kullanabilir mi?

Söylesem mi?

Söylemesem mi?

Duysam mı?

Duymasam mı?

Gibi gibi saçma sabuk sorular sormayı denedim kendime, içimden. Yapamadım. Ben ben olamam o zaman. Özgür düzdü, düz kalacak. Yapacak başka hamlem yok. Karşımdaki dağ olsun olmasın yağacak kar ona yağacak diye bir cevap buldum kendime. Niyetim benim, lafım benim, arkam sağım solum benim. Hele ki; ağzında bal olan arının bile götünde iğne varken daha ne olsun.

Üstüne üstlük son hafta elime aldığım kitaplardan bir tanesinin yazarı feci ukala bir diğerinin yazarı ilkokul öğrenci sevisiyesinde cümleler kurabiliyorken hangi pazarlama stratejisiyle kitabı ön raflarda aklımın almadığı iki kitap okudum. Okudum ama sorun niye; güvenilir çevre önerileriydiler. Bakın gene hayal kırıklığı. ( bu konuda da hayal kurmadığım halde elimde bir hayal kırıklığı daha oldu.)

Her zamanki gibi konudan konuya atlayasım var amma velakin uykum daha ağır basıyor, gözkapaklarım ağırlaştı. Zıbaracağım.Uzun ayrılıktan sonra kısacık bir kavuşma oldu biliyorum ama inanın ki uykum tüm hızıyla gelip yerleşti bedenime.

Yukarıda geveleyip tekrar okuyarak gözden geçiremediklerim özetle, babamın özetiyle:

İyi Niyetten  Kaybeden Olmaz!

O saplar keserler dönüyor, her şeyin günü geliyor. Ki; biz buna bile kafa yormadan niyetimize, niyetlerimize sahip çıkalım. Gönül huzuruyla iyi uykular diliyorum. Hasta olanlara şifa, darda olanlara deva diliyorum.

Eyvallah

RANT İÇİN ZEYTİN AĞAÇLARINA KIYMAYIN!!!!!

özgür tamşen yücedal

 

 

 

 
1 Yorum

Yazan: 07 Haziran 2017 in GENEL

 

stresimin papucu

Günaydın! Yani doğan güneşle beraber aymış olmamız gerekiyor. Ay mış, ay mamış, aymak isteyen, istemeyen herkese ‘merhaba’ dersem sanırım selamı genellemiş olacağım.

Merhaba!

Benim gözler uzunca süredir sabah minarede hoca ‘allahu ekber’ dediği an açıldığı için, gün beni döve döve aydırtıyor. Ayıyorum ne değişiyor; mal gene aynı mal. Elde bir günlük yapılacaklar listesi, kafada bir avarelik, dilde aynı hece, radyolarda hep aynı şarkılar… Hava durumundan hiç bahsetmeyeyim ki; baharın gelmesiyle gevşemesi gereken yanlarım ne yapacaklarını şaşırmış durumdalar. Sıkılaşmasını istediğim yerlerimdense hiç haber yok. Feyza ‘’Çok farkettin, farkında değilsin. Biraz daha bekle yaz gelir gelmez değişim birdenbire, aniden, sen bile anlayamadan oluyor, göreceksin.’’ dedi. Inandım. Inanmak istedim de inandım. Inanıyorum. Inanmasam da neyime, nereme.

Ama Einstein’a bakacak olursam, inanmam- istemem yeterli. Adam demiş, kitabında da okudum:

“Her şey enerjidir ve her şey yalnızca bundan ibarettir. Sahip olmayı istediğiniz gerçekliğin frekansına uyumlandığınızda artık yapacak bir şey yoktur o gerçeklik size ait olur. Bundan başka bir yol yoktur. Bu felsefe değildir. Bu fiziktir.”

Valla yemişim bu lafları. Benim artık tek gerçeğim var ona giden yolda da; ben sıçayım bu fiziğin de, enerjinin de, dilemenin de, olumlamanın da ta içine. Içimden her an ne geçtiğini falan nasıl takip edeyim, hatırlayayım? Olacak olan oluveriyor olduktan sonra da geçip gidiyor işte, bu kadar basit. Böyle bir mesaj daha yazdım geçen gün, gerçi yolladığım kişi henüz okumadı, fiziksel, düşüncesel enerjim yeterli değil demek ki!

Ama aslına bakacak olursanız bunlarla fazla kafa yoracak ne vakit aralığı ne de enerjim olduğu dönemde değilim. Ailede bir TEOG bir de LYS’li olması şu dönem benim, bizim için yeterli. Stres alıp, enerjik-dinamik-yolunda tutacağız diye biz aileler döndük birer stres topuna. En azından kendi adıma konuşuyorsam ki, kendi adıma konuşuyorum: halim; içler acısın.

Birkaç hafta önce Oğuz (9) bu sorunumu çözecek diye çok ümitlendim. Günlerce anlatıp başımın etini yedi: ’ Stres Çarkı diye bir şey var anne, bak. Süper bi’şi. Internetten alalım, lütfen. ‘ diye diye. Ona da inandım, aldık. Almışken planladığımız üzere haftaya yazlığa giderken götürmek üzere oradaki arkadaşlarına da aldırttı. Olan gene bana bana.

Iki gün sonra kargo paketi elimizdeydi. Ne oldu? Stersim daha da arttı. Oğuz’un anlatım, alma aşamasında durmadan başımın etini yiyerek yaşattığı stersi eklersek ben oldum baştan ayağa stres. Ben ne bileyim çevir çevir dur, hızlı durmadan dönmesi için uğraş, olamayınca sinirlen-hırslan, benimki seninki kadar hızlı dönmüyor diye uğraş bir alet olduğunu! Ben sandıydım; yutacağım ve stresim geçecek. Halbusem öyle değilmiş bu Stres Çarkı dedikleri meret. Bir de üstüne para ödedim. Elinde uğraşağımızı bileydim verirdim ellerimize metrelerce balonlu naylon, patlata patlata atılırdı o stres. Hele hele kaybettiğini falan düşünemiyorum. Hayal etsenize onu bulmaya uğraşırken yaşayacağımız stresi! Sonra da bana küfür etme diyorlar, nasıl. Bak gene streslendim.

Burada bırakayım en iyisi. Şimdi duş alıp çıkmalıyım. Elektrik süpürgesi bozulmuş tamirciye götürmem gerekiyor. Döşemeciden minderler alınmalı, market alışverişi, kasaptan kıyma alınacak, yeni başlanmış kitap da var. Ağzım gözüm derken bakacağım saat olmuş 17:00-18:00 servis kapıda.

Zamanın hiç umurunda olmadığımı gözönünde bulundurunca kıçımı koltuktan kaldırmalıyım artık.

‘’ … hiçbirimiz unutmamalıyız ki; hayat bir insanın kendini, geçmiş acılarını bu kadar önemsemisine aldırmaz. Hızla akıp gider. Geriye yaşanmamış, yazık edilmiş onlarca yıl kalır. ‘’ ( Unutursun / İclal Aydın – sayfa 301 )

Hadi kaçtım!

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

 

 
1 Yorum

Yazan: 21 Nisan 2017 in GENEL

 

şişşşşt

ozgurtamsen

Mavi bir sabah. Deniz kokulu. Kaçak. Gizemli. Kadın, adam kokan bedenini kaldırdı yataktan. Ağır ağır… Sindire sindire… Hapsetmek istercesine… Bitmesini istememecesine… Bungolovun terasında duran beyaz sandalyeye sığıştırdı küçük bedenini. Avuçladı kahve fincanını kadın. Parmaklarının arasına sıkıştırdı filitreli sigarasını. Beyaz sütuna sıkıca tutunmuş sarmaşık şahidiydi gecenin… Tebessümle baktı sarmaşığın rüzgarla flörtleşen yapraklarına ve ‘’ şişşşşt’’ dedi kadın. Sen ve ben… Sırrımız. Adamın dediği gibi bir yazdı bu yaz. Bilmiyordu adam tamamlayan oydu halbuki bu yazın unutulmazlığını. Engel olamamıştı hiçbir şüphe aşka, önünde eğilmişlerdi aşkın. Sustu kadın. Tebessümle çekti soluğunu. Tek bir cümleye hapsolmuş iki yürek. Gelmiş ya da gelecekle hesabı olmayan iki yürek. 

Mavi bir sabah. Deniz kokulu. Kaçak. Gizemli. Adam, kadın kokan bedeniniyle sarmalanmış yatakta… Sabitlenmiş bakışları tavanda. Tek bir saniyesini kaçırmak istemediği sabaha mühürlenmek istiyor. Kadının sihirli bakışlarına hapsolmak istiyor. Arasını açık bırakmış kapıdan görüyor maviye bulanmış kadını, terasta duran beyaz sandalyeye sığıştırmış olduğu bedenini. Kahve fincanını tutan ellerini…

View original post 108 kelime daha

 
Yorum yapın

Yazan: 20 Nisan 2017 in GENEL

 
 
%d blogcu bunu beğendi: