RSS

Etiket arşivi: insanoğlu

hepimiz prensesiz

ekran-resmi-2017-02-07-23-09-46

Olmaz dediğim bir şey daha oldu; okuyamıyorum. Artık prospektüsleri, muadili ebattaki yazıları okuyamıyorum. Bir adet okuma gözlüğü edindim. Gözlüğü taktığımda okuyabiliyor, gözlük gözümdeyken kafamı kaldırdığımda uzağı bulanık görüyorum. Zamanla okuma gözlüğü nasıl kullanılır, ne ara takılır ne ara çıkartılır, takılmıyorken nerede durur, durduğu yerde nasıl unutlumaz gibi kullanım koşullarına da alışacağım elbet. Çok inatlaştım ama götüyle inatlaşanların durumuna düştüm, net. Olsun! Buna da şükür. Aklımıza zeval gelmesin. ( Bu cümle içinde ‘zeval’ I sözlükte yer alan iki anlamında da kullandım. Hem bozulma hem de yok olma, ortadan kalkma anlamlarında. )

Akıl demişken geçen gece ben gene uyuyamamışken, uyuyamıyorken farkettim ki; benim akıl gerçekten saat 24:00’ten sonra vızır vızır çalışıyor. Abuk sabuk ne varsa düşün allah dur. Olmuyorsa depikliyorum, olmuyor. Misal; bahsi geçen gece hayatın anlamı üzerine düşünürken yakaladım kendimi. ‘’Dur’’ dedim kendime kendim, durmadı. Sonuç; anlamsız. Bulma umudum var mıydı? Yoktu elbette. Ama içime çöken yalnızlık hissi oldukça boktandı. Herkes yalnız deyip duruyoruz, içinde hissetmek, ciğerlerinde hissetmek hakikaten boktandı. Içinde bulunduğum ilişkiler ağına bakınca umut edesi, güvenesi, teslim olası, söz söyleyesi, dinleyesim toptan gitti. Sonra sabah olunca geçti gerçi. Sil baştan yaptım. Şebnem Ferah’ın şarkısında söylediği gibi… Sil baştan başladım yeni günde. Sil baştan başladım da yaşanılan, yapılan, söylenilenleri unutmak onun söylediği kadar kolay olmuyor. Neyse canım en nihayetinde onlar şarkı sözleri. Tanıdığım birisi izlerken ağladığım her filmden sonra tıpkı bunun gibi bir cümle kurardı: ‘’Bu yalnızca film.’’ Ama ben biliyorum ki; film seneryolarının tümü olmasa da pek çoğu, yaşanmışlıklar üzerine yazılıyor. Şarkılar da öyle! Geçmişte yaşanılanları hatırlatmadığı sürece ota boka ağlamamak gerekir, anladım. Zamanı, vakti geldiğinde ağlayacağım varsa en azından kendi halime ağlarım.

İnsan beyni hakkında okudum bugün. İnsan beyninin basitçe 3 katmandan oluştuğu biliniyor muş. Bunlar:

İnsan beyni

Maymun beyni

Sürüngen beyni diye isimlendiriliyor muş.

İnsan beyni; bizim rasyonel kararlarımızı aldığımız, karşılaştırarak, geçmiş deneyimleri, öğrenimlerimizi düşünerek sonuçlara vardığımız katman mış.

Maymun beyni; bir arada olma, anlaşma, paylaşma, ilgi bekleme, anlamaya çalışma gibi daha sosyal, daha duygusal davranışlarımızı yöneten katman mış.

Sürüngen beyin ise savaşmak, korkmak, sevişmek, üremek, yemek ve tüketmek gibi en ilkel dürtülerimizin bulunduğu katman mış.

Bu üçünün arasında binlerce yıldır evrilmeyen, gelişmeyen, değişmeyen ve ilerlemeyen katman sürüngen beyin miş. Zihinde sürekli değişime direnen, daha üst katmaları kullanmamızı istemeyen, yeni şeyleri öğrenmek, araştırmak, alışmaya çalışmaktan sıkılan kocaman bir yumru. Vücudumuzu soğuk terler kapladığı, kendimizi kör bir öfkeye kaptırdığımız zaman ya da duygusuzlaştığımız zaman bizi kontrol eden beynimizin sürüngen olan bölümü ymüş.

Basit olan bir şey yok mu! Basit yaşamak lazım diyenler var. Nasıl basit yaşanır? Tam kapasite çalışıp benim için elinden geleni yaptığını kabul edersem: hangi beynimi kullanarak basit bir hayat sürebilirim?

Doğaya dön diyen biri vardı mesela hocanın dediğini yap, yaptığını yapma cinsinden. Buna rağmen, söyleyene rağmen düşündüm. Nasıl dönülür doğaya diye. Hadi sen döndün doğaya, doğa affedip döner mi sana? Sen doğaya döndüğünde çocukları kime bırakırsın? Toki projesi olmayan doğa bölümünü buldun diyelim göçtükten sonra vazgeçip dönmek istersen…

Amma velakin; basit düşünmek derseniz orada tamamım. Fazla yormadan, yorulmadan, sorup sorgulamadan, gelişine, olduğu kadarına, yakın olanla yaşamak derseniz, varım. Böyle, buradan bakınca içinden çıkılamayacak bir durumum kalmıyor. Zaten artık durumum kalsa bile halim kalmadı.

Umutsuzlukta bulaşıcıy mış. Kimseye bulaştırmamak için tüm çabalar, kimseden bulaşmasın diye bu uzaklaşmalar.

Sebepli ya da sebepsiz.

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

nOT: Karikatür; Şenol Bezci çizimi. Başlık; Gülse Birsel’in 5 Şubat  köşe yazısından bulaştı. 

 
Yorum yapın

Yazan: 07 Şubat 2017 in GÜNLÜK, GENEL, İNSANOĞLU

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , ,

aL! beyin

screen-shot-2016-11-03-at-10-39-17-pm

Alooo

Ses soluk kesildi! Tadilattaydım, bitti. Yani; galiba bitti. Dökülen saçılanı toparlayıp kaba temizlikten sonra ince temizliği de yaptık( tıy) mı, tamamdır. Dönüş süper ve kardeşimin yazın beni ziyareti sırasında önerdiği kitapla oldu. ‘’BeyiN’’ ( David Eagleman )

Okudukça anlıyorum ki; 1- Kitapta anlatılan beyin bende yok. 2- Kardeşim ‘’Bak beyin! Al kafana sok.’’ demek istemiş olmalı. 3- Demiş olduğunu tahmin ettiğim şeyi demişse eğer, kitap bittiğinde cevabım büyük ihtimalle ‘’ O beyin bu kafaya olmaz be kardeşim.’’ olacak. Karmakarışık sistem. Her düşündüğüm, kararlarım; bir gördüğüme, bir hissettiğime, bir kokladığıma, ellediğime, duyduğuma falan falan bağlı. O ondan, bu bundan, şu şundan. Biraz kendi haline bırakmak gerekiyor. Bugüne kadar başının çaresine nasıl baktıysa bu günden sonra da bakacaktır.

Neyse ne! Özetle; benim beyin gelişimini tamamlayamamış desem… Bu yaştan sonra gelişse ne işime yarar. Alıştım ben böyle yaşamaya. Zaten sen istediğin kadar akıllı olduğuna inan,’ akıllıyım’ de nafile. Mutlaka ve mutlaka seni aptal yerine koyanlarla dolu oluyor etrafın. Sonra da insan şaşırıyor; kim aptal, kim akıllı… Bu benim için bile biraz ağır olmuş olabilir fakat benim beyinde dorsolateral prefrontal korteksinin etkinleşmediği artık bilmsel olarak kanıtlanmış durumda. Niye mi? Çünkü; irade gücüm sıfır. Yemeyeceğim dediğimi yemişliğim, gitmeyeceğim dediğime gittiğim, aramayacağım dediğimi aramışlıklarım say say bitmez. DPK ( önceki cümleden okuyun bir kez daha yazamayacağım adını ) de olmayıversin, allah kalp yarası – kırgınlık vermesin.

Tek olumlu çıkarımım: ‘’ Herkesin doğrusu kendine. Ne kime göre, neye göre doğru ya da yanlış’’ diye dolanıp duruyordum. Umursamamazlık safhasına geçişimde doğruy muşum. Haklı – doğru yolda olduğumu biliyordum, yazılı kayıt altına alınmış halini görünce tastiklenmiş oldu.

‘’ Beyin bize habire hikâyeler anlatır ve her birimiz de anlattığı bu hikâyelere inanırız. Ister bir görsel yanılsamaya kanın, ister içine hapsolduğunuz rüyaya inanın, ister harfleri renklerle birlikte deneyimleyen, ister bir şizofreni atağı sırasında yaşadığınız sanrıyı gerçek sanın, beyin hikâyelerini size nasıl sunarsa siz de gerçekliğinizi o şekilde kabullenirsiniz.

……….

Daha da tuhafı, her beynin anlattığı hikâye, büyük olasılıkla bir diğerinin anlattığından farklılıklar içerecektir.

Birden fazla tanığı olan bütün olay ve durumlarda, her beyin kendi öznel deneyimini yaşar. Gezegen üzerinde yedi milyar insan beyninin ( ve trilyonlarca hayvan beyninin ) dolanıp durduğu hesaba katıldığında, tek bir gerçekliğin olamayacağı da gerçeklik kazanır. Her beynin doğrusu kendinedir.

Öyleyse nedir gerçeklik? Gerçeklik, yalnızca sizin seyredebildiğiniz ve kapatamadığınız bir televizyon programı gibidir. Ancak ne büyük bir şans ki, izlemeyi umabileceğiniz en ilginç programdır.: kurgudan geçmiş ve kişileştirilmiş halde yalnızca sizin için sunulan bir program. ‘’ ( sayfa 82 )

Bu paragrafa benim baktığım açıdan ben doğruyum. Sizin baktığınız taraf sizin beyninize bağlı. Aslında genele bağlayınca oturup dertleşmenin de hiç anlamı kalmıyor. Daha doğrusu karşımızdakinin bizi anlamasını beklemek kadar büyük bir ahmaklık yok! Her şey tırı vırı. Hele hele birbirimize, birilerine kızmamız en büyük ahmaklık. Uzun uzun anlattığın şeyin boşa bir çaba olduğunu anladığımız saniye kullandığımız; ‘’ Sen nerdesinnnn, ben nerde be gülüm…’’ pes etmişlik cümlesi var ya işte çözümlemenin özet cümlesi budur. Hiçbirimiz aynı yerde değiliz.

Şimdi ne yapıyor muşuz; kafamıza göre takılıyor muşuz. Bilmediğimiz geleceğimize doğru yaşarken hayat yalnızca şu an. Bitti. Üzerine söz yok. Vakti saati geldiğinde olacak, başlayacak, bitecek, gelecek, gidecek, sevecek, bırakacak, kalkacak, inecek…… Ne zaman bilmiyoruz, vakti geldiğinde.

Yazmaya başladığımda geceydi. Bu satırları ise yağmurlu bir İstanbul Cuma sabahında yazıyorum, dün gece uyuya kalmışım. Tiktiğimin beyni benim yazmaya niyetlenmiş olmamı hiç mi hiç iplemeden bedene UYU komutunu vermiş, uyumuşum. Ki; bunda benim hiçbir dahlim yok. Şunu bile kontrol edemiyorken ne lüzumu var direnmeye, değiştirmeye çalışmaya.

Haydi şimdi gün aydın olsun hepimize.

Salıyoruz

salıyoruz

saldık gitti.

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

 
Yorum yapın

Yazan: 04 Kasım 2016 in GÜNLÜK, GENEL, OKUDUM

 

Etiketler: , , , , , , , ,

Screen Shot 2016-05-06 at 12.14.56 AM

Niyet

Gerçeğe inanç

Dua

Eylem

Niyet ediyorum. Gerçeğe inanıyorum. Dua ediyorum. Eyleme de geçiyorum. O eyleme geçtiğim noktanın başlangıcına yakın yerlerinde bir yerlerde birşey oluyor ve bambaşka boyuta geçiveriyorum; umursamazlık, boşvermişlik.. Gerçeği inkâr falan değil yanlış anlaşılmasın; işine gelmemekten kaynaklanan inkârvari umursamazlık. Çok imrendiğim halde şu kararlı, istikrarlı insanlardan olamadım. Istiktararım istikrarsızlıktan yana. Bu konuda hükümet gibi kandırık yapmayacağım, istikrarsızken istikrarlıyım demeyeceğim.

Istikrarla istikrarsız olduğum konulara gelirsek; diyet yapmak, okumak, yazmak, iyi bir sohbet arkadaşı olmak, manikürlü gezmek, düzenli gardolaba sahip olmak, düzenli yemek pişirmek ve aklıma gelmeyen birkaç benzer şey. Tahmin ediyorum diyet birçoğumuzda aynı şekilde başlayıp çok benzer şekillerde içinden çıktığımız hallerden.

Okumak deseniz dönem oluyor ardı ardına günler, gecelerce okuyorum.’’ Aferin kızım Özgür gözüme girdin, böyle devam et.’’ diyorum. Ulan sonra kendime nazar mı değdiriyorum ne, haftalarca elime öyle soluksuz biçimde kitap alamıyorum, aldığımda da on-onbeş sayfa ancak. Yazmaya ara vermem pek benzer değil aslında tek sebebi gündem. Müdahale edemediğimiz ama dolaylı müdahili olduğumuz bunca acı olaylar yaşanıyorken yazamıyor insan. Yoksa her cebimde, çanta içlerinde, peçete, kağıtlarda notlar dolu. Telefonumda aklıma gelen şeyleri kaydettiğim kısa ses kayıtları…

Dün yağmurun eşliğinde annemin evine doğru yoldayken gökkuşağının tam altına gidebilmeyi hayal ettiğim çocukluk günlerim geldi mesela aklıma. Masal yazdırabilecek kadar içime girdi, kaldı. Gökkuşağının tam altını bulabilmeyi, dokunabilmeyi hayal ettiğim günler. Gökkuşağının ışık ışınlarının su damlaları içinden geçerken kırılmasıyla ve yansımasıyla oluştuğunu bilmediğim çocukluk günlerim. Neyin ne olduğunu, herşeyin anlamını bilmediğimiz en saf, en mutlu günlerim. Bildik öğrendikçe coşkumuz azalıyor gibi. Geçen gün de Oğuz’a gökyüzüne bakmasını söyledim. Bulutların göğe ne kadar yakıştıklarını görsün diye. Mavinin ne kadar kocaman bir renk olduğunu görsün diye. ‘’Bak bulutlar gökyüzü çiçekleri gibiler değil mi ‘’ dedim oğluma. Bulutlara dokunabilmeyi hayal etsin çok istedim. Bulutların üzeride yatabilmeyi… Gerçi Kristal Çocuklar dedikleri bu nesil bulutların nasıl oluştuklarını falan bilerek doğuyor gibiler. Onlara hayal kurdurtabilecek şeyler daha çok teknolojik ya da ütopik şeyler. Rahat rahat bir terlik bile fırlatamıyorsun çocuklara, dönüp psikolojik tahlilini yapıyorlar kalıyorsun ” Hııı ” diye. Tansiyonumuzu o noktaya tırmandıracak olaylar yaşadığımız zamanlarda Oğuz’un ‘’ Tamam anne şimdi son saati ( ya da olanları ) unutalım. Hiç yaşamamışız gibi baştan başlayalım.’’ diyor serseri. Terliği bırakın, kendimi nereye fırlatsam şaşırıyorum o anlarda.

Aslına bakarsanız yapmaya, uygulamaya karar verip sonrasında vazgeçtiğim her şeyle ilgili kendime çok mantıklı başkalarına bahanesel bir ( birkaç ) sebebim mutlaka oluyor.

Örgü işi bitti, neden? Yaz geldi.

Ameliyattan beri yağlıboya resim yapmıyorum, neden? Taşındığımız evde yer yok.

En fazla onbeş gün arayla manikür yaptırıp tertemiz, ojeli ellerle gezecektim, ne oldu? Onbeşte bir ona o parayı ne diye vereyim yahu oturur evde biraz çeki düzen verdin mi tamamdır.

Gardolabı düzenledikten sonra bir daha asla bozulmayacağına dair kararım ne oluyor da üzerinden sayılı gün geçer geçmez karman çorman oluyor? Düzen bozulmak içindir, aradığımı bulabildikten sonra sorun yok.

Kendime bu yaştan sonra birşey kanıtlayamam, tamam. Ama şu çocuklara iyi örnek olabileydim iyi olurdu. Derken burada da bakacak kendime göre bir pencere buldum: Belki onlar da benim gibi olmamak için kararlarında kararlı çocuklar olurlar, kimbilir. Gördünüz mü işte tam bu şekilde oluyor, ilik gibi sıyırıyorum kendimi. Eteğime paçama, yüzüme gözüme bulaştırmadan.

Istikrarlı olduğum konular tabii ki var; sevmek mesela. Sevmekten vazgeçmiyorum. Ilişki bitirmek denilebilinir ama sevmekten vazgeçiş değil asla. Işte o kararı verme sürecim, direnişim çok istikrarlı oluyor. Sonuna kadar direniyor kalbim, beynim. Defalarca yokluyorum kalbimi, beynimi. Ta ki bomboş hissedene, boşalana kadar. O nokta da ise yaşanan şeylerin hatırası temiz kalsın, riya, inkâr, sahte hiçbir şey olmasın diye vazgeçiyorum ilişkiden. Sevmekten değil…

Böyleyken böyle işte…

Şimdi beni, umur umursamaz, istikrar istikrarsızlığımı falan bırakalım bir kenara:

Bu gece Hıdırellez! Bahar geldi. Herkes dilekler tutuyor, dua ediyor. Ağaç dallarına kurdelalar bağlıyorlar. Ateşler yakıp dans ediyorlar. Hızır’ı bekliyorlar. Bolluk bereket için. Arkadaşım Feyza yollamış duasına ortak olayım, duamız ortak olsun diye, şükür. Dua edip etmeme üzerine az önce telefonda konuşup hayli güldük. Dilediklerimiz, olanlar olmayanlar, oluş şekilleri falan felan. Sonuç olarak dua fazlası zarar olan birşey değil dedik. Buradan da sizlerle paylaşalım duamız büyüsün dedim. Şimdiden kabul olsun, herkesin gönlüne göre versin amin. Ya valla cıvıtmak istemiyorum da; karşılıklı dua edenlerin hangisinin hayrına nasıl karar veriliyor acaba? Tamam tamam be! İşte Ayça Oğuş sözcükleriyle bu geceki duamız:

Sevdiğim kim varsa, kendim de dahil, sevebileceğim herkes de dahil…
sağlığı iyi olsun.

Kalbi ritmini çalsın. Yanakları kiraz pembesi, dudakları bal olsun. Teni sıcak kalsın, enerjisi dışına taşsın.

Ciğerlerinden nefes, midesinden gurultu, bacaklarından güç eksik olmasın. 

Kanı bol olsun, damarlarında dönüp dönüp dolaşsın.

Sevdikleriyle birarada olsun. Kolu kollarına değsin, gözü gözlerinin içine baksın. Lafları birbiriyle başlasın.

Nesi varsa, bölüşücek biri olsun; nesi yoksa, bulup getiricek biri olsun. Bu birileri az ama öz olsun. Bazıları dünyada tek olsun.

Sevgisinin tamamını harcasın. Harcasın ki, ona büyük bir miras kalsın.

Sevmekten bıkıp usanmayacağı biri olsun. Onun yeri ayrı olsun. Onu soysun, başucuna koysun ama yalan uydurmasın.

O herşeyine, her haline tek tanık olsun. Bir hareketiyle güldüren, bir hareketiyle ağlatan olsun. Duyguların hepsi onda olsun.

Kalbi buna teslim olsun. Bütün şarkılar onu anlatsın. Aşık olsun, sırılsıklam olsun. Kurumasın.

Yapmaktan bıkıp usanmayacağı bir işi olsun. Başarının gerçek adının bu olduğunu unutmasın.

İbadet eder gibi, bu keşfini hergün yeniden kutlar gibi, onu yapıp dursun.

Yaptıkça daha iyi yaptığını görsün. Daha iyi yaptıkça bunu başkaları da görsün.

O başkalarının bunu gördüğünü, dış gözüyle görsün, iç gözüyle işine baksın.

Neşesi bol olsun. 

Kendini mutlu etsin, durduk yere neşelenmek nedir bilsin. İçinde birşey durup durup zıplasın.

Duydukları, gördükleri onu gıdıklasın, kahkaha attırsın. Gürültü çıkarsın. Saçma şeyler söylesin.

Çocuklukta en şımardığı ana, sık sık gidip gelsin. Nereye gidip geldiği bilinmesin.

Değiştirmek istedikleri değişsin.

İçte ve dışta, iyi günde ve kötü günde tadilat yapsın.

Eskilerini atsın, ruhunu havalandırsın.

Kapıda hep kamyonu dursun. Dilediği yere taşınsın. Kendinden taşınmak isterse, içindeki güç, dışındaki sevgi ona yardımcı olsun.

Bileği, bütün alışkanlıklarıyla, bağımlılıklarıyla güreşsin.

Bir şey ona sürpriz olsun. Günlerinden bir günü, bir pakete sarılı olsun. Açılınca, içinden hiç beklemediği güzel bir haber çıksın.

Bugün üçyüzaltmışbeş’ten herhangi biri olsun.

Öylesine bir pazartesi, arkaya kavuşturduğu ellerinde, unutulmaz bir salı saklasın.

Öyle tahmini mümkün olmayan birşey olsun ki bu, hayatın zekasını anlatsın.



Bir hayali gerçek olsun.

Bir hayale gözünü yumsun.

Peşinden koşup, onu sobelesin. Hayalini kendinden saklamasın.

Bir çizgi filmde olduğunu, herşeyin mümkün olduğunu unutmasın.

Bu duayı okusun. Kendi sesiyle duysun.

Duası gerçek olsun.



Her kelimesine şükretsin.

Tek satırına nazar değmesin.

Amin.

özgür tamşen yücedal

 
1 Yorum

Yazan: 05 Mayıs 2016 in ÇOCUKLAR, GÜNLÜK

 

Etiketler: , , , , , , , , ,

şükür

Screen Shot 2015-08-31 at 12.11.46 AM

Şimdi bitti! Aman heyecanlanacak bir şey değil canım biten; gazete okuma seansım. Uzun zamandır olduğu gibi eklerinde okumaya değer makale varsa onlara gözat, onların dışında kalan ana sayfalara büyük puntolarla atılan başlıkları ve bir iki köşe yazarı okuduktan sonra kenara bırak. Eklerde de önce ve mecburiyetten ‘kim kimile nerede, ne bok yemişler, ne giymişler..’ bölümlerine bakıyorum o kadar. Neredeyse hiçbirini tanımıyorum, tanısam da bir tarafımda değil. Kim ne halt ediyorsa ediyor tıpkı bizler gibi.

Neyse işte bugün okuduğum makalelerde ana fikir; mutluluk formülleri. Sanki sözleşmişler ya da hepsine konu başlığı veriliyor. İçeriklerine bakarsanız kişisel gelişim kitapları alıntılamaları gibiler. Hayır bu kişiselliklerimiz gelişe gelişe nereye varacaksa! Diğer yandan vitrinlerde dizi dizi kitaplara, gazete dergilerde verilen mutluluk reçetelerine bakarsak hepimiz mutsuzluktan geberiyoruz. Bu ne lan! Bir de bu adına mutluluk dediğimiz şey aranarak bulunacak bir şey mi? Arayıp bulmaya çalışıyorken mutluluğu ıskalıyor olmayalım? Hele ki mutluluğun anlarda gizli, anlardan ibaret olduğuna inanıyorsanız kesin kaçırıyorsunuz, kaçırıyorum, kaçırıyorlar. Özetle ben Ferrari’sini sattı önce mutlu sonra bilge oldu safsatalarına pek inanmıyorum. Varsa da tanımıyorum.

Makalelere dönüyorum; yazılanlarda içeriklerin çoğunu boşverirsek hak verilmeyecek bölümler, başlıklar yok değil tabii, en azından ben hak veriyorum. ‘Şükret, mutlu ol!’ mesela. ‘Hata yapmayın, önceden yapılmışı var!’ mesela. Yok ilki tamamdır da. bu ikincisi tam olmadı. Yaptığı hatalardan ders almayıp tekrar tekrar aynı hataları yapan en akıllı memeli canlı türü insanoğlu olmalı. Gazetede yazdığına ve yapılan araştırmalara göre; insanlar bir durum içerisindeyken gerçeklerin ve yaptığı hataların farkına varmıyor, olaylardan ders çıkarıp hayata uygulamaları en az 2 yıl alıyormuş. Başkalarının tecrübeleriyse genelde bir kulaktan girip diğerinden çıkıyor(muş). Sorunumuz neden aynı hataları yapıp duruyor (durmuyor) oluşumuz muş.

Anket yapanlar gelip bana sorsalardı ‘’-Bu defa başarabilirm. Bu defa farklı. Artık büyümüş olmalıyım.- diye diye aynı hataları yapanlardanım. Bunun yanında yaptığım hatalarla ben oldum bunun da yanında hata benim sanane. Ayrıca gururlu, tecrübeli, ara sıra yorgun, yere yapışıp yapışıp kalkmaya alışık, arada kalabalık çoğu zaman yalnız hisseder, zaman gelir çok konuşur, dönem gelir günlerce susar, içine içine isyankâr, dışına dışına tatminkâr falan bir tipim.’’ diye yanıtlardım. Haa anketi yapan dinler dinlemez kendi bilirdi ama konuşasımın olduğu bir anımdaysa söyler, susasım varsa –beni benimle bırak.- diyerek siktiri çekerdim. Ulan bu anketörlerin işi zor gerçekten. Aslında bu şirketler gönüllü anket soruları yanıtlayıcıları bulsalar işleri ne kolay olurdu. Böyle salladım da belki de vardır. Rezil olmamak için bunu dip not olarak düşeyim.

‘Şükür’ konusuna gelirsek; evet kaynağın bunda olduğuna inanıyorum. Şükretmek! Hergün hatırlamak. Her sabah ilk solukta şükürle güne başlamak. Yanında uyandığımız kişi için, uyanacak bir yerimiz olduğu için, balıklara attığımız bir lokma için, bir bardak su, bir dilim ekmek için, sağlık için, yataktan doğrulabildiğimiz için, sevildiğimizi hissediyorsak sevgi için, sonsuz güç tarafından korunduğumuza inanıyorsak yaratıldığımız için, hatalarımız için, hâlâ hayal kırıklığına uğrayabildiğimiz için, ayağımızın takıldığı taş için, kapanmayan yaralarımızın unutmamıza izin vermedikleri için, mavi için, kırmızı için, hayal kurabildiğimiz için… liste uzar gider. Arada oturup liste yapsak bile şükrümüz artar herhalde, baksanıza ben yazmaya bir başladım durmasan bitecek gibi değil. ‘Yürü be koçum kim tutar seni?’, ben tutmam bilesin.

İşte böyle; oku oku nereye kadar. Şu an a gelirsek; yeni günün ilk dakikası! Yeni bir hafta! Hepimiz için hayırlı olsun. Uğurlu olsun. Melekler korusun.

Sakin olun ve devam edin!

Eyvallah!

özgür tamşen yücedal

 
Yorum yapın

Yazan: 30 Ağustos 2015 in GÜNLÜK, İNSANOĞLU

 

Etiketler: , , , , , , , ,

ABDAL İLE APTAL

1. Dervişliğin şanındandır, abdal olan aptal olanı bağışlar.

2. Abdal, (hali) ‘değişen’ demektir, aptal ‘değişmeyen’. O nedenle ilki evrilir, ikincisi devrilir.

3. Abdal anlamak, aptal anlaşılmak ister, oysa hakikatte ilkinin anlaşılma’ya, ikincisinin anlama’ya ihtiyacı vardır.

4. Abdal olan hazzın (güzelin)  peşinden koşar, aptal olan yararın (çıkarın). Bu yüzden ilki hep acı çeker, ikincisi daima zarar eder.

5. Bazı abdallar ‘aptal’, bazı aptallar ‘abdal’ görünür. Abdal görünmek kolay, olmak zordur. 

6. İyiler ‘aptal’ görünür, aptallar ‘masum’. Abdallara gelince, onlar görünmez.

7. Abdal anlar ve susar, aptal anlamaz ama yine konuşur.

8. Derin çelişkiler karşısında, abdal olan tarafsız kalır, aptal olan kayıtsız. Kuşku irfan’ın alametidir çünkü.

9. Abdal dünyadan kurtulmaya, aptal dünyayı kurtarmaya çalışır. En sonunda abdal kendine kavuşur, aptal dünyaya.

10. Abdal yaptığı kötülükten, yapmadığı iyilikten pişman olur, aptal’sa yaptığı iyilikten, yapmadığı kötülükten.

11. Abdal düşteyken uyarılınca uyanır ve utanır, aptal ise ne uyanır, ne utanır, sayıklamaya devam eder.

12. Abdal tebessüm eder sevindiğinde, aptal sırıtır, bu yüzden, üzüldüklerinde ilki ağlar, ikincisi zırlar.

13. Abdal vasat değildir ama vasat’ta (itidal’de) durmayı bilir, aptal ise vasat’tır ama vasat’ta durmayı bilmez.

14. Abdal borçlu gibi sever, asla bedel ödemekten çekinmez, aptal ise alacaklı gibi sevdiği için en küçük anlaşmazlıkta hacze gelir.

15. Abdal durur ve düşünür, aptal düşünür ve durur. Ne ki düşünen hemen susar, ama duran susmak bilmez.

16. Abdal aşk ile mest, aptal mey ile hoş olur. Sonuçta ser-mest olan ebediyyen ayılmaz, ser-hoş olan zariflerden sayılmaz.

17. Abdal sevdiğini beğenmek, aptal ise beğendiğini sevmek ister. İlki önce içe, sonra dışa bakar, diğeri tam aksini yapar.

18. Abdallar genellikle kördür, yani gözleri dünyaya kapalıdır. Bu yüzden aptalların, yani gözü açıkların göremediklerini görürler.

19. Aptal yaptığından nadim olur, yere çöker, abdal tevbe eder, ayağa kalkar. (Aradaki farkı oluşturan, pişmanlık hissine eşlik eden bilinçtir.)

20. Aptal hep haklı olmayı marifet bilir, abdal hep haklı olmamayı.

21. Aptal bir oylama’nın sonucunun “oy birliği” ile alınmasına sevinir, abdal “oy çokluğu” ile.

22. Abdal abdal’ı bulunca susar, aptal aptal’ı bulunca aptal aptal konuşur.

23. Abdal aptal’ın yanına düşse de susar, ama aptal yine aptal aptal konuşmaya devam eder.

24. Güzel deyince aptal’ın aklına ‘kadın’ gelir, kadın deyince abdal’ın aklına ‘güzel’.

25. Abdal sorularıyla tanınır, aptal cevaplarıyla.

26. Abdal uzak görür yakın söyler, aptal yakın görür uzak söyler. O yüzden ilkinin bikrine kanma, ikincisinin zikrine. 

27. Abdal sözün hakikatinden etkilenir, aptal ise retoriğinden. Sen sen ol, ey talib, aptal olma! 

28. Aptal’ın hâli bardağın içinde kaşık gibi durmak veya altında tabak gibi uzanmak, abdal’ınki ise çayın içinde şeker gibi erimek. 

29. Aptal Batı’ya (Doğu’ya) ya hayranlık duyar, ya nefret eder, abdal ise ne hayranlık duyar, ne nefret eder, sadece anlamaya çalışır.

30. Abdal’a malum olur, aptal’a bir şey olmaz, başkaları bile değil, kendisi kendisine meçhuldür çünkü.

31. Günlük yaşamın seni işgal etmesini istemiyorsan ey talib, aptal gibi önemli olana değer vermek yerine, abdal gibi değerli olana önem ver!

32. Abdal mesud olmayı marifet bilir, aptal ise memnun olmayı.

33. Aptal için başarmak önceliklidir, abdal içinse denemek.

34. Abdal sık ama yumuşak bir şekilde yere düşen kar taneleri gibi sükûnetle konuşur, aptal ise hınçla yağan sert dolu taneleri gibi öfkeyle.

35. Aptal laf eder, abdal söz eder. Lafı bırak, söze kulak ver!

36. Tanrı var mı? 

   Teist: var (%100) 

   Ateist: yok (%100) 

   Agnostik: olabilir (%50) 

   Aptal yanıtları, abdal soruyu anlamsız bulur.

37. Abdal bir fikrin tarafı olur, aptalsa taraftarı. Bu nedenle ilki savunur, ikincisi savrulur.

38. Aptal’a deki derler, abdal’a peki. Hiçbir güç mutlak değildir çünkü.

39. Abdal meşgul eder, aptal işgal eder. O nedenle ilkine koltuğu, ikincisine kapıyı göster!

40. Aptal çok kişiye az, abdal az kişiye çok değer verir, çünkü ilki ne verdiğini bilmez, ikincisi bilir. 

41. Aptal çoğu bulamadığı için üzülür, abdal azı bulduğu için sevinir. İlkinin nedeni ‘hırs’, ikincinin nedeni ‘kanaat’.

42. Abdal’ın biz’i yoktur, aptal’ın ben’i. Hal böyleyken ilki ‘ben’ demekten utanır, ikincisi ‘ben ben’ diye paralanır. 

43. Abdal düşünür uyuyamaz, aptal uyur düşünemez.

44. Vazgeçmek için pes etmek gerekmez. Aptal yılınca pes eder, abdal yılmayacağını bildiği için vazgeçer.

45. Abdal nedene bakar, aptal sonuca. Bu yüzden ilki ayılır, ikincisi bayılır.  

46. Aptal abdal’a aptal gibi davranır, abdal aptal’a abdal gibi.

47. Aptal zamanın ‘ne’ olduğunu bilmez ama vaktin ‘kaç’ olduğunu bilir, abdal ise zamanın ‘ne’ olduğunu bilir ama vaktin ‘kaç’ olduğunu bilmez.

48. Abdal’ın yazgısıdır, sigarayı içen aptal olur ve fakat öksürmek ona düşer.

49. Aptal kendini bilmez başkasını bilir, abdal başkalarını bilmez kendini bilir. Cehalet gafletten yeğdir çünkü.

50. Sultanlardan uzak dur ey talib, abdal uzak durur, aptal duramaz, bu nedenle kullanılan ilki değil, hep ikincisi olur.

51. Maksadı ifade etmenin yolu üçtür: hakikat, mecaz, kinaye. Aptal hemen hakikatin üstüne atlar, abdal ise mecaz ve kinaye’nin ardına bakar. 

52. Kendine gelmek için aptal yerin sarsılmasına ihtiyaç duyar, abdal yüreğin sarsılmasına.

53. Abdal us diye ısrar eder, aptal sus diye.

54. Niçin etrafına bakınıyorsun ey talib, abdal da sensin, aptal da! 

26 Mayıs 2014, Dücane Cündioğlu Simurg Grubu tarafından yayınlandı

 
Yorum yapın

Yazan: 10 Haziran 2015 in OKUDUM, İNSANOĞLU

 

Etiketler: , , , ,

dediydim

Screen Shot 2015-05-10 at 10.58.13 PM

Bir yazasım var ki, sormayın! Ne yazacağını bilir bir halin ise yakınından geçmiyorum. Çok istediğim halde geçemiyorum. Ne boktan bir durum. Dün gece enfes bir rüya gördüm, uzunca etkisinde kaldım. Onu yazayım desem; bu sansürlü platform onu kaldırmaz, kaldıramaz. Parmaklarım tuşların üzerinde, suskunlar. Yüzümde mala bağlamış bayık bakışım. Havalimanından geleli birkaç saat olmuş valiz ‘’ Boşalt içimi, bunaldım! ’’ diye haykırmakta, ben de ‘’ Şimdi olmaz’’ diye. Oğuz kıçımın dibinde, hava durumu terimlerinin Fransızcalarını soruyor. Ki; anası yani ben Franszca tek kelime bilmiyor. O da biliyor bunu ama neden diretiyor sormakta? Amacı beni çizgimden saptırmak olabilir mi? Gerçi o bahsedilen çizginin neresinde durmalı onu da şaşırdım!!! Öte gitsen ayrı, beri dursan ayrı. Üstüne üstlük bir hafta üzerine kızımı bugün de görememişim. Zordayım yahu!

Hayatı basit yaşayan insanların arasında bir hafta kaldıktan sonra ayarım bozuldu. Karıştım. Balkonlarından çamaşır ya da çiçek sarkan evlerin olduğu, insanlarının siesta yaptığı, yüksek sesle kimseyi umursamadan kahkaha attıp kavga edebildiği, bol bol içtiği, hala camdan cama sohbet edebildiği, her yerinden yeşil fışkıran, limon kokulu şehirlerden sonra ülkeme dönüp ayağımın tozuyla trafikte geçirdiğim süreyi hesaba katarsak normal gerçi. Yarın 06.00’da saatin çalmasıyla kurulumum tamamlanmış olur.

Ama durun en azından görüşemediğimiz zaman zarfında okuduğum kitaplardan bahsedeyim; ‘’Fİ’’ ve ‘’Çİ’’. Bir de bu aralar Şükrü Erbaş’ın şiir kitabı dolanıyor çantamda, ötem berimde. Vitrin kitabı önyargısıyla davranıp yüzüne bakmayıp fikrine önem verdiğim arkadaşlarımdan birkaçı okuduklarını söyledikten sonra aldım, okudum Fi ve Çi’yi. Ve ‘’Önyargı kötü bir şeydir.’’ diyorum daha önce çok kereler söylemiş olduğum gibi. Bu insan oğlu mu hiç akıllanmıyor yoksa bir ben miyim akıllanmayan!!!

Akıllanmadığım çok konu var aslında benim. Bir şeyi çok iyi öğrendim ama; hiçbir şey için kimseyi suçlamamayı. Hepimiz ne halimiz varsa onu görüyoruz.

‘’Hayat, seni kendinden uzaklaşmaya başladığında yakalar ve öyle bir köşeye sıkıştırır ki kaçamazsın. Içindeki gücü bulup dönüşmen gereken şeyi net bir şekilde görene, anlayana kadar sıkıştırır. Acıtır. Anlamadan gidemezsin bu dünyadan çünkü anlamak, anlamlandırmak için buradasın. Kendini bulmadan var olamazsın çünkü potansiyelini doldurmak zorundasın. Yapman gerekeni sen yapamıyorsan olaylar öyle bir gerçekleşir ki sonunda yapmak zorunda kalırsın, olmak zorunda kalırsın, doğmak zorunda kalırsın! Yapamıyorsan, olamıyorsan, doğamıyorsan, sen olamazsın. ‘’ ( Çİ / 314 )

 

‘’Her an ölüyoruz. Doğumdan itibaren başlayan bir geri sayım içindeyiz. ………….. Hayatımı analiz ettiğimde elimde olmayan şeylerin hayatımı nasıl şekillendirdiğini fark ediyorum. Mecburiyetler bizi belirli yollara sokuyor, sonrasında o yollarda seçme şansımız olsa bile mecburiyetlerimizin arkasına saklanıp harekete geçmiyoruz. Mecburiyetlerimin beni sürdüğü yerlere gittim ve mecburiyet kordonumu kesmek varken kolay yolu seçip daha büyük mecburiyetlerin hayatımı ele geçirmesine izin verdim. …. ‘’ ( Çİ / 162 )

Mecburiyetlerden bunca bahsettikten sonra sabah erken kalkmakla başlayacacak mecburiyetlerim için sırtımın yer görmesi gerekiyor, uyumalıyım. Gördünüz mü! Ben dediydim size ‘’ Akıllanmıyorum!’’ diye. Sen otur iki kitabı ard arda oku kitap yapma etme desin sen hala –mecburum- de… Benden bir bok olmadı valla. Bu bir haftalık mola sonrasında bir kez daha anladım bunu, akıllanmıyorum. Ben ucu ucuna getirmeye çalıştıkça bakıyorum ipleri alan arkasına bakmadan topuklamış. Ama hata kimin? Tek suçlu ben.

Ulan gece vakti perişan ettim kendimi yerden yere vurmaktan. ‘’Mal bu!’’ diyerek konuyu kapatıyorum. Hoş kalın. Olmadı hoşçakalın. O da olmadıysa gerçekten haliniz neyse onu görün.

Merhaba…

özgür tamşen yücedal

 
2 Yorum

Yazan: 10 Mayıs 2015 in GÜNLÜK, OKUDUM

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , ,

bir delinin haykırışı

İnsanoğlu dinle!

Nasıl gidiyor?
Kalbin nasıl?
Bilmiyorum, sınıra dayandım.
İçimde hangi atam konuşuyor?
Hem aklımda hem de bedenimde…
Aynı anda ayrılamam.
Bu yüzden tek kişi olamıyorum.
Kendimi aynı anda sayısız şey olarak hissedebiliyorum.
Fazla büyük usta kalmadı.
Zamanımızın gerçek kötülüğü budur.
Kalbin yolları gölgelerle kaplanmış.
Yararsız görünen seslere kulak vermeliyiz.
Okul duvarları, asfalt ve refah reklâmlarının
Uzun kanalizasyon boruları ile dolu beyinlere…
Böceklerin vızıltıları girmeli.

Her birimizin gözlerini ve kulaklarını…
Büyük bir rüyanın başlangıcı olan şeylerle doldurmalıyız.
Birisi piramitleri yapacağımızı haykırmalı.
Yapmamamızın bir önemi yok!
O isteği beslemeliyiz…
Ve ruhun köşelerini esnetmeliyiz…
Sınırsız bir çarşaf gibi.
Dünyanın ilerlemesini istiyorsanız…
El ele vermeliyiz.
Sözüm ona sağlıklıları…
Sözüm ona hastalarla karıştırmalıyız.

Siz sağlıklı olanlar!
Sağlığınız ne anlama gelir?
İnsanoğlunun bütün gözleri, içine…
Daldığımız çukura bakıyor.
Özgürlük faydasızdır…
Eğer gözlerimizin içine bakmaya…
Yemeye, içmeye ve…
Bizimle yatmaya cesaretiniz yoksa!
Dünyayı yıkıntının eşiğine getirenler…
Sözüm ona sağlıklı olanlardır.

İnsanoğlu dinle!

Senin içinde su, ateş ve sonra kül ve külün içinde kemikler.

Kemikler ve küller!

Gerçekliğin içinde veya hayalinde değilken, ben neredeyim?

Işte yeni anlaşmam:

Geceleri güneşli olmalı

Ve Ağustos’ta karlı.

Büyük şeyler sona erer

Küçük şeyler baki kalır.

Toplum böylesine parçalanmaktansa bir araya gelmeli.

Sadece doğaya bak ve hayatın ne kadar basit olduğunu göreceksin.

Bir zamanlar olduğumuz yere dönmeliyiz, yanlış tarafa döndüğün noktaya.

Hayatın ana temellerine geri dönmeliyiz.

Suları kirletmeden

Deli bir adam size kendinizden utanmanızı söylüyorsa ne biçim bir dünya burası?

Andrei Tarkovsky

 
Yorum yapın

Yazan: 09 Aralık 2014 in OKUDUM

 

Etiketler: , , , , , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: