RSS

Kategori arşivi: GENEL

stresimin papucu

Günaydın! Yani doğan güneşle beraber aymış olmamız gerekiyor. Ay mış, ay mamış, aymak isteyen, istemeyen herkese ‘merhaba’ dersem sanırım selamı genellemiş olacağım.

Merhaba!

Benim gözler uzunca süredir sabah minarede hoca ‘allahu ekber’ dediği an açıldığı için, gün beni döve döve aydırtıyor. Ayıyorum ne değişiyor; mal gene aynı mal. Elde bir günlük yapılacaklar listesi, kafada bir avarelik, dilde aynı hece, radyolarda hep aynı şarkılar… Hava durumundan hiç bahsetmeyeyim ki; baharın gelmesiyle gevşemesi gereken yanlarım ne yapacaklarını şaşırmış durumdalar. Sıkılaşmasını istediğim yerlerimdense hiç haber yok. Feyza ‘’Çok farkettin, farkında değilsin. Biraz daha bekle yaz gelir gelmez değişim birdenbire, aniden, sen bile anlayamadan oluyor, göreceksin.’’ dedi. Inandım. Inanmak istedim de inandım. Inanıyorum. Inanmasam da neyime, nereme.

Ama Einstein’a bakacak olursam, inanmam- istemem yeterli. Adam demiş, kitabında da okudum:

“Her şey enerjidir ve her şey yalnızca bundan ibarettir. Sahip olmayı istediğiniz gerçekliğin frekansına uyumlandığınızda artık yapacak bir şey yoktur o gerçeklik size ait olur. Bundan başka bir yol yoktur. Bu felsefe değildir. Bu fiziktir.”

Valla yemişim bu lafları. Benim artık tek gerçeğim var ona giden yolda da; ben sıçayım bu fiziğin de, enerjinin de, dilemenin de, olumlamanın da ta içine. Içimden her an ne geçtiğini falan nasıl takip edeyim, hatırlayayım? Olacak olan oluveriyor olduktan sonra da geçip gidiyor işte, bu kadar basit. Böyle bir mesaj daha yazdım geçen gün, gerçi yolladığım kişi henüz okumadı, fiziksel, düşüncesel enerjim yeterli değil demek ki!

Ama aslına bakacak olursanız bunlarla fazla kafa yoracak ne vakit aralığı ne de enerjim olduğu dönemde değilim. Ailede bir TEOG bir de LYS’li olması şu dönem benim, bizim için yeterli. Stres alıp, enerjik-dinamik-yolunda tutacağız diye biz aileler döndük birer stres topuna. En azından kendi adıma konuşuyorsam ki, kendi adıma konuşuyorum: halim; içler acısın.

Birkaç hafta önce Oğuz (9) bu sorunumu çözecek diye çok ümitlendim. Günlerce anlatıp başımın etini yedi: ’ Stres Çarkı diye bir şey var anne, bak. Süper bi’şi. Internetten alalım, lütfen. ‘ diye diye. Ona da inandım, aldık. Almışken planladığımız üzere haftaya yazlığa giderken götürmek üzere oradaki arkadaşlarına da aldırttı. Olan gene bana bana.

Iki gün sonra kargo paketi elimizdeydi. Ne oldu? Stersim daha da arttı. Oğuz’un anlatım, alma aşamasında durmadan başımın etini yiyerek yaşattığı stersi eklersek ben oldum baştan ayağa stres. Ben ne bileyim çevir çevir dur, hızlı durmadan dönmesi için uğraş, olamayınca sinirlen-hırslan, benimki seninki kadar hızlı dönmüyor diye uğraş bir alet olduğunu! Ben sandıydım; yutacağım ve stresim geçecek. Halbusem öyle değilmiş bu Stres Çarkı dedikleri meret. Bir de üstüne para ödedim. Elinde uğraşağımızı bileydim verirdim ellerimize metrelerce balonlu naylon, patlata patlata atılırdı o stres. Hele hele kaybettiğini falan düşünemiyorum. Hayal etsenize onu bulmaya uğraşırken yaşayacağımız stresi! Sonra da bana küfür etme diyorlar, nasıl. Bak gene streslendim.

Burada bırakayım en iyisi. Şimdi duş alıp çıkmalıyım. Elektrik süpürgesi bozulmuş tamirciye götürmem gerekiyor. Döşemeciden minderler alınmalı, market alışverişi, kasaptan kıyma alınacak, yeni başlanmış kitap da var. Ağzım gözüm derken bakacağım saat olmuş 17:00-18:00 servis kapıda.

Zamanın hiç umurunda olmadığımı gözönünde bulundurunca kıçımı koltuktan kaldırmalıyım artık.

‘’ … hiçbirimiz unutmamalıyız ki; hayat bir insanın kendini, geçmiş acılarını bu kadar önemsemisine aldırmaz. Hızla akıp gider. Geriye yaşanmamış, yazık edilmiş onlarca yıl kalır. ‘’ ( Unutursun / İclal Aydın – sayfa 301 )

Hadi kaçtım!

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

 

 
1 Yorum

Yazan: 21 Nisan 2017 in GENEL

 

şişşşşt

ozgurtamsen

Mavi bir sabah. Deniz kokulu. Kaçak. Gizemli. Kadın, adam kokan bedenini kaldırdı yataktan. Ağır ağır… Sindire sindire… Hapsetmek istercesine… Bitmesini istememecesine… Bungolovun terasında duran beyaz sandalyeye sığıştırdı küçük bedenini. Avuçladı kahve fincanını kadın. Parmaklarının arasına sıkıştırdı filitreli sigarasını. Beyaz sütuna sıkıca tutunmuş sarmaşık şahidiydi gecenin… Tebessümle baktı sarmaşığın rüzgarla flörtleşen yapraklarına ve ‘’ şişşşşt’’ dedi kadın. Sen ve ben… Sırrımız. Adamın dediği gibi bir yazdı bu yaz. Bilmiyordu adam tamamlayan oydu halbuki bu yazın unutulmazlığını. Engel olamamıştı hiçbir şüphe aşka, önünde eğilmişlerdi aşkın. Sustu kadın. Tebessümle çekti soluğunu. Tek bir cümleye hapsolmuş iki yürek. Gelmiş ya da gelecekle hesabı olmayan iki yürek. 

Mavi bir sabah. Deniz kokulu. Kaçak. Gizemli. Adam, kadın kokan bedeniniyle sarmalanmış yatakta… Sabitlenmiş bakışları tavanda. Tek bir saniyesini kaçırmak istemediği sabaha mühürlenmek istiyor. Kadının sihirli bakışlarına hapsolmak istiyor. Arasını açık bırakmış kapıdan görüyor maviye bulanmış kadını, terasta duran beyaz sandalyeye sığıştırmış olduğu bedenini. Kahve fincanını tutan ellerini…

View original post 108 kelime daha

 
Yorum yapın

Yazan: 20 Nisan 2017 in GENEL

 

ben benimle, kendim kendime

Bir kavga, bir kıyamettir geçiyor günler. Sabahın 06.00’sından beri kendimle didişip duruyorum. Konuş konuş bitiremedik, ben benimle. Gördüm ki; kişisel gelişimim tamamlanamamış. Gelişirim diye boşuna debelenmişim, debeleniyordum. Anlamsız bir çabaymış. En azından gelişmiş olanları özenmiyor, kafama takmıyorum artık. Nasıl başarmış olduklarını da… Onların gelişmiş olarak doğmuş olduklarına inanmak daha kolay. Kararlı olanlar, kendine verdiği sözleri çıtır çıtır yemeyenler, dönüp arkasına bakmamayı becerebilenleri falan umursamıyorum. Ki; ben onlara genel olarak ‘domuz gibiler’ diyorum. Ben ne yaparsam yapayım ‘Hayat çok kısa, hızla geçip gidiyorken kasıp kasılmanın anlamı yok.’ diyenler, yolundan dönmeyenlerden olmaya devam edeceğim. Olduğum gibi. Hissettiğim gibi. En azından pişmanlığım içimde tutmadıklarımdan yana olur ki, içimde patlamalarından kat be kat iyidir.

Bedensel gelişime gelirsek; beraber yaşadığım insanların hızla kilo veriyor olduklarına, yemek yemeden yaşıyabiliyor olduklarına tanıklık ederken bedensel gelişimimi de tamamlayamamış olduğum kanısına vardım. Ya da yanlış tamamlamışım. Herkesin dilinde yağ oranı, kas oranı, su tutan tutmayan, harcanan kalori, alınan kalori, organik inorganik beslenme sürüp gidiyor. Yemek pişirmekten soğudum, pişirmiyorum. Evde yalnızca Ouz ve ben yemek yiyoruz; çorba. Bir de sokağa tayt giymeden çıkanı dövüyorlar haberiniz olsun. Herkes koşuyor amk. Nereye koşuyor, koşup koşup nereye ulaşıyorlar diye merak ettim. Şimdilerde bende koşmaya başladım. Yok yok yok ulaşamadım. Ama böyle devam edersem kutsal ışığı göreceğim, kesin. Hissettiğim kas ağrılarıyla ışığa kadar varabilir miyim, sanmıyorum. Ama tahmin edeceğiniz üzere bu konuda da sıyırdım kendimi, avuttum: önemli olan tek şey sağlıklı olmak, kaslarım görünmeseler bile içimde olduklarını bilmek yeterli, her şey içimizde. En azından benim için.

Halletmem gereken bir diğer sorunumsa; küfür. Tüm hücrelerime kadar küfür etme isteğiyle doldum. Uzun zaman oldu küfür etmeyeli. Küfür edebileceğim kimse de yok hayatımda. Olsa da bu aralar pek konuşasım yok, konuşasım gitti. Planım yarın sabah arabaya bindiğim andan varış noktasına gelene kadar bağıra bağıra küfür etmek. Allah ne verdiyse, nereye denk gelirse artık! Bu tamamlanamamış, gelişememiş bir yan değil en azından ben öyle görmüyorum. Yalnızca güdülerimle alâkalı, içim çekiyor yapacak bir şey yok.

Tabii güdülerimin arasında güdemediğim daha çok şeyim var. Bir de farkında olmadıklarımı düşünürsek hayli çok olmalılar.

Bunların yanında yeni aldığım romanı okumaya biran önce başlayabilmek için duyduğum heyecanımı çok seviyorum mesela. Her sene olduğu gibi sektirmeden bu sene de vaktinden önce yapmış, hemen ertesi günden itibaren götüm donuyor olsa da kışlık giyisileri kaldırıp yerlerine yazlıkları yerleştirip düzenlediğim odaya üşenmeden kalkıp kalkıp bakmamı, bakıp bakıp gülümsememi seviyorum. Kendime çocuk gibi küsüp küsüp sonra barışmalarımı. ‘Hayırlısı’ umudumu kaybetmemiş olmamı. Hâlâ hayal kırıklığına uğruyor olabilmemi. İstediğimde yapma, istemediğimde yapmama özgürlüğünü geç olsa da kazanabilmiş olmamı. Bak şu işe bir kaç sebep daha yazarsam kişisel, bedensel falan takmayıp hayli seveceğim kendimi. Ama laf aramızda bahar çarptı galiba, pek sevilesi değilim bu aralar.

Kitap aldım dedim ya, dündü o. Kitabı aldım, eve geldim, üzerimi değiştirmeden yatağa oturup okumaya başladım. Önsözü okumaya başladığımda gözyaşlarım gırtlağımdan burnumun ucuna geldiler. Takribî kırkbeş dakika sonra Erdo eve geldiğinde ben salya sümük kitabı yarılamıştım. Beni o halde görünce ev ahalisinden şaşıran oldu mu? Hayır. Gayet normal karşıladı,  ilgilenmediler bile. Ben gene kendim kendime. Şahaneydim.

Umudum mu? Kendimden yana umudum sonsuz. Bir sabah bütün dallarımda mavi çiçekler açmış olarak uyanacağım. Bahar doğacak içime, bahar gibi uyanacağım, biliyorum. Hatta şerefine bir şiir patlatır hoşgeldinleriz baharı.

Rahat olun. Doğru insan diye bir şey yoktur, biraz yakından bakınca herkes biraz sorunludur. Kendinizle mesafeyi koruyun. Kendinizi sevin.

Hayırlısı

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

 
2 Yorum

Yazan: 12 Nisan 2017 in GENEL

 

çevirimiçi

Gittim

Döndüm

Aynı yerdeyim

Anlamsızca film izliyorum

Kitap, dergi okuyorum

Spor yapıyorum

Uyumak istiyor, uyuyamıyorum

Hep aynı saatte, aynı güdüyle uyanıyorum

Kaç gün oldu hatırlıyorum

Öğle saatlerine kadar sağ salim gelebilirsem ‘bugünü de atlattım’ diyorum

Debelenip duruyorum

Hâllerden hâl beğeniyorum

Sorgulayıp duruyorum

Dönüp kendime çarpıyorum

Düşüyorum

Sonra kalkıyorum

Susuyorum

Susmayan yanıma söyleniyorum

Bol bol kaVe içiyorum

Haberleri izlemiyorum

Kesinlikle damar parçalar dinlemiyorum

Doğrusu nedir? bilen arıyorum

Bir diz istiyorum

Maviyi bir de gündoğumlarını özledim korkuyorum

Içim giderken ben duruyorum

Duran yanım kırgın, biliyorum

Insan her bahar tazelenmeyebilir miş

Gönülün niyette olması yetmiyor muş

Bazen basit

Bazen -miş gibiy miş

Bana basit değil miş.

Özgür Tamşen Yücedal

NoT: Satırlara destek veren aşk temalı Ot yazısına,

        Serkan Kaya şarkılarına,

       iki kadeh rakıya teşekkürü borç bildim, teşekkür ediyorum.

 
Yorum yapın

Yazan: 07 Nisan 2017 in GENEL, İNSANOĞLU

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , ,

formül

ekran-resmi-2017-03-05-00-20-20

Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır. Söylenmiş bazı sözlerin bir ömür silinmeyen izleri. Yüreğe mühür vuran bakış vardır bir daha hiçbir gözde göremediğin. Tadı hayatının damağında kalan aşklar. Asla fayda etmeyen son pişmanlıklar. Geçmeyince biraz fazla üflememiz gereken acılar. Ukde kalanlar, boğazda düğüm olanlar, anlamamak ya da yanlış anlamak git gelleri… Tekrarı olmayanlar. Bile bile hem de. Bir de hiç ele geçmeyen ve artık ele geçme ihtimali için çok yorgun olunanlar, geç kalınanlar. En fenası bunların hepsini tam da geç kaldığımızda anlamak, farkına varıyor olmak. Sonra kimseye, hiçbir yere, muhabbetlere, kahkahalara sığamamak. En sonunda kalabalık bir göz odalık yalnızlık. Söylesen duyulmaz, göstersen görülmez, anlatsan anlaşılmaz kocaman yürek.

Başkalarını geçtin durmadan konuşan kendini anlayamıyor, duymazdan geliyorsun. Çaresizlikten mi? Kıstırılmış olmaktan mı? Dönüşü olmayan yollar bu kadar çok mu? Hayat bu kadar uzun mu? Korku bunca hapiskâr mı? Dönüşü olmayan tek yol dermansız dert değil mi? Asıl o zaman en geç kalmış, en pişman olmuş, dönüşsüz, son şanssız kalmış olunmuyor mu? Insan yalnızca o duruma düşünce mi, atacak tek kurşunu kalmadığında mı cesaret doluyor içi? Ve asıl mucize ve en büyük aptallık bunu unutarak kendimize büyük, hayata küçük hatır gönül, ilk şans son şans, bu değil bir dahakine… diye diye zamanı öldürmek değil mi?

Jorge Luis BORGES yazmış olduğu gibi, ölüme yaklaşmadan; hata yapabileceğinin, kusursuz olmak zorunda olmadığının, her şeyi ciddiye almaması gerektiğinin, risk alabileceğinin, dilediğince dondurma yiyebileceğinin, istediği yerde olabileceğinin, yalınayak gezebileceğinin, gün doğumlarını kaçırmaması gerektiğinin, görmediği yerlere gitmesi gerektiğinin … farkına varıyor insan demek ki. Ve son cümlede yazdığı gibi; ikinci bir şansı olmadığı ve ölüyor olduğunu bildiği gibi.

Son üç gündür izlediğim, okuduğun her şey gitmeye, değişmeye, değiştirmeye cesaret edebilmişlerle ilgiliydi. Aman korkmayın benim bir yere gittiğim falan yok! Ama insan düşünmeden edemiyor; ‘Nasıl cesaret ediyorlar? Bizden farklı olan neleri var?’ diye. Kaybedecek bir şeyi olmayan insanlar zırvalığına başlamayın, lütfen.

Elf’le katılmış olduğumuz söyleşide

Memnuniyet # Mutluluk

formülünü yazdılar tahtaya. Yoksa cesareti olmayan milyonlarca insan, memnuniyetin güvenli sularında memnun muş, mutluy muş gibi yaşayıp gidiyor olmayalım. Hiç ölmeyecek miş gibi yaşıyor olmayalım. Hayatımızda önceliği statü, para, güvence, yalan ilişkiler, menfaat almış olmasın.

Bir deneme yapıp, yanınıza yalnızca kendinizi alıp canınızın istediği bir yere gittiniz mi hiç? Birkaç günlüğüne. Hiç olmadık bir zamanda. Kimsenin dediğine, diyeceğine kulak asmadan. Ben yokken ne yaparlar, nasıl hallederler diye düşünmeden. Gidin. Gidin ve görün sandığınız, gözünüzde büyüttüğünüz kadar değerli, büyük müsünüz? Dünya sizin etrafınızda mı dönüyor?

Gidin, düşünün. Gerçek olan ne? Asıl önemli olan kim?

Hele bir de gittiğiniz yerde sizi karşılayan mavi olursa işte o zaman susun ve izleyin.

Bahane mi arıyorsunuz?

Bahane göt gibidir, herkeste var bir tane. Susun.

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

 
Yorum yapın

Yazan: 04 Mart 2017 in GENEL

 

osuruk

ekran-resmi-2017-02-21-23-08-37

‘’Umarım bundan sonraki hayatınızda, kilonuz ne olursa olsun, mutlu bir hayat yaşarsınız. Şunu unutmayın; mutluluğun sırrı kilomuzda değil, hayata nasıl sarıldığımızda.’’ ( Onur Gökşen )

Biraz geç kalmış olarak yeni sayısını bugün eve gelirken aldım Ot Dergisinin. Şimdi elime alıp ilk en sevdiğim sayfalarından biri olan sözlük sayfasını açtığımda  yukarıda paylaştığım, Onur Gökşen’in ‘Mutluluğun Sırrı’ tanımını okudum. Tesadüfün bu kadarı mı? En önemli amacı Elf’e destek olmak olan diyetimin beşinci gününde, hergün içtiğimiz yeşil çorba sebebiyle yeşermekten korktuğum şu günleri yaşıyorken, daha bu sabah uykumdan tatlı yemeli bir rüyayla uyanmışken, etrafımda gördüğüm her şey yemeli içmeli, duyduğum her şey yemek tarifi kıvamındayken… Elf’e karşı hissettiğim vicdani sorumluluk vermem gereken kilodan ağır gelip kaçamakta yapamıyorken, zordayım. ‘Çiğneyebiliyorken ye, yürüyebiliyorken gez.‘ diye okumuş, mırıl mırıl mırıldanıp geziniyordum halbûki.

Zordayım ama mutluluğun sırrını zayıflıkta falan aradığım yok, tanıyanlar bilirler. Mutluluğun şekil şemalle, güzellik çirkinlik, zenginlik fakirlikle kesinlikle alâkalı olmadığını konuşmaya gerek yok. Hâlâ bu konuda konuşanlar varsa beklesinler büyüyünce anlayıp konuşmayı bırakıyor akıllı insanlar. ( Cümle içinde büyümüş olduğu halde boş konuşmaktan vazgeçmemiş olan akılsız insanları andığımızı farketmişsinizdir. ) Mutsuzluğa gelince onun her şeyle ilgisi var. Mutsuz olmak istemeye gör! İçtiğin çorbanın lezzeti gibi ot bok sebepten de, memleketin hali gibi avunulacak yanı kalmayan sebeplerden de mutsuz olunabilinir. Hiçbir şey bulamadın mı? Kafanı kaldırıp gökyüzüne baktığında gökkuşağını görüp tebessüm etmek yerine her defasında bulutları görüp üstüne bir de dert edip bile mutsuz mutsuz yaşayabilir insan. Tercih meselesi.

Baktığımız, duyduğumuz, gördüğümüz, izleyip okuduğumuz şeylerden ne kadar farklı çıkarımlarda bulunuyoruz. Gerçekten her şeyin çevresinde 360 farklı derecede açı var ve herkesin baktığı açı farklı. Öğle saatlerinde kardeşim Özlem’le konuştuk mesela, okuduğu kitaptan bahsetti. Bahsettiği kitabı değil yalnızca hakkında yazılan yorumları okumuştum. Okunan hikaye, kelimeler aynı olduğu halde herkesin kendine aldığı farklı. Ne mutlu Özlem kendi payına yaşantılarımızla ilgili birçok şükür çıkartmış. Şükür. Tabii O diyette değil. Bak görüyorsunuz işte neden bahsetsem sonu gelip diyete dayanıyor. Algım yemek yemek dışındaki şeylere kapanmış gibi. Doğrusu daha çok akşam saatlerinde kilitleniyorum, geçecek.

Onur Gökşen’e gelince; daha önce okumadım. Az önce adını arama motoruna yazdım. Meğerse adamın yazmış oldukları arasında 180 günde verdiği 32 kilonun hikâyesini yazdığı, ‘ Allah Belanı Versin Brokoli ‘ adlı bir trajikomik kitapta var mış. Adam çözmüş demek. Yalnız o brokoli tüm bunları hakediyor. Görüntüsü şeker şirin duruyorken haşlanmak üzere suya girdiğinde mutfağa yayılan koku o görüntüden nasıl çıkıyor? Hadi kokusu çıktı peki yenilen bir lokmanın sonrasında bünyede yarattığı o gazın kudreti nedir arkadaş yahu!!! Sıçmışım meretin ihtiva ettiği kükürt, potasyum ve selenyum ile bol diyet lifi ve B1 ile C vitaminlerine diyeceğim ama o gaza katlanılmasını gerektirecek kadar yararlı körolasıca. Yemesi zevkli her şey zararlı, yapması zevkli her şey yasSaH günah yahu! Al sana bir mutsuzluk sebebi daha. Hale bak; el el üstünde o da göt üstünde kaldık gene.

Daha fazla yazamayacağım galiba, tükendim. Tek ilaç uyku. Keramet uykuda. Milletçe en iyi yaptığımız şey zaten uyumak.

Herkese, hepimize tatlı rüyalar dilerken osurabilmenin bile çok büyük bir nimet olduğunu unutmamak gerektiğini hatırlatmadan geçemeyeceğim. Bu konuda oldukça ciddiyim; şükredelim. Birlikteliğimize brokolinin nimetlerine ithafen bir özlü sözle son vermek istiyorum:

Osuruktan tayyare selam söyle o yare!

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

 

 
 

Etiketler: , , , , , , , , , , ,

hepimiz prensesiz

ekran-resmi-2017-02-07-23-09-46

Olmaz dediğim bir şey daha oldu; okuyamıyorum. Artık prospektüsleri, muadili ebattaki yazıları okuyamıyorum. Bir adet okuma gözlüğü edindim. Gözlüğü taktığımda okuyabiliyor, gözlük gözümdeyken kafamı kaldırdığımda uzağı bulanık görüyorum. Zamanla okuma gözlüğü nasıl kullanılır, ne ara takılır ne ara çıkartılır, takılmıyorken nerede durur, durduğu yerde nasıl unutlumaz gibi kullanım koşullarına da alışacağım elbet. Çok inatlaştım ama götüyle inatlaşanların durumuna düştüm, net. Olsun! Buna da şükür. Aklımıza zeval gelmesin. ( Bu cümle içinde ‘zeval’ I sözlükte yer alan iki anlamında da kullandım. Hem bozulma hem de yok olma, ortadan kalkma anlamlarında. )

Akıl demişken geçen gece ben gene uyuyamamışken, uyuyamıyorken farkettim ki; benim akıl gerçekten saat 24:00’ten sonra vızır vızır çalışıyor. Abuk sabuk ne varsa düşün allah dur. Olmuyorsa depikliyorum, olmuyor. Misal; bahsi geçen gece hayatın anlamı üzerine düşünürken yakaladım kendimi. ‘’Dur’’ dedim kendime kendim, durmadı. Sonuç; anlamsız. Bulma umudum var mıydı? Yoktu elbette. Ama içime çöken yalnızlık hissi oldukça boktandı. Herkes yalnız deyip duruyoruz, içinde hissetmek, ciğerlerinde hissetmek hakikaten boktandı. Içinde bulunduğum ilişkiler ağına bakınca umut edesi, güvenesi, teslim olası, söz söyleyesi, dinleyesim toptan gitti. Sonra sabah olunca geçti gerçi. Sil baştan yaptım. Şebnem Ferah’ın şarkısında söylediği gibi… Sil baştan başladım yeni günde. Sil baştan başladım da yaşanılan, yapılan, söylenilenleri unutmak onun söylediği kadar kolay olmuyor. Neyse canım en nihayetinde onlar şarkı sözleri. Tanıdığım birisi izlerken ağladığım her filmden sonra tıpkı bunun gibi bir cümle kurardı: ‘’Bu yalnızca film.’’ Ama ben biliyorum ki; film seneryolarının tümü olmasa da pek çoğu, yaşanmışlıklar üzerine yazılıyor. Şarkılar da öyle! Geçmişte yaşanılanları hatırlatmadığı sürece ota boka ağlamamak gerekir, anladım. Zamanı, vakti geldiğinde ağlayacağım varsa en azından kendi halime ağlarım.

İnsan beyni hakkında okudum bugün. İnsan beyninin basitçe 3 katmandan oluştuğu biliniyor muş. Bunlar:

İnsan beyni

Maymun beyni

Sürüngen beyni diye isimlendiriliyor muş.

İnsan beyni; bizim rasyonel kararlarımızı aldığımız, karşılaştırarak, geçmiş deneyimleri, öğrenimlerimizi düşünerek sonuçlara vardığımız katman mış.

Maymun beyni; bir arada olma, anlaşma, paylaşma, ilgi bekleme, anlamaya çalışma gibi daha sosyal, daha duygusal davranışlarımızı yöneten katman mış.

Sürüngen beyin ise savaşmak, korkmak, sevişmek, üremek, yemek ve tüketmek gibi en ilkel dürtülerimizin bulunduğu katman mış.

Bu üçünün arasında binlerce yıldır evrilmeyen, gelişmeyen, değişmeyen ve ilerlemeyen katman sürüngen beyin miş. Zihinde sürekli değişime direnen, daha üst katmaları kullanmamızı istemeyen, yeni şeyleri öğrenmek, araştırmak, alışmaya çalışmaktan sıkılan kocaman bir yumru. Vücudumuzu soğuk terler kapladığı, kendimizi kör bir öfkeye kaptırdığımız zaman ya da duygusuzlaştığımız zaman bizi kontrol eden beynimizin sürüngen olan bölümü ymüş.

Basit olan bir şey yok mu! Basit yaşamak lazım diyenler var. Nasıl basit yaşanır? Tam kapasite çalışıp benim için elinden geleni yaptığını kabul edersem: hangi beynimi kullanarak basit bir hayat sürebilirim?

Doğaya dön diyen biri vardı mesela hocanın dediğini yap, yaptığını yapma cinsinden. Buna rağmen, söyleyene rağmen düşündüm. Nasıl dönülür doğaya diye. Hadi sen döndün doğaya, doğa affedip döner mi sana? Sen doğaya döndüğünde çocukları kime bırakırsın? Toki projesi olmayan doğa bölümünü buldun diyelim göçtükten sonra vazgeçip dönmek istersen…

Amma velakin; basit düşünmek derseniz orada tamamım. Fazla yormadan, yorulmadan, sorup sorgulamadan, gelişine, olduğu kadarına, yakın olanla yaşamak derseniz, varım. Böyle, buradan bakınca içinden çıkılamayacak bir durumum kalmıyor. Zaten artık durumum kalsa bile halim kalmadı.

Umutsuzlukta bulaşıcıy mış. Kimseye bulaştırmamak için tüm çabalar, kimseden bulaşmasın diye bu uzaklaşmalar.

Sebepli ya da sebepsiz.

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

nOT: Karikatür; Şenol Bezci çizimi. Başlık; Gülse Birsel’in 5 Şubat  köşe yazısından bulaştı. 

 
Yorum yapın

Yazan: 07 Şubat 2017 in GÜNLÜK, GENEL, İNSANOĞLU

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: