RSS

Aylık arşivler: Aralık 2011

HAYAT BİR BARDAK SU DUR…

Alohaaaa! Alaçatı yolları taştan, Erdo çıkarttı beni baştan.

Çocuklardan biri teyzeme diğeri anneme teslim edildi. Üst üste edilen telefonlar, yapılan organizasyonlar; Oğuz’un eşyalarını siyah çantaya koyuyorum. Vilo’ya gösterirsiniz. – … şu saatte alacak buraya bırakacaklar.- Onlara haber verdim. – Parayı ödedim. – Maaşlar yatırıldı. – Sigortalar ödendi. – Evin anahtarlarından birini biz alıyoruz, diğerinin Vilo’ya verirsin kızım.- ….- Akşamın körü arada derede Belgin’e uğranıp ayak üstü kahve içildi. Ve gecenin körü eve gelip valiz-Ler hazırlandı. Bir haftadır bünyem de içten yanmalı motor varmışcasına koşturuyorum. Şu içten yanmalı motor hakkında da hiç bilgim yok. Neyse söylenişi hoşuma gitti işte.

Şu valizimi kaptım, çıktım diyenler var ya! Nasıl başarıyorlar aklım almıyor. Yani günün birinde “Hadi” dese biri!

Bir diğer yanım “Ne kadar çok şeye bağımlısın. Bak düzenin çarklıları ( burjuvazi değil!!!) seni de eziyor.” diyor. Diyor da anacığım çoluk çocuğu sokağa mı bırakacaksın? Saatler boyunca telefonda görüşüp, yerleştirmeleri yapmak zorundasın.( ayyy arka sırada ki yolcu horlamaya başladı. Herkes,bütün dünya yor-gun, yorgunuz.)

Özet: Biz yılın başının cumartesi gününe denk gelmesini fırsat bilerek kaçıverdik. Balayı çipimi de taktım. Çip öyle etkili oldu ki; iki saat öncesinde çıkmış olduğumuz iki şeritli, bakım yapılmayan bir günü geçmeyen yolda arızalanan otobüs sebebiyle limana son on dakikada varmış olmamız, bir saat yirmi dakikadır kalkış sırası bekliyor olmamız bile bozamadı beni. Olsun varsın uçak kalkmasın, yeter ki bizim havamız yerinde olsun. Gerçi çipin etkisi ne kadar sürecek bilmiyorum. Bir an da içimde ki hortlamsın da. Aaa tamam daha fazla ayrıntı beklemeyin. Yok!(Tamam yalnız ikinize anlatırım.)

Yeni yıl dilekleri mi??? Mucize olmayacağı kesin. Pazar sabahı uyandığımız da koca aynı, çocuklar aynı. Aynı olanlar arasında bir şey daha olacak o da hepsinin o saatte aç olması ve kahvaltı hazırlanacak olması gerekliliği. Sonra; ertesi gün gidilinecek iş, eş-dost, ev-mobilyalar-araba, otobüs hat numaraları-sefer saatleri, ekmeğin gramajı-fiyatı … aynı. Akaryakıt fiyatları ya da milletvekili maaş tutarlarının aynı olup olamayacağı konusunda garanti verilemediği için cümle sonunda ki üç noktanın içinden bu ikisini çıkartıyorum. Bütün bunlar ve benzeri sebepler yüzünden. ” Devam arkadaşlar.” Üç günlük ömrümüzü su gibi içmeye devam.
” Hayat bir su dur, iç iç kudur.”
Küs olanlar; küs olmaya devam. Sevenler; sevmeye devam. Sevişenler; sevişmeye devam. Aldatanlar; (aldatılanın aslında kim olduğunun ayrımına vararak) aldatmaya devam.
Her zaman tek dilek cümlem vardır: Tanrı (evren, melekler, hava, ateş, güneş, her neyse) herkese, hepimize niyetimiz yönünde, gönlümüzden geçeni, gönlümüzden geçtiği kadarıyla versin. Daha nice yeni yıl başlangıçların da gönül birliğinde olalım.

Sağlık sıhhatte olmamız dileğiyle!

ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

 
4 Yorum

Yazan: 30 Aralık 2011 in GÜNLÜK

 

KAZA MI?

Hayalleri yıllar içinde hayalet olan,

Yorganın dili elinde, nevremin köşesine yerleştirmeye çalışır, tersi düzüne dönmüşken  sabah kuşağında yayınlanan programlardan birinde ” Bunaldığınız anlarda dağları, çiçek, böcekleri düşünüp mutlu olun ” diye akıl veren psikologları öldüresi gelen,

Öldüğünde onu cennetin kapısın da ” Huriler ” in değil, kaslı-bronzlaşmış vücutlarıyla ” Hayri-ler ” in karşılamasını tercih eden,

Para alsın – almasın ama yaptığı işler karşılığında kariyer de yapıyor olmak isteyen,

Dinleniyor olmak isteyen,

Ana – baba – koca – çocuk – kaynana – kayın – hala – dadı – dıdı – mıdı kim varsa hepsini idare etmek zorunda kalan ( bırakılan ),

” Aman idare et kızım. Sakın ayrılmayın bizleri, sülaleyi üzmeyin. Biz de böyle şey yoktur. ” diyenleri dinleyerek; kendi dışında herkesi mutlu etmek uğruna mutsuz hayatlar yaşayan,

İstediğini yiyip yiyip kilo almayan tüm kadınlardan nefret ederek yaşayan,

     Evliliğinin ilk yıllarında ” Allahım ben ne bok yedim! ” derken bir kaç yıl sonra yaşadığı ilişkinin adını ” Mantık Evliliği ” koyan,

En sağ şeritte tüm yükleri omuzlamış ağır ağır ilerlerken ” Yeter ” diyerek, iç sesinin gazı – cesaretiyle Ferrari olarak çıktığı evinin kapısından, yeni bir hayal kırıklığı, gidecek başka bir yer bulamamış olma haliyle  Kabzımal Kamyonu olarak giren,

…..enler, ….anlar liste uzayıp gidiyor. Sizlerde istediğiniz eleme ya da eklentileri yaparak kendi listenizi yapabilirsiniz.

Peki tüm bunların hepsi ” BASİT BİR EV KAZASI ” mıdır?

Biz bu gece Nünüş ve kocasıyla beraber gidip oyunu izledik. Güldük, düşündük, kendimizden bir şeyler bulduk, ” Yok artık ” dedik, dışarıdan bakabildik. Günay Karacaoğlu enerji dolu, samimi, kaygısız, kelime sekmeden, dili dolanmadan, tek başına muhteşem bir performans sergiledi. Gerçi ben yalnızca kadın izleyici alınacak bir seansın muhteşem olacağını hayal etmeden alamadım kendimi.  Katıla katıla güler, böğüre böğüre ağlarmıyız?

ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

 

 

 
2 Yorum

Yazan: 28 Aralık 2011 in GÜNLÜK, KADIN & ERKEK

 

BELEDİYE ÇALIŞIYOR ?

  

  Belediye çalışıyor ama ne için çalışıyor. Benim gözlemlediğim; son günlerde hız almış olmakla birlikte çarşı içinde ki küçük esnafı bitirmek için çalışıyor. Abicim ya ben de gerçekten sorun var ya da onlarda. Fotoğrafa aynı yerden bakmadığımız kesin de… Bahsettiğim yer bizim iş yerimizin de sınırları içinde olduğu, zamanında küçük şirin bir sahil kasabası havasındayken son yıllarda  kontrolsüz, anlamsız büyüyen bir ilçe.

   Benim aklımda kalan burasının bu şirin sahil kasabasından çıkmasının başlangıcı, miladı ise çarşı içinde bulunan Tarihi Balık Çarşısının yıkılmasıdır. İçinde; balıkçılar, yufkacı, esnaf lokantası, tuhafiye, yorgancı, erkek berberi falan vardı. Muhteşem bir yer di… Yazlıkçıların ilk uğradıkları yer orası olurdu. Tabi o zamanlar park sorunu da yoktu. Yıkıp yerine abuk sabuk bir alışveriş merkezi sığdırdılar, içine benim gibi birçok insanın henüz hiç girmemiş olduğunu tahmin ettiğim.

   Şimdi ne yapılıyor? Bütün ana sokaklara Arnavut kaldırımı taşı döşüyorlar. İnanabiliyor musunuz? Tüm asfaltı söktüler…Çarşı diye bir şey kalmamış durumda. Dün akşam kırtasiyeye uğrayayım dedim. Dediğime diyeceğime pişman oldum.

   Hani sel baskını olmuştu hatırlarsınız. En çok etkilenen yer burası olmuştu. Tüm iş yerleri, fabrikalar, evler sular altında kalmıştı. Ki hemen hemen tüm iş yerleri kendi imkânlarıyla yeni foseptik kuyuları, yeni kanallar açarak önlemler almaya çalıştık. O selde taşan dere yatağı kenarında bulunan tüm binalar ise yavaş yavaş boşaltıldı, yıkılıyorlar. Yıkılanların molozları ise haftalardır öylece durmakta. Ama olsun ayağımız Arnavut kaldırım taşına bassın diye çalışıyor belediye!

   Ödenek yok diyorlar. Belediye içinde yaşanan özel anlaşmazlıklar – fikir ayrılıkları hizmete yansımış durumda. Otopark sorunu çarşı içinde yaşanan en büyük sorunlardan biri haline gelmiş durumda. Ki halkın geneli gibi ben de zorunda kalmadıkça kesinlikle çarşıya inmiyorum. Bankamatikten para çekecek bile olsam işe gelirken E-5 üzerinde olanları tercih ediyorum. Bu da ne demek? Çarşı içindeki esnaftan alışveriş yapmıyoruz. Evet, geldik bizim işletme olarak etkilendiğimiz en büyük soruna: Kanalizasyon. Bahsettiğim bu ilçe de kanalizasyon sistemi kaç yılından kalmış, bilen var mı bilmiyorum. Ama mevcuttakilerin üzerine yapılan onca evde yaşayan insanın b.klarının tasfiyesine yetebilecek bir sistem yok. İSKİ’ YE gerek sözlü, gerek yazılı başvurularımız sonunda aldığımız cevap ise: ‘’ Bu bizi aşan bir sorun. Büyükşehir’e başvuruda bulunduk. Onay bekliyoruz. O zamana kadar yapılabilinecek bir şey yok. ‘’  Bir de bu sorun belediyeyi bağlayan bir sorun değil. ( miş ). Kurumlar yani belediye ve İSKİ ayrı parti yönetimlerinde.  Bundan kaç ay önceydi hatırlamıyorum. İSKİ’den  yanıt  alamayınca belediyeye başvurmuştuk da orada görüştüğümüz Başkan Yardımcısından öğrendik sistemin böyle işlediğini. (TIRNAĞIN VARSA KAŞINACAKSIN )

   Gerçi desenize oy kullanacağımız zaman muhtarlıklarda kayıtlı olduğumuz yeri bulmakta bile zorlanıyorken tutmuş ben de belediyelerde işlerin nasıl yürüdüğünü anlamaya çalışıyorum. Yuh bana! Bu arada bayanlardan günün birinde yolu buraya düşen olursa umarım topuklu ayakkabı giymiş olmazlar.

ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

 
8 Yorum

Yazan: 28 Aralık 2011 in GENEL

 

CANIM Bİ ÇEKTİ Kİ BİLİNMEZ !

Aşan Bilir Karlı Dağın Ardını
Çeken Bilir Ayrılığın Derdini

Of ki of! Balkonda sarınıp oturmuşum gene. Evet, gene balkondayım. Kulağım da Zara diyor ki; ” Aşan bilir karlı dağın ardını. / Çeken bilir ayrılığın derdini ” Soğuk kesiyor yüzümü, sigara yakıyor içimi de dışımı da (maalesef). Bugün canım bir çekti ki şu sesi bilinmez.

Bir taraftan da aklıma ismi lazım değil arkadaşım Yasemin geldi. Hani şu Paris’te ki ilk saatlerimizde; müzeleri, tarihi eserleri falan geç. Nerede yiyip içeceğiz diyen arkadaşım vardı ya o işte. ( Geçmiş zaman olur ki ) Hiç tahammül edemez türkülere. Bir de kocası var ki; benim kocanın hemşosu, halk oyunu desen var, türkü desen var bir de dünya iyisi insan vardır ya hah işte onlardan da biridir. Benim tahammül edemediğim bir tür var mı acaba? Bilemedim şimdi. Paylaştığım müzikleri takip edenleriniz varsa eğer onlarda anlayamamışlardır. Herhalde benim nabız sürekli değiştiğinden iyi gelecek şerbettin ayarı da değişip duruyor. Zaten gün olurda bir gün hallerimin hepsi bir araya geldiler diyelim; konuşacak tek kelimeleri olmaz, inanın. O kadar ayrı dünyalardan, diyarlardanlar. ” Na nay na nay esmer yârim / na nay / sen bana yar olmazsın / yüzüme gülme bari ” diyor şimdi de Zara ( Bahçede yeşil çınar )

Yazının başında yer alan nere, koyduğun kayıt nere diyen varsa; yazıyı yazana kadar buraya geldik.

Herkese hayırlı, uğurlu, mutlu hafta haftalar diliyorum.

ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

 
Yorum yapın

Yazan: 25 Aralık 2011 in GÜNLÜK

 

HER ŞEY GİBİ…

En kötü halinde

Hatta ölmek istediğinde bile gülümsemelisin

Yaşam dört duvar arasında geçmiyor.

Öleceğiz

Ve sonra tekrar

Geri geleceğiz.

Her şey gibi…

 

 

Hep başkalarının istediğini yaparsan hayat yaşamaya hiç değmez.

Söyleyeceklerini yutarak sessiz kalmak çok yorucu…

İMKANSIZ AŞKLAR ASLA ÖLMEZ. SONSUZA DEK YAŞARLAR.

NOT: Film ile ilgili bilgi için buradan buyrun ——-

 
2 Yorum

Yazan: 24 Aralık 2011 in GENEL

 

ÖFKE


                                     Önce tanımla başlayalım.  Öfke nedir?

1)  İncinme, engellenme veya bize gözdağı verilmesi karşısında gösterilen  saldırganlık.                       

2) İstenmeyen sonuçlara ve karşılanmayan beklentilere verilen doğal, evrensel ve insani tepki.    

              

Uygun ifade edildiğinde sağlıklı bir duygu(ymuş). Benim içimde gün be gün filizlenen öfke sanırım tanımda ki insani tepkinin sınırlarını aşmak üzere. Hele ki; tamamen iyi niyetli davrandıklarını dillerinden düşürmeden çomak sokanlar var ya… Yok valla istemiyorum. Bana iyi niyetli falan davranmasınlar. Kalplerinde, düşüncelerinde ne varsa ona göre davransınlar. Nedir bu benim tek istediğim iyilik, güzellik ayakları? Belgin’in deyimiyle ” Normal şartlarda hayatımıza almayacağımız insanlara mecburiyetten katlanıyor olmak” zaten başlı başına zor. Üstüne iyi ya da kötü niyetleri de eksik olsun. Sınırlar net çizilsin o kadar! Her koyun kendi bacağından asılacağına, dürüst davrandığımız için başkaları yüzünden de oramızdan buramızdan asılmaktan yorulduk artık. Niyetlerinin topunu alıp yollarına gitsin herkes. Offff be! Muhteşem Cuma oldu, değil mi? Hadi bakalım bu gazla nasıl içilir şimdi buzlu buzlu su? Öfkeyi serinletsin, kalbi yumuşatsın niyetine….

                                                    

ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL 

 
5 Yorum

Yazan: 23 Aralık 2011 in GÜNLÜK, İNSANOĞLU

 

GEÇ KALDIM

 

    Başımdaki ağrı sabah uyandığımdan beri peşimde. Tutunacağı noktayı bulamamış bir şekilde dolanıp duruyor. Yolda arabayı kullanırken düşündüğüm kopuk kopuk düşüncelerle beraber koşturup duruyorlar kafamın içinde.

    Eve gelir gelmez üzerimdekileri çıkartıp pijamalarımı giydim. Beni yumuşacık saran pembe sabahlığımı da üzerime alıp mutfağa geçtim. Dün akşam yemiş olduğum pizzanın kutusu hala tezgahın üzerindeydi. Kurumuş, üzerinde ki peynirin rengi kirli sarıya dönüşmüş olan iki dilimden birini aldım. Çekiştire çekiştire kopartabildiğim tek ısırıktan sonra vazgeçip alternatifim olup olmadığını kontrol etmek için buzdolabını açtım. Yoktu. Açlığımı nasıl bastırabileceğime bile kafa yormak istemedim. Dedim ya: – çok yorgundum.- Hızlıca şarap şişesi ve kadehi elime aldım. Işığı söndürüp çıktım mutfaktan. Şimdi balkonda öylece oturuyorum.  Karşımda deniz; gökyüzünde ki yıldızların altında, yeni gelin gibi nazlı nazlı süzülüyor.

     Kocaman soru işaretlerim tekrar benimleydiler. Kendimi anlatmaya çalışmaktan ne zaman vazgeçmiştim. Hissettiklerimi kelimelere dökmekten. Şimdi burada oturup uzaktan bakınca hayatımın üzerini örtmüş kocaman bir teslimiyet görüyorum. Aslında vazgeçiş. Uzun yıllardır süren bir arkadaşlığımın da sonunu getiren vazgeçmişlik. Aramızda öylece duran, gittikçe içi dolan sessizliği bozmadık. Bilmek, açıklamak istemeyecek kadar yorgundum. Merak etmeye bile üşendim. Duyacaklarımdan korkmuş olabilir miyim? Gerçi artık çok geç. Bu ikinci geç kalışım. Çocukluk arkadaşım Esra’yla da böyle ayrılmıştı yollarımız, konuşmadan. Zamanla garip bir şekilde, hissettirmeden çok gerilerde kalıyor tüm yaşanılanlar, paylaşılanlar. Bir defa daha konuşmak için çok geç kaldım. Hem de bilerek. Ama bu gece böyle hissedeceğimi bilmeden.

    Bir balıkçı takasının sesi geliyor uzaklardan. O takanın içinde olmak istiyorum. Motorun sesinden duyamaz olmayı düşüncelerimin sesini. Gecenin karanlığına sarılmış denizi koklamak istiyorum. Hiçbir şey görememeyi. Önümde duran kadehteki şarabı yudumluyorum. Ağzımı buruşturan tatla kısa bir mola alıyoruz düşüncelerim ve ben.

     Aslında çok uzun yıllar anlattım. Kafamdakileri, yüreğimdekileri… Sonunda bir  çıkmaz sokakta, yalnız bulunca kendimi…Yapayalnız. Etrafıma baktım, herkes yalnız, her şey sahteydi. Oldukları gibi değil görünmek istedikleri gibiydiler. Seçilmiş rollerin oynandığı kocaman bir tiyatro sahnesinde buldum kendimi. İnsanlar neye inanmak istiyorlarsa ona inanıyor, nasıl görmek istiyorlarsa öyle görüyorlardı. Seçilen rollerin oynandığı tiyatro sahnesinde ayakta duramadım. Daha doğrusu rolüm belli değildi. Sonra mı? Sustum. Anlatmaya çalışmaktan vazgeçtim. İşte o zamandan beri yalnızca yazıyorum. Kalem, kağıt ve benim aramda sahte hiçbir şey yok. Satırlardakiler gerçek.

    Motorun sesi uzaklaştı. Üşümeye başladım. Sarındığım pembe sabahlığım ısıtmıyor artık. Yatağımın sıcaklığına gitmeye üşeniyorum. Bir de şu baş ağrısı. Lanet şey zonklayıp duruyor şakaklarımda. Kalkıp banyo dolabında duran ilaçtan bir tane içmeliyim. Yoksa ağrı yavaş yavaş dişlerime inecek.

   Esra’yla annelerimize yalan söyleyip limanda ki bara ilk gittiğimiz gecenin ertesi gün de aynı böyle ağrımıştı başım. O zamanlar küçük bir kasaba olan Şarköy’de açılan ve gençlerin gidebileceği tek bar İskele’ye gitmek için nasıl can atardık. Babamın tembihlediği saatte evde olabilmek için koşa koşa eve dönerdik. Yatağa girdikten sonra da sabaha kadar fısır fısır konuşurduk. Read the rest of this entry »

 
Yorum yapın

Yazan: 21 Aralık 2011 in DENEMELER & RÜYALAR

 
 
%d blogcu bunu beğendi: