RSS

Kategori arşivi: HERKES GİDER Mİ?

HERKES GİDER Mİ? 2

  Güneşli bir gündü. Ama hiçbir şeyi aydınlatmıyordu. Aydınlatamıyordu. Adliyenin önünde durmuş onu izliyordum. Kadınım gidiyor ve ben arabasının arkasından öylece bakıyordum. Frene basacak mı? Hayır. Araba gittikçe uzaklaştı ben arkasından öylece bakarken. ”Yeniden deneyelim. Geçmişte yaşadıklarımızı silip yeni bir başlangış yapalım.” diyerek inmedi arabasından. İçimde bir daha asla kapanamayacak bir yara açılıyordu adeta. Nereye gideceğimi bilmiyor, öylece yok oluvermek istiyordum orada.

   Ama hiçbir şey yok olmadı. Dönüp otoparkta ki arabama doğru yürüdüm. Anahtarı kontağa sokmak için eğilince yüreğim acıdı sanki. İçinde o kadar sıcak bir yara vardı ki, ne zaman soğuyup kabuk bağlayacağını bilmediğim. Yol boyunca gördüğüm her şey rengini yitirmiş gibiydi. Daha önce böyle bakmış mıydım onu da bilmiyorum. Ama güneş bu kadar solgun, ağaçların yeşili böyle miydi. Bu şarkı hiç bu kadar efkar sardırtmamıştı içimde bir yerlere.

   Eve geldiğimde apartmanın önünde oturdum öylece. Keşke dinleseydim Hakan’ı…”Ev dayanılmaz olur abi, yeni bir daire tutalım sana” demişti. Dinlemedim. Kapıyı açınca, kokun çarptı yüzüme. Öylece attım kendimi salondaki koltuğun üzerine. Üzerinde uyuya kaldığım için sürekli söylendiğin, her zamanki koltuk var ya onun üzerine. Bilsen ki şimdi uyumak ve bir daha uyanmamak istiyorum o koltuğun üzerinde. Seslerimizi gerçekten duymayalı bu kadar çok mu olmuştu? Birbirimizi dinlemeyeli… O halde; neden sesin kulaklarımda hala.

   Keşke diye başlayamıyorum bile. Ne kadar çok birikmiş o keşkelerden, şimdi söylesem de bir yararı dokunmayacak olan keşkeler. Sebeplerin yaratılmasında başrol oynayan adamın haline bak, şimdiden bir bakışa muhtaç halde yatıyor kadife kaplı yeşil koltuğunun üzerinde. Her yerde anılar var. Neden baharın ilk esintisine benzeyen kokunuda götürmedin giderken? Neden? Neden, gözlerin hala buradalar, içtiğin son kahvenin fincanını neden kaldırmadın? Dudaklarının tadı  hala üzerinde küllükte duran izmaritin.

  Gidişinin üzerinden geçen üç günde hiçbir şey değişmedi.

  Defalarca konuştuğumuz ayrılık gerekçelerimiz, ortak aldığımız kararlar, hepsini unutamaz mıyız? Unuturum zannettiğim, sana, bize ait hiçbir şeyi unutamıyorum. Sabahları tekrar sana uyanmak, geceleri nefesini hissederek uyumak istiyorum. Biliyorum biliyorum, gene bencilce düşünüyorum. Şimdi daha iyi anlayabiliyorum sen daha yanımdayken, ben terketmişim seni. Ama giden sen oldun. Demiştin ya ”Her erkek hayatındaki kadının balkonundan bakar hayata, kadının gördüğü manzaradır onları mutlu ya da mutsuz eden” diye. Sen gittin gideli baktığım yerden, uçsuz bucaksız çöllerden başka birşey görünmez oldu..  Yalnızlığın bu kadar korkutucu olduğunu bilmiyordum. Neden söylemedin? Bu yalnızlık, bu acıyla nasıl başa çıkılabilinir bilmiyorum. Sensiz nasıl yaşanır bilmiyorum.

                                                                  ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

Reklamlar
 
 

Etiketler: , , , , ,

HERKES GİDER Mİ? 9

 Bilgisayar ekranından bile olsa karşılıklı oturmuş sabah kahvelerimizi içerken ‘’ Erguvanlar senin şehri de mora boyadılar mı?’’ diye sordum ablama bu sabah. Aynı rengi görüyor olduğumuz düşüncesi; özlemimi biraz hafifletir düşüncesiyle… Her bahar erguvanlar, sonbarlarda da mimozalardır heyecanla beklediğim. Bir arkadaşım vardı; usanmadan her yıl, erguvanlar çiçeklendi mi alır eline fotoğraf makinesini ölümsüzleştirmeye çalışırdı erguvanları. Yıllar sonra göremeyecek olursak bu mor çiçekleri, resimlere bakar avunuruz diye. Bu yıl yalnız karşılamış olsam da artık içimde açmış çiçeklerim var benim de. Dallarının altında durmuş, kucaklarken gövdesini yıllardır aradığım hayatımın fon müziğini bulmuşçasına hiç dinmeyen bir melodi var kulaklarımda.

  Ekran başından kalkıp, hazırlanma vakti gelmişti. Duş yapıp, üzerime biraz çeki düzen verdikten sonra çalışmaya başlamalıydım. Evde, bahçede yapılması gereken düzenleme ve değişiklikler tamamlandıktan sonra günlerim bir rutine oturmaya başlamıştı. Sabah ilk fasıl bahçede saksıdaki çiçekleri sulamak, sarmaşık gülümle sohbetle geçiyordu. Sonrasında kahvaltı için bir şeyler atıştırmak, iki günde bir köy meydanına inerek orada bir kaç saat takılmak, okumak, film izlemek ve yazmakla geçiyordu. Beni eskisi gibi tatmin eden yazılar yazabilmek için, disipline olmam gerektiğine karar verdim. Ve o günden beri her gün işe gitmişçesine, bir kaç saat aralıksız çalışıyorum.

   Deniz ve bahçe manzarama nazır, camımın önünde ki çalışma masam çevresinde gün geçtikçe biriken dergiler, kitaplarla zaten ofisteki masamın havasına büründü bile… Günlük aktüel haberleri, insanlar nelerden bahsettiklerini takip etmeye çalışıyorum. Böyle inziva bir hayat yaşamayı seçmiş fakat şehir yaşantısı içinde ki insanlar için çıkan bir dergide yazıyorsan bunu yapmak zorundasın. Ama tecrübeyle sabitlenmiş olduğu üzere, tek bedene iki ayrı kimliği sığdırmaya çalışmadan. Bu bedende yaşayan ruhun gücü, tek kimliğe anca yetiyor. Daha fazlasının neler yaptığını gördük.

   Yıllar boyunca hep bir şeyler olmaya çalıştım. İyi bir evlat, başarılı bir öğrenci, güvenilir bir arkadaş, örnek bir eş derken Nesrin arada kaynamış, küsmüştü. Hâlbuki dönem dönem bir ucundan yakalayarak, çok emek harcamıştım kendime. Özellikle kendime dışarıdan bakabilmeyi öğrendiğim dönem uyanışım olmuştu. Gerçekten sevebilmek için, önce kendimi sevmem gerektiğini anlamış ve listelemiştim. Sevdiğim, nefret ettiğim yönlerimi. Şimdi dönüp baktığımda görüyorum ki; birçoğunu değiştirebilmiş, değiştiremediklerimi de kabul etmiş ve mutluyum.

   Listemin başında olan dürüstlüğüm hep aydınlık tuttu yolumu. Hayatım boyunca hiç kimseyi, en başta kendimi asla aldatmadım. Aslına bakarsanız boşanma kararı almamın temelinde yatan da bu yönümdü. Sadece yürütmek adına, yıllarca sürebilecek aldatma ve aldanışın dehlizlerinde kaybolabilirdim. Bu yollardan geçerken çok ağladım, çok hayal kurdum, çok ama çok okudum, kalabalıklar içinde yalnız kaldım, yalnızlığımın içinde bir yığın sesle konuştum. Sonunda kendi doğru cevabımı buldum. Ahmet’i bu şekilde aldatamazdım. Ne onu ne de kendimi.

   Yaşanılan bu düzende her şey sonsuza kadar sahip olmak üzerine kurulmuş olabilir. Ama bu düzeni kabul etmek zorunda değiliz. İşte sonunda yüreğimdekileri, beynimdekileri, gerçekten sahip olduğum tek şeyi, kendimi aldım ve buradayım. Hiçbir yerden gelmemişçesine, gidecek bir yeri yokmuşçasına buradayım. Özgürüm.

   Bütün bunları yazarken, zamanın içinden gene hızla geçmişim. Gün batımı gelmiş yerleşmiş penceremden gözüken denizin üzerine. Bu saatten sonra keyif vakti. Ama önce gidip meydanda ki kahveden, adıma gelmiş olan postaları almalıyım. Başlarda köyde yaşayanlarla çay içmeye, iki sohbete bahane olsun diye posta adresi olarak kahvehaneninkini vermiştim. İyi ki de öyle yapmışım. Artık alışkanlık ve büyük keyif oldu orada, onlarla vakit geçirmek. Bakın işte insanoğlu; nereye giderse gitsin, hangi yaşta olur, hangi tercihleri yapmış olursa olsun, bir şeylere alışma hissi, güven verici oluyor.

                 ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

 

Etiketler: , , , , ,

HERKES GİDER Mİ? 15 (SON)

Bugün Ahmet geliyor. Evde pür telaş. Her adım atışımda bastığım yerler, dokunduğum eşyalar, çiçekler dile gelecek gibiler. Ahmet’ten son mektubu aldığım günden beri böyle yaşıyoruz. Onun gelişine hazırlık yapıyoruz. Bayramlıklarını giymek için sabırsızlanan çocuklar gibi…Sonbaharın hüznü bile dağıldı. Ne yazabiliyorum, ne okuyabiliyorum. Hiç bir şeyle oyalanamıyorum. Kafam yalnızca o gün ne giysem, ne pişirsem, masayı nereye kursam sorularıyla meşgul. Beraberliğimizin ilk günlerinde yaşadığım heyecana çok benzer bir şey. Öylesine tadını çıkartmak istiyorum ki; diğer ayrıntıları düşünmek istemiyorum. Ne olacak, değişmiş midir, ne hisseder, neleri konuşmalı ya da konuşmamalı…

     Bir yanım; tanıdığım, tanımadığım herkesle paylaşmak isterken diğer taraftan kimselere söylemeden kaçar gibi Nesrin’in yanına gideceğim günü bekledim. Bu günü…Zamanın durmasını istediğiniz güzel anlardakinin tersine, hızla geçip gitmesini istedim saatlerin. Nesrin’den ‘’Bekliyorum’’ mesajını aldığım andan itibaren her şey önemini yitirdi. İş yerinde çalan telefonları bile duymaz oldum. Yüzümde silinmeyen salak bir gülümseme…Her akşam iş dönüşü evde beni bekleyen  yavru kediye –bu arada adını ‘’Hamur’’ koydum- anlatıyorum; Nesrin’li güzel günleri. Gidişini anlatmadım ama. Dile getirmeyi bırakın, artık düşünmekten bile korkuyorum o günleri. Silinip gitsinler istiyorum kafamdan. Şu anda Nesrin’e gidiş yolunda ben arabayı sürerken Hamur’da yan koltuğa yerleştirdiğim kafesinde yatıyor. Aman Tanrım! Hiç bir şey düşünemiyorum. Daha doğrusu o kadar çok şey geçiyorum ki aklımdan birinde sabit duramıyorum. Acaba benim O’nu özlediğim gibi özlemiş midir beni? Her zaman biraz hüzün olan gözleriyle karşılaşmamız nasıl olacak? Galiba teslim olmalıyım bu düşüncelere, akışına bırakmazsam başa çıkamayacağım.

Güneşin güne vedasına başladığı saatlerde Ahmet direksiyonun başında, yolun sonuna yaklaşmanın heyecanıyla allak bullak olmuşken; Nesrin müzik çalardan yükselen melodilerin ve kırmızı şarabın yardımıyla biraz sakinleşmiş, henüz duştan çıkmıştı. Yatak odasında ki aynanın karşısında, bornozundan sıyırdığı bedenini izlerken  dalmış olduğu düşüncelerden mahcup oldu. Sanki yalnızca kendisi bilmiyormuşçasına. Görünen tenini altındaki şehvet dolu, gizemli dünyayı Ahmet’le keşfetmişti. Ahmet’in teninden yayılan koku, dudaklarındaki sıcaklık, şefkatli dokunuşları açmıştı bu dünyanın kapılarını. Birbirlerine her dokunduklarında başlayan bir sihir gibiydi sevişmeleri. Bunca yaşanmışlıktan sonra  Ahmet’e karşı duyduğu bu arzuyu hissediyor olması sihrin hala bozulmamış olması mı demekti?  Bu düşünceler içinde bir yandan giyinmiş, mutfağa geçmişti Nesrin.

Hafif hafif esen rüzgar da, gökyüzünde ışıldayarak denizin üzerine adeta tablo çizen ay da bu gecenin şerefine hediye sunmuş gibiydiler. Bu hediyeyi minnettarlıkla kabul ediyor oluşunun göstergesi olarak; verandaya çok şık bir masa kurmuştu Nesrin. Ağaç dallarına asmış olduğu bütün fenerleri yaktı. Genelin tersine, soğuk içmekten hoşlandıkları kırmızı şarabı dolaba koydu. Salataya doğradığı taze nane ve reyhanın kokusu her yere dağılmıştı. Fırında pişen tavuğu kontrol edeceği sırada fark etti yaklaşan araba farlarını. Ne olduysa o anda oldu işte. Birden dizlerinin bağı çözüldü ve çöküverdi olduğu yere. Engel olamadığı bir şeydi. Yaklaşan araba sesi kulaklarında, mutfak tezgahından güç alarak ayağa kalktı. Ve ağır adımlarla bahçe kapısına yöneldi. Bütün vücudu titriyordu. Heyecanın insanı getirebileceği son noktadaydı. Ağlasa mı, gülse mi bilemez durumda öylece arabayı izliyordu.

     Bahçe kapısında kendisini bekleyen Nesrin’i gördüğü anda, istem dışı frene bastı Ahmet. Hayır, kullanamayacaktı arabayı. Hissettiği heyecana yenik düşen vücudunda kalan son gayretle ağır ağır açtı arabanın kapısını. Tüm sesler susmuştu. Ne motorun sesi, ne hışırdayan yaprakların sesleri…hiç bir şey duymuyorlardı. Yalnızca birbirlerinde kenetlenmiş bakışları vardı. Adım adım birbirlerine yaklaşırlarken,  lal olmuşçasına kelimesiz kalmışlardı. Önce nefesleri birbirlerinin yüzünde öylece durdular. Birbirlerini içlerine hapsetmek istercesine derin solukla sarıldıklarında ise suskunlukların, hüznün, kaybolmuşlukların, özlemin zincirleri koptu. Aşkı herşeyiyle, tüm bedelleriyle hayatlarına kabul eden nice başka aşığı zorlu sınavlardan geçirmek için evrene dağıldılar.

ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

 

HERKES GİDER Mİ? 12

 

 

Serin bir gün. Güneş saklambaç oynarcasına bulutların arasına girip çıkıyor. Buraya gelişimin üzerinden geçen ikinci sonbahar. Rüzgarın dokunuşları değişti adeta. Garip bir hüzünle dokunur oldu. Yaprakları dallarından koparıp ahenkle dans edercesine, havada uçuran melodisi değişti. Doğanın yaza ettiği bu hüzünlü veda nasılda sarıp sarmalıyor insanı. Buraya ilk geldiğimde tam tersi; delicesine bir telaş, heyecan vardı gökyüzünde, rüzgarda, ağaçlarda, toprakta… Sabahları uyandığım evin sessizliği bile farklı Ahmet. Eşyaların renkleri, içtiğim kahvenin ağzımda bıraktığı tad, sigaramın dumanı, kalemimden çıkan sözcükler…Her ayrılığın arifesinde düşüncelerin, soru işaretlerinin kıskacında yaşadığımız gri suskunluğu, bitmeyen devinimle her sonbahar yaşıyor doğa. Düşününce nasıl yorucu geliyor.
Verandada öylece durmuş çayımı yudumlarken aklıma tek mevsimlik yaz aşklarının yaşandığı yazlık siteler geldi. Sokaklarında günler-geceler boyu, damarlarında akan deli kanın hızına ayak uydururcasına, heyecanla aşklar yaşamış gençlerin olduğu yazlık siteler. Şimdilerde eşyaların yüklenmiş olduğu arabalara binip farklı farklı yerlere gitmişlerdir. Aşıkların arkalarında bıraktıkları ayrılık hüzünleriyle başbaşa nasıl da boynu bükük kalmışlardır şimdi o sokaklar. Her gidenin ardında bıraktığı gibi bir hüzün.
Bahçemdeki mevsimliklerde büktüler boyunlarını, yapraklar çaresizce teslim oldular mevsime, sevdiklerim geldi-gittiler, sofralar kuruldu-toplandı, şişeler açıldı-boşaldı, kahkahalarla şenlendi evim, bahçem, gönlüm… Şimdi sustular. Şimdi bitti. Bir yaz geldi geçti de bu dalıp gitmelerim neden hala benimleler? Rüzgar bu tepede saçlarıma ilk dokunduğundaki göz yaşlarım hala gözümün ucundalar. Neye ağlamak istediğimi bilmiyorum. Ama orada gözümün ucundalar işte.
Sabah uyandığımda duymak istediğim koku kime ait? Sıcaklığını hissetmek istediğim dokunuşlar kime ait? Seni özlemiş olabilir miyim Ahmet? Kokunu duyuşum özleyişimden olabilir mi? Yağmur gibi sessizce yağıyor içime özlem. Belki de bildiğim, tanıdığım tek koku seninki, tenimde izi kalmış dokunuşlar yalnızca sana ait olduğu içindir. Başka türlüsünü bilmiyorum çünkü.
Rüzgarın etkisiyle çarpan kapının sesiyle bir ürperme geldi üzerime. Çayım buz gibi olmuş. Aslında üzerime daha kalın birşey alıp varendada kalabilirim. Fakat; salonda beni kucaklamak için bekleyen koltuğa yayılıp uzanmak daha çekici geldi. Önce mutfağa geçtim. Üzerine sıcak su ekleyince; fincana attığım kabuk tarçının kokusu yayıldı mutfağa. Salona geçip koltuğa oturduğumda farkına vardım ne kadar üşümüş olduğumun.
Odaya dolan müzikle dalıp gittim gene. Oldum olası medet ummuşumdur zaten Farid Farjad’ın kemanından. ”Kemanı ağlatan adam” derler ya. Beni de sus pus ediverir.
Aşk! Evet; aşk… Özlediğim aşk. Yağmur gibi içime özlemle dolan aşk. İçimde gitgide yükselen aşkın sesi. Ama kendimi yeni bulmuşken, tekrar kaybetmek isteyişim neden? Heyecandan uykusuz geçen geceler, kanamış su içercesine sevişmeler, konuşmadan yalnızca dokunarak anlatılan masallar, yalnızca benim etrafımda dönen dünya… Sonra? Ya sonra? Biter mi? Gider mi sorularının geleceğini bile bile neden bu aşkı özleyişim? Kaçıp gittiğim tek geceydi. O ufacık otel odasında geçirdiğim geceyi unutmam; aşkı bir daha istemem sanıyordum. Bütün bedenim bıçak darbeleriyle paramparça olurcasına acıyorken, aşktan, aşkın acısıyla. Ben gittim Ahmet. Herkes gider mi, benim gibi?
Bu defa yazdığım mektubu sana yollamayacağım, Ahmet. Bir yanım; bahar gibi, izin istemeden, Vuslat’ın gözlerinden içine sızan aşk için çok mutlu, diğer yanım ürkütücü şekilde; insanı kendinden alan aşkın, geçmişten kalan tüm izleri silip silmediğini delicesine merak ediyorken. Beyninden, bedeninden, kalbinden silindi mi tüm izlerim?

ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL
 

HERKES GİDER Mİ? 13-14

Yalnızım bu sabah. Gidişinin ardından yalnız karşıladığım ikinci sonbahar Nesrin. Garip bir hüzünle uyandığım sabahlardan biri daha. Uyandığımda dışarıda bardaktan boşalırcasına yağmur yağıyordu. Kaldırımlara çarpan her bir damlanın sesi duyuluyor gibiydi. Akşam üzerime geçirdiğim eşofman ve tişörtü değiştiresim bile yoktu. Üzerime geçirdiğim yağmurlukla indim aşağıya; karşı apartmanın altındaki bakkala gitmek için. Yağmur o kadar şiddetliydi ki, yağmurluğumun örtemediği her yerim ıslanmıştı.Bir paket sigara, bir şişe sütle beraber aldığım ekmeğide koyduğum poşet elimde apartmana girecekken gözüme çarptı. Yağmurda ıslanmış, paspasın üzerine kıvrılmış kedi yavrusu. Kucakladım. Eve aldım.

      Banyoda elime geçen ilk havluyla sarıp sarmaladığım kedi yavrusuyla koridorda, kalakaldım öylece. O; çay tabağına koyduğum sütü içerken telaş içinde; -Bugün içine uyandığım o garip hüznü paylaşacak olan bu yavru mu?- diye düşünmeden edemedim. Şimdi yanımda kıvrılmış uyuyor. Karnı tok, güvende olduğunun farkındaymışcasına, huzurla.

      Senden haber almayalı uzun zaman oldu, Nesrin. Mail kutumu her açışımda gözlerim senden gelecek bir mesajı aramaktan vazgeçmediler. Uzağımda olsanda bir şekilde hayatımda oluşunun kanıtı bu mesajlar.  Bana hissettirmiş olduğun ”güvende olduğum” hissi; nasıl tarif edeceğimi bilemediğim bir şey. Her ne şekilde olursa olsun eğer bir ucundan tutarsan hayatımın işte o zaman güvende hissediyorum kendimi. Gördüğüm, duyduğum, hissettiğim herşeyde onayına ihtiyaç duyuyor gibiyim. -Nesrin olsa ne derdi, ne hissederdi?-, -Nesrin beğenirmiydi? gibi sorular hep aklımda. Her şeyin cevabını bana sen fısıldıyordun.

       Ah be Nesrin. Bilmiyorum işte. Suskunum. Zamanın içinden geçtip gidiyorum. Sonunda düştüğüm yer gene sensizlik.

       Vuslat’ın varlığının ruhumda, bedenimde yaptığı değişiklikler; ben nasıl olduğunu anlayamadan buharlaşıp uçtular. Onun bakışlarından, taptaze teninden geçen bütün gençlik enerjisini; yaşanmışlıklardan, kaybolmuşluktan duyduğum yorgunluğu tedavi etmek için kullanmışım gibi hissediyorum. Yeni bir başlangıç zannettiğim aslında kısa bir molaymış. Seninle aramızda geçen yaşanmışlıklara, alışkanlıklara, bağlılığa…her neyse onlara verilmiş bir mola. Bunların farkına varır varmaz yollarımız ayrıldı Vuslat’la. Kör olmamı sağlamış bencilliğim yüzünden bunca bedel ödemişken ve seni kaybetmişken aynı şeyi bir başkasına yapmaya hakkım yoktu. Öyle izler kalmış ki senden. Beynimde, bedenimde, kalbimde…Silinmiyor.

        Bu satırları sana yazarıyor olmakla gene bencillik ettiğimin farkında, bir o kadar da çaresizim, Nesrin. Çünkü; seni deliler gibi özledim. Özlemimi, suskunluğumu, kanepede yanımda uyuyan yavru kediyi ve kendimi alıp seni görmeye gelmek istiyorum. Söz; o çok sevdiğin ”Altın Sarısı” ndan da bir şişe getiririm. Bu defa beraber şahitlik ederiz bir mucizeymişcesine; kadehte buzla rakını kaynaşmasına, bir olmasına.

   Geçirmek istediğim haftasonunun adını sen koy. Buluşma, geri dönüş, başlangıç, hangisi olacaksa kabulüm. Yeter ki; gene solmasın bütün renkler. Güneş solmasın. Hayatımın ucundan tutmaya devam et.

ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL 

        HERKES GİDER Mİ? 14 Read the rest of this entry »

 

HERKES GİDER Mİ? 11


Uçsuz bucaksız kumsalda, turkuaz bir şemsiyenin gölgesindeyim; ileride coşkulu kahkahalarıyla kumda oynayan çocuklar. Ellerindeki rengarenk kovalarla suları  üzerlerinden boca ediyorlar. Havada usulcacık tenimi okşarcasına bir rüzgar…Şapkamın ucuna bağlamış olduğum ipek eşarbım, esen rüzgarla tenimi okşuyor. Çocuk sesleriyle adeta kanat çırpan kalbim ve yüzüme yerleşen tebessümle uyandım; pencereden odama dolan, tülleri uçuşturan rüzgarla birlikte.
Yıllar önceydi; arkadaşımın tavsiyesi üzerine gittiğim, bir enerji uzmanının odasındaki koltukta uzanmış buluvermiştim kendimi. Dr. Ayşegül’ün muayenehanesine girdiğim ilk anda garip bir huzur dolmuştu içime. Beyaz badana duvarları, kocaman bir akvaryumun içinde yüzen beyaz ve mavi balıklar, miskin miskin uyuyan bir kedi, başka türlü bakan bir çift iri göz… Zamanın içinden geçerken; bir yerlerde cebimden düşürmüş olduğum neşemi belki tekrar bulmama yardımcı olur ümidiyle gitmiştim o muayenehaneye. Derin sularda yüzerken görürdüm kendimi ama bir türlü yüzeye çıkamaz, nefessiz kalırdım rüyalarımda. Bir saati aşkın süren terapiden beni uyandıran hayal de, işte bu rüyanın aynısıydı. O kadar çoktu ki; bu hayalin içine kaçıp sığınışlarım… Çok uzaklarda kalmış olan o çocuk kahkahalarını duymak, tenimi yalayıp geçen rüzgarı hissetmek isteyişlerim.

Onca yalan dolan, onca aldatış, aldanış, onca büyümek iyi gelmemişti bana.

Neyse; hepsi geride kaldı artık. Daha doğrusu geride bırakmak istediklerim. Geride bırakamadığım, bırakmak istemediklerimin, buraya geliş günü bugün. Tanrının bir hediyesi belki de; bu sabah bu rüyayla uyanışım. Heyecanıma, mutluluğuma ortak olduğunun işaretini yolladı bana. O’na karşı duyduğum minnet duygusuna bir yenisi daha eklendi. Kocaman bir çığlıkla haykırıyorum;

”Teşekkür ederim Tanrım, hoşgeldin yeni günnnn”

Yataktan kalktığımda hissettim ki; benimle beraber bütün ev hazırdı, misafirlerimi, kıymetlilerimi karşılamak için. Gökyüzünde güneş heyecanla ışıyor, ağaçlar yapraklarıyla bir şarkı tutturmuşlar, çiçeklerim bayramlıklarını giymişler…
Hemen telefona sarılıp, ablamın numarasını çevirdim. Nevin, Meral, ablam ve çocukları  geliyorlardı. ”Tahminen iki saate kadar orada oluruz” deyince ablam; benim etekler başladı zil çalmaya. Alelacele üzerimi değiştirip koştum, taze ekmek, yumurta almaya. Meydana indiğimde, fırında almam için hazırlanan bir sepet yumurtayı, bostandan taze toplanmış domates, salatalıkları, kağıda sarılmış, dumanı üzerinde ekmekleri görünce anladım; köydeki herkese, günlerce öncesinden anlata anlata bulaştırmış olduğum heyecanımı. Söyleyecek şey bulamadığımdan; dolu dolu gözlerimle teşekkür ederek ayrıldım fırından.
Bahçeye kurduğum kahvaltı sofrasını donattıktan sonra, son olarak büyük sürahinin içine bir demet çiçeği de koyuverince;  tabaklar, çatal bıçaklar da çiçek açtılar adeta.


Düğün alayındaki  gibi korna çalarak yaklaşan arabayı camdan gördüğüm ilk an; zaman durdu adeta. Orada öylece, elimde demlikle dururken ben; ağaçlar, gökyüzü, toprak yol kucaklamış getiriyorlardı hepsini bana doğru. Camlardan sarkan gülen yüzlerle, çılgınca sallanan ellerle, uçuyordu araba. Hayallerimdekinden bile daha güzeldi herşey. Havada uçuşuyordu işte o çocuk kahkahaları, gözlerimizden akıyordu o masum gözyaşları…Zamanın içinden geçerken, hep kalmak istediğiniz duraklar olmuştur sizinde.
Öyle bir kargaşa vardı ki sofrada… Hepimizin anlatmak istediği çok şey olduğundan olsa gerek. Türk kahvesinin kokusuyla, hepimiz sakinleşmiştik. Kahve faslından sonra, çocukları alıp iskeleye gitmek üzere ayrıldım evden. En sevdiklerim, evimle tanışsınlar diye. Balıkları kucaklayıp döndüğümüzde; kumsalda ihtiyacımız olacak herşeyi hazırlamışlardı. Tabi ki; ablamın önderliğinde, her ayrıntıyı düşünen ablamın…
Beraber geçireceğimiz muhteşem hafta böyle başladı. Akşam kurduğumuz rakı sofrasından yükselirken sanat müziği nağmeleri, keyfimize diyecek yoktu. Ne kutluyorduk? Ne çok şeyi kutluyorduk? Neyse ne! Bir aradaydık, tek önemli şey buydu. Birbirimizden bir dakika bile ayrı kalmak istemedik. Veeee! Salonun orta yerine, evde ne varsa sererek, hepimizin sığabileceği bir yer yatağı kurduk, her gece.

Aşkın içinde kaybettiğim, kendimle buluşmamı kutladığım muhteşem bir hafta.


Bilmeni isterim ki; Vuslat’ın içinde masumiyeti saklamayı başardığı gözlerinin engin sularında yapacağın yeni başlangıçta, dualarım seninle olacak Ahmet. Aldığım her nefesle huzur doluyorken ben; şu an bana şahitlik eden yıldızlarla selam yolluyorum artık ağlatmayan hatıralarımıza.

ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

 

HERKES GİDER Mİ? 10


Ne kadar uzun yıllarımı almış, şimdi farkına varıyorum. Anlamsızca- zamanla, hayatla yarışıp durmuşum, sanki yakalayabilecekmişim gibi. Seninle yaşadığımız ayrılıktan sonra bu yarışta kaybeden taraf olacağımı anladım ve vazgeçtim Nesrin. O andan sonra, zamanı alıp kucakladım, arkadaş oldum onunla. Ne kadar çok, ne kadar az, ne kadar değerli olduğunun farkına vararak yaşadım, yaşıyorum. Öyle olunca hayaller, gerçekler, gelmiş, geçmiş daha bi farklı biçimleniyor. Kıymet bilerek yaşamaya başlıyorsun. Ne yapmak istediğini, nasıl elde edeceğini bulduktan sonra da boşa harcamıyorsun zamanı. Zamanın herşeyi değiştirmesine, yaralarını sarmasına, yenilikler sunmasına izin veriyorsun, sabrın çoğalıyor.

Hayatımın fon müziğinin değişmesiyle gelen bambaşka bir bakış açısı…Ertelemelere yer yok. Özellikle kendimle ilgili şeyleri ertelemiyorum. Ertelediğim, ertelendiğim geçmiş günlerin düşüncesi, vicdan azabı, pişmanlık uzun süre peşimi bırakmadı. Nesrin; iyi kötü, az ya da çok emek harcanarak yaşananlar kolay kolay bırakmıyormuş insanın peşini. Kurduğum yeni düzenin içine, taşındığım mahalledeki çocuk sesleride eklenince içimdeki bu direnci yendim galiba ki; artık pişmanlıklar yerine seninle paylaştığımız güzel hatıralar var. Geçmişimde kalan, geleceğimde de benimle birlikte olacak hatıralar, izler. Başka şehirlerde, başlangıçlara yelken açarken daha sağlam basmamızı sağlayan bir ayrılık yaşadık. Geride bıraktıklarının arasında; kırgınlık, yenilgi, kızgınlığa yer olmayan bir ilişki… Bana anlatmak istediğin, görmem için çabaladığın herşeyin farkındayım artık. Senin gidişinle birlikte kaybettiğimi zannederken aslında ne kadar çok şey kazanmışım. En önemlisi seni ve kendimi yeniden bulmuş olmam. Nefes alabildiğimi, yaşadığımı hissedebiliyorum.

Bütün bunlarla birlikte bir çift göz girdi hayatıma…Tıpkı bahar gibi; izin istemeden, birdenbire… Bakışlarında masumiyeti, heyecanı, tutkuyu hapsetmiş, masumiyeti kaybetmemiş bir çift göz. Baktığım anda içime sızıveren.

Soner ve Aslı’nın bahçelerinde verdiği yemek davetine katıldığım gece tanıştık. Görüntüsünden önce kokusunu duydum sanki. Şarkılarda ki gibi; havada aşk kokusu varmışcasına.

Üzerinde uzun mavi elbisesi, omuzlarına aldığı ince bir şal, elinde şarap kadehiyle sırtı bana dönüktü. Ensesi nasılda narin, kırılgan duruyordu. Çok uzun zaman olmuştu, bir kadını böyle görmeyişim. Senden geriye kalan kokunla yaşayıp, kendimle kavgalar ettiğim sürede gözlerimi sımsıkı kapatmıştım herşeye. Ama dedim ya o gece havada garip birşey vardı.

Aslı; elimden tutup tanıştırmak için onun yanına götürdü. Aslı’nın sesiyle bize doğru döndürdüğü yüzüne düşen, okşarcasına bir ahenkle kulağının arkasına aldığı kıvırcık saçlarının arkasından çıkan gözlerdi işte karşılaştığım anda içime akan. Gözlerine bakmaktan kendimi alamıyordum; içinde unuttuğum şeyleri bulacakmışcasına dalıp dalıp gitmek istedim. O akşamdan aklımda kalan herşey ağır çekimde zaten. Tokalaşmak için elini uzatırken dizlerini çok hafifçe kırışı, kafasını yana eğişi, şarabını yudumlarken aralanan dudakları bir de o öpülesi güzel boynu. Bütün gece dayanılmaz şekilde arzuladığım tek şeydi belki de; o öpülesi boynuna konduracağım bir busede sıcaklığını hissedebilmek. Sesi; içimdeki müziğe coşku katıvermişti: hiç birşey duyamaz, konuşamaz olmuştum.

Gecenin sonunda, cebimdeki kağıtta değil hafızamda kazınmış telefon numarası ve ben döndük eve. Uykuya dalmamı güçleştiren heyecan, sabah uyandığımda hissettiğim ne yapacağını bilememezlik, dışarıdan kendime her bakışımda gülünesi halim…

Evet! Gülünesi halim. Bu yaşında, bir adamın kalbi böyle çarpabilirmiş. Bir çift göz insanı alıp başka alemlere götürebilirmiş. Mümkün olduğunu biliyordum artık. Hiç hesabını yapmamış daha doğrusu bunca aydır böyle hayaller kurmak aklımdan bile geçmemişti; tekrar aşık olabilme ihtimalim. Senin hep dediğin gibi Nesrin ”Hayat işte”.

En güzeli de ne biliyormusun: beni, içimden geldiği gibi, olduğum gibi davranmaktan alıkoyacak yaşı ve tecrübeleri geride bırakmış olmam. Ne zaman arasam, aramasam mı, doğru zaman ne zaman, ne desem, nasıl desemler çok uzakta, gençliğimde kalmışlardı. Bu endişesizlikle, sabah ofise gider gitmez ilk işim onu aramak oldu. Sesini duyduğumda gene için coştu, sesim titredi. Müthiş bir mutlulukla teslim olduğum heyecanın kucağına bıraktım kendimi: çocukça dibine kadar hissettiğim, anlamasından utanmadığım heyecanın. Akşam yemeği için yaptığım davete aldığım olumlu cevabın ardından bütün günüm el- ayak titremesi ve suratımdan silemediğim aptalca gülüşle geçti.

Bu arada onun adı; Vuslat.

ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

 
 
%d blogcu bunu beğendi: