RSS

Kategori arşivi: GENEL

meşe palamudu

 

İmdadıma Meşe Palamudu yetişti. Oğuz’un okulu henüz tatile girmedi. 

Arkadaşlarımın tatili başladı.

Okula kimse gitmiyor.

Ne yapacağım okulda?

Lütfen anneee…,

lerle başlayan ve bitemeyen diyalogların sonu! Meşe Palamudunun saksısını değiştiriyoruz. Kim? Oğuz ve ben! Arkadaşları neredeler? Evlerinde uyuyorlar!

Halbukî sabahın körü spor sonrası için ne planlarım vardır; kahveli, kitaplı falan. Şimdiyse yere dökülen toprakları süpürmeli, masa örtüsünü değiştirmeli gerçekleri yaşıyorum. Ben saksı değişimi sonrası bunları yapıyorken Oğuz mu nerede? Sokağa çıktı!

Zaman zaman şu instagram paylaşımlarında pamuklara sarılarak yaşayan, her öğün altın çanağa sıçanları gördüğümde ‘bir ben miyim perişan’ diye sormadan edemiyorum. Allahtan kimin hangi çanağa sıçtığı, neyin gerçek neyin sahte olduğuna bağlanamıyorum, kafam yetmiyor. Vakit deseniz o hiç yok. Ben bizim çanağı bilirim o kadar.

Yani bizim altın çanağımız, pamuklara sarındığımız falan yok. 

Bir meşe palamudu bir de birgün gerçekleşecek umuduyla kurduğumuz hayallerimiz var. 

özgür tamşen yücedal

Reklamlar
 
Yorum yapın

Yazan: 17 Haziran 2019 in GENEL

 

adını bilmediğim ağaç

Erkenden uyandım bu sabah da. Gece yattığımdan beri kaçıncı uyanışım olduğunu bilmiyordum. Bildiğim, ilk değildi. Elif’e yazdım, ‘’uyandın mı?’’ diye. Oğuz okulda dedim kendime. Sonra gece yatarken makyajımı temizlemiş miydim acaba diye düşündüm. Temizlemiş olduğumun hatırasıyla rahatladım. Sanki temizlememiş olsam yataktan daha ağır kalkacakmışım gibi. Gerçi hafif hissetsem de, ağır ağır kalktım yataktan. Önce popomun üzerine oturup etrafı dinledim. Kuşlar… Kendimi yatağın kenarına sürüyüp bacaklarımı sarkıttım. Rüzgarla bacaklarıma değen tüle bakakaldım; yürüyüşe gitsem mi, gitmesem mi kararsızlığında. Kollarıma abanıp kaldırdım bedenimi nihayetinde yataktan. Gidecektim.

Çıtır çıtır seler eşliğinde banyoya doğru yürüdüm. Her adımımda beyaz ahşap yer döşemesinden gelen sesi seviyorum. Önce çişimi yaptım. Dişlerimi fırçalamadım. Yüzümü yıkayıp krem sürdüm. Giyindim. Alt kata indim. Çorap almayı unuttuğumu farkedip üst kata geri çıkıp çorap aldım. Alt kata indim. Dün sabah ayakkabının vurduğu sol ayak başparmağım sızladı çorabı giyerken. Tırnağı iyice kısaltıp eski ayakkabılarımı giymeliydim. Üşenmeden yapmalı, aynı hatayı iki kere yapmamalıydım. Sağ ayağımda giymiş olduğum ayakkabı, çıplak sol ayağımla aksayarak tekrar üst kata çıkarken üçüncü basamakta durdum bir an. Annemi düşündüm. Aksayan ayağına alışması zor olmuştur, dengesi bozuluyor insanın. Içim annem doldu. Ardından bir basamak daha sonra bir basamak daha derken bitti. Tırnak makasını aradım. Ararken sinirlendim çünkü gene biri kullanmak için almış, her zaman ki gibi aldığı yerine koymamıştı. Yoktu. Yalnızca şu kocaman tırnak makasları vardır ya hani ondan vardı bir tane. O büyük tırnak makaslarını her gördüğümde rahmetli büyükbabam geliyor aklıma. Nedenini bilmiyorum. Beynimde gizlenmiş bir hatırası vardır mutlaka ama hayli derinde ki bulamadım. Tekrar alt kattaydım. Tırnağı kesip attım. Eski ayakkabılarımı giyip çıktım evden.

Kilometrelerce yürüdüm. Annem, dedem, tırnak makası ve dün gece arkadaşımın Ömer Hayyam’dan alıntılayarak yazıklarıyla beraber.

’Adam olduysan hesap ver kendine:

Getirdiğin ne?

Götürüreceğin ne?’’ Yazmıştı. Ardından da:

‘’Her tercih bir vazgeçiştir. Hatırla.’’

Sabaha dair yasemin kokularını da unutmamalıyım. Her yer bembeyaz, mis gibi. iyi ki geçen yaz kapımızın girişine ekmişim. Kapı önümüz de mis gibi, şükür.

Şu anda mı? Karşımda dönüş yolunda toplayıp vazoya koyduğum adını bilmediğim ağacın çiçekleri, kulağımda The Trees We Wear, masamda bir şişe soğuk suyumla varendadaki büyük masada oturuyorum. Az sonra kahve yapacak sonrasında pamukçuklanan begonvili ilaçlayacak ve kendime hesap vermeyi sürdüreceğim.

Hepimize güzel günler, mis gibi kokular diledim.

 

Eyvallah

 

özgür tamşen yücedal

 
Yorum yapın

Yazan: 10 Haziran 2019 in GENEL

 

Etiketler: , , , , , , , , , ,

rüyalar alemi

 

Defalarce kere çıktım aynı merdivenleri. Daracık kabinli asansörle tekrar tekrar indim. Ne kadar uğraşsam da ulaşamadım beşinci kata. En sonunda yakaladım kendimi. Meğer başkasının arayışının peşindeymişim durmaksızın. Aldım kendimi ondan ve arka koridorda kalan son basamakları çıktım. Beşinci kattaydım. Kapısı Murat Gülsoy’un son okuduğum kitabındaki eskici dükkanına açıldı. Dün üst sokağımızdaki döşemecinin kapısında duran, yüzü soyulmuş eski koltuk oradaydı. Soyulmuş, çıplak, sünger minderine oturdum. Dilimdeyse ‘Okyanus sensin neden elinde kovayla dolanıp duruyorsun,’

Uyandım. Yastığa gömülmüş yüzümde duran yarı açık gözlerimi kaydırdım. Dijital saatin göstergesinde 03.14 yazıyordu. Sağ kolum yoktu. Göğüslerim bedenimin ağırlığıyla ağrımıştı. Yattığımdan beri hiç kımıldamamışım, diye düşündüm. Sol kolumla yokladım, sağ kolum kafamın üzerinde, uyuşmuştu. Yavaşça döndüm. Sol kolumla kaldırıp yanıma yatırdım uyuşmuş olan sağ kolumu. Bakışlarımı tavana dikip kan akışıyla uyanmasını bekledim. Artık vardı sağ kolum da.

Kalktım. Üzerime sabahlığımı alıp mutfağa yürüdüm. Elektrikli su ısıtıcının düğmesine dokundum. Su kaynadı. Kahveyi koyduğum fincana döktüm sıcak suyu. Balkona çıktım. Bir sigara içtim. Siyah bulutların arasındaydı ay. Dolunay yaklaşıyor diye geçti aklımdan. Dillendirmedim. İçeri girip bir bardak su içtim.

Tekrar yattım. Uyumuşum. Orta yaşın üstü bir kadın masaj yaptı bana bu defa. ‘Çok ağrın var,’ dedi. İkiye ayırdı bedenimi. ‘kendini bana bırak,’ dedi. Sonra avucumu açıp ufak kağıt parçasını koydu. O yanımdan gittikten sonra okudum. Gülümsedim. Özlemekle ilgili bir şey yazıyordu ama gülümsetti işte.

Tam kocaman bir depoya girmişken ben, ‘saat altı elli Özgür,’ sesiyle tekrar uyandım. Tekrar sabahlığımı giydim. Tekrar mutfaktaydım. Buzdolabından yumurta, süt, fırının altındaki çekmeceden unu alıp tezgaha koydum. Dokuz dereceye getirdiğim ocağa ısınması için krep tavasını… Krepleri pişiriş, öpüş kokuşla Oğuz’u uyandırış, yolculayış…

Hemen her gece kırılıp büküldüğü söylenen zamanda gezip dolaşıp, bölük pörçük uykular uyuyup, hemen her sabah aynı şeyleri yapıyorum. Arkadaşım Hanzade geçen hafta, ‘’uzun zamandır yazmıyorsun, neden?’’ diye sormuştu. Cevabım galiba bu… Kovayı götürüp bulduğum yere bıraktım. Rüyalar alemindeyim.

 

özgür tamşen yücedal

 
Yorum yapın

Yazan: 15 Mayıs 2019 in GENEL

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , ,

bulgur pilavı

Dün akşam mutfak masasında oturmuş okey oynadığımız sırada kızımın erkek arkadaşı Alp ortada bir şey yokken, öylece yani birdenbire;

‘’Özgür Abla sizi zor günler bekliyor,’’ dedi.

‘’Neden?’’ sorumaysa

‘’Oğuz’un (11) ergenlik dönemine girmesine az kaldı,’’ diye yanıtladı.

Ki; masada bahsettiği oğlan Oğuz’un babası da vardı. Umuyorum bu sözü geçen zor dönem yalnız başıma üstesinden gelmem gereken bir dönem daha değildir.

Üstüne bu sabah arkadaşım Aslı da canhıraş telaşının arasında yaptığımız telefon görüşmesinde;

‘’Özgür durumum bildiğin gibi değil. Bizim kız ergenliğe girdi ve ben kafasını öpüp okşamakla kafasını kırmak arasında gidip geliyorum.’’ deyince kendime gerçekten korkmalı mıyım diye sormaya başladım.

Gerçi Oğuz’la aramızda geçmiş dönemlerde yaptığımız ergenlik konulu sohbetlere bakılırsa o benden daha hazırlıklı ve bilinçliydi. Geçen yazı beraber geçirdiğimiz karşı komşularımızın oğullarından sürekli ‘ergen’ diye bahsetmeleri üzerine bana ergenin ne demek olduğunu sormuştu. Dilim döndüğünce çocuklukla büyük olmak arasında yaşanan ve tamamen hormonların kontrolünde olunan dönem diye tanımlamıştım.

‘’Yani söyleyip yaptıkları yalnızca hormonların kontrolünde mi oluyor insanın. Eğer öyleyse o dönemim geldiğinde söylediklerimi duyma, yaptıklarımı görme anne ve bil ki tümünü hormonlarım yapacak,’’ demişti.

Yazın üzerinden aylar geçti, okullar açıldı. O dönem Milli eğitim sistemimizin uygun gördüğü zamanda, okula ayca bile olsa büyük arkadaşlarıyla başlamış olan Oğuz, bu yıl kendinden farklı olarak birçoğundaki değişimleri farkedince biraz ürkmüş hatta tuhaf haller içindeler onlar, diye tanımlamıştı. Okullar neredeyse kapanacakken aralarındaki fark açıldı. Ve Oğuz bu halinden memnun olduğuna, ergen falan olmak istemediğine karar vermişti. Istediği hep aynı kalmaktı.

Ama üç gün öncesinin akşamüstü ikimiz birbirimize çığlık kıyamet bağırırken her şeyin dilediğimiz gibi olmadığını bir kez daha gördük. Çalışma masası yüzünden başlayan tartışmamız bağırtılara dönüştü sonrasında benim elimden çıkıp havada uçuşan terliği gördüm. İsabet ettirememiş olsam da havalanmıştı bir kere. Terlik havalandı biz sustuk. Bir süre sessizce oturduk. Kalktı. Giyindi. Cüzdanını aldı. Kitapçıya gideceğini söyleyerek çıktı evden. Yarım saat sonra geri döndü. Karşıma geçti,

‘’Sakinleştik mi?’’ diye sordu.

Gülümsedim. Yaklaşıp yanağımdan öptü. Yanıma oturdu. Elini tuttum.

‘’Bir daha bana bağırma,’’ dedim. Kafasını öptüm.

‘’Resim yapalım ister misin?’’

‘’Olur, yapalım. Hem bak dedemin verdiği harçlıkla yeni boyalar aldım.’’

‘’Ben su kabını getireyim sen de o sırada kağıtları, boyaları hazırla,’’

O akşamdan beri düşünüyorum hangimiz daha fazla korkuyoruz ergenlikten ya da hangimiz daha ergen olacağız diye.

Kendinin farkına varsın, bireyselliğine saygımı hissettireyim, onu duyup gördüğümü bilsin diye uğraşırken özgür bıraktım. Özgürce konuşsun, resim yapsın, hareket edebilsin, gözlemleyebilsin diye. Gelin görün ki bu defa da evde dolap kapakları, saksılar, sehpalara varana kadar boyadı. Bu sabah yaptığı resimlerden birkaçını çerçevelere yerleştirdim. Okuldan döndüğünde süpriz olsun, çerçevelediklerimi duvara astım. Evin her köşesi sokaktan bulup getirdiği bitkileri diktiğimiz saksılarla doldu. Tohumun mucizesini görsün, mucizelere inansın diye bir çekirdekle çıktığımız yolda altı adet limon fidemiz yanında yolunu gözlediklerimiz var. 

Ve tüm bunları Anne Özgür olarak yaşıyorken diğer yanda ailece, kardeş, evlat, birey olarak yaşadığım onlarca şey oluyor. Bazıları boyuma, bazıları yüreğime, bazıları da aklıma büyük şeyler. ‘Geçecek’ diye diye sıraya konulmuş, kâh içiçe girmiş onlarca şey. Kötü şeyleri, bağırış çağırışlar, ayrılık, üzüntüleri, soruları sonlandırabilecek bir terlik fırlatsa biri bir yerden keşke. Terlik havalansa ve biz dursak.

Tamam hepsini yazdım, paylaştım ama Oğuz okuldan dönene kadar ki gerçekliğim Bulgur Pilavı! Dünden çorbamız var yanına bol soğan, salçalı bulgur pilavı sözüm var. Kalkmalıyım. Herkese selam eder sağlık dilerim.

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

 
2 Yorum

Yazan: 18 Nisan 2019 in GENEL

 

Biliyorum

 

Bu sabah  plazada çalışan kadın olarak uyansaydım nasıl bir sabahım olurdu acaba diye açtım gözlerimi. Evinde hastası olup ona bakmakla geçireceği gün için gözlerini açan bir kadın da olabilirdim. Ya da hasta bir kadın. Ki; hasta uyandığım sabahlar çok oldu, Allah unutturmasın. Yaptığının hata olduğuna inanıp içinden söküp atamayan, hep yanında taşıdığı hatasıyla uyanan bir kadın. İlk iş yatak yorganı silkeleyip temizlik, yemekle geçireceği güne gözlerini açan. Bir sahil kasabasında yaşayan, gözünü açtığında ilk gördüğü mavi olan. Yalnızlığına görmemek için gözlerini sıkıca yuman. Alt katımızda yaşayan gibi saatlerdir durmadan ağlayacak olan çocuğunun sesiyle uyanan kadın. Hapishanede orada olduğuna inanamayan bir kadın olarak. Özlemenin gerçek anlamıyla  ölen yakınını özleyen, kokusuyla uyanan bir kadın.

Ben mi? Hepimizden biraz galiba. Çok kalabalık uyandım bu sabah da yani.

Değişsek, dönüşsek de özünde aynı olan onca insanız. 

Şimdi kahvemi içerkense; Van Gölü’nde yaşayan İnci kefallerini düşünüyorum. 

Uyumadan önce, Prof. Dr. Mustafa Sarı’nın umudunun zaferini anlattığı videoyu izlemiştim. İnancını ve umudunun zaferini anlattığı videoyu. https://youtu.be/9H_YsX9d2X0

İnci kefalleri ve Mustafa Sarı’nın zaferi. 

Oturduğum yerden gördüğüm bahçedeki minik beyaz kedi de dakikalardır yeni tomurcuklanmış ağacın dibinde duruyor. Minicik beyaz kedi… Üst dala konmuş olan kuşa bakıyor. Dakikalardır, usanmadan bakıyor. Usanıp vazgeçecek, biliyorum. Göreceğiniz güzel şeyler, güzel günler diledim.” Her şey geçecek, bitecek.” Demek dile kolay ama tek gerçek, unutmadan.

Günaydın.

 

özgür tamşen yücedal

 
2 Yorum

Yazan: 19 Mart 2019 in GENEL

 

Sterliçya

Sabah Alaçatı’ya geldim. Valizi kapı ağzına bırakıp ilk iş yanıma budama makası, biraz para alıp yürüyüşe çıktım. Uzunca yürüdüm. Görmek umuduyla çıktığım yolda peşine gittiğim ağacı söküp yerine temel için beton dökmüşler. Hissettiğim hüzün boğucuydu. Sevdiğim şeyler hep hayatımda olmayacaklar öğrenmiş ama hâlâ kabullenememişim. Bir kez daha anladım. Ama umut öyle git deyince giden, insanın yakasını kolayına bırakan bir şey değil. Bile bile umut etmeye devam ediyor insan. Kendiliğinden oluyor aslında, sen ne dersen de. Tamamen umutsuz olacak kadar yaşlı bir ruh olmaktansa hayal kırıklıkları hissederek yaşamaya devam etmeyi tercih edeceğim galiba. Mesela umudum bu yaz incirlerden yana. Kontrol ettim hepsini, sabah yürüyüş dönüşleri dallarına dadandıklarım duruyorlar.

Papatyalarsa coşmamışlar henüz.

Eve elimde bakkaldan aldığım ekşi maya ekmek, petibör bisküvi ve kapımızın önünden kestiğim iki adet sterliçyayla döndüm. Sterliçyalar  şu an karşımdaki vazodalar. Bu arada onlara çok yakışacak şekilde Cennet Kuşu da derlermiş az önce öğrendim. Bisküviyiyse demlediğim çaya eşlikçi ettim. Oturmuş eski yazıları derliyorum. Saklayıp bulamadığım eşyalarımı, yaşayıp hatırlayamadıklarımı falan konu etmişim bir tanesine. Hatırlamaya çalışırken çalışırken aslında hatırladığım çok şey olduğunu ve çoğunu uzun zamandır hiç düşünmemiş olduğumu farkettim. Babamın ilk renkli televizyonumuzu kucağında eve getirişi mesela. Özlem’le odamızın penceresinden kaçıp kumsala gittiğimiz o geceyi. Önder’in sünneti. Kara Şimşek adlı televizyon dizisini pastalı çörekli izlediğimiz Pazar günleri. Onlu yaşlara bile gelmemiş halimle mutfakta annemin Özlem’e içirdiği balık yağını gizlice içtiğim an. Bunlar gibi daha nicelerinden sonra hiç hatırlamak istemediğim niceleri de hortladılar. Nikahımızın arife gecesi aşağı katta yapmış olduğu telefon görüşmesinden sonra üst kata çıkan babamın gözlerindeki bakışı hatırladım, boğazım düğümlendi. Babasının ölüm haberini almış meğerse ve sabahki nikahı bozmamak için bize ‘oksijen tüpü bitmiş, alacaklar.’ diye yalan söylemiş. Nasıl anlamamışım. Geceleri bazen uzun uzun dalar düşünürdü mesela, kimbilir ne sorunları vardı. Kuzenimin ölüm haberini aldığı telefon görüşmesi sonrasında gene babamın yüzündeki renk değişikliğini hatırlıyorum. Doğum için uzun saatler sancı çektikten sonra beni ameliyathane kapısında uğurlayışı, sonrasında herkes bebeğin başındayken onun beni karşılayışı. Üniversite çağına gelene kadar bizlerin kaçıncı sınıfa gittiklerimiz bilmez, umursamazdı. Ne kadar haklıymış.

Silivri Devlet Hastanesi’ydi, bizleri hastaneye almadıkları bir ameliyatında annemin sancı içinde kalkıp camdan biz çocuklarına el salladığı an. Annem o yıllarda mutfağa çingene sobası kurmuştu. Işte o sobanın mutfağı ısıtmasını beklerkenki üşüme hissi de hatırladıklarım arasında. Üşümekle zorum o zamanlardan kalmış olabilir. Biraz daha yazarsam tek başıma oturduğum yerde zırlayacağım. O anları hatırlamak bir yana hisleri gelip kondu içime. Durduğum yerde zırlamak yapmadığım şey değil bilen bilir de, bu akşam olmasın çok ödevim var. Demem o ki; istemediğim halde unutuyorum ya tanış, yazar, oyuncu, kitap, film adlarını. Istediğim halde unutamadıklarımın zoru ne olabilir benimle. O da tıpkı zamanı gelmeden kaybolmayan umut gibi ‘Ol’ deyince olmayanlardan galiba. Neyse ki; ufak karşılaşma, süprizler gibi güzel şeyler oluyor da şu hayatta, insanın ara ara aklına geliyor unutmak istedikleri.

‘’ Hatırlamak için bir hafıza varken, unutmak için elimizde hiçbir şeyin olmaması; hayatın bize attığı en büyük kazık. ‘’ diyerek durumu en güzel tarif eden açık ara yalnızca Murathan Mungan bence.

Her şeye rağmen ‘ Şu hayatta güzel şeyler de oluyor.’ diye diye yaşamak en güzel.

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

 
Yorum yapın

Yazan: 13 Mart 2019 in GENEL

 

olduğu gibi

 

İnsan sevdiği şeyi hep gözünün önünde tutunca, gözünü ayırmadan yalnızca ona baktığında ne kadar severse sevsin bir, bazen birçok kusur batıyor gözüne o sevdiği şeyde.
Arkamdaki duvarda asılı gördükleriniz, görmediğiniz bazı diğer odalarımızın duvarlarında asılı sevdiğim şeylerimde benim gördüklerim gibi… Ki; bunlar ilk resimlerim. Yanlış atılmış ufacık bir fırça darbesiyle kalın gözüken kol, ne bileyim işte ters düşen bir gölge, hatalı boyutlandırma falan.
Aylardır karşılarındaki koltuğa oturduğum her seferde gözüme çarpan hatalarımı düzeltip düzeltmemek arasındaydım. Taa ki bu fotoğrafın çekildiği güne kadar! Ama gelin görün ki; elime fırçayı aldığım o gün ve bu fotoğrafın çekildiği o an vazgeçtim hatalarımı düzeltmekten.
Oğlumun onlara hiçbir bakışında, evimize gelen her arkadaşına ilk tablolarımı gösterişinde hatalarımı gördüğüne hiç tanık olmadım çünkü ben. Ve farkettim ki; O sevgiyle bakıyor onlara, “annem yaptı hepsini” diyerek tanıtıyor arkadaşlarına.
Benim bakışımın açısı, bakışım yanlış olmalı dedim kendi kendime elimde fırçayla karşılarında dururken tablolarımın.
İşte o gün artık tamamen benim oldular. Ve o zaman yaptığım hatalarla beraber benimler. Öylece sevdim, seviyor, sevmeye devam edeceğim onları. Oldukları gibi…
Baktığım şeyi güzel görmek de bana ait, öylece sevmek de. Hatta yanlarına oğlumun yaptığı bir tanesini de astık, olduğu gibi.
Nasıl bu kadar anlam yükleyip rahatlayasım geldi onu hiç anlayamadım.
Ama bu da böylece günce oluverdi işte.

Olduğu gibi!

Sevgiyle…

Eyvallah

 

özgür tamşen yücedal

 
Yorum yapın

Yazan: 20 Şubat 2019 in GENEL

 

Etiketler: , , , , , , , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: