RSS

Etiket arşivi: ölüm

bozuyorum

 

Camiyi görebiliyorum. Dakikalardır hiç kımıldamadan arabanın içinde oturmuş bakıyorum kubbesinin yanından yükselen minarelerine. Duvarlarını aşmış ağaçlar sonbahara bulanmışlar. Gelmesi yakındır cenaze aracının. Enerjisini sırtımda hissedebiliyorum. Peşinden sürekleyip getiriyor mücadeleyle geçen yılların yorgunluğunu, bir aydır hastane yoğun bakımındaki çaresizliği, dünden beri yürekleri yakan dönüşü olmayan vedanın acısını. Isyanı avaz avaz koysan içine sığmayacak, dünya dursun yansın istesen seni yakacak, dağlanmayacak bir şey var ensemde.

Ikindi ezanından sonra musalla taşının karşında saf tutan tüm cemaat yani bizler haberi aldığımızdan beri en çok kendimize ağlıyoruz aslında. Onsuz kalışa, dert ettiğimiz saçmalıklara, ölüm karşısındaki aciziyetimize, kadir kıymet bilmeyişlerimize, iki kapı arasında debelenişimize ağlıyoruz. Avazlarımız akıyor gözyaşlarımızla. Günlerdir nedenini bilmediğim ağlayışlarım bugüneymiş adeta. Rüyalarım bugünün haberini vermeye çalışmışlar bana gecelerdir.

Kayıpların hepsi acı ama genç kaybedilenler… Rabbimden sabır diliyorum Handan’ın ailesi için. O ardında kocaman bir mücadelenin hikayesini bırakarak gitti. Onun bir hikayesi vardı evet, dünyadan öylece geçip gidenlerden değildi. Az önce fotoğraflarına baktım; hep gülen gözleri kalacak. Amin.

Cenazeden sonra anne, babamla caminin yanındaki çay bahçesine gidip oturduk. Babacığım çay ısmarladı bize. Nargile kokusu geliyordu arka masadan, hoşuna gitti. Sarı yapraklar yağdı masamıza. Ağaçların arasından göz kırptı, kamaştırdı güneş. Annem yaktı bir sigara. Defalarca söyledi babam; ‘’ Handan üç üniversite bitirmiş kızım,’’ diye. Annem de her defasında onayladı; ‘’Evet Nazif, psikologluk yapıyordu. Ne çok arkadaşı vardı görmedin mi?’’ diye. Gözümde güneşle dinledim onları. Sonra gene babam; ‘’Ne olur hiçbir şey için sıkma kızım canını, üzülme hiçbir şeye. Sağlığına dikkat et. Bak ölüm var işte, ne için değer ki üzülüp dert edinmeye,’’ dedi. Ki; şu hayatta babam kadar kolay dert edinecek şey bulabilen birini daha tanımadım.

‘’Ben de bunu konuşmak istiyordum sizinle, önce siz bilin istedim. Bir haberim var,’’ deyince merakla baktılar yüzüme. ‘’Bozuyorum kendimi, bozacağım ben baba. Olmadı böyle! Bozup tekrar yapacağım kendimi. Hem de öyle böyle değil, baştan ayağa… Susmam gerektiğine inanıp sustuklarımı artık söyleyeceğim mesela. Hatta dün akşam ilk susmayışımı gerçekleştirip darıldığım dağa haber bile verdim. Ve düşünün nasıl bozduysam kendimi; sana inanamıyorum, dedi. Kim olduğu önemli değil yahu şimdi. Bundan sonra önemli olan benim diyorum size. Küsmemeyi öğretmiştiniz ya, onu da bozup, gönlümce küseceğim. Önce kendine tut aynayı dediniz, yok  o da öyle olmuyor. Oldurtamadım ben. Tutmayacağım kendime ayna falan. Kusura bakma babacığım ama aynayı maynayı kim neresine sokuyor, kime tutuyorsa herkesin keyfi bilir ama ben tutmayacağım. Yok senin için çarpan bir yürek hayat kurtarırmış falan falan. Yedim ben yüreğimi! Valla bir söz var ya –Hiç kimse geriye gidip yeni bir başlangıç yapamaz; ama bugün yeni bir son yapıp yeniden başlayabilir – diye işte benimki de o misal,’’ dedim. Dedikten hemen sonra anne bir sigara daha yaktı. Babam garsonu çağırıp çayları tazelemesini istedi.

Sessizliği bozdum. ‘’ Nasılsa herkes inanmak istediğine inanıyor, dilediğini dilediğince görüyor. Düşününce nasıl anlamsız çok şey. Baksanıza sonbahar bile sonbahar gibi değil, ben de bildiğim gibi olmayacağım. Neyse haberiniz olsun işte. Sakın siz şaşırmayın. Birinden laf söz gelirse –Haberimiz vardı, demişti Özgür bize,- dersiniz.’’

Annem başını omuzuma yasladı, ‘’Valla ben yıllardır öyle yapıyorum kızım, ne istiyorsam onu yapıyorum. Boşver bak yaşamana,’’ dedi. Babamın gözleri doldu. ‘’Tamam kızım, iyi olun yeter. Nasıl istiyorsan,’’ dedi. Yan masada bebek ağlamaya başladı, annesi elindeki biberonu çalkalamaya. Sokaktan çöp arabası geçti. Güneş aynı yerinde değildi. Uzağımızda bir bankta oturan genç çift öpüştüler, ben tebessüm ettim. Annem sigarasını söndürdü. Bende bozuk var ısrarıma rağmen çayların parasını babam ödedi, kalktık. Öpüşüp koklaşıp ayrıldık. Artık Ataköy 5. Kısım Cami ve yanındaki park & çay bahçesi de hikayemin parçası oldular. 

Ha tüm bunları söyledim ama allahtan bozuşumla ilgili bir planım olup olmadığını sormadılar bana. Çünkü; yok! Henüz yok ama olacak. Adım adım.

Planım yok derken uzun vadeli olanları kastettim. Akşam için vardı; Oğuz’a söz verdiğim üzere yılbaşı ağacını süslemek. Eve gelir gelmez kırmızı pazen pijamamı giydim. Kırmızı hediye paketli küpelerimi taktım. Depodan süsleri ve ağacı taşıdım. Çok anlamlı onun için bu ağaç süsleme işi. Zaten evde sürekli organize işler ve beni organize ediyor. Neyse kavga dövüş, itiş kakış süsledik yeni yılı karşılayacağımız ağacımızı. Sonra ışıklarını yakıp sarılarak izledik. Mutlu olmak için sebep mi arıyoruz! Bu yıl da nasip oldu, şükür. Yarın da köpeğin tıraş ve yıkama planımız var. Organize…

Işte diyorum resmi olmasa da, yıllık üyelik ücretini ödediğim bana ait bu yerden ilan etmiş oluyorum:

Bundan sonra iyi ya da kötü niyetli falan değilim asla. Bundan sonra niyetsizim ben. Baktım bir niyetin yoluna girmek üzereyim hemen şerit değiştirip niyetsizliği seçeceğim. Bozuyorum kendimi!

Son sözümü ise bilmiş de söylemiş gibi Murat Menteş:

‘’ Bir insan delirdiğinde diğerleri onun acısını değil deliliğini görürler.’’

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

 
1 Yorum

Yazan: 13 Kasım 2019 in GÜNLÜK, GENEL, İNSANOĞLU

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

ölmek ne demek

Günlerdir okuyup, izliyorum. Haberlerde gördükleri, okul servisinde duyduklarını çocuklarıma nasıl açıklayabileceğimi, içimde kopan fırtınaları nerelere sığdırabileceğimi bilemez günlerden birinde aşağıdaki yazıyı okudum. Nermin Yıldırım’ın kaleminden, 10 yaşında bir çocuğun dilinden ölüm. Vakit ayırır okursanız belki bazılarınız vazgeçersiniz sosyal paylaşım platformlarında abuk sabuk, siktiriboktan paylaşımlarda bulunmaktan. Oturduğu sıcak koltuklardan yorumlar yapıp üzerine birbirleriyle polemiğe girenler ise apayrı… Biraz hissetmeye çalışarak, anlamaya çalışarak davranmayı bile başaramıyoruz. Şiddet şiddetle mi çözülecek?

Ölmek ne demek, çaresizlik, acıyla örtülenen öfke, anlayamamazlık… Savaş ne, kimin savaşı… Savaşın içinde çocuk olmak, anne, insan olmak… Parçalanmış bedenin başında ne hissedilir! 

Gerçek ne!

Neden tüm ülke olarak sokaklarda değiliz, gezi olaylarında ki gibi hepberaber olamıyoruz!

Ölüm uzaklarda olunca yeterince acıtmıyor mu!

Okuyun! 

ANNEME SICAK ÜLKELER GETİRİN

page_on-yasindaydi-cemile-cizrede-dogmak-sucundan-olduruldu-evinde-donduruldu-izin-cikti-ve-morga-kondu_095673972

Adım Cemile. Herhalde daha evvel öğrendiniz. Yine de hatırlatacağım; bilirim unutmayı seversiniz.

10 yaşındayım. Siz yaş alarak, yaşlanarak, sevinerek, ağlayarak, unutarak, hatırlayarak, birbirinizin kalbine dayanarak yahut aksine herkesten uzaklaşıp topyekün çıldırarak yaşamaya devam edeceksiniz. Değişecek yaşınız. Yüzünüz, sesiniz değişecek. Bense hep fotoğrafta gördüğünüz halimle kalacağım. Büyümeyi öğrenemeden ölü olmaya alışacağım.

Siz de alışırsınız sevgili büyüklerim. Benim ölümüme, askerdekinin, dağdakinin inşaattakinin, madendekinin ölümüne, yani kendinizinkinden başka herkesinkine alışırsınız. Başkasının canı nedir ki, yeri geldiğinde istatistik yapar, abaküsteki boncuklar gibi güle oynaya toplar çıkarırsınız.

Şimdi lütfen dikkatle yüzüme bakın. Aynaya bakacak yüzünüz kalsın diye, suretimin masumiyetini kalbinize kazıyın.

BİRAZ MASUMİYET HERKESE İYİ GELİR.

Hoş, hayat gailesi diye aşırı fırfırlı bir şeyiniz var sizin. Kredi kartı ekstrelerinizden, pazar kahvaltılarından, ufaklığın okul masraflarından, patronun huysuzluğundan, sınav sorularından, dometesin kilosundan filan müteşekkil. Biliyorum zamanla ona dalacak, beni sis bulutlarının ardında bırakacaksınız. Ölenle ölünmeyecek muhakkak ve umursamayışınızın adını ‘’her şeye rağmen yaşamak’’ koyacaksınız. Derken yıllar sonra adım geçecek zamansız bir sohbette. Tanıdık gelecek kulağınıza ama tam da çıkaramayacaksınız. Sonra birisi ‘’buzdolabındaki kız’’ diyecek, işte o zaman ürpererek hatırlayacaksınız. Beni, 10 yaşında ölen ve bir derin dondurucuya gömülen Cemile’yi.

Siz yeniden unutuncaya dek güzelce tanışalım iyisi mi…

ORADA BİR KÖY VAR UZAKTA

Cizre diye bir yer var, belki bilirsiniz. Oralıyım ben.

Size çok uzaktır evim, herkese çok uzaktır. Bazen hiçbir yerden görülmez, duyulmaz; sanırsınız kainatın öbür ucundadır. Gitmesek te görmesek te o köy bizim köyümüzdür dediklerinden hani; ölümüne sahiplenirsiniz ama sevmeyi bir türlü beceremezsiniz.

Işte oradaydım. Hayat gailenizin dışında, neden yandığını bilmediğim bir ateşin ortasında.

Çocuktum. Masumdum. Bütün oyunlara yenik doğmuştum.

Cizre’ydi. Eylüldü. Ölümdü. Annemin elime tutuşturduğu salçalı ekmeği kemirirken mütemadiyen gökyüzüne bakıyordum. Kuşlar hızla göçüyordu. Bir anlam veremiyordum.

‘’AY, ANNE’’

o gün evimin önünde oynuyordum, bilirsiniz çocuklar hep böyle yapar.

Cudi Mahallesi’nin tepelerine zırhlı araçlar yerleştirmişler, bilmiyorum büyükler neden hep böyle yapar.

Sonra bir ses duydum ben ve yere yığıldım. Gümüş, kanatlı kuşlar gelip usulca göğsüme kondular. Gagalarıyla okşayıp acıyan yerimi, nefesimi geriye doğru çekip saydılar.

Annem koşup yanıma geldi.

Gözlerini açık yaralar gibi yanan gözbebeklerime dikti. Ben de ona baktım o zaman. Annem dünyada gördüğüm ilk ve son şeydi.

Ağılı bir sır vermek ister gibi güçlükle araladım dudaklarımı. Inleyerek, ağlayarak ve nihayet anlayarak, vedalaşır gibi fısıldadım:

‘’ Ay, an-ne!’’

sonra düştü gözkapaklarım. Bir daha hiç açamadım. Annem uzun bir çığlık attı. Cizre, annemin çığlığıyla ağır yaralandı.

ANNE BEN TERÖRİST MİYİM?

Bazen her şey çok çabuk olur; insan yaşadığını bile anlayamadan ölür. Yarıda bırakılmış hayatlar sonsuza dek kanar; bu sızının dilinden sadece ölüler, anneler ve bir de kuşlar anlar.

Arkamdan kimileri kaza dedi, kimileri nişan alınmış. Ben bilemem, çocuğum. Bildiğim şu; devlet baba ağrılı delikler açtı vücudumda. Kanadım.

Açıkçası neden öldüğümü hâlâ anlayamadım.

Bir savaş varmış; ama ben savaşmıyordum.

Düşman da varmış; düşman edinecek kadar uzun yaşamadım.

Kazanılacak ve kaybedilecek şeylerden söz edenler oluyor; ben hayatımı kaybettim kazanmaya çalıştığım bir şey yüzünden, gerisiyle ilgilenmiyorum.

Ha bir de teröristmişim, öyle laflar da dudum. Artık anneme de soramıyorum ki, anne ben terörist miyim?

Kapının önünde oynamakla büyük kabahat mi işledim? Sadece kuşlara bakmak istemiştim. Özür dilerim.

BİTMİŞ BİR ÖYKÜNÜN DEVAMI

Bir öykü olsaydım, burada biterdim. Ama doğduğum yerde bir şeyin ne zaman ve nasıl biteceğini kestiremezsiniz. Velhasıl çilem ölünce de bitmedi. Zaten siz de hikâyemin buraya kadar olan kısmı yüzünden tanımıyorsunuz beni. Sonrasında başıma gelenler olmasa, belki ölümüm dikkatinizi bile çekmezdi. Malum, dünyada çocuklar doğar, büyür ve ölür. Çoktan kabullendiniz bu minik aksiliği. Bu yüzden ölümümden çok toprağa kavuşamayışım çekti dikkatinizi.

BEN ÖLDÜKTEN SONRA

Kuşlar gelip ruhumun omuzlarından tuttular. Beyaz tombul bulutlara doğru uçurdular içimi.

Ruhumun yükseldiği yerden kanlar içindeki kendime ve karanlık dünyanıza baktım. Babam kendini dövüyor, annem eğilmiş saçlarımı okşuyordu. Sokakta polis ablukası olduğundan, kimse benden geriye kalanları dışarıya çıkaramıyordu.

Dışarıda hava kırk dereceye vuruyor, evimizin için fırın gibi cayır cayır yanıyordu. Anneciğim, bir yandan beni, benden geriye kalanları yani, öpüp kokluyor, bir yandan da kokmayayım diye buzdolabından çıkardığı buzlarla cesedimi ovuyordu.

O gece kırgın bir hayalet gibi yanıma uzandı, cenazemi koynunda yatırdı annem. Ben sonsuz bir uykudaydım ama o gözünü bile kırpmadı. Gözyaşları bedenimin etrafında eriyen buzlara karışıyor, duaları odanın çatlak duvarlarından içeri sızıyordu. Ben öylece yattım, hiç ağlamadım. Ölüler ağlayamaz diye değil, annem daha da üzülmesin diye.

DERİN DONDURUCU

Zaman geçti. Adına abluka dedikleri o feci şey bitmedi. Cenazemi evden çıkaramadılar. Hava sıcaktı, anlatabiliyor muyum, çok sıcak… diyelim öldürülmek fıtratımdı sevgili büyüklerim, elinizi vicdanınıza koyup söyleyin, toprağa dahi giremeden çürüyüp kokmak da mı fıtrat!

En nihayet anacığım, son nefesini veri gibi, titreyen elleriyle alıp derin dondurucuya yerleştirdi beni. Söylemeye dili varmadı tabii ama kokmayayım diye yaptı bu işi. Orada, o derin dondurucunun içinde kaldım ben günlerce. Annemin gözyaşları sancılı bir nehir gibi çağlayarak sızdı içeriye.

Diriler beni duyamaz artık ama ben onları işitebilirm. O derin dondurucudan bozma sunakta, ne uğruna verildiği meçhul bir kurban gibi yatarken ben, evladını toprağa verebilmek için dualar eden annemin paramparça sesini dnledim. Iki cihanda işittiğim en acıklı, en acıklı şey buydu benim.

Inleyerek fısıldadım ama duymadı tabii kimse:

‘’Ay anne! Ah, anne!’’

ANNEMİN RÜYASI

Şimdi halimi soracak olursanız, iyiym. Bazen kendimi hafiflemiş bile hissediyorum. Açık pencerelerin önünde şişen tül perdeler gibi, kuşların kanatlarındaki renkli tüyler, sokaklara üflediğimiz baloncuklu köpükler gibi, ferah fahur uçuşuyorum. Ömrümün yırtıldığı yer kanamaya devam ediyor ama yaralarım artık canımı yakmıyor. Canım yok ki benim. Yok vardan az acıtıyor.

Diyeceğim o ki beni merak etmeyin. Ille de endişelenecekseniz, ölüler değil diriler için endişelenin. NETİCEDE CENNETTE DE CEHENNEM DE DİRİLERİN.

Burada şimdi benim tek derdim, kalbimi çitileyen özlem. Ölüme bile alışılıyor da ona bir türlü alışılamıyor. Annemi özlüyorum, hem de çok. Rüyalarına girivermek için geceleri sayıyorum ama annemin nicedir uyku nedir bildiği yok.

‘’Anne, bu gece geleceğim, uyu artık ne olur.’’

Gözlerini fotoğrafımı astığı duvarın çatlaklarına dikip, günler ve geceler boyu öylece bekliyor. Fotoğrafım her geçen gün biraz daha soluyor. Duvardaki çatlaklar günbegün büyüyor. Sabahlara kadar sıtmaya tutulmuş gibi titriyor annem. Içinden bir yerlerden çok ama çok üşüyor.

‘’KUŞLAR, CANIM KUŞLAR, YETER ARTIK SICAK ÜLKELERE GİTTİĞİNİZ. GERİ GELİN. ANNEME SICAK ÜLKELER GETİRİN.’’

NERMİN YILDIRIM

( ot dergisi / Ekim 2015 )

 
1 Yorum

Yazan: 12 Ekim 2015 in ÇOCUKLAR, OKUDUM

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , ,

falan falan filan

IMG_6723

Kimine ‘konuş’ dersin, susar.

Kimine ‘sus’ dersin, susmayıp durmadan konuşur.

Bazen ‘yeter’ dersin, yetmemiştir.

An gelir ‘işte bu’ dersin, olmadığını zamanı gelir anlarsın.

Sofraya oturur ‘tokum’ der, tıka basa yersin.

Okumam dediğini okur, sevmeyeceğim dediğini sever, gitmeyeceğim dediğin yere gider, yetmez dediğini yettirir, bıktım dediğine tahammül eder, inanmam dediğine inanırsın falan falan filan.

Kimi çıkar teslim olursun, teslim gözüktüğünden şüphe duyar, dost dediğini unutur, unuttuğunun dost olduğunu görürsün falan falan filan.

Tenhada yakalanır tebessüm edersin, ulu orta tebessümü görmez, için kanarken sırıtır, kahkaha atarken ağlarsın, yalanın karşısında susar, susarken çığlık atarsın falan falan filan.

Yaşıyorum deyip ölür, öldükten sonra doğarsın, olur inanamaz, zorla inandırırsın…

Hırsına yenilir, yenildiğini görmezsin, zenginken fakir, fakirken zengin yaşarsın. Mânâyı unutur gerçeklikle yanarsın.

Hatta aklın karışır, gözün kararır günü geldiğinde ve o günün ne zaman olacağını bilmeden öleceğini unutursun.

Mecburen! Mecburiyetten!

Falan falan filan işte…

özgür tamşen yücedal

 
Yorum yapın

Yazan: 08 Ağustos 2015 in İNSANOĞLU

 

Etiketler: , , , , , , ,

neredeyse…

Screen shot 2014-09-21 at 19.17.18

Neredeyse gördüm adamın öldüğünü.

‘Sana gidelim. Merak ediyorum yaşadığın yeri.’ dedim. İşinden çıktığı geç vakitti. Geniş caddelerden yürüdük o önde ben peşi sıra. Yalnızdı. Yalnız insanların çelimsizliği vardı yürüyüşünde. Elinde kahverengi çanta. Dar sokaklara girdik sonra. Parke taşı döşeli dar sokaklara… O sokaklardan birinde mavi kapısı olan bakkaliyeden sigara aldı kendine. Konuşmadık hiç. Denizin dalgalı sularını gören, mahallelerden birinin en ucunda, çıkmazında küçük bir eve geldik. Dar merdivenli… Evin içini görmedim. Kapısını açıp çantasını açtığı sokak kapısının hemen önüne koyarken kokusu çarptı yüzüme. Ağırdı. Bayat kokuyordu.

Boyumdan sonrası tellerle örülüydü başımı dayayıp denizi izlemeye koyulduğum taş duvarın. Kafamı dayayıp sessizce seyre koyuldum dalgaları. Gözlerim doldu. Parmağıyla işaret ederek az ilerideki kayalığın üzerindeki tahtadan yapılmış küçük kulübeyi gösterdi bana. ‘ Ben yaptım. ‘ dedi. Kimin için, ne için yaptığını söylemedi. Ben de sormadım. Sustum. Gözlerim doldu. İçimde buraya getirmekle beni kabul edişinin mutluluğunu yaşıyordum. Ona ait birşeyi paylaşmama izin vermiş gibi.

‘ Burayı görmüştüm rüyamda. ‘ dedim. Gülümsedi. Yalnızlığın çelimsiz duruşuna yakışmamıştı gülümsemek. Sarıldı omuzuma.

Gittim sonra ben. Ardıma da bakmadan.

İki gün sonraydı… Bisikletle geçti yanımdan arkadaşı. Hızlıca. Suçlama vardı bana bakan gözlerinde. Peşinden girdim duvarına bisikletini dayayıp kapısından girdiği gümüşçü dükkanına. Fildişi bir bileklik taktım ince bileğime. Tamir etmeleri için vermişim. Tamir etmişler. Arkadaşı usulca ‘ Öldü. ‘ dedi. Dönüp baktım şimdi suçlama yerine acı olan gözlerine. Sustu. Ağlıyordu. Gerçekti. Ölmüştü. Öldürmüştü kendini. Çelimsiz yalnızlığına yakışmıştı ölüm. Ama ağır gelmişti.

Yağmurun yıkadığı, deniz kokan, yeşil ormanın içindeyim sonra. Üzerimde beyaz gömlek. Dizlerimin üzerinde duruyorum. Yığılıp kalmışım sanki dizlerimin üzerine. Gökyüzüne bakıyorum. Çığlık atıyorum. Avazım çıktığı kadar… İçimin en derin yerinden geldiğini bedenimde hissettiğim çığlıklar atıyorum. Yeşil…

Oğuz ‘ Susadım anne. ‘ diye dürterek uyandırdığında kurumuştu boğazım. ‘Neredeyse gördüm adamın öldüğünü’ diye fısıldadım kendi kendime. Kalktım yataktan. Karanlık koridordan yürüdük ikimiz. Su doldurdum mutfak tezgahının üzerinde duran bardağa. Gözleri yarı açık Oğuz’a verdim. Yatağına döndü sonra O. Kalem aradım. Bu satırları yazdığım pembe kalemi buldum. Çöpten çıkarttığım penye ambalaj kağıdının ters yüzüne yazdım tüm bunları henüz iki saat önce uykuya geçmiş bedenimde en çok bacaklarım sızlıyorken. Boğazım kurumuştu. Kendim için bir bardak su doldurdum.

Yalnızlık ağır olmalı. Öldürürken kendini iple ayağa bağlanan taş gibi.

Adam öldü. Ve ben neredeyse gördüm.

 özgür tamşen yücedal

 
Yorum yapın

Yazan: 21 Eylül 2014 in DENEMELER & RÜYALAR

 

Etiketler: , , , , , , , ,

ölümsüzlük?

Robin-Williams.-006

Geride bıraktıklarımız yalnızca hissettirdiklerimiz, hissettirebildiklerimiz, ötesi berisi boş! Hayata veda eden sanatçıların arkalarında bıraktıkları buna kanıt değil mi? Barış Manço, Kazım Koyuncu, Müslüm Gürses, Ahmet Kaya, Neşet Ertaş, Zeki Müren … öldüler mi! Amy Winehouse, Michael Jackson hayatta olmamaları şarkılarını dinlerken hissettiklerinizi öldürdü mü? Peki Tuncel Kurtiz, sesi kulaklarında olmayan var mı! Peki birkez sonra birkez daha, yıllar sonra tekrar izlediğimizde Ölü Ozanlar Derneği, Kuş Kafesi, Günaydın Vietnam … filmlerini, hissettiklerimiz farklı mı olacak! Robin Willams’ın o incitmekten korkar bakışları gelecek aklımıza, bir tebessüm konacak dudaklarımıza.

Ölümsüzlük işte bu!

Ardımızda bir tebessümlük izler bırakabilecek hayatlar yaşayabilmek dileğiyle!

Merhaba!

özgür tamşen yücedal 

 
2 Yorum

Yazan: 12 Ağustos 2014 in İNSANOĞLU

 

Etiketler: , , , , , , ,

semen’e

Screen shot 2014-06-20 at 00.07.20

Ölüm karanlıktan aydınlığa mı?

Ölüm aydınlıktan karanlığa mı?

Hep aydınlığa olduğuna inandım.

İnanmak istedim hep aydınlığa olduğuna ölümün.

Bugün öyle bir haber aldım ki, arkadaşımızın yolculuğunun aydınlığa olduğuna inanmak istiyorum. İnanıyorumda! Sonra bir rüya istedim. Kelebeğin Rüyası’nı izledim. Diliyorum ki, Semen kelebeğin rüyasında olsun. O kelebek rüyasından uyansın aydınlığa. Ve ben diliyorum ki, oğlunun hayatı pırıl pırıl parlasın annesinin ardından.

Böyle günlerde bir kez daha tamamen anlamsız kalıyor hayat dediğimiz kargaşaya ait her şey. Bir toz zerresi gibi yaşamak lazım diyor insan, nereye savurursa rüzgar oraya savrulup teslim olmalı insan diyor. Hatırlanacak ne kalıyor geriye! Yalnızca hissettirdiklerimiz, hissettiklerimiz kalıyor geride. Semeni’in kıvırcık saçları kaldı. Rüzgarla gelen gülüşü kaldı. Okulundaki çocukların kahkahaları kaldı.

özgür tamşen yücedal

Sevgileri yarınlara bıraktınız

Çekingen, tutuk, saygılı.

Bütün yakınlarınız

Sizi yanlış tanıdı.

 

Bitmeyen işler yüzünden

(Siz böyle olsun istemezdiniz)

Bir bakış bile yeterken anlatmaya her şeyi

Kalbinizi dolduran duygular

Kalbinizde kaldı.

 

Siz geniş zamanlar umuyordunuz

Çirkindi dar vakitlerde bir sevgiyi söylemek.

Yılların telâşlarda bu kadar çabuk

Geçeceği aklınıza gelmezdi.

 

Gizli bahçenizde

Açan çiçekler vardı,

Gecelerde ve yalnız.

Vermeye az buldunuz

Yahut vaktiniz olmadı.

Behçet NECATİGİL

 

Güzel olan yaşadığımızdır

Birgün öleceğimiz değil.

         Muzaffer Tayyip Uslu

 

Ben ölsem be anacığım

Nem var ki sana kalacak

Ceketimi kasap alacak,

Pardösömü bakkal

Borcuma mahsuben…

Ya aşklarım

Ya şiirlerim ne olacak

Ya sen ele güne karşı

Nasıl bakacaksın insan yüzüne

Hülasa anacığım

Ne ambarda darım

Ne evde karım var.

Çıplak doğurdun beni

Çıplak gideceğim

      Rüştü Onur

 

 

 

 

 
5 Yorum

Yazan: 19 Haziran 2014 in GÜNLÜK, İNSANOĞLU

 

Etiketler: , , , , , , ,

alişe!

Screen shot 2013-10-10 at 23.12.37

Benim bir dostum var ki; sırtıma yüklediğim kayaları fırlatıp atmamı sağlayan, görünmezi görmemi sağlayan, ışık tutan yoluma, kavgalarımda barıştıran beni kendimle, yalnızlığımı güzel kılan, anlamlı kılan arayışlarımı,  hatalarımla affeden, sahip olduklarımı durmadan hatırlatıp nankör olmamı engelleyen, çıkmazımı çıkılır yapan…

İyi gün dostuyuz biz ama en çok kötü gün dostu… Sorgusuz sualsiz kabulüm o benim. Hayatındaki herkes ondan ötürü kabulüm, hayatımın parçası. Dudaklarından üflediği dumanın dilini bilirim. Kadehi tutuşunun manasını… Çayın tüten dumanına bakarken kurduğunu. Şükürünü bilirim. Metaneti şaşkına çevirir. An gelir susukunluğu korkutur. Sarıldığımda yüreği gelir ya yüreğimin üzerine işte o zaman şükür ederim orada olduğuna, yanımda olduğuna, yanında olduğuma.

Tek amacı hayata inat, düzene inat, insanlara inat insan olabilmek . Herkes affetse o effetmez kendini. Herkes affetse o affetmez yalnış bildiğini.

Çok sustuk biz karşılıklı. Çok tebessüm ettik biz karşılıklı. Çok sorduk, çok cevapsız kaldık ama en çok, çok siktiri çektik biz yaşadıklarımıza. Ko ver gitsin dedik. Olduğu kadar dedik. Sağlık olsun dedik.

İşte bugün bir kez daha musalla taşının önünde durduk biz el ele. Babasını uğurladık biz. Öylece okşadık Alişimizi. İyi yolculuklar diledik. Meleklere emanet ettik biz Alişi. Ele ele gittik biz… Ağladık…Bir insanın bırakabileceği en güzel emaneti devraldık biz: iyiliği. Hayalimdeki uğurlamaydı. Bir kişi yoktu ki helallik verirken durup düşünsün. Yüzlerde hep tebessüm vardı; Hacı Ali derken. Helalik isterken hoca, çığlık attım ‘’Helal olsun.’’ diye. Bana, torunlarına bu kadar güzel bir kadın emanet ettiği için.

Ağlarken kendime mi, gidene mi ağladım bilemedim. Ama biliyordum ki en çok Belgin’e ağlıyordum ben. Onun şikayet etmeyen, cevaplar arayan, sorgulayan yüreğine. Nerem acıdı bilemedim. Evin kapısında bir tabutun içine girdi hayata dair saçma sapan tüm endişem, tüm korkum… Hayatı bir tabuta koydum bir kez daha.  Kocaman bir kabul ediş, yanında kocaman bir inat. Hayata inat!

Çiçekler diktik sonra biz toprağa. Can bulalım diye geride bıraktıklarıyla. Yeşerelim diye dallarında. Devrilelim rüzgarla, dikilelim güneşle tekrar tekrar diye. Kanayıp iyileşelim diye. Meyveler verelim diye çiçeklerinde. Hatırlayalım diye yıldızları saymayı. Hatırlayalım güneşe merhaba demeyi. Suyu kana kana içmeyi. Soluk almayı. Dibine kadar ağlamayı. Düşüp düşüp kalkmayı hatırlayalım diye diktik o çiçekleri.

Gece ölecek gün doğacak. Günler sıraya girecek. Mevsimler gelecek geçecek. Çiçekler açacak. Solacaklar sonra. Ama bileceğiz tekrar açacaklar.

Gün gelecek aynı denizde bulaşacağız hepimiz. El ele tutaşacağız sonra. Uyanacağız bu rüyadan. Ya da gerçek sandığımız rüyadan, kim bilir?

Güzel düşlerin gizlendiği yastıklara gömelim kafalarımızı. Çok sevdiğimize sarılsın kollarımız yalnızlık pahasına. Karanlık gökte yıldızlar aydınlatsın yollarımız.

Rahat uyu Aliş! Emanetim bende saklı!

özgür tamşen yücedal

 
3 Yorum

Yazan: 10 Ekim 2013 in GÜNLÜK, İNSANOĞLU

 

Etiketler: , , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: