RSS

Kategori arşivi: GENEL

bahar

‘’ Tuhaf mı? Bana ne tuhafsa … Bahar biraz da bu demek değil mi? Yargılara, yadırgamalara aldırmaksızın çiçeklenmek değil midir bahar? Yanında olmasını en çok istediğin kişi yanında değilse bile, sanki o yanındaymış gibi mutlu mesut volta atmak değil midir bahar? ‘’ yazmış bu sabah Ozan Önen.

Okudum. Bir kez daha sonra bir kez daha. Sonra da dedim ki; buna göre ben kendi baharımı yapmayı öğrenmişim. Yani ruh halimin tarifi bu olabilir. Baharım dört mevsim.

Evden çıkamadığımız ve uzunca zaman daha çıkamayacağımız bu dönemde çocuklarımla beraber olabildiğim için şükrüm sonsuz. Sevip de göremediklerime gelince; her an yanımdalarmış gibi yaşıyor, saçlarıma çiçekler takıyorum. Gerçi arada umutsuzluğa kapılıyor, yaşadığın koca bir yalan diyen bir ses hafif yükseliyor içimde. Gördüğüm fotoğraflarında ağlıyorum ya da gırtlağım düğümleniyor. Yani benim de oluyor; sorulara cevap vermek istemediğim, yemek yemek istemediğim, yıkamaktan usandığım… İşte o anlarda da sesleri susturmak için rüyaya yatıyorum. Öten bir kuşa dalıyorum. Bir sigara yakıp, kahve yapıp göğe bakıyorum. Pişen yemeğin buharına sığınıyorum. Kitapları kucaklıyorum. Ne olursa olsun bırakmak, baharımı hayal kırıklığına uğratmak istemiyorum. Kimseye de bir zararım yok nasılsa.

Ama en iyi hissettiğim anlar yaşamayı dilediğim evi düşündüklerim. Daha önce de sözetmiş olabilir size. Işte o ev hep aynı ev ve ben her akşam oraya gidiyorum. Bahçesine, ağaçların gölgesine kocaman bir masa kurdum. Dallara fenerler astım. Her seferinde baştan alıp alıp toprak yolun ucunda sevdiklerimi, çocukları karşılıyorum. Ocakta haşlanan makarnanın yanında deniz ürünleri soteleniyor. Nasıl kalabalığız yarabbim. Çocuklar sevgilileriyle gelmişler falan. Ben telaşenin uzağında oturmuş denizi izliyorum, kafamı dayamışım yumuşacık güvene. Seslere tebessümle dalıyorum. Dün akşam da yatak odasının balkon kapısının hemen yanına mor salkım diktim. Ufacık fidesi… Kalbimdeki soluğu üfledim köklerine. Elbet çiçek kokularına bulanacağım. Işte akşam saatlerini iple çekişimin sebebi… İşte baharım.

Diyorum ki; belki istersek hepimiz bir bahar yaratabiliriz kendimize. Olur mu, olmaz mı, kim ne der, nasıl ne zaman olur…ların hiçbirini düşünmeden. Bakmayın siz bana, yazıyorum. Benim de anlattığım kimse yok sizden başka. Sizinkini de istemediğiniz sürece kimsenin bilmesine gerek yok zaten. Salt dileyebiliriz. Içimize sığınabiliriz. Bırakın başkalarını, gerçekçileri, ‘hangi alemde yaşıyor’suncuları, kalbi yumuşamayanları, aradın aramadıncıları… Kime ne? Hiç mi olmadı; benim evime gelin, hepimize yer var. Ya da gün olur ben sizin yayladaki çadırınıza, denizinizin kenarına geliveririm.

Baharınıza, kalbinizdeki kırıklık, özlem, endişe, yaralara derin solukla iyilik diliyorum.

 

özgür tamşen yücedal

 
Yorum yapın

Yazan: 16 Nisan 2020 in GENEL

 

Etiketler: , , , , , , , , , ,

kuşları izliyorum

Uzunca süreden beri kendimi bile şaşkınlığa düşürecek şekilde sakinim. Garip gelebilir ama adeta gökyüzünde bir yere konumlanıp adım adım izledim salgının ülkemize gelişini, kızım yanıma gelip beraberce eve kapanana kadar. O noktadan sonraysa dışarıyı izlemeyi bıraktım. Bekleyişim nasıl sükunetle olduysa artık. Kontrol edemeyeceğim olaylar karşısında yaşadığım bu teslimiyet öylece gelip konuvermedi tabii. Iki yılı aşkın süredir yaşadıklarım yavaş yavaş taşıdılar beni içinde bulunduğum ruh haline. Biri gelip balyozla kafama vurdu varsayın. Hakikatin farkına varamadan debelenip durmuşum uzun yıllar. Gözlerimle göremediklerimi kalbimin içine soktu hayat, kanattı, çaresiz bıraktı, gün geldi cevapsızlıkla boğdu… Bundan yirbeş gün önceyse soluksuz bıraktı. Dört gün boyunca nefes alamıyormuşluğun içindeydim. Koridorda yürürken, mutfakta, banyoda, her neredeysem aniden gelen hisle olduğum yere uzanıp derin soluklar almaya çalıştım defalarca kez. Beynim ‘’iyisin, kaygılanma’ desede boşunaydı. Babamın soluksuz kalış hatırasıyla boğuluyordum. Nefes terapisti bir arkadaşımı aradım. Telefonun diğer ucundan o da yere yatırdı beni ve sakinleşene kadar doğru nefes almama yardım etti. O andan sonra okuyup araştırmaya başladım. Derken derken yolum meditasyona çıktı. Bugüne kadar asla kabul edip, yarar görebileceğime inanmamştım. Ha bundan sonra nereye kadar hayatımda olur bilmiyorum ama… Neyse işte bir gece niyetiyle yatıp sabahında ilk denememi yaptım. 07:30’da yatağın içinde, gözlerimi kapattığım an nasıl olduysa deniz kokusuna, tahta bir iskeleye gidiverdim. Babam yüzüyordu karşımda. Ağır ağır kulaç atıyordu mavinin içinde. Arada bana bakıp gülümsüyordu. Dakikalarca izledim onu. Ben iskeleden kalkıp huzur duyduğum başka bir yere gitmeden önce ‘’İyiyim merak etme,’’ dedi. Işte o sabahtan beri soluk alabiliyorum. Rahatladım. Ve asla dönüp bilincimin altıydı, üstüydü kurcalamadım, kurcalanmasına da izin vermedim. Konfor alanım neyse orada kalmakta inat ediyorum. Edeceğim. Çünkü şimdilerde geldiğim yerde oldukça iyiyim, şükür. Ve kaç yıl önceydi hatırlamıyorum; bir sabah erken saatte televizyonda yoga-meditasyonla ilgili bir program izlerken aramıştı babam beni. ‘’Kızım bence sen bu tür şeyler yapmalısın,’’ demişti. Eminim şimdi her neydeyse adıma çok mutlu olmuştur.

Ülkede ciddi maddi krizlerin yaşandığı dönemdi, büyük iş adamlarından birinin röportajında ‘’Bu krizden güçlü çıkabilirim, çıkmalıyım.’’ dediğini okumuştum. Işte bu günleri de tüm dünyaca yaşadığımız, tüm düzeni, yaşantılarımızı değiştirecek bir kriz dönemi olarak görüyorum. Ve bu krizden güçlenerek çıkabileceğimize, güçlenmek için çabalamaktan, inanmaktan vazgeçmemiz gerektiğine inanıyorum. Kimbilir belki bu kez de bu düşüncemle yaratmışımdır konfor alanımı.

Ana başlıklar dışında haber dinlemeyi bıraktım. Tek paylaşımım kendimle. Sabahları hala erkenden uyanıyorum. Kahvemi yapıp tek başıma balkonda içiyorum. Gökyüzünü, kuşları izliyorum. Evdekiler uyanana kadar sessizce kendimi, içimi dinliyorum. Gerçi artık o da fazla konuşmuyor, pamuk şeker gibi oldu. Sonra odaya kapanıp meditasyon yapıyorum. Bol bol okuyorum, izliyorum. Bazen hiçbir şey yapmadan öylece duruyorum. Hergün yemek pişiriyorum. Her sabah yorgan, yastığımı, balkona çıkartıyorum. Hep huzurdayım. Her an için şükrüm o kadar çoğaldı ki.

Ölüm gibi bir şeydi ama kimse ölmedi ıstırabını, ölümün karşısında el kol bağlı bekleyişi, sonsuz umudun sonundaki suskunluğu, özlemin açtığı yaraya çiçek ekmeye çalışmayı yaşayanlar varsa aramızda ve eğer şanslı olup yaşadıklarından almaları gerekenleri alıp, farkına varabilenlerimiz varsa anlayacaklardır beni. Işte öyle bir şey büyüyor içimde, orman oluyor. Kökleri birbirine bağlı olan ağaçlar büyüyorlar içimde. Tümünün kökü kalbimde olan gözalabildiğine ağaç. Yaprakları temizliyor, kökleri sağlamlaştırıyor. Meyve verecekler elbet.

Bu yaşadıklarımızda kimin parmağı var ya da yok, planlamış ya da planmamış, doğanın ya da bilmemkimlerin intikamı, karmalarımızın sonucu…. hepsine varım ama umurumda değil. Değil çünkü; kendi adıma verilecek hesabım buysa tamamım. Bir şey yapamam. Duvarın öte tarafını görmeye uğraşmaktan da vazgeçtim, göremiyorum. Boyum pek uzun değil ondandır belki. Sonuca bakıyorum; hepimiz evimizdeyiz. Kimi evlerde, ne sıkıntılar yaşanıyor. Ne büyük kaygılar… İşte bahsettiğim soluk alamadığım günlerde o evleri de çok düşündüm. Hala düşünmeteyim ama üzülmenin ne kimseye ne de kendime bir faydası olmuyor. Elimin uzanabildiği kadar… Gerisi dua. Tertemiz çıkacağız inşallah evlerimizden. Ak pak çıkacağız. Şerdeki hayrı görebileceğiz.

Yani ben kendimi karanlığı görenlere inat ışık dolu bir yere koydum. Çocuklar oyun evlerine en sevdikleri oyuncaklarını koyarlar ya o misal. Babamın mirasına sahip çıkıyorum; iyiliğe.

Güzel söyleyenleri dinlemenizi öneririm sizlerde. Bana zamanında kim ne söylediyse ne söyledikleri gibi ne de zamanında olmadı o dedikleri çünkü. Geçer, gider, gelir, unutulur, iyileşir, hafifler… Her şey zamanında, yerinde. Tabii ki izleyeceğiz, farkında olacağız, araştıracağız, bilmeye çalışacağız. Ama yüzümüzü hep aydınlağa çevirmeliyiz. Ne geleceğini, olacağını bilmiyoruz. Bilinmezlik için anlarımızı karartmayalım. Önlem alıp, elimizden geldiğince donanmalıyız. Saçlarımızda çiçeklerle de, silahlarla da çıkabilir bugünlerden. Tercih bizim. Baksanıza seçim yapabilelim diye evlerimizde yalnızız.

Iyilik dilek ve dualarımla.

özgür tamşen yücedal

 
Yorum yapın

Yazan: 04 Nisan 2020 in GÜNLÜK, İNSANOĞLU

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , ,

tam ortasında

Hayaller ve gerçekler. Çoğu kişi gerçeklerde yaşıyorken galiba ben başka çoğunluk gibi tam ortalarda yaşayanlardanım.

Misal uzuncadır fotoğraftaki evde hayal ediyorum kendimi. Uçuş uçuş hafif esinti, fonda dalga sesleri (yaprakların sesleri de olabilir), gözümde enfes bir roman, burnumda çiçek kokuları… Her şey sakin, yerli yerinde.

Gerçek denilen şeyimse; kaldıkları yurtta dünyada yaşanan virüs salgını sebebiyle, arkadaşlarıyla geçirdiği endişe-sıkıntılı haftalardan sonra eve dönen ve ondört gün evden çıkamayacak olan genç kız. Ablasına çok ama çok mesafeli (aylardır görmediği halde hoşgeldin demek için bile öpmedi) ergen oğlan. Elinden bez düşemeyen, durmaksızın sofra kurup toplayan ben. Diziler arası maç-haber izleyen babaları.

Kız şimdiden “yeter anne ya” isyanlarında odasında. Oğlansa sofranın etrafındaki sandalyesinin ablasınınkine mesafesini ölçüp aklına her gelişinde dezenfektanla ablasının dokunduğu yerleri siliyor. Babaları arada kalkıp zencefilli karışımlar hazırlıyor. Köpek tüm oyuncaklarını odalara yaydı, kuduruyor. Herkes el havlusunu ayırsın demiştim, sonrasında banyo tezgahlarına yığılmış havluların hangisi kimin bilemediğim için çamaşır makinesi hızla çamaşır doluyor. Kahvaltı sofrasından kalkılıyor, mutfağı toparlayıp bir kahve yapıyorum ki ‘’anne karnım acıkmaya başlıyor,’’ seslerini duyuyorum. Bu satırları yazdığım boşluk gene bir sofra toplama ertesi. Tüm bunlarla beraber isyan etmemeleri için toplum bilinci dedikleri empatisel söylemlerde bulunuyorum arada; yakın temasta bulunmamanın kendimizle beraber başkalarını da korumak adına saygı göstermenin bir yolu olduğunu falan söylüyorum.

Ülke olarak bu döngünün içinde ne süre kalacağımız belirsiz. Zira eğitimin de. Ve çocukların okula ne zaman gitmeye başlayacakları beni en çok ilgilendireni. Çünkü birkaç güne kadar can sıkıntılarıyla doğru orantılı olarak kaos da artmaya başlayacak evlerde. Uzun süre birarada kalan çiftlerle sonraki evre için avukatlık olma durumu esprileri deseniz gırla… WhatsApp gruplarında yapılan paylaşımlardan söz bile etmeyeceğim. Twitter deseniz konu saptı sapacak, herkesin birbirine girmesine ramak kalmış.

Işte olduğum yer tümünün tam ortasında. Yemek masasında yağlı tabakları kenara itip kısacık bir öykü yazdım mesela yarım saat önce. Yani; soğan kavurup pirinç ıslayan, bulaşıkları süzen bedenimin ruhu fotoğraftaki evdeydi. Tam elAn çalan White Lotus adlı parça hep kulağımda. Hafifi esinti öpücük gibi hep ensemde. Güzel sözler fısıldıyorum durmaksızın kendime. Kitabın sayfalarını ağır ağır çeviriyorum. Okuduğum ulaşılmaz aşka tebessüm ediyorum. While Everything Burns, şimdi çalmaya başladı. Manzaramda güneşin kızıllığı, omuzlarımda akşam habercisi serinlik. Kalkıp bir şal alsam fena olmayacak. Kalkmışken yatak odasının kepenklerini de kapatırım.

özgür tamşen yücedal

 

Etiketler: , , , , , , ,

tek

 

. Hangisi keseli bir hayvan değildir?

.

.

.

. Komodo Ejderi

Geçtiğimiz haftasonu öğrendim. Az önce okuduğuma göre aynı zamanda dişi komodo ejderlerinin içinde erkek üreme hücresi oluşturacak bir kısım bulunuyormuş ve bu kısımla zor durumlarda dişiler kendi kendine üremesini sağlayabiliyorlarmış. Annemin bir arkadaşı uzun zaman önce vefat eden eşini her akşam rüyasında gördüğü için psikolojik yardım almak zorunda kalmış. Annemim eşini unutamamış ya da eşinden kurtulamamış bir arkadaşı varmış, öğrendim. Pufidik kek pişirmenin püf noktası; tıpkı pankekte olduğu gibi kullanılan yumurta beyazlarını ayrıca çırpmakmış, bu da geçtiğimiz haftasonundan. Kuzenim Pınar pastacılık kursuna gidiyor da o söyledi. Pesto sos tarifi de verdi ama kullanacağım avuç kadar sos için uğraşabileceğim gibi değil. Diğer bir kuzenimin önerisiyle spotify listeme yeni iki parça ekledim. Yeğenim Duygu’ya gelirsek: tüm eğitim hayatı üstün başarılarla dolu, feci donanımlı bir liseli genç olarak kendisini hayata dair gerçek bir şeyler yapıyor gibi hissetmiyormuş.

‘’Okula gidip geliyor, ders çalışıyor, kitaplar okuyor, arkadaşlarımla takılıyorum falan teyze. Sonra dönüp düşünüyorum kayda değer ne yaptım diye,’’ dedi.

‘’Bu gibi şeyleri hatta ve hatta daha acımasız, anlamsız, cevapsızlarını zaman zaman ben de soruyordum kendime,’’ diye yanıtladım. ‘’Artık sormuyorum. Çünkü artık ben tek şeyin iyi, huzurlu, mutlu zamanlar geçirebilmek olduğuna inanıyorum teyzecim. Bak iki gündür tüm aile biraradayız. Şu an ateşin karşısında oturmuş sohbet ediyor, müzik dinliyoruz seninle. Evde çocuk sesleri, portakal kokusu var. Defalarca sofra kurduk, topladık. Demliklerce çay demlendi, kahveler içildi. Gene şu iki günde beraber kâh ağladık kâh güldük tatlım. Az önce verdiğin örneklerdeki insanlardan her gün spor yapan ya da profesyonel derecede enstrüman çalabilen, sayısız ödül almış biri ama yapayalnız olduğunu düşünsene. Kimsenin seni sevmediğini, şiddet görüyor olduğunu falan… Hayatın anlamını sorguladığın anlarda bunları düşünebilirsin mesela; sahip olduğun basit şeylerin değerlerini. ‘’  

Hayatı nasıl anlamlı kılabiliriz ki… İki ay önce olsaydı da aynı şeyleri söylerdim. Söylerdim de mutlaka daha fazlası olurdu. Babamın ölmeden önce evde geçirdiği son günlerde okuduğu kitabı okumak için elime aldığımda, arasından düşen ingilizce çalışma notlarını gördüğümden beri sormuyorum anlamla ilgili hiçbir şey kendime de başkalarına da.

Bildim bileli ingilizce öğrenmeye çalıştı babam. Hayli iyi konuşur hale gelmişti. Allahım hatırlıyorum, ben ilkokulda falandım herhalde; Fono İngilizce Kursu kasetleri, kitapları set halinde alınmıştı ve galiba hâlâ yığınla romanlarıyla beraber annemlerin evindeler. Hep dinledi o kasetleri, yazdı çizdi, soru kalıpları, zamanlar… Ve biliyor musunuz tahminimce ingilizcesini zamanında kendine edindiği birkaç mektup arkadaşı yazışması dışında hiç kullanamadı babam. Ama o uğurda yaşamının geneliyle derdi olmadan anlamlı zamanlar geçirmişti. Kendisi için, kendi kendine…. Kitabı elime aldığımda gördüm ki; vazgeçmemiş babam, son ana kadar ingilizce çalışmış. Tabii onun yanında çok şey bilirdi; öğrenciliğinde ev kirasını ödeyebilmek için dershanede fizik öğretmenliği yapmış. Iki üniversite bitirmiş biriydi. İnşaat mühendisiydi. Kütüphaneler dolusu kitap okumuştu. Son yıllardaysa yumurta kabukları aracılığıyla evde örümceklerle savaşıyordu, tavukların yumurtlamadıkları dönemlerde sebeplerini araştırıyor, bostandaki sebzelerle ilgileniyor, okuyordu. Bir de ingilizce çalışıyormuş. Artık eminim ki; babam tüm dünyayı gezmiş sular seller gibi ingilizce konuşmuş olsaydı bile en değerli anları bahçede çocukları bizlerle domates topladığı, fırından simit alıp getirdiği sofrada kahvaltı ettiğimiz anlar olacaktı.

Ben mesela bugüne kadar mümkünümce farklı şehirler gördüm, gene mümkünümce farklı lezzetler tattım. Geçtiğimiz haftasonu bir de kendime kadar bildiklerime ek olarak Komodo Ejderini, unutamama sorunun her yaşta sorun olabildiğini, kek pişirmenin püf noktasını, yeni besteciler öğrendim. Ne oldu? En kıymetlisi hangi bildiğin, en güzel şey, en güzel yer, en lezzetlisi, en unutulmaz olanı hangileriydi diye sorulsa; kıymet verdiğim bir arkadaşla yer sofrasında paylaştığım tek dilim ekmek, bir dostla izlediğim gündoğumu, dönüp dolaştığım deniz kenarı, kuma çizilmiş bir şekil, tek çakıltaşı, babamın tereyağına kırdığı yumurta, ‘’Hiç’’ olduğum… gibi yanıtlar veririm. Çünkü ne yaparsa yapsın, nerelere gider, neler öğrenirse öğrensin insan hep en iyi hissettiği yer, zaman, lezzet, şeyde kalıyor. Kendi de ardında bıraktıkları da. Tek.

 

özgür tamşen yücedal

 
Yorum yapın

Yazan: 02 Mart 2020 in GÜNLÜK, İNSANOĞLU

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

bilsem ne bilmesem ne…

Bundan yirmidört gün önce bambaşka şeyler yazacaktım kendime… Her yıl yazdıklarımdan farklı olacaktı 13 Ocak doğum günü yazım. Ama asla bu kadar farklı olacağını düşünemezdim. Yeni yaşıma yoğum bakım kapısında babamın iyi haberlerini beklerken girdim. Akşamınaysa çocuklarımın pastaya diktikleri mumları üflerken yüreğimde babam için yüzlerce mum yakmış dört saat sonra yanına gidip söylemiştim. Kulağına fısıldayacaktım ama aramıza cam duvar koymuşlardı ve gözleri kapalıydı babamın. Aşina Duygular da aynı gün piyasa çıktı. Birkaç gün sonraysa babam öldü ve doğum, ölüm, bitiş, başlangıç birbirlerine girdiler. Onlar birbirlerine girerlerken benim içime kocaman bir suskunluk yerleşti. Isyan etmeye korkan, anlayamayan, küsüp kızamayan suskunluk hala içimde. Yapamayışlarımın hepsi babamdan ötürü; asla kimseye küsmeyen, kızmayan, öfkelenmeyen bir adam olduğundan… Bir bilse maviye, denize, beyaza, umuda küsüşüme engel olamadığımı, üzülür. Tümüyle barışana dek söylemeyeceğim ona.

Babamı toprağın altına yerleştirip üzerini örterlerken yanına yatmak istemiştim. Ikimizin üzerine dizsinler o tahtaları istemiştim. Ellerinde küreklerle toprak atanlara bağırmıştım aslında ‘’Yapmayın!’’ diye. Dinlemediler beni. Dayım tutmasaydı kollarımdan engel olabilir miydim acaba. Ya da saklanabilir miydim yanına kimseler görmeden. Yapamadım. Yetmezmiş gibi bir de bidon verdiler kardeşlerim ve benim elime suladık toprağını. Sanki babam çiçek açacakmış gibi… Kimse bilmiyor ki; babamın ektiği tohumlar, çiçekler, kökler bizlerin içindeler zaten. O günden beri üşümekten de utanır korkar oldum, ya üşüyorsa diye. Onun yattığı yere de gidemedim zaten bir kez daha, başka mezarlıklarda dolanıyor, her yerde onunla konuşuyorum.

Ardında kalan hayatlarımızı nasıl toparlayacağımı da henüz tam bilemiyorum. Dün başka biri için Cerrahpaşa Hastanesi ameliyathanesinin kapısında beklerken geçirdiğim yedi saatte gördüklerimden sonra bilemeyişim de anlamını kaybetti. Bilsem ne bilmesem ne…

Bildiğim tek şey içimdeki suskunluk bir gün avaz olmalı, paragraflar taşmalı. Ben ya taş olacağım ya da yerim göğüm karışacak. Bu paragraflarsa avazımın fısıltısı… Şimdilik fısıltı… Henüz zamanı değil. Belki gider maviye derim diyeceklerimi, ona dökerim dökeceklerimi. O da dinlese ne dinlemese ne gerçi…

Babam öldü. Artık her ne olursa, her ne olursam, her nerede olursam, her ne şekilde olursam olayım beni kabul edecek bir babam yok. ‘’Dün aramadın.’’, ‘’Hiçbir şeyi takma kafana,’’ diyecek, her adımında konuşup akıldaş olacağımız, bana domates doğrayıp kahvaltı sofrasında bekleyecek, yola çıktığımda merak edecek, doktor kontrollerimi takip edecek bir babam yok. O yok ama içime ektiklerinin mis kokuları yaşadığımca benimle olacak.

Selam olsun.

Seni seviyorum.

 

 

 

özgür tamşen yücedal

 

 

 

 
1 Yorum

Yazan: 05 Şubat 2020 in GENEL

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , ,

selam saygılarımla

On yıl aradan sonra Oğuz dünyaya gelmişti. Uzun aylar boyunca hiç uyumamıştı. Neredeyse ne gece ne de gündüz. Tüm bunlar olurken birçok kadın gibi güçlü duruşumdan vazgeçmemekte kararlıydım. Evdeki düzen bozulmamalı, işyeri başıboş kalmamalı, bebek emzirilmeli, memelerim süt dolabilmeli, dokuz yaşında olan Elif’e her sabah meyve suyu sıkılmalı, ödevlerine yardım edilmeli, misafir ağırlanabilmeliydi. Becerebildim. Hem de bebek nasıl yıkanır onu bile unutmuş halimle. Ta ki ben bir kuyunun başında durup dibindeki karanlığa baktığımın farkına varana kadar.

Ve işte o günlerde bilgisayar kullanmayı öğrenmiştim. Otuzüç yaşımda, tek başıma, yapa boza… Derken blogları keşfetmiştim. Arama motoruna ‘’Uyumayan Çocuklar’’ yazdığım geceyi hatırlıyorum. Karşıma çıkan paylaşımları görünce ağlamaya başlamıştım, mutluluktan. Yarabbim yalnız değildim, bir tek ben yaşıyor, yalnızca benim bebeğim uyumuyor değildi. Evet benim gibi birçok kadın daha vardı. Her okuduğum duygu durumu aşinaydılar bana.

Üzerinden iki yıl geçti, daha düzene girdi uykular. Kilolarımı verebilmiş, tam zamanlı işe döneli çok olmuştu. Blogger ana sayfasını incelediğim gene bir gece yönlendirgeleri izliyordum, amacım yalnızca denemekti. Son adımda Sürdür tuşuna bastım. Ve artık bir bloğum olmuştu. Aşina yaşanmışlıkları yazacağım, adı Aşina Duygular olan… Şubat 2011

Yazmaya başladım. Hâlâ tek başımaydım. Yazmaya devam ettim. Bir ilan yolladı arkadaşım, ilanı takip ettim. Başka biri yeni kitaplar hediye etti. Birileri anlattılar uzun uzun. Yazdım. Okudum. Bir kişi bloğuma mail üyeliği yaptı. Yalnız değildim artık. Sonra bir bir, iki iki derken yüzler olduk. Yazmaya devam ettim. Mailler yolladılar aşina bulanlarınız, beğendiler anlamaya çalışanlar, tanış olduk bazılarınızla.

Asıl güzel olan ne biliyor musunuz; ben gerçekte kimseye yazmadım. Ben hep kendim için yazdım. Olduğu gibi, olduğum gibi… Edebi olsun, zamanlar kaymasın, karakterler karışmasın falan hesapları yapmadan, akış içinde yazdım. Başedebilmek için yazdım. Geçeceğini, güzel olduğunu, çirkin olduğunu, yorucu olduğunu anlattım önce kendime. Benden çıkıp hafiflesin, çoğalsın, azalsındı amacım. Kendime iyi gelmeye çalışırken çoğaldık biz sizinle.

Oğlan büyüdü, kız biraz daha büyüdü. Gün geldi;

” Hayallerin var mı anne? Ne yapmak istiyorsun,” diye sordu Elif. Uçaktaydık. O sormuş, ben günlerce bulutlarda asılı kalmıştım. Hayallerim var mıydı benim? Bir tane lan, bir tane olsun! Yoktu. Sonra da hayal peşine düşüp yazmaya daha çok yazmaya, okumaya gecelerce okumaya başlamıştım. Okudukça eksik hissettim, eksik kaldım kendime. Hâlâ da aynı duygudayım. Olsun eksildikçe güzelleşiyorum. Eksildikçe büyüyor bağrım. Eksildikçe kalbim genişliyor, soluğum ferahlaşıyor.

2017 senesi bitmek üzereydi; ” İçinde büyüttüğüm çocuğu doğur,” dedi başka biri.

Yapabilir miydim? Peşinden gitmek istediğim hayalim bu muydu? Başka hayallerimin yolunu açacak bu muydu? Biriktirdiğim öykülerimden önce aşina yaşadığım, aşina bulduklarımı mı paylaşmalıydım?

Bir tane cevabım var şimdilik; peşinden gitmem gereken buydu.

Diğer cevaplar zamanlarında geleceklerdir, hiç telaşım yok. Dedim ya kalbim genişledi. Her gün farklı mevsimini yaşadığım yayla gibi içim var artık.

Şimdiden sonra daha çoğalabilir ya da biz bize kalabiliriz.

Ne olacaksa temiz, samimi olsun.

Yaşamaya, yazmaya, paylaşmaya devam yani…

Tüm iyi dilek, tüm iyi niyetlerimle sizlerle yakında piyasada olacak kitabımı(zı) paylaşmaktan mutluluk, heyecan duyuyorum.

Her şeyin, hikayemin başladığı bu platforma hürmeten huzurlarınızdayız.

Selam saygılarımla…

Özgür tamşen yücedal

 
Yorum yapın

Yazan: 03 Ocak 2020 in GÜNLÜK, GENEL

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , ,

gözünü sevdiğimin anası!

 

Perimenopoz nedir? Bilimsel, doktorsal tanımları kenara koyarsak: Birkaç yıl içinde menopoza ulaşacaksınız, demek. Hormonların ergenlikten sonra tekrar kendilerini kaybetmeye başladıkları dönem de diyebiliriz. Ve bu çıldırmış hormanların himayesinde bedensel – psikolojik dengesizliklere kadınların tekrar tekrar merhaba demeleri, demek. Her ay döngülerinde yaşadıklarımız yetmiyor (yetmedi) iyice içine edilsin çünkü hayatlarımızın. 

Iki yıl önce ‘’Herkes vitamin kullanıyor ben de kullanmalı mıyım?’’ sorumu yanıma alıp endokrinoloji uzmanına gittiğimde konu döndü ve hepsinin üzerine adına perimenopoz denilen bu hazırlık sürecinin sekiz ila on yıl aldığını, yavaş yavaş ergenlik dönemi belirtilerini görülmeye başlandığını da öğrenmiştim. ‘’Hocam ağzım gözüm ancak otuzbeşimizde kadın olduğumuzun farkına varıyor biraz rahatlıyoruz. E kırk, kırkbeşlerimizde menepoza hazırlanmaya başlıyorsak refah içinde yaşayacağımız hepi topu beş yıl mı?’’ diye sormuştum. O da ‘’Evet, maalesef.’’ diyerek gülmüştü. Ben ne komik bulmuş ne de gülmüştüm. Komik mi allah aşkına! Neyse vitaminler içinse; ‘’Biz hekimler olarak vitamin kullanmıyoruz sayılır Özgür Hanım. Siz kimseye bakmadan kontrollerinizi düzenli olarak yaptırın, beslenmenize dikkat edin ve kafanıza göre asla vitamin kullanmayın.’’ demişti. Bu paragraflar yeterli aslında daha fazla dallandırıp menopoz dönemine geçiş sırasında vücutta östrojen ve progesteron hormonu düzeylerinde yaşanan dalgalanmalardan falan bahsetmek istemiyorum.

Özetle kadınlara havada karada rahat yok!

Belirtilerse say say bitmiyor cinsinden:

Düzensiz adet dönemleri,

Normalden daha yoğun ya da hafif kanamalar, 

Hiç adet kanaması olmayan dönemler geçirmek,

Özellikle geceleri aniden sıcak basması,

Kalp ritminin anormal seyretmesi,

Duygusal dengesizlikler ve aşırı tepkiler, 

Ani ve çoğu zaman sebepsiz gülme ya da ağlama krizleri,

Uykusuzluk ve düzensiz uyku,

Cinsel istekte azalma, hatta bazen hiç istek olmaması,

Normal dışı vajinal kuruluk,

Halsizlik, bitkinlik, yorgunluk hali, 

Sebepsiz stres ve gerginlik,

Ani depresyon atakları,

Sebepsiz korku ve kaygılar,

Herhangi bir şeye odaklanmada güçlük, 

Mental konfüzyon hali,

Kısa süreli unutkanlıklar ve hafıza sorunları,

Ani kilo alımı,

Daha önceden var olmayan alerjik reaksiyonlar,

Göğüslerde aşırı hassasiyet,

Vücudun bazı yerlerinde şiddetli karıncalanma,

Ağız içinde yanma hissi,

Sık sık diş eti kanaması,

Tırnakların kırılgan, hassas ve yumuşak hale gelmesi,

Kaslarda ve tendonlarda ağrı ve sancı hissi,

Osteoporoz belirtileri,

Vücudun bazı bölgelerinde aşırı kıllanma ya da ani ve aşırı saç dökülmesi,

Ciltte kaşıntılı veya iltihap,

Kafasının içinde ani elektrik çarpması gibi bir his,

Vücut kokusunda normal dışı bir değişim,

Kötü ağız kokusu,

Kabızlık, hazımsızlık, gaz, şişkinlik gibi sorunlar,

Mide bulantısı,

Baş dönmesi, sersemlik ve denge kaybı,

Aniden şiddetlenen baş ağrısı,

Kulakta uğultu, çınlama gibi çeşitli sesler olması gibi belirtiler gösterir.

Şikayetleri azaltmanın en doğal yolu sağlıklı ve doğal beslenme ve yaşam alışkanlıkları kazanmaya çalışmak, diyorlar.

Sağlıklı beslenin

Düzenli olarak egzersiz yapın

Stresten uzak durun

Çoğu belirti olmamasına rağmen bu dönemin neresindeyim tam bilemiyorum. Okuduklarıma, yaş aralıklarına bakılırsa yavaş yavaş yolalıyor olmalıyım herhalde.

Tüm bunları öğrenince insan çevresindekileri de bi’farklı gözlemliyor. Misal en büyük gözlemim; kadınların çok çoğunun Stresten Uzak Durun önerisini kocalarından uzak durarak uyguladıkları. Gene çok çoğunun akşamları ayrı odalarda, ayrı televizyonlar karşısında geçiriyor oldukları. Bir Kaşık Suda Boğma modu deseniz; hep açık. Tahammül kotası full. Bir asilik, bir başkaldırı halleri… Ulan benim kendime yorgan almam da belirtilerden biri olabilir mi? Akşamlarımı genelde balkon ya da televizyon olmayan odada geçiriyor olmam falan. Sus geldiğinde çenemi günlerce zahmet edip açmamalarım. Kimi günlerimi kör kuyularda kimini bulutların üzerinde yaşıyor oluşlarım. Yok yahu bendeki ruhsal belirtileri takip edecek olursam takribi onlu yaşlarımdan beri perimenopoz dönemimde yaşıyorum sonucu çıkar. Bitmeyen ergenlik benzeri ruhum var, demek olur. Olmamalı.

Yukarıda yazdıklarım dün akşam karşıma çıkan makaleden sonraydılar. Derken sabah oldu bunları geçtim; televizyon kumandası, salonun başköşesinin hakimi erkekleri düşündüm ve annem geldi aklıma. Yapamadın, dedim kendi kendime. Annen gibi olamadın be Özgür. Abicim evlerinin üst katı (kartal yuvası) annemim, televizyon kumandası annemde, salonun başköşesindeki ikili koltuk annemin. Destursuz konuşamazsın hatunla. ‘’Tamam’’ dediyse tamam, ‘’değil’’ dediyse değildir. Ve hep böyleydi kadın. Peh peh… Gözünü sevdiğimin anası!

E ben ne oldum şimdi. Ortada! Odayı yorganı falan terkeden olarak babamın kızı, kendi bildiğimi okuduğum kadarcığımla annemin kızı.

Menopozun perisi aslı falan derken tüm hayatımız hormonların kontrolünde geçiyor ve ne yapsak buna yoruluyor ya, asıl ona ifritim. Bir laf edecek, kırk yılın başı küsecek olursun; tamam tamam bunun regl dönemi gelmiş. Yok menopoza beş kalalar falan.

Hormonların da topunun da köküne kibrit suyu!

‘’Ayyy yazdıklarına bakın, kadın kesin menopoza koşuyor!‘’ diye içinden geçirenler için tüm bu kibritler, suyu, çeri çöpü…

Hadi biz kadınlarda durumlar böyle; iki ileri beş geri falan. Da; geriye tek mevzu kaldı:

Erkekler neyin izindeler, onlar da hormonların egemenliğinde mi yaşıyorlar?

 

 

özgür tamşen yücedal

 
 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: