RSS

Yazar arşivleri: ouzelf

olduğu gibi

 

İnsan sevdiği şeyi hep gözünün önünde tutunca, gözünü ayırmadan yalnızca ona baktığında ne kadar severse sevsin bir, bazen birçok kusur batıyor gözüne o sevdiği şeyde.
Arkamdaki duvarda asılı gördükleriniz, görmediğiniz bazı diğer odalarımızın duvarlarında asılı sevdiğim şeylerimde benim gördüklerim gibi… Ki; bunlar ilk resimlerim. Yanlış atılmış ufacık bir fırça darbesiyle kalın gözüken kol, ne bileyim işte ters düşen bir gölge, hatalı boyutlandırma falan.
Aylardır karşılarındaki koltuğa oturduğum her seferde gözüme çarpan hatalarımı düzeltip düzeltmemek arasındaydım. Taa ki bu fotoğrafın çekildiği güne kadar! Ama gelin görün ki; elime fırçayı aldığım o gün ve bu fotoğrafın çekildiği o an vazgeçtim hatalarımı düzeltmekten.
Oğlumun onlara hiçbir bakışında, evimize gelen her arkadaşına ilk tablolarımı gösterişinde hatalarımı gördüğüne hiç tanık olmadım çünkü ben. Ve farkettim ki; O sevgiyle bakıyor onlara, “annem yaptı hepsini” diyerek tanıtıyor arkadaşlarına.
Benim bakışımın açısı, bakışım yanlış olmalı dedim kendi kendime elimde fırçayla karşılarında dururken tablolarımın.
İşte o gün artık tamamen benim oldular. Ve o zaman yaptığım hatalarla beraber benimler. Öylece sevdim, seviyor, sevmeye devam edeceğim onları. Oldukları gibi…
Baktığım şeyi güzel görmek de bana ait, öylece sevmek de. Hatta yanlarına oğlumun yaptığı bir tanesini de astık, olduğu gibi.
Nasıl bu kadar anlam yükleyip rahatlayasım geldi onu hiç anlayamadım.
Ama bu da böylece günce oluverdi işte.

Olduğu gibi!

Sevgiyle…

Eyvallah

 

özgür tamşen yücedal

Reklamlar
 
Yorum yapın

Yazan: 20 Şubat 2019 in GENEL

 

canım çekiyor diye bir şey yok

 

Bir kararlılık peşimde, ben de kararlılıkla peşindeyim. ‘ Git ‘ demiyorum ona. Hiçbir şeyin ‘ Git ‘ dediğimde gitmediğini, bitmediğini öğrendim artık. Ve zamanla barıştım. Zamana teslim oldum. Sihrinin kanıtlanmış olduğu 21 günün izindeyim. Yıllardır iradesizliğini küçümseyen, kendini iradevî konusunda zayıf bulan ben, bizzat kendimi 21 günle sınıyorum, sınadım, sınamaya devam ediyorum. Sihirliymiş.

Komidinimin üzeri, çantamın içi, okuduğum kitabın arası falan çizittirilmiş not kağıtlarıyla dolu, 21 gün takvimciklerim. Bu sabah bir yenisini daha çizittirdim; şekersiz geçireceğim günler için. Bugün ikinci günüm. Zamanın bu 21 günlük dilimleri öğretici oldular. Yapmadan, aramadan, söylemeden, dinlemeden, içmeden dayanabildiğimi gördüm. Şimdi de şeker yemeden geçeceğim zamanın içinden. Şeker gibi eriyesim var zamanın içinde.

Düsturum; ‘’ En kötü ne olabilir ki! ‘’. Şu satırları yazarken bilgisayarın hoparlöründen gelen parçayı söyleyen çocuk aynen şunları söylüyor. ‘’ Dertler de eskirmiş. Gönül bildiğini arırmış. Can yansa da ararmış. ‘’. Yani tam olarak olmasa da yakalayabildiklerim bunlar, bir bitişin ardından öylece bakakalmış ve vazgeçmiş gibi. Aman tamam yalancı çıkmayayım diye arka ekranı açıp baktım. Can Göngör söylüyormuş. Parçanın adıysa ‘ Dışarıda Kar ‘ mış. İlk kez duyuyorum, pek de beğenmedim. Merak eden bakar, şahsen ben merak etmiyorum. Üyeliğimiz bitmiş galiba ki listelemediğimiz parçalar çalmaya, reklam arası vermeye başladı uygulama. Al sana bir bitiş daha. Olsun! Her bitiş yeni bir başlangıç getiriyor, biri bitmeden diğeri başlamıyor. Şükür.

Konuma dönersem eğer; evvelsi yaz Serkan Karaismailoğlu’nun yazmış olduğu iki kitabı okumuştum. Biri beyin diğeri bağırsaklarla ilgiliydi. Hangisindeydi tam hatırlamıyorum ama, yazan çok şey gibi bunu da hatırlıyorum; canım çekiyor diye bir şey olmadığı. Canın bir şey çektiği falan yokmuş yani. İçimizde bizimle birlikte yaşayan, her istediklerini, istedikleri vakitte vermeye alıştırdığımız ve alıştıra alıştıra kudurttuğumuz işçicikler durmaksızın fısıldıyorlarmış ‘ Ver Ver Ver ‘ diye. Bu son cümlede bir terslik oldu galiba? Tekrar okuyayım. Okudum. Evet, var. Alışmışla kudurmuş ayrı şeylerdi değil mi? Söz ise ‘ Alışmış kudurmuştan beterdir ‘ di. Şimdi tutup bununla uğraşamayacağım çok işim var, uğraşacak yerlerim ağrıyor. Gidip kendime kabuk tarçın alacağım akşamları kriz geldiğinde emzik gibi emerim belki. Öğle saatlerinde kahve için arkadaşımla buluşacağım. Sonra elimdeki kitabı birkaç gün içinde bitirmeliyim ki; davet edildiğim kitap kulübünde günü geldiğinde diyecek iki çift lafım olsun, ilk izlenim önemli. Ilk izlenim önemli ama kalıcı değil aslında yalnızca önemli, çoğu kez kandırıkçı.

Her cümleme bir cevap yazma isteğim var nedense.

Birkaç gün, birkaç adet diye sınırlandırılınca insanın içinde o –birkaç-a karşı, karşı koyamadığı bir savaş başlıyor mesela. Okuldan okuma ödevi olarak verilen kitapları, onlara tanınan kısıtlı sürede okumamak için direnen çocukları anlayabiliyorum.

Ama 21 günün yeri ayrı. O kısıtlamıyor. Sonundaki aydınlık çekiyor insanı, direnme gücü veriyor, cesaret veriyor. ‘ Olana kadar deneriz. ’ , ‘ Kendini sakın zorlama, bana bırak. ‘ diyor. ‘ Seni senden başkası kandıramaz. ‘ , ‘ İnsan en güzel kendini kandırıyor. ‘ diyor. Gece yastığa başınızı koyduğunuzda ‘ Bir gün daha bitti. ‘ diyor. Işte o diyor siz dinliyorsunuz ve 21 gün sonra bakıyorsunuz ki; sesler kısılmış, bir rahatlama, bir başarabilmişlik hissi. Hem de kendinize rağmen, yalnızca kendinizle.

Tabii o bunları derken mal gibi oturup beklemedim. Bekledim de çok değil, az biraz bekledim. Baktım ki oturduğum yerde kendime yenileceğim. Sonrasında fırça, yağlıboyalarım, kitap, arkadaşlar, ailemden yardım aldım. Hayata karıştım. Kaçamayıp köşeye sıkışmalarım oluyor gün içinde ara ara, bazen sık sık işte o anlarda da müziği, babamın deyişiyle bulunduğum şeridi değiştiriyorum.

Vardır her şey de bir hayır. Pişmanlığın başı sonu yoktur, pişmanlık hep pişman olunacak olandır.

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

 
Yorum yapın

Yazan: 12 Şubat 2019 in GÜNLÜK, GENEL, OKUDUM

 

Etiketler: , , , , , , , , , ,

inziva

Kızkardeşimle beraber bir otel odasındayız üç gündür. Bir haftalık tatil programımız vardı uzunca zaman önce planlamış olduğumuz. Ve adı ‘İnziva’ olan bir kapanma olacaktı bu bir hafta. Kapandık. Kitaplarımız, bolca çay kahve, şaraplarımız, atıştırmalıklar…

Aynı odanın içinde evcilik oynadığımız günlerdeki gibi hissediyorum. Kardeşimde bulduğum çocukluğumun hatırasıyla huzurluyum. Dilediğimde, dilediğimce uyuyorum. Çalar saatimiz yok. Sabahları uyandığında yatağından kalkıp odama geliyor ve yanağıma bir öpücük konduruyor o kadar. Hâlbuki küçük kardeşlerken biz böyle uyandırmazdık birbirimizi. Sonra çok uzun konuşuyor, çok uzun susuyoruz. Yağmur da bizimle beraber çok uzun yağıyor, sonralarında süpriz yapıp güneşe yol veriyor. Odamızın verandasından izlediğimiz, renkleri an be an değişen bir tablo adeta.

Değişen yalnızca tablo gibi manzaramızdaki renkler olmadı aslına bakarsanız. Geldiğimden şu ana kadar benim de renklerim, kıvamım farklılaştı. Bunda odamıza hapsettiğimiz huzurun ve kardeşimin payı çok büyük. Ama en büyük pay Özlem’in öncesinde çoğunu okumuş olduğu, yenileriyse beraber okuruz diye yanında getirdiği kitapların. Ben pek okuyorum denemez. Onu etkilemiş, etkileyen bölümleri O okuyor bana. Gerekli gördüğü bölümleri işaretleyip okumam için çalışma masamın üzerine bırakıyor. Yani bana bakıyor kardeşim.

Bugüne kadar yaşadığım ne çok şey de, kendime ne çok yanlış sorular sorduğumun farkına varmamı sağlıyor. Içimde değişen, yeşeren şeyleri nasıl da görmezden geldiğimi. Ne çok başkalarıyla ilintiliymiş mutluluk mutsuzluğum. Ki; ben çok fazla azalttığımı sanıyorken bağımlılıklarımı, görüyorum hiç de azaltamamış olduğumu. Uçağa bineceğimiz sırada ‘’Bu bir hafta sonunda kendinle bir anlaşma imzalayacaksın, merak ve acele etme.’’ dediğinde anlamamıştım ne kastettiğini. Üç gündür madde madde anlatıyoruz birbirimize anlaşmalarımızı.

Uzuncadır böyle başbaşa kalamamıştık. Bu uzuncanın içine o kadar olay sığdı ve biz o kadar uğraştık ki o sığdırmaya çalıştıklarımızla. Ve arada birbirimizi kaçırdık. Ondaki değişimin derinliğinin farkına varamamışım mesela. Kardeş bile olsa insan hayatındaki insanlardaki değişimi farkedemiyor aslında çoğu zaman. Hergün telefonla konuşuyor, her hafta mutlaka görüşüyor olsak da inziva gerekiyormuş bize. Yan yana olmak da yakın olmak demek değil ya zaten. Net görebilmek için her şeyle aramızdaki mesafeyi iyi ayarlamamız geriyormuş. Biz şimdi uygun mesafedeyiz, şükür. Kendimizi de, birbirimizi de görebileceğimiz kadar yakın duruyoruz birbirimize. Kaybolmayalım, kaybetmeyelim diye.

Az sonra gelir. Dolaşmaya çıkmış, yağmur sebebiyle bir kafede mahsur kalmıştı. Yağmur şimdi durdu, güneş çıktı. Giyinip ben de sokağa çıkayım belki yokuşta karşılaşır beraber yürürüz biraz.

Herkese selam eder, sağlık huzurlu günler dilerim.

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

 
Yorum yapın

Yazan: 30 Ocak 2019 in GÜNLÜK, İNSANOĞLU

 

Etiketler: , , , , , , , , , ,

bizde ancak domates

( Allah kimseyi domatesle terbiye etmesin! )

Miskin bir Pazar gününün daha sonuna gelmiş bulunuyoruz. Bitti. İlk dileğim denizi görmekti bu sabah. Şöyle mavi bir kahvaltı. Şükür, kalktık gittik. Hem de en sevdiğim yerlerden birine, Baylan Bebek. Cumartesi gecesinden sonra ne iyi gelir bilememiştim, iyi geldi. Galiba. Of çok soru kaldırabilecek gibi değilim şimdi, kendim kendime soruyor olsam bile kaldıramam. Pek de iyi gelmiş gibi değil mi ne? Neyse işte kahvaltıyı bitirip sahil şeridine kalabalık basmadan kaçıp önce oğlanın sömestr tatilinde bir hafta gideceği aşçılık kursuna kaydını yaptırdık ardından eve sığındık. Tabii ben derhal pijamalarımın güvenli sıcaklığına bürünüp önce güneşli balkona daha sonra salona yayıldım. Öğle saatlerinden itibarense Netflix’de aşklı, ayrılık acılı, ayrılma, barışma, affetme, affetmemeli, arkadaşlar ve kadının gücü adına ne varsa izledik.

Allahtan buzdolabında zeytinyağlı enginar vardı. Acıkma molasında; üzerindeki jelatini salondaki orta sehbanın üzerinde açılmak, yanına siyah zeytin ve ekmek koymak suretiyle yendi. Böylece bir öğle yemeği geçiştirmesi yapıldı.

Ve Pazar klasiği maçlarla beraber şu saatte herkes kendi alanına çekilmiş bulunmakta. Artık futbol, basketbol, bilardo, tenis hangisinin müsabakaları var, bilmiyorum. Merak mı? Hiç merak etmiyorum vallahi.

Izlediğim son filmde beğendiğim parçanın bulunduğu albümü açtım spotify’den, bangır bangır. Az önce dayanamayıp kalkıp dans etmeye başlayan annesini görünce Ouz ‘’ Anne çıldırdıııı! ‘’ diyerek ve karşımda dans ederek uğraştı benimle. Iyiyim böyle. Dur dur gelip baktı şimdi ne dinliyorum diye. Ve hâlâ dans ediyor. O’da beğendi galiba.

Ayyy bunlar aşina ev halleri işte… Asıl gelelim filmlere. Maddeler halinde kısaca paylaşayım öğrendiklerimi, işine yarayacak olanlarımız vardır belki. Gülmeyin be! Hepsini gerçekten tek tek not aldım izlerken. Ya aşk acısı yaşayıp yerlerde sürünenlerimiz var ve kimse onlara geçeceğini söylemediyse? Toplumsal bir hizmette bulunuyoruz buradan.

1) Sevgili terkine uğrayan kadınlar beş evrede yaşıyorlar ayrılık acısını:

Öfke

İnkar

Pazarlık

Daha sonra pazarlığı kazanılamayınca Depresyon

Ve en son Kabullenme aşaması.

Ki bu süreci kimi uzun ve zor, kimi daha kısa ve rahat geçirir.

2) Dünyadaki her şeyin suçlusu erkeklerdir. Bulut geçse bile sorumlusu erkeklerdir.

3) Erkeklerin duyguları yoktur.

4) Söz konusu aşk olunca kadınlar birer aptaldır.

5) Acısı adım adım geçecek. Birinin onu size sorduğu ve ne diyeceğinizi bilemediğiniz günlerde geçmeye başlamış demektir.

6) Hergün iyi olmaya biraz daha yaklaşıyorsunuz.

7) Ayrılığın ardından onunla karşılaştınız diyelim; alkol almayın, umursamaz davranın, bir şey bulamadınız mı çikolata yiyin.

8) Erkekler yalancıdır. Ağızlarıyla kuş değil aslan getirseler bile güvenmeyin.

9) Erkekler ayrı geçirilen sürede her şeyin bıraktıkları gibi kaldığına inanır, hiçbir şeyin değişmeyeceğini düşünürler.

10) Masallar yalan ve yalnızca dalga geçmek içindir.

11) Kendi beyaz atlı prensimiz olmalıyız! Çünkü kendine saygısı olan bir prenses herkesi kurtarabilir.

12) Aşk acısı kız arkadaşlar arasında pay edilerek atlatılır.

Yazdıklarıma inanmayan, aldığım notları yeterli bulmayanlar için kanıt dizinin adı; ‘’ The Hook Up Plan ‘’. Filmin adı; ‘’ How To Get Over a Breakup ‘’.

Benden bu kadar valla. Gerisi aşkı ya da aşk acısı olanlara kalmış. Ben gelmişim kaç yaşıma ne anlarım aşktan meşkten. Bizde ancak domates… Şimdi bir duş yapıp heyecanla, Cuma akşamı, nihayetinde elime geçebilen yeni kitabımı okumaya başladımmı benden kralı yok.

Sömestr annesi daha doğrusu sömestr gazisi annelere selam olsun. Can sıkıntısı normal bir şeydir ve o can yalnızca çocukken sıkılır, unutmayalım unutturmayalım.

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

Not: Görsel Yiğit Özgür’ün “Hunililer”inin sergilendiği tiyatro oyununun afişidir. 

 

 

 

 

 

 
2 Yorum

Yazan: 20 Ocak 2019 in GÜNLÜK, KADIN & ERKEK

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , ,

13 ocak

                                                                                                                

                                                              26 kasım 2018    

“ Ağır, ağır çıkacaksın bu merdivenlerden,

Eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak,

Ve bir zaman bakacaksın semâya ağlayarak… “

demiş Ahmet Haşim

‘ Bu merdivenler nerede biter be Ahmet ’ diye sormazlar mı adama? Semaya ağlayarak bakarken aklımdan neler geçer, peki eteğimdeki güneş rengi onca yaprağı ne yapacağım?

Başıma gelen, gelmeden kalamayan, geçip giden bir yaşıma sığanlar… Derin bir tevekkül içindeyim uzuncadır. Tevekkül, kabul ediş, teslimoluş, vazgeçiş her nasıl derseniz deyin. Ama söylemeliyim ki; bu halin içine inanmaktan vazgeçtiğim çok şey sığdı. Hayat gerçekten uzun ve geniş… Değiştirmeye çalıştıkça ve her değiştiremeyişte ve sandığım şeylerde yanıldıkça biraz daha açılıyor o genişlik, bana izlemek kalıyor. İzliyorum.

Tüm bu hallerimin sorumlusu sanıyorum babam. Çünkü babam biz çocukları büyüyene kadar “ Olduğu kadar evladım! “, “ Biri size tokat mı attı, susun. Susup diğer yanağınızı dönün. “, “ İyilik mi yaptınız, susun. Susup denize atın.” dedi. Büyüdük bizler, O aynı şeyleri söylemekten, dediği inandığı gibi yaşamaktan vazgeçmedi. Gençli yaşlarımda aptallık, haksızlığı kabul etmek diye anladığım sözlerini şimdili yaşım geldi ancak anlayabildim. Artık biliyorum ne demek istediğini, neden dediğini. Olduğu kadaryla yetinmeye çalışıyor, depiklemiyorum. Yanağımı çeviriyorum artık ben de tereddütsüz. Ve biliyorum ki; bu denizler taşmayacaklar onlara emanet edilen onca iyilikle. Işte öylece izliyorum ben.

Vazgeçtiklerim de oldu tabii! Düşünün ki; rahmetli babaannemi, annemi neden hiç sevemediğini, neden babam dışında hemen herkese karşı katı olduğunu bile anlamaya çalışmaktan vazgeçtim. Çoğu şeyin anlamı olmadığını, anlamsızlığını kabul ettim. Hepsinin bir diğer yandan anlamlı olduklarını da kabul ettim. Etmiş biriyim artık ben. İçine de dışına da etmiş biriyim artık. Rahatladım.

Doğumgünüme kırksekiz gün varken yazıyorum bu satırları. Soğuk bir Kasım akşamı, balkondayım. Yanımdaki sehpanın üzerindeki vazoda bir dal lilyum, sarı ışıklı abajur, soğumaya yüztutmuş kahvem, giydiğim gri pijamamın üzerinde ise siyah polar sabahlığım var. Hepbirlikte Kasım ayının soğuk gecesinden kırksekiz gün sonraya yazıyoruz. Düşünmüyor da değilim hani; o gün geldiğinde ne hissedip neler yazacağım. Merak ediyorum çünkü; oturmuş sakince bu satırları yazan tarafımın diğer yanı hınzırca şakıyıp duruyor. Hormonların hükmü, tüm vücudumun kurumaya başlamış olması, incelmeye başlayan saç tellerime inat kalınlaşmaya çalışan bel bölgem, hiçbirini iplemeden gevşemeye başlama noktasını geçmiş ardına bakmadan gevşeyen kollarım… Hele eller… En hüzünlü bölge eller… Hep gözümün önünde, hep hatırlatıcı. An geliyor birisiyle konuşurken nasıl görünüyor olduğumu merak edişlerim çoğaldı. Hissettiğim yaştaymışım gibi konuşup, davranıyorken nasıl görünüyorum diye merak edişlerim çoğaldı. Umursamalı mıyım? Umursamıyorum. Çünkü artık karşımdakinin beni nasıl görmek isterse öyle gördüğünü, ben nasıl hissediyorsam öyle görünüyor olduğumu bilecek yaştayım. İçimden birkaç tane yirmilik çıkartabilecek gibi hissettiğim anlar azalsalar da tükenmediler.

Saç tellerim incelseler de şükür hâlâ varlar. Belim istese de henüz izin vermedim kalınlaşmasına. Kollarım mı? Onların amk. Diri bir vücudun içine sıkışmış yaşlı bir ruh olmaktansa karşı konulamayan kalıtımımın izindeki büzüşme ve sarkmaların içinde nefes aldıkça şakıyan canlı bir ruh olmayı yeğlerim. Hem insanı yaşı değil hayatı yaşlandırır diyenler de var.

“Gençlik de geçer çünkü, güzellik de. Sonunda iyiyse eğer, hikaye kalır. Hikayeler aslında etlerimiz gevşedikçe güzelleşir.” ( Ece Temelkuran )

                                                                 8 Ocak 2019

Kırküç gün geçmiş. Yazmaya başladığım o soğuk Kasım akşamının üzerinden tam kırküç gün geçmiş. Bendeyse geçen bir şey yok, aynı yani. Üstüne üstlük; geçsin, geçer diye beklediğim çoğu his adeta inadıma inadıma çoğalıyor içimde. Zamala geçer dedikleri sürede geçen zamanınsa hiç umurunda değilim. Hâlbuki astrologlar ‘’ Bu yıl oğlak burcunda olanlar için şahane geçecek. ‘’ diye yazıp, söylediler. Onlarında götü ayrı, başı ayrı oynuyor valla. Daha doğrusu kendileri çalıp kendileri oynuyorlar. Öyle olmasaydı, tahminlerinden bana denk gelen birkaç tane olurdu.

Ama durun o kadar haksızlık yapmayayım; ‘’ Yeni başlangıçlar olacak! ’’ da demişlerdi. Oldu. Iyi, kötü ya da hayrıma belli değil ama başladıklarım varlar. Sancılı olsada başladım. Başlangıçla beraber özellikle geçen beş yılımda yaşadığım tüm evrilmem, devrilip kalkışlarım, değişimimi an be an baştan alıp alıp okuyorum. Otuzdokuz yaşında olmaya başlamış tümü.  Daha ne kadar devam eder bilmiyorum. Çoğu şeyin sebebini anlayabilir, değişim durur, rahat rahat yaşamaya ne zaman başlarım onuysa bilemiyorum.

Kırküç gün geçmiş. Yazmaya başladığım o soğuk Kasım akşamının üzerinden tam kırküç gün geçmiş. O gece yazdıklarım arasında aldığım yaşlarla birlikte gelen bedensel değişimimden bahsetmişim. Üç gün önce doktorumun elime tutuşturduğu tahlil sonuçlarından sonra belim, saçım, ellerim, sarkmaya başlayan etlerim falan tümü yürüyebildiğim, koklayabildiğim, tat alabildiğim, görebildiğim, hissedebildiğim sürece önemlerini tamamen yitirdiler artık. Sağlık olsun, gerisi boş.

Bir de kendime yazdığım tüm doğumgünü yazılarımda hep “ keşke “ lerimi yazmışım. Artık keşke yok. Artık her olanın ve bitenin tam zamanında olduğunu kabul ediş var. 

                                                               12 Ocak 2019

Okuduğunu dün Erdo anlattı bize; kuşlar bindikleri dalın kırılmasından kormaz kanatlarına güvenirlermiş. Sonrasında gece yatarken düşündüm kanatlarımı, bindiğim dalları, dalıma konanları… Farkına vardım ki; insan olarak benim nadir de olsa konduğum dala güvenesim,  kırıldığımız yere beraber düşelim istediğim oluyor. Ve gene farkettim ki; dalıma konanları kırılıp düşsem de dalımda tutabilmek, güveni boşa çıkartmamak için çabalamışım her zaman, insanca yani. Dalına konacak kadar güven duyabilecek kaç insan giriyor ki hayatlara… 

Bölük bölük kendime notlar gibi oldu. Oldu. Daha fazla lakırdayamayacağım zîra yerim dar. Çocuklarla, evden uzaklarda birkaç gün için kiraladığımız bir dairedeyim, son satırları yazdığım koltuğun bulunduğu oda çok soğuk, bilgisayarım  yanımda yok, okuma gözlüğümü uçak yolculuğu sırasında kaybettim, elimdeki telefonun ekranındansa zar zor görebiliyorum yazdıklarımı. Hem kalkıp  biraz atıştırmalık hazırlasam fena olmaz hani, çekmecelerden birinde mum da görmüştüm.. Kısaca demem o ki:

Olan herşey için şükrüm, olmasını dilediklerim için dualarım çokça. İyi niyet, iyi dileklerimle.

Melekler korusun.

Yeni yaşlar kutlu olsun.

özgür tamşen yücedal

 
2 Yorum

Yazan: 12 Ocak 2019 in GENEL

 

Etiketler: , , , , ,

kastettiğim

Sabahları gözümü açtığım ilk an… Aklımdan geçen ilk şey… Sonrasında ilk yaptığım yoklama… İçimi, dışımı, uyuşan uzuvlarımı yokluyorum. Hele bu sabah ellerim o kadar uyuşmuşlardı ki gözlerimi bile açamadan parmaklarımı eklem yerlerinden hareket ettirmeye uğraşırken aklımdan geçenler ve nihayetinde hareket ettirebilmemin şükürünü fısıldayışım… Ardından bir süre daha hareketsiz kalıp rüyalarımı hatırlamaya çalışıyorum. Rüyalarımdan kalan his genellikle bir koku ya da tek bir an. Sonra resmi olarak, evrenin kabul edeceği kadar uyanmış oluyorum.

Bu sabah da uyandım yani.

Müzik.

Biraz ter atma.

Duşun ardından tekrar pijamalarıma sarınışım.

Pijamalarım üzerimde salona gidip boylu boyumca halıya uzanıp bitsin mi, hiç bitmesin mi karar veremediğim kitabı okumaya devam edişim. Boylu boyunca deyince yanlış anlaşılmasın hepi topu minik bir şey olarak uzanış kastettiğim. Baktım satırlar arasında yuvarlanıp duruyorum ve hiç çıkasım yok, gene boylu boyumca kaldırdım kendimi halıdan. Alelacele elime geçen gömlek, hırka, eşofmanı üzerime takıp çıktım evden. Önce iade ürünler için kargoya uğramam gerekiyordu. Arabayı yıkatmam, gene arabaya yakıt almam, markete ve eczaneye uğramam ardından eve dönüp valiz hazırlamam gerekiyordu.

Ilk olarak kargo… Arabayı kargo şirketinin yakınına parkedip indim arabadan. Üzerinde yürüdüğüm kaldırımın kenarından geçtiği apartmanın hizasından geçerken ben, dördüncü kattan halı silkelemeye başladı yüzünü göremediğim birisi. Halı silkelenirken üzerinden uçuşanlar başımdan aşağı indiler. Kaçmaya fırsat bile bulamadan hem de. ‘’ Yapacak bir şey yok, olacağı varmış. En azından halı beyazdı. Beyaz iyidir.’’ gibi bir şeyler geveledi düşüncelerim. Allahtan o kadarla kaldılar eğer, ‘’ Vardır bunda da bir hayır.’’ virajına girselerdi düşüncelerim yetmez kafamı kesip bırakıverirdim herhalde o kaldırımda. 2018’in en belirgin izi işte bu! O hayırlar, anlam aramalar falan var ya onların tümü yandı. Saldım. Eller havaya durumu… Geçenlerde biri bana ‘’ Sustur şu kafanı!’’ demişti. Söz dinliyorum.

Yeni yıla istinaden dilek sıralaması, dilek panosu, beklenti şeysi de yapmadım. Geçen yıla karşı boş değildim ve yapmıştım en cafcaflısından bir dilek panosu. Dileklerimi simgeleyen fotoğraflar falan kesmiştim, üzerine, kenar, köşelerine simgeleri kelimelere döküp yazmıştım. Açıktım 2018’e karşı. Ne oldu? Yalnızca olması gerekenler sanırım. Peki bu olması gerekenlerin panomda yerleri var mıydı? Hayır? 2018 dilek panomu dürdü! Peki fena mı oldu? Hayır! Aklımı başıma devşirdi. Aklım başımda, gerçekleşmeyen dileklerim çöp kutusundalar. Beklentilerim artık yıllardan değil kendimden yanalar.

Neyse başımda aşağı silkelenen halıda kalmıştım. Elimle hafif bir dokunuşla saçlarımı silkeledim. Içeriye girip işimi halledip çıktım. Ardından benzin istasyonuna gittim. Önce depoyu fulledim sonra araba yıkamacısına girdim. Araç yıkatıp ikisi için ödediğim tutardan sonra ekonomik olarak düzelme beklentilerim de yerle bir oldular.

Yere yığmış olduğum beklentilerimi kaldırmak için yardıma ihtiyacım olacağını sezmiş gibi arkadaşım Yasemin o güzel sarı saçları ve güler yüzüyle gelip aldı, yol üzerinde olmayan Kahve Dünyası’na götürdü beni. Yığdıklarım onunkilerle birleşince kalkmamız çok uzun sürdü. Dönüşümüzde market, eczaneye uğramayı es geçip arabayı istasyondan alıp doğruca eve geldim. Beklentisizdim. Evde yalnız olmamın lüksünü kullanıp önce tuvalete girip işedim. Ellerimi yıkayıp üzerimi bile değiştirmeden oturup kitabı bitirdim.

Valizler mi? Bekliyorlar.

Uyku? Gelecek inşallah. Ama beklemiyorum. Gelirse gelir, gelmezse gelmez. Kendi bilir valla.

Yeni yıl için zencefilli kurabiye de yapmadım. E dilekler de içimde, kağıda dökmedim, gerçekleştikçe yazarım. Öylece saf saf bekleyeceğim gerçekleşmelerini. Onlar biliyorlar zaten gerçekleşecekleri zaman ve yerleri.

Son olarak; kendim için olan tüm iyi dileklerimi iyi niyetlerimle hepimiz paylaşalım isterim.

Sağlık olsun.

Huzurla olsun.

Gelen gideni aratmasın.

Iyilik olsun.

Aşk olsun.

Ağız tadıyla olsun.

Şükürle…

Iyi seneler!

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

 
2 Yorum

Yazan: 28 Aralık 2018 in GÜNLÜK

 

Etiketler: , , , , , , , , , , ,

yapamayış durumları

Ekran Resmi 2018-12-25 07.30.20

Yatağa uyumak niyetiyle girdiğimde saat 22.15’ti. Şu an saat 01:15 olduğuna göre   yatağın içinde, sağ yanıma dönmüş şifonyere bakarak uyumayı bekleyeli tam üç saat olmuş. 0lmadı. Bu gece de uyuyamadım. Yazmaya hazırlanmama gelirsek hayli meşakkatli olmasına rağmen, üşenmedim. Kalktım. İlk olarak mutfağa gelip elektrikli su ısıtıcısının düğmesine bastım. Yatak odasına dönüp çoraplarımı giydim. Yan odadan yün siyah hırkamı aldım. Oğuz’un odasından bilgisayarımı aldım. Çantamdan, kalan son paket sigaramı ve okuma gözlüğümü alıp hepsiyle beraber tekrar mutfağa gelip camın önündeki siyah mermer yemek masasına yerleştim. Kahveyi de yaptım tabii. Balkon kapısı açık, yağmurun sesi geliyor. Şarkıdaki gibi aşka davet falan yok sesinde valla. Yere düşen her damla harap da etmiyor. Yağıyor yalnızca. Rüzgara göre ara sıra coşuyor o kadar. Karşı apartmanda da hâlâ uyumamış birkaç kişi var, evlerinin ışıkları yanıyor. Uykusunu bulamamışlar kulübü gibiyiz.

Uzunca zamandır olduğu gibi bu gece de uyuyamadığım saatler boyunca baştan alıp alıp tekrar başına geldiğim planlar yaptım. A planım, B planım, C planım falan var artık. Zorlarsam D, E, F diye sıralayabilirim. Terkedilme planım var mesela. Terketme planım. Birisi bana ” Şu kadar aylık ömrün kaldı.” derse bir gün, öleceğim güne kadar yapacaklarımın planlı. Taşınırsak eşya toplama, düzen sırasını planladım geçen gece de. Elimi attığım hemen her yerde olan karalamalarımı toparlama planım. Yeni başlayacağım yağlıboya tablonun zemin rengini düşüncede beş kez falan değiştirdim, neyi nereye koyacağımı planladım defalarca. Şimdiden F’ye geldim bile. Eskiden düşünmekten devrelerim yanar diye korkardım. Artık korkmuyorum, yanmıyorlar. Düşündüklerim elle tutulur şeyler olmadığından olsa gerek. Bir dünya iş yaptığını sanıp ardına döndüp baktığında bir dünya boşluk görmek gibi benim düşünüşlerim. Fanice, zavallıca şeyler.

Bugün atölyede çalışma günümüzdü. Atölyeye ikinci giden kişiydim. Karadenizli akrabaların oturduğu çok katlı apartmanın bodrum katında atölye. İki odasında şövalelerimiz, boya arabalarımız, önlüklerimiz, tablolarımızın, eskizlerimiz var. Pencerelerindeyse kaldırımda yürüyenlerin adımları, yoldan geçen arabaların tekerlekleri … Atölyeye girip çayı demlememin ardından beraber çalışacağım arkadaşlarım da teker teker geldiler, sabah saatleriydi. Kahve, çay ritüelimiz sırasında paylaştıklarımız da tıpkı benim düşünüşlerim gibi fanilik ve zavallığımızı kanıtlar türdendi. Gelecek için planlar yaparken aniden gelen hastalık ve ölümler. Duyduklarımın yeterini duyduktan sonra kahvemi bitirip usul usul kalktım yanlarından. Çalışma kıyafetlerimi giyip şövalemin önündeki tabureme elimde fırçamla oturduğumda artık birçok şey anlamını yitirmişti. O an anlamı olan tek şey yaptığım resimceymişcesine çalıştım geç saatlere kadar. Bu anlam yitirişler özellikle son dönemde çok sık tekrarlanmasına rağmen arada geçen kısacık zamanda onca anlamı tekrar nasıl yüklenebiliyorlar başıma gelen ya da gelme ihtimali olanlar onu da anlayamıyorum. ‘’ Her şey boş! ‘’ lafının boş gelişleri mesela. Neden ısrarla boş olmadığını kanıtlamaya çabalayışlarım anlayamıyorum yani.

Anlayamıyorum, uyuyamıyorum, değiştiremiyorum … aman allahım hep yapamayış durumundayım. Tek yapabildiğim haraket halinde olmak. Artık sokağa çıkıp hayata karıştım, nihayetinde. Böyle yaşayınca daha az düşünüldüğünü söylediler. Kız kardeşim ve tüm arkadaşlarım depresyona girdiğimden endişelendiler çünkü. İki ayı geçkin süre mecbur kalmadıkça evden neredeyse hiç çıkmayınca girdim sandılar, ama girmemiştim. O günler boyunca depresyon bana girdiyse eğer, bilemem. Ama bir ağırlık hissetmiyorum, içimdeyse beraber iyiyiz demek.

Evde geçirdiğim uzun günler saatler boyunca yemek pişirip Oğuz’la ilgilenmek dışında neredeyse durmadan okudum. Geriye dönüp yazdığım tüm güncelerimi okudum. Değişimimi, dönüşümümü, evrilişimi, coşup coşup durulmalarımı, kendi kendime isyanlarımı, çoğundan kimsenin haberinin olmadığı kırılışlarımı, içime kaçışlarımı, gene kendime sözler verip tutamayışlarımı hepsini tekrar okudum. Hatırladım. Unutmamam gerekenleri hatırladım. Gene arkadaşlarımın çoğunu evimizde ağırladım o günlerde. Uzun çok uzun saatler toplanmayan kahvaltı sofrasının başında sohbetler yaptık. Öyle iç dökmeli değil çünkü dökülecek pek  şeyim yoktu, yuttum ben hepsini. Kahve fallı, gülmeli, anıp ağlamalı sohbetler oldu çoğu. Evet evet şu an kenarındaki krem rengi sandalyede oturduğum, mutfak camının önündeki siyah mermer masada oldu bunların hepsi. Her yolculadığım bir şeyini bırakıp gitti. En fazla ihtiyacım olanın o olduğunu bilmeden çokça sevgi bıraktılar, sağolsunlar. Bir de her gelen taze çiçekle geldi, hep olsunlar.

Tüm bunlardan sonra yeni bir başlangıç mı? Tabii ki hayır. Kaldığım yerden devam. Kaldığım yere kadarkilerin hepsi benimler ve değerliler, bırakmam. Unutur sonra tekrar hatırlarım, dursunlar.

Yağmur durdu. Yalnızca rüzgarın sesi kaldı. Arada uçaklar geçiyorlar. Ellerim üşüdüler. Uçaklar ve ellerim çoğul olduk. Neyse; biraz okursam iyi gelir üşümeme de, çoğulluğuma da. Hem belki uykum da gittiği yerden gelir. Şebnem Aybar’ı okuyorum dünden beri kalkıp alayım kitabı, çantamda olmalı. Işık yaktığımda rahatsız edeceğim birinin olmadığı tek yer burası olduğu için eksiklerimi alıp alıp geldiğim yer hep aynı. Hep aynı yerdeyim.

Durumlar, haller, bi’şiler…

Benden bu kadar.

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

 
Yorum yapın

Yazan: 24 Aralık 2018 in GÜNLÜK

 

Etiketler: , , , , , , , , , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: