RSS

Etiket arşivi: aşk

hatırlıyorum

 

 

 

Karavanın daracık ve rahatsız yatağında altımızda terden nemlenmiş, buruşup katlanmış beyaz çarşafın rahatsızlığını hatırlıyorum. Kocaman bedenine daha sıkı sarılarak bütün olmak arzusundaki küçük bedenimi. Ama en çok sıcak yaz gecesinde teninden yükselen terinin kokusunu hatırlıyorum, aklıma geldiğin her an duyduğum kokunu. Aniden ‘’Hadi’’ deyip kolumdan tutup beni kaldırışın. Yalınayak, çırılçıplak karavandan çıktığımızda ayaklarımın altında hissettiğim çimenler, duyduğum iyot kokusu, yıldızlar, ayın gözlerindeki yansıması… Denize ulaşana kadar ayaklarımla çiğnediğim çakıl taşları… Suyun soğukluğunu hissettiğim anda ki ürperti. Ürpertiyle dikleşen meme uçlarım. Ilk dürtüyle onları örtmek isterken kendime doladığım kollarımı açıp bedenine dolayışın. Denize çıplak ilk girişim diye aklımdan geçirişim. Kendimi ilk kez o denli güvende hissedişim. Tüm dünyaya karşı gelebilir, her şeyi göğüsleyebilirdim. Sen yanımdaysan bir şey olmazdı bana. Aşkın en taze halindeydim. O yaşımda ama en taze halimdeydim.

 

 

özgür tamşen yücedal

Reklamlar
 
Yorum yapın

Yazan: 10 Temmuz 2019 in DENEMELER & RÜYALAR

 

Etiketler: , , , , , , , , , , ,

sabah mucizesi

Gizem’i gece ağlayarak sızıp kaldığı koltukta uykusundan uyandıran üşüme hissiydi. Bedeni yüzüstü ve tüm ağırlığıyla koltuğa gömülmüştü adeta. Üzerinden kayıp yere düşmüş bej battaniyeyi sürüyerek çekti tekrar üzerine. Göz kapaklarında hissettiği sızıyla yattı biraz daha. Tüm bedeni, iç organları, ruhu acıyordu. Aşk acısının hissini biliyordu artık. Her nasıl yaşanırsa yaşansın her bitişin acı verici olduğunu… Yerde duran cep telefonun ekranına dokundu. Aydınlanan ekranda saatin kaç olduğuna baktı. Günün ilk saatleriydi. Aklına dün yaşamış oldukları daha doğrusu duymuş oldukları gelince fiziki acı benzeri hisle inleyerek kaşlarını çattı. Gözünde geceden kalan iki damla yaş süzüldü yastığına. Yutkundu.

Üç yıl sonunda buharlaşıp yokolmuştu büyük aşkı Soner. Tek söz söylemeden. Ardında cevapsız sorularla kıvranan bir enkaz bırakarak. Aralıksız geceler boyunca rüyalarında gördüğü, kokladığı, soluğunu hissettiği en büyük, ilk aşkı susmuştu. Beş ay, beş aydır tek bir ses gelmemişti. Bu ilk değildi ama bu kadar uzun sürmemişti daha önceleri. Neden aramıyordu? Arayacak mıydı? Sağlıkla ilgili sorunu mu vardı? İlişkileri bitmişmiydi? Beklediği bir şey ya da zaman mı vardı? Bir dünya cevapsız soru. Ve nihayetinde nasıl bir kandırmaca yaşadığının kanıtını tam da korktuğu gibi dün öğrenmişti Gizem. Gururunu ayaklarının altında çiğneyerek Soner’in arkadaşlarından birinin kapısını çaldı. İlk olarak:

– O iyi mi?, diye sordu.

– İyi ama sana verecek bir cevabı yok sanıyorum. Artık gözlerinde sana duyduğu aşka ait iz göremiyorum. Zaten bir gün bitecekti, biliyordun. Bütün aşklar biter. Evet sizinki gibisine bu son hiç yakışmadı ama galiba bitti. Benim bildiğim karısına döndü. Hatta yirmi gün kadar oluyor, beraber gidip karısına beğendiği kürkü aldık. Şimdilerde de evlerinde tadilat yaptırıyor. Karısının sözünden çıkmıyor. En iyisi unut sen onu, dedi.

– Belki de yeni bir sevgilisi var?

– …

Gözünde, yüreğinde yüceltip taparcasına sevdiği, herkesten üstün tutup saygı duyduğu adamın değersiz bir korkak ve herkes gibi olduğunu duydu Gizem kulaklarıyla. Beceremedim, ilişkiyi taşıyamadım, heyecanım bitti, başka birine aşık oldum herneyse hissettikleri, suskunluğuna sebep herneyse onu Gizem’in gözlerinin içine bakarak söyleyebilecek yürek bile yokmuş Soner’de. Koca adamı yerle bir olmuştu. Kendisinin de, Soner’in sevgili çöplüğünde yerini aldığını biliyordu artık. Bu işler böyle oluyordu demek. Nasıl bu kadar kör ve aptal olabilmişti. Bizim yaşadığımız herkesinkinden farklı yalanına nasıl da inanmıştı. İşte tüm bu bildikleri, çok geç de olsa farkına yeni vardıklarıyla uyanmıştı bu sabah. Aklına geldikçe silkelediği ihtimallerin gerçek olabileceğine aylar boyunca inanmak istememiş, direnmişti. Soner başkaydı, böylece bırakıp gitmezdi onu!

Aşk böyle bir şey miydi, olamazdı. Yaşadıkları nasıl yalan olabilirdi. Kaçamak buluşmalar, soluksuz sevişmeler, bakışlar, yazılanlar, söylenenler, gittikleri seyahatler… Hepsi, her şey nasıl yalan olabilirdi. Yalanmış.

Kolları ve dizlerine abanıp doğruldu koltukta Gizem. Ağır adımlarla banyoya doğru yürüdü. Banyo kapısında soyunup duşa girdi. Gözlerini kapatıp dakikalarca akan ılık suyun altında durdu. Susmuştu. Içindeki tüm sesler susmuştu. Gene ağır hareketlerle duştan çıkıp gri kot pantolon, siyah kazağını giydi. Saçlarını kuruttu. Dün eve döndüğünde sokak kapısının koluna astığı çantasını alıp çıktı evden. Arabasına bindi. Yollar bomboştu. Sahile doğru sürdü. Aracını park etti. Kulaklıklarını cep telefonunun hoparlörüne bağladı. Montunun fermuarını boğazına kadar çekti ve arabadan inip yürümeye başladı. Erkenci balıkçıların demledikleri çayların taze kokusu, martıların eşlikçisi gibi sahil şeridinde Sarıyer’e doğru  yürüdü. Üşümüştü. Durdu. Kaldırımın karşısındaki kafeye baktı. Kırmızı tenteleri, sarkıt ampüller, ısıtıcıların kızıllığı, kaldırıma dizili masalar… Soner’le bir keresinde buradan pizza sipariş edip yataklarının sıcaklığında yemişlerdi. Sonrasında Soner’in göğsünde, kokusunda uyumuştu. Yaya geçidini adımlayıp karşıya geçti. Yol kenarındaki masalardan yanına ısıtıcı konulmuş olanlarından birine yöneldi. Sandalyesini çekerken son anda gördüğü, yan masada oturan adamla sade tebessümle günaydınlaştılar.

Gizem ellerini sıkıca kavrayan sarı eldivenlerini çıkartıp masanın üzerine koydu. Cebindeki sigara paketini çıkarttı. Tüttürdüğü sigarasını yarılamıştı ki yan masada oturan adam kalktı:

– Kendime türk kahvesi söyleyeceğim. Siz de içer misiniz?

Orta boyun ve orta yaşın biraz üstü, sade şık giyimli, gözlüklü biriydi. Hafif kır düşmüş saçlarıyla hoştu.

– Olur aslında.

– Sade?

– Sade, lütfen.

Birkaç dakika sonra önde elinde Gizem’in kahvesini taşıyan garson, arkasında kendi kahvesiyle adam geldiler.

– Afiyet olsun, diyerek geçip kendi masasına oturdu adam.

Aslında yan yana oturuyorlardı. Aralarında yalnızca içinde lükstürüm bitkisi dikili olan bir saksı vardı. Adamın yaktığı puronun kokusu, dumanı Gizem’in masasındaydı. Oturduğu sandalyesinden, adamın sol bacağının üzerine koyduğu sağ bacağını da görebiliyordu Gizem. Bir saate yakın maviye karşı, aralarında yeşil, yan yana oturdular. Sessizce… Taze bir kahve söylemek için bu defa Gizem ayaklandı, adama da teklif etti. Gene kibarca:

– Siz gelmeden önce bir tane daha içmiştim, fazla gelir. Teşekkür ediyorum, dedi adam.

Bir puro, iki türk kahvesi, dört sigara, bir filitre kahve… Kulağındaki müzikle düşüncelerinde dans eden Soner’li hatıraları… İnanmazlık peşini bıraksın istiyordu. Umudun söküp denize atabileceği bir şey olmasını diledi. Puro kokusu dağılıyordu içine. Yarım saat daha geçmişti. Adam bu defa bir şey demeden kalkıp kafenin içine girdi. Sonra dönüp masasından telefon ve puro kutusunu aldı.

– Size iyi günler diliyorum, hoşçakalın.

Dedikten sonra valeye doğru yürümeye başladı. O sırada Gizem yanına gelen garsondan hesabı istedi. Aldığı:

– Az önce kalkan beyefendi ödedi hesabınızı.

Cevabı üzerine hiç düşünmeden kalkıp adama doğru hızlı adımlarla yürümeye başladı. Adam arabasına binmişti.Penceresinin önünde durmuş ona bakan Gizem’i görünce biraz şaşırarak pencereyi açtı. Tebessüm ve sorarak baktı.

– Hesabımı ödemişsiniz.

– Lafı bile olmaz, afiyet olsun.

– Ama teşekkür etmeme fırsat vermeden gidiyorsunuz.

– Rica ederim gerçekten lafı bile olmaz. Yürüyüş yapıyordunuz sanırım.

– Evet, biraz kafa dağıtmak için.

Adam arabasından indi.

– Ben günün bu saatlerini, sabahın erkenini çok severim. Uzun mu yürüdünüz, üşümüşsünüzdür.

– Aracım gerideki lokelin önünde, fazla mesafe yok ama dediğiniz gibi yürürken üşüdüm biraz.

– Müsade edin bırakayım sizi aracınıza.

– Sizi bekletmek istemem. Yalnızca teşekkür etmek istemiştim.

Elini uzattı:

-Ben Gizem.

– Ömer.

– Umarım sizinle gene bir gün, bir yerde tesadüf eder karşılaşırız ve o defa kahveleri ben öderim Ömer.

– Umuyorum. Ve sabırsızlıkla bekliyor olacağım.

– Hoşçakalın.

– Hoşçakalın.

Dönüp masasına oturdu. Adam siyah renkli arabasıyla önünden geçerken oldukça yavaşladı ve el salladı Gizem’e. Ardından, müşteri kalabalığına bulaşmak istemediği için toparlanıp mekandan ayrıldı Gizem de.

Sabahın süprizi. Çok büyük ihtimal bir daha asla göremeyeceği bir adam sabahın erkeninden çıkıp gelmiş ve Gizem’e bir tebessüm hediye edip gitmişti. Bir tebessüm. Hem de böyle bir dönemde, bir sabah mucizesi. Hayat devam ediyor demekti bu. Silkelenip yoluna devam et demekti. Gülümse demekti. Kırıldığın, incindiğin yerler tamir edilir, zaman ilaç demekti. Adam bir kuş tüyü gibi sabahına konmuştu Gizem’in…

 
1 Yorum

Yazan: 04 Mart 2019 in DENEMELER & RÜYALAR

 

Etiketler: , , , , , , , , , ,

olduğu gibi

 

İnsan sevdiği şeyi hep gözünün önünde tutunca, gözünü ayırmadan yalnızca ona baktığında ne kadar severse sevsin bir, bazen birçok kusur batıyor gözüne o sevdiği şeyde.
Arkamdaki duvarda asılı gördükleriniz, görmediğiniz bazı diğer odalarımızın duvarlarında asılı sevdiğim şeylerimde benim gördüklerim gibi… Ki; bunlar ilk resimlerim. Yanlış atılmış ufacık bir fırça darbesiyle kalın gözüken kol, ne bileyim işte ters düşen bir gölge, hatalı boyutlandırma falan.
Aylardır karşılarındaki koltuğa oturduğum her seferde gözüme çarpan hatalarımı düzeltip düzeltmemek arasındaydım. Taa ki bu fotoğrafın çekildiği güne kadar! Ama gelin görün ki; elime fırçayı aldığım o gün ve bu fotoğrafın çekildiği o an vazgeçtim hatalarımı düzeltmekten.
Oğlumun onlara hiçbir bakışında, evimize gelen her arkadaşına ilk tablolarımı gösterişinde hatalarımı gördüğüne hiç tanık olmadım çünkü ben. Ve farkettim ki; O sevgiyle bakıyor onlara, “annem yaptı hepsini” diyerek tanıtıyor arkadaşlarına.
Benim bakışımın açısı, bakışım yanlış olmalı dedim kendi kendime elimde fırçayla karşılarında dururken tablolarımın.
İşte o gün artık tamamen benim oldular. Ve o zaman yaptığım hatalarla beraber benimler. Öylece sevdim, seviyor, sevmeye devam edeceğim onları. Oldukları gibi…
Baktığım şeyi güzel görmek de bana ait, öylece sevmek de. Hatta yanlarına oğlumun yaptığı bir tanesini de astık, olduğu gibi.
Nasıl bu kadar anlam yükleyip rahatlayasım geldi onu hiç anlayamadım.
Ama bu da böylece günce oluverdi işte.

Olduğu gibi!

Sevgiyle…

Eyvallah

 

özgür tamşen yücedal

 
Yorum yapın

Yazan: 20 Şubat 2019 in GENEL

 

Etiketler: , , , , , , , , ,

bizde ancak domates

( Allah kimseyi domatesle terbiye etmesin! )

Miskin bir Pazar gününün daha sonuna gelmiş bulunuyoruz. Bitti. İlk dileğim denizi görmekti bu sabah. Şöyle mavi bir kahvaltı. Şükür, kalktık gittik. Hem de en sevdiğim yerlerden birine, Baylan Bebek. Cumartesi gecesinden sonra ne iyi gelir bilememiştim, iyi geldi. Galiba. Of çok soru kaldırabilecek gibi değilim şimdi, kendim kendime soruyor olsam bile kaldıramam. Pek de iyi gelmiş gibi değil mi ne? Neyse işte kahvaltıyı bitirip sahil şeridine kalabalık basmadan kaçıp önce oğlanın sömestr tatilinde bir hafta gideceği aşçılık kursuna kaydını yaptırdık ardından eve sığındık. Tabii ben derhal pijamalarımın güvenli sıcaklığına bürünüp önce güneşli balkona daha sonra salona yayıldım. Öğle saatlerinden itibarense Netflix’de aşklı, ayrılık acılı, ayrılma, barışma, affetme, affetmemeli, arkadaşlar ve kadının gücü adına ne varsa izledik.

Allahtan buzdolabında zeytinyağlı enginar vardı. Acıkma molasında; üzerindeki jelatini salondaki orta sehbanın üzerinde açılmak, yanına siyah zeytin ve ekmek koymak suretiyle yendi. Böylece bir öğle yemeği geçiştirmesi yapıldı.

Ve Pazar klasiği maçlarla beraber şu saatte herkes kendi alanına çekilmiş bulunmakta. Artık futbol, basketbol, bilardo, tenis hangisinin müsabakaları var, bilmiyorum. Merak mı? Hiç merak etmiyorum vallahi.

Izlediğim son filmde beğendiğim parçanın bulunduğu albümü açtım spotify’den, bangır bangır. Az önce dayanamayıp kalkıp dans etmeye başlayan annesini görünce Ouz ‘’ Anne çıldırdıııı! ‘’ diyerek ve karşımda dans ederek uğraştı benimle. Iyiyim böyle. Dur dur gelip baktı şimdi ne dinliyorum diye. Ve hâlâ dans ediyor. O’da beğendi galiba.

Ayyy bunlar aşina ev halleri işte… Asıl gelelim filmlere. Maddeler halinde kısaca paylaşayım öğrendiklerimi, işine yarayacak olanlarımız vardır belki. Gülmeyin be! Hepsini gerçekten tek tek not aldım izlerken. Ya aşk acısı yaşayıp yerlerde sürünenlerimiz var ve kimse onlara geçeceğini söylemediyse? Toplumsal bir hizmette bulunuyoruz buradan.

1) Sevgili terkine uğrayan kadınlar beş evrede yaşıyorlar ayrılık acısını:

Öfke

İnkar

Pazarlık

Daha sonra pazarlığı kazanılamayınca Depresyon

Ve en son Kabullenme aşaması.

Ki bu süreci kimi uzun ve zor, kimi daha kısa ve rahat geçirir.

2) Dünyadaki her şeyin suçlusu erkeklerdir. Bulut geçse bile sorumlusu erkeklerdir.

3) Erkeklerin duyguları yoktur.

4) Söz konusu aşk olunca kadınlar birer aptaldır.

5) Acısı adım adım geçecek. Birinin onu size sorduğu ve ne diyeceğinizi bilemediğiniz günlerde geçmeye başlamış demektir.

6) Hergün iyi olmaya biraz daha yaklaşıyorsunuz.

7) Ayrılığın ardından onunla karşılaştınız diyelim; alkol almayın, umursamaz davranın, bir şey bulamadınız mı çikolata yiyin.

8) Erkekler yalancıdır. Ağızlarıyla kuş değil aslan getirseler bile güvenmeyin.

9) Erkekler ayrı geçirilen sürede her şeyin bıraktıkları gibi kaldığına inanır, hiçbir şeyin değişmeyeceğini düşünürler.

10) Masallar yalan ve yalnızca dalga geçmek içindir.

11) Kendi beyaz atlı prensimiz olmalıyız! Çünkü kendine saygısı olan bir prenses herkesi kurtarabilir.

12) Aşk acısı kız arkadaşlar arasında pay edilerek atlatılır.

Yazdıklarıma inanmayan, aldığım notları yeterli bulmayanlar için kanıt dizinin adı; ‘’ The Hook Up Plan ‘’. Filmin adı; ‘’ How To Get Over a Breakup ‘’.

Benden bu kadar valla. Gerisi aşkı ya da aşk acısı olanlara kalmış. Ben gelmişim kaç yaşıma ne anlarım aşktan meşkten. Bizde ancak domates… Şimdi bir duş yapıp heyecanla, Cuma akşamı, nihayetinde elime geçebilen yeni kitabımı okumaya başladımmı benden kralı yok.

Sömestr annesi daha doğrusu sömestr gazisi annelere selam olsun. Can sıkıntısı normal bir şeydir ve o can yalnızca çocukken sıkılır, unutmayalım unutturmayalım.

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

Not: Görsel Yiğit Özgür’ün “Hunililer”inin sergilendiği tiyatro oyununun afişidir. 

 

 

 

 

 

 
2 Yorum

Yazan: 20 Ocak 2019 in GÜNLÜK, KADIN & ERKEK

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , ,

ne idüğü belirsiz

Hakkını söke söke alanlar nasıl söküyorlar? Hakkın kimin olduğuna kim karar veriyor? Hak edilen her zaman hak edenin olabiliyor mu? Eğer olmazsa başkasına yar olabiliyor mu? Hak edilmeden alınanın hayrı olabiliyor mu? Peki herkes kendine göre haklıysa, ‘hak’ ortada mı kalıveriyor? Nedir yani bu hak meselesi?

Peki kaç yaşından sonra yaşlı hissediyor insan kendini? Ya da yorulmuş, yenilmiş… Kaç sevdadan sonra kalpsiz olunuyor? Ve nihayetinde kaç kelimeden sonra lâl oluyor dil? Dili lâl olanlar içlerine içlerine mi konuşuyorlar?

Ilk aşk unutulmaz, son pişmanlık dönülmez falanken nasıl oluyor bu yaşama işi?

Pirince kararınca su katılmayınca da ya lapa ya da diri kalıyor zaten.

Bunların yanında; sağ gözümün kapağında haftalardır geçmeyen ne idüğü belirsiz bir yumru, sol serçe parmağımda sızısı dinmeyen bıçak kesiği, balkon seramiklerimizin derzlerinin birinde tohumunun nereden, hangi kuş tarafından hediye edildiğini bilmediğimiz çiçeğe durmuş domates fidemiz var.

Ama en önemlisi sabahları güzel uyandırılma hakkım var benim de! Ozan Önen ‘’ Güzel uyandırılmak insan hakkıdır, yazın bir kenara. ‘’ dedikten sonra yazmıştım bir kenara hâlbuki. Hakkım yazdığım yerde duruyor, söke söke alamadım henüz. Hak sökmeyi bilemediğim, beceremediğimden olsa gerek. Sökebilmiş olsaydım her sabah ‘’ Ooozgur saat altı elli, kalk hadi! ‘’ diye uyandırılmazdım. ( Kızma Erdo ya!!! Ama aynen bu şekilde oluyor uyanışım! ) Diğer yandan şikayet ettiği şeylerden beslenen diğer insanlar gibi ben de; daha işememe fırsat bulamadan, uyanışımın üzerinden 4-5 dakika geçmemişken koridordan Ouz’un ‘’ kahvaltıda ne var anne! ’’ diye hönküren sesini duyduğumda şükrediyor ve gülümsüyorum. Gelip ” Günaydın anne ” diyerek sarılıyor. Sonra geçiyor, sabah olmuş oluyor.

Hakkım yazdığım yerde!

Yumrum göz kapağımda!

Sızım serçe parmağımda!

Kalbim mi?

Ege’de…

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

 
Yorum yapın

Yazan: 18 Ekim 2018 in GENEL

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , ,

öyleyken böyle


Nasılsın?
Îmla hatası yapmamaya çalışacağım, hata bulmaya çalışma lütfen. Gelişine oku. Gelen yazın hatırına…
Kış boyunca yüzünü görmediğin, belki havayı fırsat bilip o da yürüyüşe çıkmıştır dediğin her kimse , onu görme ihtimali gibi heyecanlı değil mi! Terlemekle üşümek arasında, özlemekle kavuşmak arasında, umutla süpriz bağlamında bir şey yazın ilk günleri. Aşk hayallari kurduran, olmama ihtimaline inanan yüreklere bile heycanını bulaştıran mevsim. Kâh tedbirli olmayı hatırlatan, kâh her daim elde tutulan tedbiri savurup attıran.
Dün büyük şehirden ayrıldım, küçük köye geldim. Kış boyu koltukları örten pikeleri kaldırdım üzerime serililer miş gibi. Pencereler açtım hiç kapatmayacak mışım gibi. Zeytin ağaçları gebe kalmışlar, dalları zeytin dolu. Domatlarsa olmamışlar henüz. Sabah arka sokakta oturan Nevbahar’a uğradım da “10-15 günü var.” dedi. Ardımdan “Az biraz bekle geliyorum.” dedi. Geldi. Elinde bir demet kurutulmuş adaçayıyla…Hediye etti bana. Ferahlık-nazarlık için tütsüleyeyim diye. Sen tanımazsın onu; kalın camlı gözlükleri, kocaman memeleri, meraklı çenesi, savruk halleri var Nevbaharı’ın. Karı koca yaşıyorlar. Güneş daha yükselmeden gidip sebze topladıkları bostanları var. Arada Ouz ve benim misafirleri olduğumuz bostanlarında yaşlanmış, yaşlandıkça dolgunlaşmış incir ağaçları da var. İncir kokulu sabahlara uyandıran… Sokaklarda ise arife sükûneti… Ama ya begonviller! Kimseyi beklemez, dinlemezler bilirsin… Rengarenk patlatmışlar çiçeklerini mavi göğün altında. İzin alamadım dikenli dallarından, eve getiremedim. Zakkumlar ise gönüllü geldiler benimle, kahvaltı tepsimin yanındalar. Sonra Zeyno aşık olmuş. Çok romantik yerlerdeler sevgilisiyle. Dün yazdım O’na “heyecanın bulaştı etrafa” diye. Aşkın kucağında, heyecanlıy mış.
Ben mi? Umursuzum! ” Umurumu kaybettim, bulan olursa hükümsüz değildir. Tepe tepe kullanabilirsiniz.” ilanını verebilecek kadar hemde.

Tuhaf bir şekilde derin bir kabulleniş yaşanıyor iç tarafımda. Gözünün önünde olan biten haksızlıklara karşılık, haksızlık yapanların karşılarına dikilip “yeter artık, dur hata yapıyorsun” diyemeyen, demesini beklediğim insanlara bile umurum tükendi.
Herkesin anlaşabilir, ortak paydada buluşabilir, mutlu – huzurlu – birarada yaşayabilir ihtimalim de söndü sönecek. Arada umutlanır gibi oluyorum ki; bir bakıyorum çalınmış.
Haller böyle bir dönemdeyken bulabildiğim, güvende hissettiğim yer sessizlik oldu. Sustum. İçime kaçar mıyım diye de korkmuyorum.
Korkmak yerine anlattığım gibi pikeleri kaldırdım, çiçek topladım, dolapları toparlıyor fazlalıklarımdan arınmaya çalışıyorum. Yan evde marangoz çalışıyor, o da zımparayla kışın izlerini silmeye çalışıyor galiba.
Fenerbahçe’nin başkanlık seçimlerini izledin mi? Ben izledim. Hem de tüm haftasonu… Bak sonuçlar karşısında da bi umut dolar gibi oldum mesela. Onu da çalmak üzereler. Ben izin verdiğim için mi çalınıyor durmadan bir şeylerim?
Neyse canını sıkmak asla istemedim, istemem de. Can sıkacak bir şey de yok zaten. Yalnızca insanlık halleri. Fazla şe’etmemek lazım.
Asıl diyeceğim; yaz geldi! Farkında değilsindir belki… Yaşarken bir çok şeyin farkına varamıyoruz ya işte öyle. Bir de yaşayacak kaç yazımız kaldığını bilemeyişimiz var tabii. Sabahları erken uyan, yeni güne “merhaba” de. Sahip oldukların, şükrettiklerine sıkıca sarıl. Ben birazdan çıkıp nalbura gideceğim. Masanın ayağındaki teker kırılmış, yenisini alıp geleyim de öğlende vidalayayım.
Öyleyken böyle, böyleyken öyle işte.
Selam eder gözlerinden öperim.

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

uzatma kablosu

 

Aşk kelimesi, Arapça sarmaşık, sarıp sarmalayan manasına gelen “ışk” kelimesinden türemiş.

Demek ki; insanda sürekli sarılma, dokunma, öpüp koklama, koruma, korunma, bağlanma, bazen bağlanıp kopamama dürtüleri boşuna değil miş. Kelimenin anlamı dolsun, boşa harcanmasın diyey miş. Mânânın hakkı verilsin diyey miş halden hale geçişler. Hakkını istesek de istemesek de bu kadar gönülden yaşayarak verdiğimiz hangi kelime var? Annelik dışında…

Karşı koyamadan peşinde divane olunan kaç duygu var?

Direnişlerin sonuçsuz kaldığı… Ayakları yerden kesebilen…

Kelebekleri uçurup çiçeklere renk veren…

Hülyaları bakışları süsleyen…

Hesabı kitabı olmayan kaç duygu… Ayrım gözetmeksizin herkese yakışan! Doluya koysan almayan, boşu doldurmayan Ey Aşk!

Sevişmelere doymayan!

Kokulara bulayan!

Güzelleştiren!

Cesaret veren!

Yar ın ucuna mıhlayan umarsız Aşk! Acınası durumlara sürükleyebilen acıması olmayan Aşk!

Fırtına gibi savuran, güneş gibi kavuran, sabahın çiyini koklatan Ey Aşk!

Sen dilediğinde değil kendi istediğinde gelen ve giden Asi!

Vadesi belli olmayan Zamansız! Gidişinin ardındaki gecelerde uykusuz, sabahlarda mânâsız bırakan!

Ey Aşk; “ Elma dersem çık, armut dersem çıkma! ”

Bunların yanında sizlerle paylaşmak istediğim diğer şey ise uzatma kabloları hakkında. Hani artık herkesin koltuk, yatak başlarında olan, şarj ünitelerinin her daim takılı olduğu uzun, yetmeyeni yettirten kablolar var ya onlardan bahsediyorum. Doğruya doğru biraz tembel oluşumun da etkisi vardır belki ama bu yaşıma geldim ve en sevdiğim icat uzatma kabloları. İcat dedim ama şimdi bilemedim onlar icat edilmiş mi oluyorlar. Hayatı kolaylaştırıcı uzatma şeysi mi? Ekşi sözlükte hayli farklı tanımlarını buldum. Mesela:

. Ara kablodan farklıdır. Ara kablo iki cihazı birbirine bağlayan spesifik amaçlı bir kablodur, ara kablonun kısa kalması durumunda aynı cins bir uzatma kablosu kullanlabilir. 




. Alternatif robot pornosu film ismi. 




. Profesyonel mutfaklarda güvenlik gerekçesiyle kullanılmasına izin verilmeyen kablo çesidi. 



. Bir türlü istenilen uzunlukta olamayan bağlayıcı.
 Ya kısa kalır ya çok uzun.

. Orospu çocuğunun tekidir.

Düşüncelerimin tümünü yazıya döksem galiba benzer şeyler olur ve sonundaki tanıma kadar varırdım. Yetinmeyip Serkant Abime yazdım;

-Hello! Gelseler ve uzatma kablo için sözlük anlamı yazmanı isteseler ne yazardın?

-Kafa iyi galiba!

-BilgiCayarın başındayım. Mevzû aşktan buraya geldi.

-Baya iyi olmuş kafa.

-Yaz

-Bir Şeye Erişmeye Yarayan!

-Eyvallah

-Eyvallah

Gördünüz mü; ilintiliy miş. Aşkla ilintisi var mış bu kabloların. Hep bir erişmeye çalışmak, bağlantıda kalabilmek, olduğun her yerde bağlantı sağlayabilmek, erişip ulaşabilmek.

Ondan yana ümidini kesip umudunu kaybedenlerde bile pusuda beklese de, dertli dönemlerinde hepimiz için anlamını yitirebilir olsa da, acısından kederinden korkar olsak bile hepimizin, her şeyin aşkla bir bağlantısı, bir ilişesi var zaten. Ve zaman zaman farkında olmadan verilen en güzel cevap da:

‘Aman aşk olsun!’ dur belki de.

Hele ki benim Uber Taksiye, Fiber Taksi diyen bir kardeşim olduktan sonra her şeye Aşk Olsun!

Tüm doğumgünü kadın, erkek, çoluk çocuklarına sağlık, huzur, hayırlı kazançlı nice yaşlar diliyorum.

İyi dilek ve niyetlerimle…

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

 
 

Etiketler: , , , , , , , , , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: