RSS

Kategori arşivi: Hayattan ne öğrendiler?

yolun bir yeri işte

Screen Shot 2015-07-06 at 9.42.44 PM

“Yaş otuz beş, yolun yarısı eder” deyince şair, yolu yarılayan kadınlar aklıma gelir.

Ne aradığını ya da ne aramadığını bilen kadınlar.

Aşkı, sevdayı mutlaka tatmış olurlar.

Bu nedenle onları yüzeysel duygularla kandırmak mümkün değildir.

Aşkın da aşksızlığın da kokusu bu kadınlara sizden önce gelir.

Ömrünün diğer yarısını kendini geliştirmeye adayacağından bilinçleri doruğa yükselir.

Akıl ve bedenle birlikte girdiği ortama renk ve ışık verir.

Yolu yarılayan kadınlarla kolay ve zor bir hayat iç içedir.

Sevgisinde de, öfkesinde de cömerttir.

Evet anlamına gelen kadınsı hayırlarla kapris yapılmayacağını çoktan öğrenmiştir.

Erkeğin ne ardından gelir, ne de ilerisinde olmak için didinir.

Yan yana, can cana duruşlar tercihidir.

Bazen bir anne şefkati, bazen de bir aslan kükremesi ile şaşkınlığa çevirir.

Onunla birlikte olan erkeğin herşeye hazır olması gerekir.

Yolu yarılayan kadınlar duygularını yaşamasını bilir.

Davranışları sebepsiz değildir.

Kalbi kırıldıysa ağlar, ağlayışının sebebi erkeğin ona sunacağı sevgi değildir.

Mutluysa kahkahalar atar, gülüşünün sebebi dikkat çekmek değildir.

Seviyorsa kıskanır, kıskanç oluşunun sebebi kendine güvensizlik değildir.

Üzgünse omuz arar, destek istemesi çaresizliğinden değildir.

Suskunsa sebebi vardır, kendi haline bırakılması gerekir.

Yolu yarılayan kadınların hissiyatı kuvvetlidir.

Aldatıldığını sezgilerini kullanarak gün ışığına çıkarır.

Veda vakti geldi demenize bile gerek yoktur.

O verdiğiniz mesajı çoktan anlayıp kendi yolunu tutmuştur.

Her gidiş kadını daha da kadınlaştırır.

Gidenin ardından bakacak kadar hayatın uzun olmadığını anlamıştır.

Ve gizem kadına en çok bu yaşlarda yakışır.

Özden HORAN

Bunu okuyalı uzun zaman oldu. Madde madde… Baktım birçoğu olmuşum. Az biraz kalmış. Hâlbuki otuz beşi de geçtim ama… Akıllanması zaman alanlardanım galiba. Misâl:

Koku alma duyum pek gelişmemiş durumda.

Kapris yapmaz bir kadınken kapris yapmak için can atan ama hâlâ beceremeyen olarak kalmışım.

Öyle can cana duruş isteğim falan yok.

Duygularımla yaşıyor muş gibi yapıp mantık tarafından idare ediliyorum.

Kalbim kırılınca ağlamıyor, kıçımı dönüp ardıma bakmadan gidiyorum.

Şüphe duyduğum an kapılarımı kapatıp kilitliyorum.

Üzülmelerimde omuz aramaktan vazgeçeli çok oldu.

‘Acaba mı’ diye düşünüp vakit harcamıyorum.

Insanların kimseyi değil yalnızca kendilerini kandırabildiklerini öğrendim.

Renklerle aramda özel bir ilişki olduğu halde ilişkilerimde yalnızca siyah ve beyaz var.

Bir de okuduğunuzda belki farketmişsinizdir; otuş beşini geçmiş kadınları anlatırken hep ikinci, üçüncü şahışlarla ilişkiler temel alınmış. Hâlbuki o yaştan sonra tekil yaşamaya başlıyorsun. Seni ayakta tutacak, sabahlara heyecanla uyandıracak, geceleri hayallerle uyutacak duygunun peşinden tek başına gidiyorsun. Küslüğün, barışmaların, gitmelerin, gelmelerin hep yalnız oluyor aslında. Yalnız olduğunu kafana vurula vurula öğreniyorsun. Ve evet gökyüzü, denizler ve huzurun rengi MAVİ!

Eyvallah!

özgür tamşen yücedal

 

Etiketler: , , , , , , , , , ,

sanırım

marjane-satrapi

Persepolis; 2007 Cannes Film Festivali’nde jüri büyük ödülünü kazanan, İran İslam Devrimiyle değişen hayatları, yaşıtlarına göre erken serpilmiş ve açık sözlü bir kız olan dokuz yaşındaki Marjane’nin gözünden anlatan film. Marjane Satrapi ise filmde imzası olan çizgi film romancısı, animasyon film yönetmeni ve çocuk kitabı yazarı. Az önce elime aldığım dergiye verdiği röportajda dönüşümüyle ilgili verdiği açıklamaya vuruldum. Ve sizlerle paylaşmak istedim:

 ‘’ 25 yaşındayken dünyayı değiştirmek istedim ve kendime dünyayı değiştiremezsin dedim.

30 yaşındayken kendime kesinlikle dünyayı değiştireceğimi söyledim.

35 yaşında ise dünyanın beni değiştirdiğini farkettim ve bundan hiç hoşlanmadım.

Şimdi 40 yaşındayım ve kendi değişimim ile etrafımdaki küçük dünyayı değiştirmeye karar verdim. ‘’

 Sanırım ben 40 yaşına gelmeden çok önce dünyayı değiştiremeyeceğinin farkına varıp kabul edenlerdenim. Tek derdim kendim ve büyük gözüken küçücük dünyam.

 Sevgiyle kalın!

 özgür tamşen yücedal

NOT: http://tr.wikipedia.org/wiki/Persepolis_(film)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 

Etiketler: ,

hayattan ne öğrendiler? ( Nasuh Mahruki )

 

 

nasuh

– Hayatımın en önemli odaklarından biri olan dağcılık ya da daha açıkçası ‘’ dağın yol ‘’ sayesinde; göreceli olarak çok yer gezdiğimi, çok değişik insan ve kültür tanıdığımı söyleyebilirim. Daha görecek çok ülke, gezecek çok coğrafya, tanıyacak çok insan ve kültür olduğunun farkındayım; yine de bu kadar tecrübeyle bile, birkaç güzel ders aldığımı düşünüyorum.

– Doğayı, her şeyiyle birlikte, olduğu gibi sevmeyi öğrendim. Bu sevgi, beklentisiz ve karşılıksız, saf ve içten bir sevgi olmalı. Aragon’un aşk için söylediği çok hoş bir söz var; ‘’ Aşk, bize güç veren tek özgürlük yitimidir. ‘’

– Kızılderililer; ağaçları, hayvanları, dağları, nehirleri kardeşleri olarak görür ve onları dinleyerek, çok şey öğrendiklerini söyler. Oysa 20. Yüzyılın uygar, beyaz adamı; ormanların, ırmakların, dağların dilini çoktan unutmuş. Tekrar hatırlamamız gereken birinci şey şu; dağın, ırmağın, ormanın; kısacası doğanın dilini, yeniden öğrenmeliyiz.

– Doğadayken, büyük ağaçların ya da büyük kayaların yakınından geçerken, yolumu uzatmak pahasına bile olsa, onlara yaklaşır ve dokunurum. Büyük, heybetli ağaçlara ya da dev kayalara elimi sürmek, dokunmak için dayanılmaz bir istek duyarım. Onları; ellerimle okşar, severim, hatırlarını sorarım, teşekkür ederim; sadece orada oldukları için.

– Ne kadar mütevazı olursa olsun, yaşamın her türlüsüne saygı duymak gerektiğini öğrendim. En küçük böcekten en garip hayvana, en değişik bitkiye kadar her şeyin en az bizim kadar yaşama hakkı olduğunu düşünüyorum. Eğer bu dünyada kutsal olan bir şey varsa, bence ‘’ hayat ‘’ın ta kendisi olmalı.

– Bu dünyada, yeteri kadar acı var; bu yüzden, herhangi bir şeye, canlı olsun cansız olsun, gereksiz yere zarar vermekten kaçınıyorum. İnsanoğlunun zevklerinden biri, öldürmek olmamalı. Doğada yürürken, bir çiçeğin, bir böceğin bile üzerine basmamaya bu kadar dikkat ederken; bazı insanların, avcılık adı altında nasıl bu kadar rahatlıkla cinayet işleyebildiklerini anlayamıyorum.

– Torununuza tanıtmak istediğinizde; o muhteşem Orta Çağ şövalyesi gergedanların, heybetli kaplanların ya da dev balinaların, yalnızca filmlerini, fotoğraflarını göstermek durumunda kalacağınızı hiç düşündünüz mü?

– Yıllar önce, Bilkent Üniversitesi Doğa Sporları Toğluluğu’nun başkanlığını yaptığım dönemlerde çıkarttığımız Dost dergisinin ikinci sayısında, ‘’ Bir Küçük Rica ‘’ başlığıyla kısa bir yazı hazırlamıştım. Bu yazıda; ‘’ Çocuklarınıza öldürmektense, gözlemlemeyi; doğayla mücadele etmektense, onunla uyum içinde yaşamayı öğretin. ‘’ diye yazmıştım.

– İnsanlık tarihinin, kanla dolu olduğunu öğrendim. Uygar insan, kendisinden başka renkteki insanların bile yaşama hakkına çoğu zaman değer vermemiş. Bu yüzden, yaşama hakkına saygı duymayı; tekrar hatırlamamız gereken değil, artık öğrenmemiz gereken şey olduğunu görüyorum.

– Öğrendiğim bir başka şey ise; güzelin, güzelliğin tadını çıkarmak. İnsan, yaşamının her anını elinden geldiği kadar güzel şeylerle doldurmalı. Güzellik, elbette görecelidir, herkes kendi değerlerine, beklentilerine göre güzelliği algılar.

– Yaşamın her anında, değişik güzellikler olduğunu düşünüyorum; ama bunu görebilmek için, çaba sarf etmek gerekir. Âşık Veysel’de dile geldiği gibi, ‘’ Güzelliğin on para etmez, şu bendeki aşk olmasa. ‘’ Ve Leonardo da Vinci’nin dediği gibi; işin sırrı ‘’ Saper vedere. ‘’; yani görmeyi bilmekte.

– Aşk, hoşgörü ve görmeyi bilmek… Bence başlangıç için bu kadarı yeterli.

 
 

hayattan ne öğrendiler? ( Mustafa Alabora )

mustafa_alabora

Nerede dünyaya gelirse gelsin; bir çocuğun dostlarının ve düşmanlarının, ondan önce gelenler tarafından belirlendiğini öğrendim. Çocuk, kendi seçimi olmadan; dini, dili, ırkı belirlenmiş olarak dünyaya geliyor.

Dünyanın,  insani olmadığını öğrendim. İnsanlık tarihi, bana göre, erkekler tarafından yazılmıştır. Bu durumda, biz ‘’ insanlık tarihi ‘’ derken bile yalan söylüyoruz. ‘’ Seçme ve seçilme hakkı ilk defa Türk kadınlarına verildi! ‘’ derken, ‘’ Verildi ‘’ eylemi derinlemesine düşünülürse; ‘’ Erkekler tarafından kadınlara bir şey lütfedildi! ‘’ anlamını taşımıyor mu? Biz erkekler kim oluyoruz ki insanlığın diğer yarısı olan kadını binlerce yıldır hiçbir şeye karıştırmayıp, onların cinsel kimliklerinden politika yapıp, dini kadına baskı unsuru olarak kullanıp ve sonra da tarihi kendimiz yazıp, buna da ‘’ insanlık tarihi ‘’ diyoruz.

Kadınların, masum olduğunu öğrendim. Kadın televizyona çıkıyor, kocasından ya da sevgilisinden dayak yemiş ve ‘’ Ben bunu hak etmedim! ‘’ diyor. Bu, şu demek: Biz erkekler kadınları öyle koşullandırmışız ki, bazen dayak yemeyi ‘’ hak ettiklerine ‘’ inanır hale gelmişler.

Sorulmamış soruları sorup, düşünmeyi ve düşündürmeyi öğrendim.

Bildiğimi sandığım her şeyi, tekrar tekrar sorgulamam gerektiğini öğrendim.

Kendi başıma öğrenmediğimi, bana öğretildiğini anladım ve bize öğretilmiş bütün kavramları, bütün bilgileri, sözde insanlık tarihini sürekli sorgulamam gerektiğini öğrendim.

Kendimi geliştirebilmemin tek koşulunun, başkaları tarafından eleştirilmeme ve de özeleştiri yapmama bağlı olduğunu öğrendim. İnsanların çoğu, başkaları tarafından eleştirilmekten hoşlanmaz ve bu yüzden, bir süre sonra, en çok kendilerine hayran olmaya başlarlar. Hatta bu konuda, bir atasözümüz vardır; ‘’ Pazarda akılları satışa çıkarmışlar, herkes kendi aklını beğenmiş. ‘’

Mizahın, biz akıllı insanların toptan çıldırmasına engel olduğunu öğrendim.

Aklını kullanmadan yaşamanın, zamanı tüketmek olduğunu öğrendim. Shakespare’in ‘’ Kral Lear ‘’ oyununda, soytarısı Kral Lear’a, ‘’ Sen benim soytarım olsaydın, vaktinden önce ihtiyarladığın için sana sopa atardım! ‘’ der. Kral Lear da ‘’ Neden? ‘’ diye sorar. Soytarı cevap verir; ‘’ Akıllanmadan ihtiyarlamamalıydın! ‘’

İnsanın asıl, kendinden önceki kuşakları küçümsediği, aşağıladığı zaman yaşlandığını öğrendim. Kendinden önceki kuşakları küçümseyen bir insanın, beyninin nasıl durduğunu ve dünyanın gelişimini nasıl kavrayamadığını gördüm. 19 yaşındaki bir gencin, kendinden dört – beş yaş küçük birinin fikirlerini küçümsemesi, onunla alay etmesi; kendisinin, 19 yaşında dahi yaşlanmış olduğunu gösterir. Usta şair Nazım Hikmet’in söylediği gibi, ‘’ Babamdan ileri doğacak, çocuğumdan geri. ‘’

Kendimi başkalarının yerine koymayı öğrendim. Hocam Melih Cevdet Anday bir gün bana dedi ki, ‘’ Bir yargıç bir suçluyu anlarsa; ama gerçekten anlarsa, asla onu cezalandırmaz! ‘’

Bir Afrika atasözü der ki, ‘’ Biz dünyayı torunlarımızdan ödünç aldık! ‘’ Benim doğayı fark ederek yaşamamın, ağaçlarımla birlikte büyümemin gelecek nesillere umut olduğunu öğrendim. Yıllardır, her gittiğim yazlık yere ağaç, bitki dikerim. Gözümün önünde değillerse, yıllar sonra onları ziyaret ederek, heyecanlanırım.

Aşkı, sadece kadın erkek arasında yaşanan bir ilişki olarak nitelendirmenin yanlış olduğunu öğrendim. Yaşam içinde; örneğin müziğe veya doğaya âşık olmanın da ihtiyaç ve aradığım heyecan olduğunu gördüm. J.S Bach, Tanrı aşkıyla, ona olaşabilmek için müzik yapardı. Yarattığı besteler, asırlardır binlerce kişiyi heyecanlandırıyor.

Mustafa Alabora ( 2010 )

  Mustafa Alabora’nın ‘’ Hayattan ne Öğrendim? ‘’ başlığı altında vermiş olduğu cevapları okuduğumda inanamadım.  2010 yılında vermiş olduğu cevaplar o kadar bu güne aitler ki. Demek biz insanoğlu gerçekten hep ama hep aynı yollardan, hep aynı hataları yaparak ve hep aynı sonuçları çıkararak yaşayıp gidiyoruz.  

özgür tamşen yücedal

 

hayattan ne öğrendiler? ( Erol Günaydın )

1933 – 2012

Hayatı; Beyoğlu’nda, Galatasaray’da, koskocaman demir parmaklıkların ardındaki bir eğitim kışlasında, Mekteb-i Sultani’de öğrendim. İşte, orada gözümü açtım dünyaya; orada başladım dünyayı tanımaya ve öğrenmeye. Önce, sevgiyi, sevmeyi öğrettiler. Ben de, başladım sevmeye, okulumu, sınıfımı, derslerimi, öğretmenlerimi, arkadaşlarımı, çevremi ve çevremdekileri… Boy boy büyüdükçe, sevgim de büyüdü, olgunlaştı.

Beyoğlu’nu, Beyoğlu’nun güzelliklerini sevmeyi öğrendim. Çiçek Pasajı’nı, Degüstasyon’u, Lambo’nun Meyhanesi’ni, meyhanelerde tanıdığım şairleri, yazarları sevdim. Onlar; şiirleri, romanları, hikâyeleri sevdirdiler bana.

Bir başka güzeldir sinemalar; ama sonra tiyatroyla tanıştım. Ve tiyatroya âşık oldum. Yıllardır hala sürer bu sevdam. Bütün hayatım boyunca; sevgiyi, sevmeyi, aşkı öğrenmişim demek ki…

Ben bir aşığım; gönül sazında ağıtlar yakıp, bana sevgiyi, aşkı öğreten dostlarımı, sevdiklerimi arıyorum. Nerede benim şairim, Edip Cansever’im? O canını sevdiğim şair ile bedestenden bir yolculukta votkanın yanına katık ettiğimiz vişnelerle kırmızıya boyadık, bütün meyhaneleri. Sonra Asmalı Mescit ile kırdık şişeyi.

Nerede benim filozof şairim; Özdemir Asaf’ım? Kimi akşamlar şaraba bulanırdık kimi zaman votkanın içindeki limon kabukları gibi sararırdık. Kimi zamanda şişelerden kadehlere dökülürdük. Sözleşmiş gibi, sabahları çorbacıda buluşurduk. Dost kokulu geceler biter, gün işkembe çorbacısının içine düşerdi. Sonra uykular yapışır yakamıza, bizi sürüklerdi.

Yeniden başlayan günün akşamı, tiyatroya koşardım. Elimde bir oyuncak tabancayla, beni orada Altan Erbulak’ın beklediğini bilirdim. Oyun başlayana kadar, biz kendi oyunumuzu oynardık; ‘’ Esir Almaca ‘’. Birbirimizin sevgilerine esir olurduk. Tiyatronun boş günlerinde, Cağaloğlu’na, Bab-ı Ali’ye giderdim. Halit Çapkın, Turhan Aytul, Bedri Koraman, Namık Sevig, Hasan Pulur ve Şükrü Gülesin hep birlikte yürürdük geceye.

Sanki Beyoğlu’nun her köşesinde bir çiçek vardı. Çiçekler kokardı, dostlar kokardı sokaklar. Kaldırımlarda üçgenler çizerek giden, bir değerli ressamımız vardı; Erdoğan Değer. Yolları kazan işçilerin elinden kazmayı kapıp, ‘’ Ver işçi kardeşim, ver o kazmayı, senin yerine ben kazayım. ‘’ diyen, sonra da işçiden küfür yiyen Koca Cahit Irgat nerede? Nerede bütün bu insanlar? Nereye gittiler?

Kayışdağı, Çamlıca Tepesi var İstanbul’da; Kaf Dağı yok ki ardına gittiler diyeyim. Şimdi bir kaşık dost, bir kaşık sevgimle kaldım bu dünyada.

Hiçbir şey bilmiyorum; ne internetten anlıyorum ne bilgisayardan. Telefonun ‘’ Yes ‘’ ine basıp konuşuyor, ‘’ No ‘’ suna basıp kapatıyorum.

Bütün bildiğim; öğrendiğim; sevgiymiş bu dünyada.

Şimdi içinde bulunduğum kaşıkta, ecelin beni ‘’ Ham ‘’ yapmasını bekliyorum. Ne diyebilirim… Afiyet olsun.

EROL GÜNAYDIN

‘’ Hayattan ne öğrendiniz? ‘’ sorusuna bu yanıtları 2010 yılında vermiş usta oyuncu. Bloğa geçirirken, her kelimede, her satırda  ‘’ Acaba biz ne öğreniyoruz bu hayattan? ‘’ , ‘’ Ne kadar şanslıymış. ‘’ , ‘’Yaşadığı son yıllarda insanlardaki sevgisizliği, yozlaşmayı gördükçe acılanmış, bizler için üzülmüş müdür? ‘’ diye düşünmekten alamadım kendimi. Edip Cansever’ler, Özdemir Asaf’lar, Altan Erbulak’lar, Hasan Pulur’lar, Halit Çapın’lar, Erdoğan Değer’ler ve bu dünyaya izini bırakmış niceleriyle geçen hayat. Gerçekten,  gidenler nereye gittiler?  İstanbul’da Kaf Dağı yok ki ardına gitmiş olsunlar. Sonra dedim ki kendi kendime;

‘’ Hiçbir yere gitmiyorlar aslında. Tablolarında ki fırça darbelerinin altında, anlattıkları hikâyelerde, yazdıkları romanlarda, bastıkları notalarda, baktıkları kameranın ardında yaşamaya devam ediyorlar, edecekler. Takii bizler görmekten, okumaktan, dinlemekten, izlemekten, şarkı söylemekten vazgeçinceye kadar. Hayaller kurmaktan vazgeçinceye kadar. Umutlarımızın ucunu bırakıncaya kadar. İnsanlığımızı, sevgimizi kaybedinceye kadar ölmeyecekler. ‘’

Selam Olsun!

ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

 
 

Etiketler: , , , , , ,

hayattan ne öğrendiler? ( Yüksel Aksu )

hayattan ne öğrendiler? ( Yüksel Aksu ).

 
Yorum yapın

Yazan: 04 Eylül 2012 in Hayattan ne öğrendiler?

 

Etiketler: , , , ,

hayattan ne öğrendiler? ( Yüksel Aksu )

                                          YÜKSEL AKSU (yönetmen )

  • Hayatı kavradığımızı sandığımız zamanlarda, onun bize anında ‘’ fake ‘’ atacağını öğrendim. Tüm ezberlerimizi bozduğunu ve hep bozacağını öğrendim. Buna rağmen, kendimizi ve hayatı, sürekli kavrama çabamızın olması gerektiğini; aksi taktirde, hayatın çekilmez olduğunu öğrendim. ‘’ Hayatta, hayatımda, hayatım boyunca, hayatın gerçeği.’’ Gibi laflarla başlayan cümlelerden uzak durmayı, bu tür lakırdıyla konuşan tamamlanmış insanlardan kaçınmayı öğrendim.
  • ‘’ Parayla saadet olmaz.’’ lafının, egemenlerin yoksullara kakaladığı bir deyim olduğunu düşünürdüm. Biraz param olunca, saadetimin buna paralel artmadığını; çok parası olan tanıdıklarımın da öyle ahım şahım mutlulukları olmadığını gördüm. Kerametin parada değil gönülde olduğunu bilmeme rağmen, sosyal politika ve eşitlik isteğinden vazgeçmemeyi öğrendim. Zenginlerin varlıklarını yoksullarla adaletli bir şekilde paylaşmalarının sadece yoksulları değil onları da mutlu edeceğini, huzura erdireceğini anladım.
  • Tek bir kişi olmadığımı, değişen zaman ve şartlara göre farklılık gösterdiğimi, kendimden hiç beklemediğim tavırları gösterebilen biri olduğumu öğrendim. Melez olduğumu, melez olmayanların tehlikeli olduğunu öğrendim. Birçok kimliğin bir bünyede taşınabileceğini, bunun paradoksal bir durum olmadığını, tek kimlikliliğin daha paradoksal olduğunu öğrendim. Örneğin hem mahalleli hem kasabalı veya kentli, hem yurttaş hem dünyalı olunabileceğini öğrendim.
  • Bizim gibi olmayanların tehlikeli olmadığını, bu durumun bize zenginlik kattığını öğrendim. Ötekini tanıdıkça berikini ve en berideki kendimi tanımaya başladım. Ötekilik bilincim geliştikçe, kendilik bilincim daha da gelişti; kendimi oluşturma ve oldurma çabama katkıda bulunan ötekileri, daha çok sevmeyi ve saymayı öğrendim. Önceleri bizim gibi düşünüp yaşamayanlara gıcık kaparken; şimdi farklılıklar olmazsa, benim de bir anlamım olmayacağını, sıradanlaşacağımı anladım.
  • Düşünce özgürlüğü kriterlerimin, benim gibi düşünenlere göre değil, farklı düşünenlere göre şekillenmesi gerektiğini; asıl bunun kişiye, topluma ve dünyaya yararı olduğunu, insanlık tarihinin tüm güzel anlatımlarının düşünce özgürlüğünün oluşturduğu durumlarda ortaya çıktığını okudum, aklıma da yattı. Sevgi ve sevme eyleminin müstakil, tekil olmadığını, birbirini üreten, birbiriyle kesişen bütünlükler olduğunu öğrendim. Kadın sevgisi, doğa sevgisi, yaşam sevgisi… Hepsinin birbirleriyle ilişkili olduğunu öğrendim. Sevginin ömrü uzattığını, hazzı arttırdığını, sağlığa iyi geldiğini gördüm.
  • Sadece; işe, paraya, başarıya, prodüktiviteye endeksli değil de hobileri, özel zevkleri, sosyal sorumlulukları olan bir yaşamın daha değerli ve kaliteli olacağını öğrendim. Uçurtma uçurmanın, tavla oynamanın, balık tutmanın, şiir yazıp resim yapmanın, üç-beş kanki toplanıp geyik yapmanın en az iş kadar muteber olduğunu öğrendim.
  • Yaşama pratiği kimseye güvenmemeyi dayatmasına rağmen inadına insana güvenmeyi; zira güvensiz bir yaşamın çekilmez olduğunu öğrendim. İnsanı ve insanlığı çelişkileriyle kavrayıp sevmeyi; aksinin mümkün olmadığını gördüm. Görecelik kavramını bilmeme rağmen, insanlık tarihinin öğrettiği kadim etik değerleri savunmaktan asla taviz vermemeyi, etrafta kimse olmasa bile bu uğurda bildiğini okumanın hayatımıza özel bir anlam katacağını öğrendim.
  • Dine, bilime, topluma, kendime, folklora, vatana, ideolojiye, millete, aşirete; kısacası her şeye hem içerikli hem de dışarlıklı olabilmeye çalışmanın önemli ve yorucu bir çaba olduğunu öğrendim.
 
2 Yorum

Yazan: 23 Mayıs 2012 in Hayattan ne öğrendiler?

 

Etiketler: , , , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: