RSS

Aylık arşivler: Eylül 2012

kasmadan, ufaktan ufaktan açalım müziğin sesini

 Özlüyorsan duramıyorsan
İçine atıp susma böyle
Gel diyorum sana ben ( Yalın )

Kasılıp kalmış, elimden bir şey gelmez haller içindeyken, sabah sabah, pek çoğunuza saçma sapan gelecek, bu akşama, cuma akşamına dair bir heyecan yakaladım. Adı ” Yalan Dünya ”. Uçurtmasının ipine sıkı sıkıya tutunmuş çocuk gibi tutundum.

Yani akşam olacak, evde toplanmış olacağız, kuzen Ece’de gelmiş olacak, yemek yenilenecek, çay demlenecek, televizyonda ” Yalan Dünya ” başlayacak, Oğuz yüzünden ben izleyemeyeceğim,                 ” Anneciğim lütfen bak izlediğim bir tek şu var, rahat ver izleyeyim. ” ricalarım fayda etmeyecek, yakaladığı esprilerde Erdo gülecek  ben gıcık olacağım, çocuklar uyuyacaklar, ben televizyon izleyememiş olmaktan mutlu mesut, geçirdiğim gün için şükür edeceğim. İşte yakaladığım uçurtmamın ucundakiler. Kasmadan, ufaktan ufaktan…

Herkese, hepimize huzurlu haftasonu diliyorum.

ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

 
4 Yorum

Yazan: 28 Eylül 2012 in DİNLEDİM, GÜNLÜK

 

Etiketler: , , , , ,

… ne de kelimeler

Ne gündü yarabbi!

‘’ Babamın avucuna gömün beni. ‘’

‘’ Kendim ettim kendim buldum, gül gibi sarardım soldum. ‘’

‘‘ Doyulur mu doyulur mu, canana kıyılır mı, cananına kıyanlar, Hakk’ın kulu sayılır mı ‘‘?

‘’ Seviştiğimde mutlu olurum, sevgisiz imanı nasıl bulurum, böyle inandım böyle bilirim, sevişmek ibadettir sevgi imandır. ‘’

‘’ Nedeceksin bu kadar malı… İşte görünür dünyanın halı. ‘’

‘’ Evvelim sen oldun, ahirim sen. ‘’

Ve sayısız içi asla boşalmayacak söz söyleyen, manayı çözme çabasında biri daha, verilen devlet sanatçılığı unvanını ‘’ Halkın sanatçısı olmayı tercih ederim. ‘’ diyerek geri çeviren adam Neşet  Ertaş öldü. Gerçi bunları söylemiş biri ölür mü? Asla!

Ama ne yazık ki bahsettiği birçok güzel duygunun yok olup gittiğine şahitlik ederek gitti.  Şimdi vah bizim, geride kalanların, şahitliğe devam edecek olanlarımızın  haline. Ne aşk kaldı ne de kelimeler.

Dün bu düşünceler içinde, iki tek atmak, hasretimi gidermek için düştüm yollara. Durup bir akaryakıt istasyonundan aldım mı Şevval Sam’ın son çıkan  ‘’ II Tek ‘’  adlı albümünü. Benim kafa daha tek atmadan oldu 1500. Erdo’yu aradım trafikten ‘’ Erdo feci oldum abicim bu şarkılarla. Valla şimdi biri gelse dese ki  – gel arkadaş açtık 35’liği demlenecez. –   otaban kenarı falan demeyecek sağa çekeceğim. ‘’ Ama nerdeeeee! Ne arkadaşlık kaldı ne de kelimeler.

Yol üzerinde el arabasındaki tezgâhtan kaptım iki palamut, tekelden aldım 35’lik vardım Özlem’lerin evine. Duygu balkonu temizlerken piyazlık doğradığım soğanların üzerine yaydım mis palamutları, ektim üzerine tuzu, karabiber, maydanozu attım ocağa. Acelemiz Özlem’i iş dönüşü hazır karşılayabilmekten ötürü. Neyse yetişti, geldi. Parmakları salataya bana bana yedik afiyetle. Ne denizler kaldı ne de kelimeler.

Gece yarısı olup durulunca gözyaşlarına karışan kahkahalarımız, koydum kafayı yastığa. Düşündüm.  Bu topraklar için ağlayan, gama düşen, insanlık için dertlenen, her şeye rağmen söz söylemekten vazgeçmeyen birini daha kaybettik. Kaç kişi sığar bu yok oluşa?  Her defasında biraz daha sahipsiz kalmış hissediyorum. Ne adam kaldı ne de kelimeler.

Şimdi gelelim öbür boyutuna: Kardeşim bu son zamlar nedir! Biz kimin günahının vebalini ödüyoruz acaba? Bu devlet erkânından biri oğluna iş falan mı kurdu, yoksa bir yerlere gene abuk sabuk paralar mı ödendi, milletvekillerinin faturalarımı birikmiş nedir yani. Sıkışınca zam yap. Yaptığında gıkı çıkmadığı için kimsenin, sorun da yok. Harcar ederken B planı yapmana gerek yok. Bütün ırmakların denize dökülmesi gibi bütçedeki bütün açıklarda halka arz edilir.

Tekelden ‘’ Zıkkım için. ‘’ manasına gelen etiket fiyatını ödeyip çıktım. Kitaplara getirilen adaletsiz ücretler apayrı zaten. Akaryakıt… Doğalgaz ve elektrik sırada. Yeni moda da; zam yapıyorlar, iki gün sonra indirdik diyorlar, dört gün sonra sessizce tekrar uygulamaya başlıyorlar zammı. Geçen gazeteyi okurken yemin ederim takip edemedim akaryakıta zam geldi mi, gelmedi mi.  İçme, yeme, okuma, konuşma, gezme… Elimizde bedava olan bir tek sevişmek kalmıştı onu da ‘’ Kürtaj yasak. ‘’ diyerek aldılar elimizden. Sonunda her şeyin kaçağı, merdiven altı çıksın ve sen bas bas bağır ‘’ Bunlar işte böyle dinden çıkmış, ayyaşlar. ‘’ ‘’ Korsana bulaşmayın, haram yemeyin. ‘’  diye. Şimdi ben, kesinlikle her akşam iki tek atMAyan biri olmama rağmen,  bir 35’liğe ( yaş üzüm olanından ) 28 lira ödemiş olan ben, düşünmez, araştırmaz mıyım – acaba evde rakı yapabilir miyim? – diye.

ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

 
5 Yorum

Yazan: 26 Eylül 2012 in GÜNLÜK, TATTIM, İNSANOĞLU

 

Etiketler: , , , , , , ,

durum raporu: cep telefonu, bit, okumayı öğrenme depresyonu…

Okullar açıldı süper olduk. Hele ben! Sabah 05:45’de Elif’e kahvaltı hazırlamakla başlayan mesaim, Oğuz’un kahvaltı & giyinme merasimi, Erdo’nun kahvaltı & yolculanma merasimi sonra kendimi yıkama & hazırlama & işe yollama merasimim derken akşam yatma saatine kadar devam ediyor. Bir tarafıma taktığım motor nerede tık diyecek merak etmekteyim. Kablolarda ara sıra temassızlık oluyor ama bünye alışmış o kadarına, kendini onarabiliyor.

  Ama asıl bombalar Oğuz’da. Çocuk toplumsal yaşama bu denli hızlı, yoğun geçiş yapınca farkına vardığı şeylerle abondene oldu. İlk olarak okul servisinde her çocuğun elinde cep telefonu gördükten sonra cep telefonu alabileceğine kanaat getirdi. Yaş sınırlaması olmasını da aklı almıyor. ‘’ Mantıklı bir sebep söyle. ‘’ diyerek dolanıyor peşim sıra. İletişim ve oyun ihtiyacını şimdilik serviste eline kimi geçirirse onun telefonuyla hallediyor allahtan. Geçen hafta sonu babasının elinde hafta içleri kaldırılan bilgisayarı görünce ‘’ Versene baba oyunları çok özledim kesin onlarda beni özlemişlerdir. ‘’ dedi.

  İkinci vukuatımıza gelince – Bitlendi. – Ama öyle böyle değil. O küçücük kafaya onca bit nasıl sığıştılar anlayamadık. Eczaneye gidip bitle ilgili ne var, ne yok yığdım eve. Ki bana küçük bir servete mal olsa da. Bit şampuanı, bit spreyi, tokalar, rozetler, yakalıklar … Evde ki yardımcıya gelince, tam teşekküllü geziyor; kafasında toka, yakasında rozet, elde sprey. Şükür temizlendi oğlanın kafa ama ben de sıyırdım iki gün. Bitler bile evrim geçirmişler. Kolayına gitmiyorlar. Son çare gaz yağı. Evet onu da aldım fakat şükür kullanmaya gerek kalmadı.

  Bu arada servis şöförü, servis hostesi, öğretmenleri hepsinin haberi var Oğuz’un bitlendiğinden. Çocuk bir bok zannetti herhalde bitlenmeyi? Okulda ki bütün çocuklara bit kontrolü yapmışlar. Akşamına öğretmeni konu hakkında konuşmak için aradığında öğrendim. Daha konuşma başlar başlamaz ‘’ O kadar büyütülecek bir şey yok. Çocuk bunlar. Ve grip olmakla aynı şey bence. O da, bu da bulaşıcı. Sakin olun. Bu arada kimin bilip bilmediği de umurumda değil zaten, gereğini yapıyorum. ‘’ dedim. Benim için konu kapanmıştır.

  Bizim sülalece, kuzenler olarak bitlenmediğimiz yaz geçmezdi çocukluğumuzun o güzel yaşlarında. Köye gidilen her yaz tatili dönüşünde elimiz kolumuz boş, kafalarımız bitle dolu dönerdik. Gerçi annemlerin maaile yaptıkları bit ayıklama seansları özlediğim şeyler arasında. Herkesin kucağında bir çocuk… Off ne şamata gırgır olurdu. O zamanlar da annem son çareyi gaz yağında bulurdu hatırlıyorum. Ne yapsın kadın, gürmü gür saçlara sahip üç çocuk.

  Üçüncü konumuz: Oğuz okumayı öğrenmekten korktuğunu söyledi. Sebebine gelince: Okumayı öğrenirse ablası onu odasına almazmış. ( amanın şimdi kafamda bi kaşıntıki sormayın gitsin, lafı bile yetiyor haşerenin.) ‘’ Neden almasın oğlum, o senin ablan, seni çok seviyor. ‘’ diye verdiğim cevaba aldığım cevap: ‘’ Ama ben okumayı öğrendiğimde ablamın arkadaşlarıyla yaptığı tüm yazışmaları okuyabileceğim ya, o yüzden kesin izin vermez odasına girmeme. ‘’  Al başına, buradan yak. Başlayacam valla bu psikolojilerine, ne lan bu? Var mıydı bizi bu kadar dinleyen acaba. Hadi dinlediler lafımızın peşine düşen oldu mu?.

O saatten sonra el mahkum bir köşede kıstırdım Elif’i : ‘’ Bak kardeşim böyle böyle hissediyor kızım, bi ara al yanına da söyle ona – sen istediğin zaman odama gelebilirsin, seni seviyorum. – falan de. ‘’  diye. Sanırım o konu da hallodu. Bu okul yılı nasıl geçer, daha neler yaşanır bilmiyorum. Ama benim için unutulmaz olacağa benziyor.

  Evet son durum raporumuz böyle ve ben bugün çalışmıyorum. Şimdi hazırlanıp  kardeşime gitmek için yola çıkmalıyım. Onu ama en çok kızı Duygu’yu özledim. Kokusu geliyor sanki burnuma. Güya aynı şehirde yaşıyoruz. Lakin şehir o kadar büyüdü, sınırları o kadar belirginsizleşti ki birbirimize gidip gelirken neredeyse vize alıp, pasaport kullanacağız. Özet: Gidince kalmasam olmaz.

  Elif’e yazdığım mesaj ve mailler aracılığıyla akşam çocuklarımın yiyecekleri, ödevleri, uyku saatleri de ayarlanmış durumda. Bu programıma Erdo biraz içerlemiş olsa da – Büyüyünce unutur. – değil mi?

  Tekrar görünşeceye dek hoş kalın, olmadı mı? O halde, hoşçakalın.

ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

 
6 Yorum

Yazan: 25 Eylül 2012 in ÇOCUKLAR, GÜNLÜK

 

Etiketler: , , , , , , , , , ,

ALARM

sabah izliyor olanlar için uyarı: 8:50 dakika sürecek.

 
Yorum yapın

Yazan: 24 Eylül 2012 in GENEL, İZLEDİM

 

Etiketler: , ,

GRİ

   Rengim gri bugün… Puslu sabahların grisi gibi. Zifir karanlık gecelerin içindeki sigara dumanı grisi gibi.

    İşten çıktığımda usul usul yağıyordu yağmur. Ve ben usul usul ağlıyordum ıslak kaldırımlarda yürürken. İçimde bir yer kanıyor. Acaba hangi yaram. İçinde kaybolduğum o kadar çıkmaz sokağım var ki. Kendimi daha önce giripte kaybolduğum, tanıdık bir yerde bulmaktan korkuyorum.

   Durağa yaklaşırken tek bir şey geliyor aklıma; durakta bekleyen kalabalık, itiş kakış içinde yok olabilmek. Hiç kimsenin yüzüne bakmadan sığışıveriyorum kalabalığa. Ama içimde yitip gitmeye çalışan kalabalıkla kalıveriyorum, baş başa. Otobüsün buğulu camlarından seyrettiğim sokaklar da herşey çok ağır hareket ediyor. Peki bende ki kalabalık neden bu kadar aceleci?

Puslu sabahlar gibi griyken küs olurum ben herkese, herşeye. Bu akşam da küsüm. Read the rest of this entry »

 
6 Yorum

Yazan: 21 Eylül 2012 in DENEMELER & RÜYALAR

 

Etiketler: , , , , , , , , ,

utanıyorum!

Utanıyorum! Hem de çok utanıyorum. Ofisteki masamda kafamı aldım ellerimin arasına, düşünüyorum. Yarın öbür gün, bu sabah Urfa’da ki gibi çatışmalara şahit olmuş bir çocuk mektup yazsa bana, anlatsa yaşadıklarını, ne kadar korktuğunu… Ne cevap vereceğim? Nasıl avutacağım?

Sonra dese ki bana;

– Birkaç gün önce yazmıştın ya çocuklarının okulları hakkında. Hani demiştin ya ‘’Okul seçmek zor,  okutmak çok pahalı. ‘’ diye. Peki, hiç düşünmedin mi biz, savaşın ortasında yaşayan çocuklar ne yapıyoruz. Nasıl kalem tutuyoruz? Sabahları tost yemeyi bırak akşamları neyin içine, nasıl uyuyoruz? Çok korkuyorum.

Ne cevap yazarım lan! Hiç. ’’ Biz burada, savaşın uzağında, cumhuriyeti aydınlığından ümmet karanlığına geçişimizi, adım attığımız her karış toprağın kana bulandığını bile bile, göre göre mücadele etmemiz, sokaklara dökülmemiz, meclisin kapısında yatmamız, daha olmadı toplanıp yanınıza gelmemiz gereken yerde böyle dünyevi bile olamayacak, maddi, abuk sabuk şeyleri dert edinip yaşıyoruz. ’’ mu diyeceğim. Utanıyorum! Hem de çok utanıyorum.

Açık fikirli olmak mış, aydın olmak mış, eşitlikçi olmak mış, kadere – kedere teslim olmamak mış, umudu yüksek tutmak mış, akıl değil yalnızca yürekle bakmak mış… hepsi anlamlarını yitirdiler. Tek gerçek var: Ülkemizde savaş var. Ülkemiz kan ağlıyor. Gençler, adamlar, kadınlar, çocuklar ölüyorlar. Peki, bu yaşananların sorumluları kim, neredeler, bedel  – sonuç olarak ödenen bunca yaşanmışlığın vebali rahatsız etmiyor mu? Yıllar sonra tarih kitaplarında torunlarımız okurken bu yaşadıklarımızı ne diyeceğiz? O zaman ki yöneticiler de bugünküler gibi geçmişi inkâr mı edecekler? Utanıyorum!

Devlet, hükümet mi? Cevabımı biliyordum, dün de okudum. İşte burada: http://kadinbedensahnedunya.wordpress.com/2012/09/07/toplumun-icinden-cikan-ama-onun-uzerine-yerlesen-ve-ona-giderek-daha-da-yabanci-hale-gelen-bu-iktidar-devlettir/

Okuduğunuzda göreceksiniz zaten de ben özet geçeyim:

…  Ama hasım tarafların, karşıt iktisadi çıkarlara sahip sınıfların birbirlerini ve toplumu yiyip bitirmemeleri için, görünürde toplumun üzerinde olan bir iktidarın çatışmayı yumuşatması ve düzeni sağlaması ihtiyacı doğar: “toplumun içinden çıkan, ama onun üzerine yerleşen ve ona giderek daha da yabancı hale gelen bu iktidar, devlettir”

Bu kadar utanç bana yeterde artar bile.

ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

 
Yorum yapın

Yazan: 19 Eylül 2012 in GENEL

 

Etiketler: , , , , , , ,

başımın üzerinde yıldızlar, elimde vurulmuş uçurtmalar…

  Kuş kanadına binip çayırlara gitmeyi öğretti Barış bana. Düşle gerçek, onun o yarım sözcüklerinde öylesine iç içe geçerdi ki, dünyanın çirkinlikleri bir bulut gibi kayıp giderdi yarım göğümüzden. Taş avluda düşsel uçurtmalar uçurmayı işte öylece öğrendim Barış’tan. ( sayfa 11 )

  Burnun büyüdü mü İnci? Hani Pinokyo’nunki gibi… Sen anlatmıştın, Pinokyo diye bir kukla varmış. Yalan söyleyince burnu uzuyormuş. Yalan söylersen senin de burnun büyür demiştin bana. Sen de yalan söyledin!      ( sayfa 15 )

  Bugün görüş günüydü. Ama kuşlar hiçbir şey getirmediler. Ne babamı, ne de senin mektubunu. Sen bana demez miydin hep, çok istediğin bir şey varsa söyle, kuşlar pazara gidince belki getirirler diye? Kaç gündür söyleyip duruyorum. Bana görüş günü babamdan ve senden haber getirsinler diye avludaki bütün kuşlara seslendim. Hatta demirlerin arasından bile bağırdım. Bugün başkalarına geldi mektup. Oysa onlar kuşlara söylememişlerdi. Yoksa bana küstüler mi? Hani bir kere taş atmıştım bir kuşa. Küserler sonra demiştin sen. Küstüler mi dersin? Ama bir daha hiç taş atmadım ki! ( sayfa 22 )

  ” Hani işin vardı? ” dedim.

    Kızdı bana.

  ” Düşünüyorum ya, bu da iş. ” dedi. Düşünmek ciddi bir işmiş. Hatta Nuran’ı düşündüğü için atmışlar buraya. Öyle söyledi.

  ” Yanına yatıp senle birlikte düşüneyim mi? ” diye sordum.

  Güldü o zaman. Büyüyünce beni de içeri atarlarmış, çok düşünürsem. Sahiden atarlar mı İnci? ( sayfa 25 )

  Ayşe de iftira mı ediyor İnci? Hem iftira ne demek? ( sayfa 33 )

  Geçen gece yatağım ıslanmıştı yine. Annem kızdı.

  ” Koca herif, utanmıyor musun yatağa işemeye! ” diye azarladı beni.

  Ama ben işememiştim ki! Hani Miki’li bir kilotum var ya. İşte o Miki işemişti. Annem bana iftira etti, di mi İnci?    ( sayfa 34 )

  ” Biz her şeyi paylaşmayı severiz, ” dedi.

  Tıpkı senin dediğin gibi. Paylaşmak kötü mü İnci? Sevim diyor ki: Siz hepiniz paylaşmayı sevdiğiniz için buradaymışsınız.

  Paylaşmayı sevmeyenler kapatıyormuş sizi buraya. ( sayfa 44 )

  Safinaz başının üzerinde yıldız görmeyi, çocuklarından bile çok özlemiş. Sen şimdi başının üzerinde yıldız görebiliyor musun İnci? ( sayfa 52 )

  Müdür öfkesinden yerinde zıplamaya başladı. Tıpkı beyaz saçlı amca gibi. O amca kitaptan korkmuştu; müdür de uçurtmadan korktu galiba.

  Uçurtmanın müdüre ne zararı olur İnci? Müdür neden ille de onu vurmak istiyor?

 O kadar uğraştılar ama vuramadılar. O zaman müdür tüm öfkesini bizden çıkardı. Sen bilirsin neler olduğunu… ( sayfa 99 )

  İlk okuduğumda henüz uçurtmalar uçurulabilinir, hayat kolay yaşanılabilinir sandığım yaştaydım. Yalanın en temizini bilir, iftiranın ne olduğunu bilmez yaştaydım. Her gece başımın üzerinde yıldız görememenin ne demek olduğunu bilmez yaştaydım. Bunca yaş geldi kondu omuzlarıma. Evelallah yalanın da iftiranın da alasını yaşadık, gördük. Dört duvar nedir? Kocaman sokaklarda, başının üzerine yıldızlar varken bile nasıl dört duvar arasında gibi hisseder insan bildik.

  Kitapların, kasetlerin kutulara konulup saklandığı anlar var belleğimde. Ama şükür ki hiç yırtılıp yakılmalarına şahit olmadı gözlerim. Sanırım bu sebepten, her kelimesinde beni alıp götürmüş olsa da otuzbeş – kırkikinci  sayfalarında, bir kitabın hapishane müdürü tarafından yırtılıp yakıldığını anlatan bölümde allak bullak oldum. Bir katliama canlı şahitlik etmek benzeri bir şeydi.

  Şimdi düşündüğüm ise, Elif’in okulundan okunacak kitaplar arasında bulunan ” Uçurtmayı Vurmasınlar ” ı okurken kızım ve arkadaşları neler hissedecekler. Ama bu kadar kötülüğü, adaletsizliği, düşünce suçunun ne olduğunu, uçurtmaların nasıl vurulup kitapların nasıl yakıldıklarını duymuş olsalar bile gerçekliğini bizim kadar derinden hissetmez, bu kadar acımazlar değil mi? 

  İşte ben bu haller içindeyim. Başımın üzerinde yıldızlar, elimde vurulmuş uçurtmalar.

ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

 
Yorum yapın

Yazan: 18 Eylül 2012 in ÇOCUKLAR, GÜNLÜK, OKUDUM

 

Etiketler: , , , , , , , , , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: