RSS

Aylık arşivler: Eylül 2011

HERKES GİDER Mİ?

  

 

 

  Adliyenin kapısından çıktığım o an değişmişti herşey. Bir an da oluvermiş bir değişim, sihirli bir değnek değmişcesine.

   Uzun çok uzun zaman olmuş. Eski soyadımı yazdırmış olduğum nüfus cüzdanımı elime aldığım şu an anlıyorum. Birinin, birilerinin birşeyleri olma durumu. Birinin eşi, gelini, görümcesi, dıdısı mıdısı herneyiyse işte. Ama bitti. Dönüp baktığımda hissettiğim hiç birşey yok. Hesaplarımın hepsini kapatmışım.

   Bunca yıllık yaşanmışlıktan geriye kalanlar, yalnızca bana ait olanlar, arabamın bagajına sığabilecek kadar işte. Özenle ayıkladığım fotoğraflarım, tekrar okumak için heyecanlandığım kitaplarım, melodilerini çok farklı duyacağımı bildiğim albümlerim…Hepsi bagajdalar.

   Arabaya bindim, derin bir nefes aldım. Müzik çalara Pink Martini’nin  albümünü yerleştirdim. Çantamdan güneş gözlüklerimi çıkartıp taktım. Özenli bir seramoni yaşarcasına, ahenk içinde, ağır ağır yapıyordum herşeyi. Bu defa beklemesinden endişe edebileceğim hiç kimse yoktu, yanımda.

   Yıllardır O’nun çizdiği rotaları takip etmiştik. Yalnış anlaşılmasın, gönüllü izlemiştim. Herneyse bu defa; kendi çizmiş olduğum rotaya doğru gaza bastım. Artık; kaybolacağım yollar, tesadüfen karşıma çıkacak yerler, hepsi benim seçimim. Bundan sonra sonucuna katlanmak zorunda olduğum her karar; sadece ve sadece bana ait olacak.

   Gördüğüm herşey, kılıf değiştirmiş gibi geliyor. Herşey, daha özgür sanki. Güneş ışınları, sulu boya resimlerdeki gibi sapsarı gözüküyor.  Ağaçlar daha bi yeşil, duyduğum sesler daha bi berrek, adeta. Müzik beni eski Hollywood filmlerine götürdü bir anda; üzeri açık bir arabada sanıverdim kendimi. Boynumda; rüzgarda uçuşan, mavi, ipek eşarbı bile hissediyordum.

  Yanımda olmasını istediklerimi düşündüm. Canımın üçünü, kardeşimi, kuzenimi; müziğe eşlik eden, havada uçuşan kahkahalarımızı. Sonra, yeni evime gelecekleri günlerin hayali geldi, daha bi coştum. Yeni evimi çok merak ediyordum, kokusunu, ışığını, rüzgarını, sıcağını. Herşeyiyle kabulüm; ben seçtim çünkü.

   Gerçi emlakçıyla, mail trafiği oldukça yorucuydu; en azından onun için. O kadar uzun zamandır kuruyordum ki yaşamak istediğim evin hayalini. Bahçesine dikeceğim çiçekleri, denize uyanacağım sabahları, küçük mutfağında demleyeceğim çayın eve yayılan kokusunu…Her canım sıkıldığında, kendimden bile uzağa gitmek istediğim anlarda kapatırdım gözlerimi; o evin terasında hayal ederdim kendimi. Yaşamak istediğim evin resmini oluşturabilmek için; hayalimdekine ait izler bulduğum parçaları birleştirerek kendi fotoğrafımı oluşturmuştum. Ajandamın arasında taşımaktan hiç vazgeçmedim. İşte o fotoğrafı yollamıştım, emlakçıya. Usanmadan dolaştı kasaba kasaba ve buldu benim için; o evi.

   Bu düşünceler içindeyken; yol kenarında ki gözlemeciler takıldı gözüme. Evet; ilk mola. Sadece Nesrin’im artık, hayatın sonsuz ,fırsatların sayısız olmadığını biliyorum. Ve gidiyorum. Benim hikayem şimdi başlıyor.

ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

 
2 Yorum

Yazan: 30 Eylül 2011 in GENEL

 

HERKES GİDER Mİ? 12

 

 

 

Serin bir gün. Güneş saklambaç oynarcasına bulutların arasına girip çıkıyor. Buraya gelişimin üzerinden geçen ikinci sonbahar. Rüzgarın dokunuşları değişti adeta. Garip bir hüzünle dokunur oldu. Yaprakları dallarından koparıp ahenkle dans edercesine, havada uçuran melodisi değişti. Doğanın yaza ettiği bu hüzünlü veda nasılda sarıp sarmalıyor insanı. Buraya ilk geldiğimde tam tersi; delicesine bir telaş, heyecan vardı gökyüzünde, rüzgarda, ağaçlarda, toprakta…  Sabahları uyandığım evin sessizliği bile farklı Ahmet. Eşyaların renkleri, içtiğim kahvenin ağzımda bıraktığı tad, sigaramın dumanı, kalemimden çıkan sözcükler…Her ayrılığın arifesinde düşüncelerin, soru işaretlerinin kıskacında yaşadığımız gri suskunluğu, bitmeyen devinimle her sonbahar yaşıyor doğa. Düşününce nasıl yorucu geliyor.
   Verandada öylece durmuş çayımı yudumlarken aklıma tek mevsimlik yaz aşklarının yaşandığı yazlık siteler geldi. Sokaklarında günler-geceler boyu, damarlarında akan deli kanın hızına ayak uydururcasına, heyecanla aşklar yaşamış gençlerin olduğu yazlık siteler. Şimdilerde eşyaların yüklenmiş olduğu arabalara binip farklı farklı yerlere gitmişlerdir. Aşıkların arkalarında bıraktıkları ayrılık hüzünleriyle başbaşa nasıl da boynu bükük kalmışlardır şimdi o sokaklar. Her gidenin ardında bıraktığı gibi bir hüzün.
    Bahçemdeki mevsimliklerde büktüler boyunlarını, yapraklar çaresizce teslim oldular mevsime, sevdiklerim geldi-gittiler, sofralar kuruldu-toplandı, şişeler açıldı-boşaldı, kahkahalarla şenlendi evim, bahçem, gönlüm… Şimdi sustular. Şimdi bitti. Bir yaz geldi geçti de bu dalıp gitmelerim neden hala benimleler? Rüzgar bu tepede saçlarıma ilk dokunduğundaki göz yaşlarım hala gözümün ucundalar. Neye ağlamak istediğimi bilmiyorum. Ama orada gözümün ucundalar işte.
   Sabah uyandığımda duymak istediğim koku kime ait? Sıcaklığını hissetmek istediğim dokunuşlar kime ait? Seni özlemiş olabilir miyim Ahmet? Kokunu duyuşum özleyişimden olabilir mi? Yağmur gibi sessizce yağıyor içime özlem. Belki de bildiğim, tanıdığım tek koku seninki, tenimde izi kalmış dokunuşlar yalnızca sana ait olduğu içindir. Başka türlüsünü bilmiyorum çünkü.
    Rüzgarın etkisiyle çarpan kapının sesiyle bir ürperme geldi üzerime. Çayım buz gibi olmuş. Aslında üzerime daha kalın birşey alıp varendada kalabilirim. Fakat; salonda beni kucaklamak için bekleyen koltuğa yayılıp uzanmak daha çekici geldi. Önce mutfağa geçtim. Üzerine sıcak su ekleyince; fincana attığım kabuk tarçının kokusu yayıldı mutfağa. Salona geçip koltuğa oturduğumda farkına vardım ne kadar üşümüş olduğumun.
   Odaya dolan müzikle dalıp gittim gene. Oldum olası medet ummuşumdur zaten Farid Farjad’ın kemanından. ”Kemanı ağlatan adam” derler ya. Beni de sus pus ediverir.
    Aşk! Evet; aşk… Özlediğim aşk. Yağmur gibi içime özlemle dolan aşk. İçimde gitgide yükselen aşkın sesi. Ama kendimi  yeni bulmuşken, tekrar kaybetmek isteyişim neden? Heyecandan uykusuz geçen geceler, kanamış su içercesine sevişmeler, konuşmadan yalnızca dokunarak anlatılan masallar, yalnızca benim etrafımda dönen dünya… Sonra? Ya sonra? Biter mi? Gider mi sorularının geleceğini bile bile neden bu aşkı özleyişim? Kaçıp gittiğim tek geceydi. O ufacık otel odasında geçirdiğim geceyi unutmam; aşkı bir daha istemem sanıyordum. Bütün bedenim bıçak darbeleriyle paramparça olurcasına acıyorken, aşktan, aşkın acısıyla. Ben gittim Ahmet. Herkes gider mi, benim gibi?
    Bu defa yazdığım mektubu sana yollamayacağım, Ahmet. Bir yanım; bahar gibi, izin istemeden, Vuslat’ın gözlerinden içine sızan aşk için çok mutlu, diğer yanım ürkütücü şekilde; insanı kendinden alan aşkın, geçmişten kalan tüm izleri silip silmediğini delicesine merak ediyorken. Beyninden, bedeninden, kalbinden silindi mi tüm izlerim?
 
ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL
 

HAYATTAN NE ÖĞRENDİLER (Edip Akbayram )

  • Doğduktan bir müddet sonra, önce konuşmayı, sonra yazmayı öğrettiler. Büyüyünce, ikisininde en sakıncalı iki şey olduğunu…
  • Haksız olana karşı olmayı, güzel olanı sevmeyi, yaşamın bazen ne kadar boş ama her şeye rağmen çok değerli olduğunu…
  • Ardımda bıraktığım yaşama vefasızlık etmemem gerektiğini…
  • Yalansız, çıkarsız ve gerçek dostluğun başka gezegende olduğunu…
  • En temiz ve karşılıksız sevginin çocuk sevgisi olduğunu, güven duygusunun tekil bir şey olduğunu, içki masasında ”güneşi zapt edenlerin” meydanlarda kaybolduğunu…
  • Aziz Nesin’den; ölümün toprağa karışmak olduğunu, mezarı olanların başına nelerin geldiğini, güzel şeyler yapınca, olduğunuz gibi göründüğünüzde halkın sizi kucaklayacağını…
  • Gencecik bedenlerini ölüme yatıran çocuklardan, ”yaşamak için ölmesini bilmek gerektiğini”; ancak, hiçbir şey için yaşamdan vazgeçmemeyi…
  • Kadınların; denizler kadar derin, içinde inanılmaz güzellikler besleyen, verimli, doğurgan, rüzgarlarda hırçın dalgalar kadar tehlikeli olduğunu; elimizdekilerin ise okyanus olduğunu…
  • Erkeklerin, gönül oburu olduklarını…
  • Dünyaya her ne kadar erkekler hakim gibi görünsede, asıl erkin kadınlar olduğunu; kadınların daha cesur, güçlü, dürüst ve namuslu olduklarını…
  • Marquez’in ”Yüzyıllık Yalnızlık”ını, Nietzsche’nin ”İyilik, en büyük kötülüktür” öğretisini, hem yaşadım, hem anlayamadım. Bazı şeylerin hiç anlaşılamayacağını…
  • Gittiği yolu unutanların, yürümeyide unutacağını öğrendim. Dizelerinden, satırlarından, oyunlarından, seslerinden beslendiğim insanları, çıplak gördüm; kimileri ete kemiğe bürünmüştü kimileri iskeletti. O zaman, çıplaklığın erdem olduğunu…
  • Bir bitkiye su vererek, onun büyüyüp serpilmesini, sana muhteşem renkte bir çiçek vermesini beklemeden senin ona bir çiçek sunman gerektiği gerçeğini…
  • En önemlisi, sevgiden ve umuttan asla vazgeçilmemesi gerektiğini…
  • Bu coğrafyanın neresinde olursanız olun; eğer doğru adresteyseniz, postacının size ulaşacağını öğrendim.

EDİP AKBAYRAM

( Müzisyen 1950 – )

 
Yorum yapın

Yazan: 27 Eylül 2011 in Hayattan ne öğrendiler?

 

deux jours à Paris

”Kafa nereye ben oraya” diyerek bindim uçağa. Gece uçaktan indiğimde; limanda, gelip geçenlerin heyecan ve koşturmacalarının ardından bıraktıkları yorgunluk. Bende ise beklenen buluşmanın heyecanı. Önce valizim yanımda çöküverdim kaldırıma, yaktım sigaramın ucunu. Uzaktan gördüğüm uzun taksi kuyruğu bile teleşa sürükleyemedi beni.

Sıra bana gelip taksiye bindiğimde, radyoda çalan fransızca parçalarla, önceki yazımda ( kafa nereye ben oraya ) anlatmış olduğum gibi hülyalara daldım. Sürücünün Türk olduğumu öğrendiği an a kadar sürdü, bu rüyalar alemindeki gezintim. ”Erdoğan. Tayyip Erdoğan. Esselamü aleyküm.”ün ardından Tunus’lu olduğunu söyledi. Radyo kanalını değiştirmese gene sorun yoktu. Sohbeti koyulaştırmadan orada bitirecektim. Adam radyo kanalını değiştirdiği an da kulaklarımda çınlayan alaturka melodiler, kafamdaki tüm kurmacanın üzerini örttü. Ve bende film koptu. Başladım gülmeye. Otele gidene kadar gülüp durdum, kendi halime. Bütün organizasyonları yapmış, güler yüzüyle, otelin önünde beni bekleyen arkadaşım Yasemin’le buluştuğumda anladım, tatilin tekrar başladığını.

İki gün, üç geceye sayfalar dolusu hatıra sığdırdık. İlk gece yatmadan önce düşündüğümüz şey; sabah kahvaltı edeceğimiz yerdi. Bir de şehir rehberini eline alan Yasemin ” Müzeleri, sarayları geç. Sen gezmişsin zaten. Tekrar gezmek istediklerin var mı?” dediğinde, geçireceğimiz günlerin seyri belli olmuştu.

Sabah tesadüf eseri karşımıza çıkan, ertesi sabah tekrar bulana kadar helak olduğumuz pastaneden ( http://www.maison-kayser.com/ ) atıştırmalıklar alıp başladık güne. Adım adım Louvre turu çok zevkliydi. Sonrasın da gezi otobüsüyle şehir turu.

       Diğer olup biteni satır başlarıyla geçmediğim taktirde toparlayamayacağım.

   ”Şehirde Louvre dışında bütün tarihi eser, müze, içine girilip görülmesi gereken ne kadar  yer varsa hepsinin önünden geçerken tarihçeleri hakkında yazılanları okuyan. Sonra yolluna devam edenler kim?” Biz.

    ” St. Germaine sokaklarından birine bakan otel odalarının balkonunun fransız oluşuna aldırmadan, daracık yere bahtaniye sererek gece şarap içen kim? Biz.

     ”Kimseden fotoraflarını çekmesini rica etmedikleri için, hatıra kalacak olan her bir fotoğrafta yalnızca kafalarıyla yer alan kim?” Biz.

     ”Taksiye binmemekte kesinlikle direnen, en az metro hattı kadar karışık olan Paris otobüs hattını çözeceğiz diye, şehri arşın arşın yürüyen kim?” Biz.

     ”Alışveriş yapmak yerine tüm parayı gece yarılarına kadar uzun sohbetler ettikleri yeme-içme mekanlarında harcayan kim?” Biz.

”Şehirde önerilen tüm kafelerde kahve içen, her restaurantta yemek yiyen kim?” Biz.

”Her şartta önceliği yayalara veren sürücülerle dolu caddelerin tadını çıkartmak istercesine, yanan her kırmızı ışıkta kendini yola atan kim?” Yasemin.

”Mükemmel fransızcasıyla herşeyi halleden kim?” Yasemin.

   Yani arkadaşlar; Şanzelize’de yürüdüm. Yürüdüm ama; kalem etek, topuklular, omuzlarda hırkayla falan değil. Yürümekten bitap düşmüş ayaklarda spor ayakkabılar, eşofman, belimde bağlanmış gömlek, omuzda koca bir çantayla.

   DİP NOT: Bir turist için İstanbul herşeyiyle mükemmel bir şehir. İki kıtayı birbirine bağlayan Boğaz Köprüsü’nü ücretli olarak yaya trafiğine açmıyor olmaları büyük eksiklik. İstanbul’da her bütçeye göre adam akıllı yenecek birşeyler bulmak çok daha kolay. Şehir planlamacıların çoğu her ne kadar kabul etmeselerde geniş kaldırımları olmayan, trafik keşmekeşi çözülemeyen şehir için metrobüs,  atılmış güzel bir imza.

Bir de; Paris gerçekten ”aşk” kokuyor.

Sevgiyle…

 Paris\’te geçen iki günümüzü anlatan parça…

ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

 
Yorum yapın

Yazan: 26 Eylül 2011 in GÜNLÜK, GEZDİM

 

KAFA NEREYE BEN ORAYA

Zaman zaman düşünüyorum da aklım almıyor. Sonra da bu felsefeyle uğraşanların yüzüp yüzüp sonunda kalakaldıkları bir damla suda boğuluyor olmalarını, insanoğlunun işi tembelliğe vurup felsefeden vazgeçerek sonlarına daha hızlı ve yoz bir şekilde gidişlerini anlayabiliyorum. Yaşam gerçekten çok karmaşık…

  Hayat tek bir beden ve ruhla yaptığımız bir ekip çalışmasıysa; bu beden, sürekli değişen ruh hallerimize nasıl ayak uydurabiliyor? En azından benimkinin durumu hayli zor. O kadar ani inişler çıkışlar yaşıyor ki zavallı. Coşkuyla çığlıklar atan yüreğim, bir bakıyorsunuz bir anda karamsarlığın diplerinde. Gözyaşlarıyla dinlediğim şarkının hemen ardından dinlediğim bir başkasıyla, elde mendil halay moduna geçebiliyorum. Damarlarda akan kanın sürekli değişen hızı, inip çıkan tansiyon…Sabah neşe içinde cik cik güne merhaba demiş Özgür; bir bakmışım gece yatarken bir daha hiç çözülmeyeceğini sandığı, dudaklarına vurduğu mühürle yatağa girmiş.

Ne yapsın bu beden? Nabza göre hormon, kan…

   Geçen gün işten dönüyorum; cd çalarda Erdo’nun son aldığı albüm çalıyor. Melodiler eşliğinde; ben Paris sokaklarında arzı-endam ediyorum. Omuzlarıma minicik bir hırka almışım, alta geçirmişim bir kalem etek, ayakta sivri topuklular, elde ufak bir çanta, gözlerle siyah gözlükler…Tabi hayal bu ya; ben takribi 45, maksimum 50 kilo civarındayım. Tutturmuşum bir melodi Şanzelize’de geziniyorum. Kan akışı normal, mutluluk hormonu akıyor kanalların her birinden. Şarkılar eşliğinde yaptığım gezinti; 25 dakika kadar sürdü.

   Derken; evin önünde arabayı park ettim. Beni karşılamak için kapıyı açan Oğuz’un: ”Anne bana ne aldın?” sorusu, bir tokat gibi indi hayallerimin üzerine ve ben cumburloppppp gerçek hayattayım. Müzik aniden kesiliverdi, topuklular çıkıp parmak araları geçirildi ayaklara, kalem eteğin yerini aldı bir şort! İşte ne yapsın şimdi bu beden, herşey tepe taklak.

  ”Nereden geldik?” – ” Nereye, hangi yoldan gidiyoruz?” – ”Tanrı var mı? Yok mu?” – ”Kader var mı?”- ”Akıllı bir hayvan olarak mı yoksa aklı olmayan bir hayvan olarak mı yaşamak daha zor?” – ”Dünyanın sonu gelecek mi?” – …………”Bir ruha, durmadan binbir düşünce dolanan kafalara; bir beden yeter mi?” Bak şimdi bu satırları yazarken aklıma gelene; acaba Elif yatarken diş lastiklerini takmış mıydı?

   İşimiz zor çok zor millet. Ekip kabul ederek beden ve ruhumuza iyi bakıp, beslemeliyiz. Yoksa mazallah tık!

Sevgiler…

ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

NOT: Tahminen siz bu satırları okurken ben, Paris’e gitmek üzere uçakta olacağım. Evren bu ya; ben bu yazıyı yazalı 20 – 25 gün olmuştur. O günden beri arkadaşımdan aldığım teklif, karşıma çıkan şarkılar, okuduğum kitap, izlediğim filmler, hepsi bir şekilde Paris’le ilintiliydi. Yani ” kafa nereye ben oraya ”… Pazar akşamına kadar bloğuma iyi bakın, ilginizi eksik etmeyin.

 
1 Yorum

Yazan: 22 Eylül 2011 in GÜNLÜK, GENEL, İNSANOĞLU

 

OKULDA İLK GÜN

Dün, milyonlarca öğrenciyle birlikte, uzun süre ara verdikten sonra kız kardeşim içinde okulun ilk günüydü. Sabah okulda görev yapan diğer öğretmen ve öğrencilerle tanışacak olan Özlem’di fakat bana ne oluyordu? Gelde söz geçir işte, hiç durmadan çalışan kafaya. Gece uykuya dalarken içinde garip bir heyecan…

Sabah uyandım; ne giymiştir acaba! Derken; o saatten sonra ben oldum Özlem. Arabaya bindiğimde ne çalan müziği duyabiliyor, ne de önümdeki görüntüleri net algılayabiliyordum. Neredeyse; heyecanlı olduğumda her zaman bulanan gözlerim okula varana kadar açılamadı. Yol boyunca bir tarafım; okula ilk defa giden bir çocuğunki gibi heyecanlı, sus pus. Bir yanımsa öğrenciler karşısında ne diyeceğini, nereden başlayacağını bilememezlikle gelecek olan ani ağlama isteğini bastırmaya çalışıyor. Dört yıldır çocuğumu bırakıp ayrıldığım okul bahçeleri oldu. Bu defa koşarak kaçmak istiyorum, göreve başlayacağım okul bahçesinden. Bu duygular içinde allak bullakken beni karşılayan okul müdürüyle sınıfa gidiyorum. Aman Allahım; ufacıklar, merakla bana bakan gözler…Şimdi şuracıkta çöksen sandalyeye başlasam ağlamaya. Desem ki: ” Korkuyorum. Biliyorum yarın geçmiş olacak ama bugün çok korkuyorum çocuklar. Bugün ilk gün. Keşke annem getirmiş olsaydı da bekliyor olsaydı beni okul bahçesinde.”. Derken; içlerineden biri kalkıp gelse yanıma dese ki: ” Herşey çok güzel olacak.”. Hatırlatsa bana uzun zamandır içimde biriktirmiş olduğum sevgiyi, bilgiyi, sabrı…

Bu düşüncelere dalmışken baktım ki kendi iş yerimdeyim. Evetttt! O ufacık, meraklı gözlerin karşısında değil, masamda bilgisayarımın başında ve güvendeyim.

Daha bitmedi: akşam Özlem’le yaptığımız telefon konuşmasında; bunların hiç birini yaşamadığını, sanki daha dün dersten çıkmışcasına rahat olduğunu öğrendim. Anlayacağınız o ki; ben kendi kendime dünden beri boşu boşuna sarıp durmuşum düşünceleri kafamda…

Herşey daha güzel olacak. Nice güzel başlangıç, nice güzel ilk lere…

ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

 
Yorum yapın

Yazan: 20 Eylül 2011 in GÜNLÜK

 

VARLIĞIMIN SEBEBİ

güneşsiz günlerde mi varmış
ayın kuvveti miymiş
yoksa yine mi sen
bilemem ama
sen kendimi bulduğum dişi bir ayna
sen gözyaşlarımdaki acıyı unutturdun bana

acı sen varken ürkek bir kedi
yokluğun faciam olur gitme kal varlığımın sebebi


Birbirimize ”can dostum” dediklerimiz vardır demiştim ya…İşte; yağmur, çamur, iyi, kötü demeden yanımda, arkamda, önümde değil yanımda olan ”can dostum” Belgin yollamış bu satırları, ilk göz ağrım, yaşama sebebim Elif ve benim fotoğrafım üzerine. Ben yüreğime yazdım yetmedi, sizlerle de paylaşmak istedim.
ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL
 
Yorum yapın

Yazan: 20 Eylül 2011 in GENEL

 
 
%d blogcu bunu beğendi: