RSS

sıcaklığı üzerinde

 

 

Kendinden büyük yaşta olanlar, tecrübeliler değil de kendinden küçükler söylediğinde daha bir dokunuyor insana, bir silkeleyip kendine getirtiyor insanı. Ki; bu arada tecrübe dediğimiz nedir, yaşla yıllarla doğru orantılı mıdır? Elf yaşıtı kuzeni (20) bu sabah, günün körü saatte mutfak masasında kahve içiyorken biz ikimiz, henüz rüyalarımız pijamalarımızda, uykunun kırıntısı çapaklar gözpınarlarımızdayken:
“Her şeye rağmen hayat devam ediyor Özgür Abla, her başım sıkıştığında bunu düşünüyorum sonra geçiyor.” dediğinde hissettiğim, düşünebildiğim tam da böyle bir şeydi. Benden tecrübelerce yol almış gibiydi. Dudaklarındaki tebessümü bir kutuya hapsedip başucumda saklama arzunun dibine düştüm. Ufacık bir tesadüf, bakışı işaret kabul edip peşine düşebilmesini kıskandım. Siktiri çekmeden siktirleyebilişini, her yeni sabahla gelen tazelenişi içine kabul edişini mesela. Sonra tazeliğini bencilce yalnızca kendisine saklamadan, cömertçe kahverengi uzun kıvırcık saçlarının ucundan dağıtarak asansöre binip gitti. Son bir öpücük de fırlattı dudaklarıyla olduğu yerden.
Şu anda ben Oğuz’un basketbol antremanında çocuklarını izleyen diğer velilerin arasında kulağımdaki kablolardan dün gece Ece’nin müzik arşivime yüklediği şarkıları dinliyor, “her şeye rağmen hayat devam ediyor.” diyorum. Bulaşıcıdır duygular ama ben güzel olanlarını seviyorum. Sizlerde kendinizi iyi hissettirecek, güzeli hatırlatacak insanlara sürtünün dilerim. Benim artık üzülecek kırılacak yerlerim çok yorgunlar çünkü. Hep güzel söylemek, güzel duymak istiyor şu ufacık kalbim, kulaklarım.
Güzel hafta sonları olsun.
Bir de canım, en derinimden sıcaklığı üzerinde kavrulmuş karışık kuruyemiş çekti şu an. Tadı dilime geldi.
Sevgiyle, tutku, aşkla!..

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

Reklamlar
 
1 Yorum

Yazan: 09 Aralık 2017 in GENEL

 

hop dedik

 

Gökyüzünde yalnız gezen yıldızlara, Güneş’e, Ay’a şarkılar, şiirler yazılmış. Isınıp, aydınlatmak, yol göstermek, rayında tutmak derken derken ilişkimizi neden bunlarla sınırlayamadık bunlarla. Ben diyorum ayarımız yok bizim.

Bu kadar uzağımızdalarken nasıl oluyor da üzerimizde bu kadar etkili olabiliyorlar. Işığı, sıcaklığı falan tamam akıl alabiliyor. Da; ruhsal olarak diyorum, duygu durumlarımızı nasıl derinden, yakından etkileyebiliyorlar? Oldukça uzun zaman önce okumuştum; doğumgünü kutlamalarının çıkış sebebi bile bunlar. Güneş ve yıldızlar doğumgünlerimizde ( bir gün önce ya da sonra olabiliyor muş ) haritada doğduğumuz gündeki yerlerinde oluyor ve biz o doğum şokunu tekrar tekrar yaşıyor muşuz. Hele ki; bir sapma olsun vay halimizey miş. Al sana ters kavuşma, bunalımlı bir gün. Işte bu ihtimale karşı kutlamalar yapılır, doğumgünü olan kişi yalnız bırakılmaz mış, bunalıK olmasın, enerjisi yükselsin diye.

Merkür’e gelirsek, bu da yılda üç kere üç haftalık dönemlerle geriliyor muş. Yalnız başına gerilese iyi bu sırada bizler zaman durmuş gibi hissediyor muşuz. Adeta uzun bir ara vermişsiz gibi. Bu zamana kadar yaptığınız şeyleri geri dönüp değerlendirmek için en doğru zaman mış. Bu dönemde risk almaktan uzak durmalı, risk teşkil edecek girişimlerden de mutlaka kaçınmalıy mışız. Detaylara önem verip, yanlış anlaşılmalara karşı da dikkatli olmalıy mışız. Yaşamınızı etkileyecek büyük değişikliklerden ise uzak durmalıy mışız.

Şahsen ben, kendim doğumgünlerimde pek travmıyorum, benim işim sorgulama. Beni asıl tepe taklak eden hep Ay. Vampirlerle soy kesişmem olduğundan şüphelenecek kadar sapıyor rotam. Dün gece büyük geceydi. Bir de üstüne her yerde bangır bangır yazıp durmadıkları durum gerçekleşiyor ya, ben perişan.

Merkür geriliyor muş. Gerilerken gerilerken dün gece sanırım bana girdi. Iki gün boyunca süren iç sıkıntısı, öfke topu yutmuş hissiyatı… Telefonda Özlem aynı durumda, yanımda Elf ( Alp beni eskisi kadar sevmiyor gibi sanki! ) aynı durumda birbirimiz eyler haldeyken dolunay haberine sevinişimiz görülmeye değerdi. Hele ahizenin karşı ucunda Özlem’in:

– Gerçekten mi? O yüzden mi böyley mişiz? deyişi üstüne bir de suni gülüşü…

Gülelim mi, kaçalım mı derken oldu mu sana akşam. Saati 03:00 etmiş, nefes almakta zorlandığımdan balkon kapısını açıp yatmış, kafamdaki deli hesaplaşmalarla debeleniyorken yağmur sesini duydum. Kendimi balkondan atmama ramak kalmıştı yardımıma yağmur yetişti. Adeta içime içime yağdı. O yağarken ben uyumuşum.

Ben gerçekten neredeyim?

Buradaysam neden burası?

Doğru mu?

Gerçek buysa rüyalar ne?

Evlilik nedir?

Hatıra dediğin nedir?

Hatıra olarak saklayacaklarımızı biz seçiyoruz sanki?

Sarımsak yiyip ağzı nasıl kokmaz bir insanın?

Bu beyine istemedik, fazla bulduklarını silme yetkisini kim ( hangi güç ) verdi?

Feyza neden böyle yaptı acaba?

Ay içime kaçmış olabilir mi?

Yuttum mu ben O’nu?

Neden rahat olamıyorum?

Insanlar neden yalan söylerler?

Gece yatarken süt içmek yararlı mı?

Adalet bu dünyada tecelli ediyor mu?

Ediyor da biz farkına varamıyor muyuz?

Artık hiçbir şeyi, hiçkimseyi özellikle kendimi umursamayacağım!

Uyumadan önce son hatırladıklarımsa bunlar. Sabah uyandığımda başka bir insan mıydım? Tabii ki, hayır. ‘’ Bu ne lan dünün aynısı! ‘’ diye mırıldandım. Stabil kalan durumuma inanamamanın verdiği bir titreşimle neredeyse bütün sabahı da ağlayarak geçirdikten sonra ben sağ Ay selametle diyerek evden dar attım kendimi. Ben ağlarken içime dolan güven hissi ve resim yapmanın iyileştirici gücüyle bu saatlere geldim, şükür.

Bak içimde gene hafif bir fokurdama var ama aynı zamanda çok uykum var. Beynime tıpa tıkayıp yatacağım. Hiç uzatmayayım.

Tatlı rüyalar.

Geri geri gelirken dikkatli olalım.

Tişikkirlir Sipirmen!

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

İşte bunlarda gerilemeyle ilgili gelen mailden inanan – inanmayanlar için alıntıladıklarım:

‘’ Merkür gerilemesini iyi bir şekilde kullanmak isterseniz olaylara daha farkındalıklı yaklaşmalısınız. Merkür 12 Aralıkta güneş ile kavuşarak tüm başarılarınızı aydınlatırken, 15 Aralıkta Venüs ile kavuşum yaparak aşk ve ilişkilerdeki ödüllerini önünüze getirecektir. Harekete geçin. 
Geleceği belirlemenin ilk şartı, yönü ve yolu belirlemektir. Zaman en etkili ilaçtır. Vakit öldürmek, intihar etmek demektir. Çalışmaya zaman ayır, başarının bedeli budur, düşünmeye zaman ayır, iktidarın kaynağı budur.
Eğlenmeye zaman ayır, sağduyunun kaynaklarından biri de budur. Etrafındakilere nazik davranmaya zaman ayır, mutluluğa giden yol budur. Hayal kurmaya zaman ayır, dünyanın dertlerini kısa bir zaman unutmak için en tatlı çare budur.



Kim inkar edebilir ki, kendi canını yakan kişiyi sevmediğini….Evrenin en puanlı sorusu burdan gelir.
Yaralı şifacı Kiron uzun zamandır süren geri hareketini tamamlıyor ve durağan pozisyonunda gerileyen merkür ile birbirlerine meydan okuyorlar.Aynı zamanda Satürn de Merkür ile kavuşum yapıyor. Kısaca yaralarımız acıyor ve bu acıyan yer çoktan kabuk bağlamış bir yerdi….
Nerden çıktı bu acı şimdi?
 Acaba bu yarayı kabuk mu bağlamıştı,yoksa kabuğun altında yaramı vardı? Bazen neresinden baksan işe yaramaz. Olan olmuştur bir kere. 
İlişkiler konusunda korkularınızla yüzleşmeye başlayacağınız bir zaman içine giriyoruz. ‘’

 
Yorum yapın

Yazan: 04 Aralık 2017 in GENEL

 

stabil

 

 

‘ Topla şu belini bıkınını! ‘

Çocukluğun hadi neyse büyüdüm sonra biraz daha derken koca kadın oldum hâlâ aynı cümle. Bununla büyüdüm. Ama ben daha küçükken pek bu şekilde değil de;

‘ Topla şu belini bıkınını bir daha söylemeyeceğim!..’ şeklinde, hafif yükselen ses tonuyla söylerdi annem. Kalabalık ailelerin şanından mıdır nedir pek bilemiyorum ama sağolalım bizim ailede herkes yüksek sesle konuşur. Biraraya geldiğimizde oluşturduğumuz kalabalık durumdan dolayı kendimizi duyurmak için sesimizi yükseltmek zorunda kalmaktan kaldı bu, diye kabulleniyorum. Hele beş teyzemden adı lazım değil, Nalan olan var ki; ses tonu ve şiddeti ağzından çıkan her sözü komut şeklinde algılamanızı sağlayacak cinsten, maşallah. Eee haliyle annem Vilo’da çekmiş kadın ne yapsın. Çocukken yüklenilen anlamları nasıl değişiyor her şeyin. Kocaman olduğunda nasıl özlüyor insan o yükselen sesleri, fırlatılan terlikleri, olduğu yere zımbalayan bakışları… Şükürler olsun ‘ Geliyorum oraya şimdi!’ nidalarının sonunda hiç gelmedi annem bulunduğumuz yere çünkü gelmesine gerek kalmadan komuta zincirini izlemek üzere yetiştirilmiş, o özelliklerle doğmuş bir nesildik. Şimdi ki nesilde oraya gitmeyi bırak kendini oradan oraya at, dediğimi dedim – düdüğümü çaldım hali var çocuklarda. Hadi modern, anlayışlı, anlayan, açıklayan bir anne olmaya çalış o da ergenlikte elinde patlıyor, anlayışın elinde oturuveriyorsun. Geçenlerde okuduğum bu anlayan-anlatan-dinleyen anne durumunu fazlaca abartmış olan çıldırık anneler için yazılmış olan bir anektodu paylaşayım:

‘’ Ablam oğlunun her yaramazlığına modern anne olarak uzunca konuşuyor. Çocuk o kadar bıktı ki, geçen gün ‘ Anne ne olur beni döv ve daha fazla konuşma!’ dedi. ‘’ Bahsettiğim durumu özetlemek için yeterli bence. Her şeyin bokunu çıkartacağız ya bu ilgilenme olayının da çıkardık. Itiraf ediyorum bir dönem o yola sapacak gibi olacaktım ki Özlem vurdu kafama, düzeldim. Ama şimdi parkta, mağazalar da falan bu türleri görünce dövesim geliyor, ‘ Kendine gel yahu! ’ diyesim geliyor.

Bak ya konu gene sapıyor…

Bu bel bıkın toplama mevzunu diyordum. Annem gene haklı, gene haklı, hep haklı. Şimdilerde sokağa çıkarken giyisilerimin en içine ne giydiysem onu güzelce sokuşturuyorum donumun içine oh sıcacık. Hava girmiyor içine insanın. Ama çocuklar olunca anlayabildim; çocuk topluyor o beli bıkını işte o an asıl ısınan anne oluyor. Annelerinizin içini ısıtmak için kendimizi sıcak tutalım. Hatırlıyorum büyük dedemi mesela, O’da içliğini sokardı çorabının içine, sıcacık mış meğer. Ayak ısıtmayı pek çözebilmiş değilim. Ayaklar en içten üşüyorlar adeta. Ayaklarınızı ovarak, okşayarak ısıtacak biriniz varsa sizler anlamazsınız o bir türlü ısınamayan ayaklarla yaşamanın ne olduğunu. Biz damdan düşenler biliyoruz.

Bu satırları yazarken üşüyen yerim yok, şükür. Oğlum yanımda uzanmış, karşımızda sobada odunlar çıtlıyorlar, üzerine koyduğumuz portakal kabuğu misliyor bizi. Bir de çayı demleyip sobanın üzerine koymaya üşenmeyen annesi olaydı oğlanın tam olacaktı amma velakîn yok.

Mutluluk çok dayanıksız bir şey!

Işte bunların hepsinin sebebi bu galiba. Neresinden yakalasa tutunmaya çalışıyor insan. Tutunduğunun yalan olduğunu bile bile bırakmadığı bile olabiliyor insanın. Kimene, banane, sanane diye diye yaşanabiliniyor? Ne o mutluluk kırıntısı, mutlu hissedilen bir an, mutluluk oyunu, mutluluk umudu. Mutlu olmak zorunda mıyız? Stabil durum en güvenlisi bence. Mutlu da hissetmeyeceksin, mutsuz da. Öylesine yaşayıp gideceksin falan. Ne hayal kırıklığı, ne yalan, ne başkalarına ne de kendine ihanet ve benzeri inişli çıkışlı duygu durumları olmadan yaşanılan bir hayat. Yemişim mutluluğu! Ha geldi ha gelecek diye beklenip bir türlü gelmeyen orgazm gibi, kursağında lokmayla kalmış gibi ortalar da falan bırakmalar, kalmalar olmadan stabil stabil yaşayıp gidilmeli bu dünyadan, temiz.

Özetle:

Bizim aramızda yok ama varsa sizlerin aranızda doğum günü olanlar; hepsinin yeni yaşları kutlu, mutlu, sağlıklı olsun.

Üşüyen, dışarıda çalışmak zorunda olan herkese kolaylık diliyorum.

Akılsız başlara akıl, sabırsız gönüllere sabır, hayali olmayanlara hayal diliyorum.

Sağlık olsun.

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

 
Yorum yapın

Yazan: 30 Kasım 2017 in GENEL

 

ciddiyetsiz

 

Toplu olarak, topluluklar halinde yaşamaya başladığımızdan beri bizlere neyi ne kadar, nasıl, nerede, ne ölçüde yapmamızı söyleyen, kurallarla kanunlara bağlayan düzenler var ya… Yaşamsal düzen, eğitimsel düzen, kapitalist düzen, sağlıksal, toplumsal falan. Hani diyorum; bundan bu kadar ye, şu kadar konuş, yalnızca bunları konuş, evlen, her şekilde evli kal, mutlu ol, yazma, yazacaksan kontrollü yaz, yalnızca bunları oku, diğerlerini okuma, izinle gir, giremezsin, bu kadar harca, yetmedi daha fazla harca larımızı düzenleyenler. Işte tüm bunları yaparken bence karar ve zamanlamayı gene bizlere bırakmadan ‘Kış resmi olarak şu tarihte gelir. Kışlık giyisilerinizi çıkarın.’ diyerek bunu da bizim insiyatifimizden almalılar. En azından benimkini!.. Benden bunu da alsınlar da her yıl bu zamansızlığı yaşamayayım. Yoksa gelin görün ki götümün donmasına ramak kalmış ben hâlâ tintiri tintiri.

Ama ramak mamak kalsa da yetiştim ve iki gün önce tıkıştırmak suretiyle kaldırdığım yerlerinden çıkardım onları. Bugün de giydim. Ve yerleştirme sırasında gördüm ki; ben yememiş içmemiş don, sütyen ve çorap almış, durmamışım. Durduramamışım kendimi. Muhneviden kalanlarla beraber yığınca donum var mış. Artık yok! Renk renk çorap alıyor olmalıyım yıllardır, farkında bile değilmişim. Artık farkındayım! Sütyen deseniz; ölçü değişmediği halde bir insan neden bu kadar sütyen alır? Artık almayacağım. Hayır bu dünyayı bırakın götürebilseydim eğer öte dünyada da memelerim açıkta kalmazlar. Aman diyim!

Üç yıl kadar olmuştur sanırım ‘Sade’ adlı bir kitap okumuştum. Hayatın her alanında sadeleşebilmek için yol gösteren bir kitaptı. Ilişkiler, duygular, insanlar, eşyalar, bilumum konularda sadeleşmek. Yukarıda bahsi geçen üç eşya dışında hayli sadeleşmişim. Neyse ki! Kayınvalidemin deyimiyle öyle hırt hışıl dolu değilim. En sevindirici olansa giymediğim hiçbir şeyim yok gardolabımda, ayıklama falan yapmama gerek kalmıyor böylece. Birçok kereler kendimi kasalarda elimdeki ürünle kitap, yağlıboya ya da yemek arasında tercih yaparken bulmalarım boşuna değilmiş. Daha da sadeleşmek için elimden gelenin daha fazlasını yapmak zorundayım aslına bakarsanız. Bu olanlar bile fazlalar.

Geçen sabah aklımda deli sorularla uyandığım sabahlardan birindeydim gene. Düşün düşün bir halta varamadım bu defa da. Insanlığın büyük sorunsalı; neden yaşıyoruz. Yani sonunda öleceksek neden? Neden bu kadar sorun, sorumluluk, kargaşa, endişe, duygusallık, aldanış, aldatma, debelenip durmak neden. Sonunda ölüm olan bu en büyük mecburiyet neden? Hele hissetmek, çaresizce hissetmek, onlarla yaşamak. Birbirimiz sevmek, sevebilmek için sebepler bulmak, olduğumuz gibi kabul edebilmek için kâh gözümüzü yummak, kâh kulağımızı tıkayıp kafayı öte çevirmeler, neden? Başkalarını bırakın kendimizi sevebilmek için yıllar harcamak. Ha sizler harcamamış, doğuştan mükemmel insanlar olabilirsiniz ama ben rahatlıkla itiraf edebilirim, ben hayli çabaladım. Öyle boktan birisi değildim yahu ama kontrol altına alınmam, islah olmam gerekiyordu. Oldum mu? No! Az buçuk diyebilirim. Tüm bunları düşünmeyi bırakmaz, uzatırsam olduğum kadarını bile bozup tamamen sapabilirim yoldan onu da biliyorum.

Derken:

Bir arkadaşım aradı. Can kurtaran da diyebilirsiniz. Karşılıklı ‘ İti an çomağı hazırla ’ durumumuz üzerine konuyu açtığı sırada,

‘ Of! Dur be zaten sabahtan beri kafayı yardım düşünüyorum. ’ deyince

‘ Yine ne düşünüyorsun? ’ diye sordu.

‘ Hayatın anlamını arıyorum bu sabah ’

‘ Ben sana söyleyeyim o kadar düşünmene gerek yok ’

‘ Nedir?’

‘ Alışveriş şekerim. Hayatın anlamı alışveriş. Sen yanlış yerde arıyorsun, kredi kartı ekstrene bakmalısın. ’ dedi.

Dedi. Gülmeye başladık. Bende konu kapandı. Bitti yani. Cevabın ciddiyetsizliğinin, geçiştiriciliğinin içindeydi cevabım aslında

‘ Hiçbir şeyi bu kadar ciddiye almamalı. Yoksa boku yersin. ’ Daha doğrusu ciddiye alacaksan daha ciddi şeyleri almalısın ki sonunda bir eylemin olsun. Ne yani hayatı ciddiye alıp, anlamsız bulup yaşamayı mı bırakacaksın?

Zaten mutluluk bile bu kadar dayanıksız bir şeyken, tanımını bile yapamıyorken, resmini çizemiyorken daha ne yani, nedir.

Bundan daha güzel bağlayamamazlık edemezdim, ettim. Düzeltmeye kalkar, ekler çıkartırsam bir şeyler, üzerine tüy dikmiş olacağım. Özetle; iç dökmem bu kadar cık. Ciddiyetsiz ciddiyetsiz yatabilirim.

Sadeleşmek lazım.

En basitinden…

Sağlık olsun.

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

 
1 Yorum

Yazan: 21 Kasım 2017 in GENEL

 

niyeyse

‘’ Dile kolay. ‘’ Dile, gerisi kolay mı demek istiyor yoksa dile söylemesi kolay gerisi zor mu demek istiyor acaba. Dile kolay kalbe zor mu? Unut demek dile kolay mı? Düştüğün diller umurunda mı? Dilinde yılan olanların kalplerinde ne var? Kalbe sığanlara dil yetebilir mi? Nedir bu dil belası? Ne kadar zorlasam buradan bir şey çıkacak gibi değil. Çıkacaksa bile ben çıkarabilecek gibi değilim. Hadi çıktı diyelim ne yapacağız bu kadar dili. Ama allahtan yalnızca bir dilimiz var ve o da ağzımızın içinde, önünde dudaklar var, aralarında dişler var. Susması gerektiği anlarda kendi iradeleriyle kenetlenemedikleri için pek bir işlevleri yok aslına bakarsak. E dilin kemiği de yok. Kontrolsüz yani. Dengesiz. Bazen edepsiz. Kimi kıskanç. Kimi boş laf sever. Kimi bildiği ne varsa kusar ki çoğu onlar gibilere ‘ağız ishali’ diyorlar. Kimini kesseniz laf alamazsınız. Kimini kesmek istersiniz. Bir de canı çok kıymetlidir, ısırılmaya falan gelmez. Tadı kaçtı mı hayat zindan.

Düşünün bir dil de beynimiz de olsaydı! Vay halimize… Aman tanrım benim bir beyin dilim olduğunu düşünemiyorum bile. Bu iç sesim olarak durmadan konuşan sesin bir de dili olsa! Çenesi düşük, olur olmaz sorular soran, her şeyi irdeleyen, bir gün yüzü göstermeyen, yelkenlerimi suya bırakmama müsade etmeyen, kontrol manyağı, yalandan namus budalası, yerinde keyif pezevengi, el bağlar, göz karartır, laf yetiştirilmez, kavgaya girilmez, zevzek bir şey kendisi çünkü.

Bu dış sesimi seslendiren ağzımın içinde yaşayan dilim daha az konuşmaya başladığından beri hele, halim NİCE. Biri sustu diğeri daha fazla konuşuyor artık. Ses tonu nasıldır diye merak etmiyor da değilim. Yeterince etkileyici olmasa gerek ki; kafamı karıştırıp kalabalık tutmaktan fazla bir işe yaramıyor. Hâlbuki şöyle kendine güvenli, tok, şuh, az öz net konuşuyor olsa, becerebilse işim ne kadar kolay olurdu, koşulsuz itaat. Mis gibi.

Güneş uzak ama ısıtıyor. Yalnızca sana mı, bana mı, ona mı? Her şeyi üzerine alma, anlam yükleme, kendin dışında herkesi suçlamaktan da vazgeç artık. Bir silkelen yahu! Mız mızlanıp durmadan şikayet ediyor, taş atıp kolu yorulsun istemiyor insanlardan gına gelmiş bu dünyaya. Insanlık bu tür yüzünden bugün bu halde. Tabii bir de hâlâ arabasının camından çöp atanlar yüzünden. Işte bir de o ırk temizlenemedi şu evrenden. Ellerinde hortum, musluk, duş başlığı saatlerce su akıtanlar da. O atılan çöpler, tutulan hortum, musluk ve duş başlıkları münasiptir onlara.

Son olarak, son günlerde, son-u gelmeyen tartışmalara sebep olan, hakkında son-suz sözcük yazılan ‘ hayvanseverlik ‘! Hadi şimdi akşam akşam yanlış bir laf çıkar ağzımdan neme lazım… Diyeceğim, soracağım yalnızca şudur aslında: insan olarak birbirimizi sevmeyi, birbirimize bakabilmeyi, birbirimizin haklarına sahip çıkmayı, haklarımızı savunmayı, saygı duymayı, haksızlıkla mücadele etmeyi becerebiliyor muyuz? Bizler insansever olmayı becerebildik mi? Acaba insansever olamadığımız için mi hayvansever olmayı bile beceremiyor oluşumuz. Hayvanseverim derken, hayvansever MİŞ gibi yaparken mahalleleri, sokak, apartman katlarını paylaştığımız insanları ne kadar düşünüyoruz?

Herbirimize çuvaldızlar dağıtılmalı? Bir de düşünmemiz gerektiğinde önümüze koymamız gereken şapkalar dağıtılmalı? Ki; önce kendimize dönük yaşamayı öğrenebilelim.

Böyleyken böyle işte… Gün gelecek hem kendimizi hem de birbirimizi affetmek zorunda kalacağız.

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

 
1 Yorum

Yazan: 15 Kasım 2017 in GENEL

 

istiyor du

 

 

Günaydın

Gün doğdu, uyan istiyor.

Elif, akşam yemekte köfte-patates istiyor.

Oğuz, odası için renkli etiketler istiyor.

Erdoğan, akşam sinemaya gidelim istiyor.

Mila, mama istiyor.

Beden, ona iyi bakmamı istiyor.

Saç, taranmak istiyor.

Tırnak, kesilmek istiyor.

Yağ, daha fazlasını istemiyor.

Yüz, temiz kalmak istiyor.

Dudak, tebessüm istiyor.

Kulak, duy istiyor.

Göz, gör istiyor.

Kalp, hisset istiyor.

Sümük, aksın istiyor.

Kan, damar istiyor.

Çiçek, su istiyor.

Güneş, aydınlan istiyor.

Su, yolunu bulsun istiyor.

Doğa, özen istiyor.

Kitap, oku istiyor.

Giyisi, giyilmek istiyor.

Para, daha fazlasını istiyor.

Yalan, söyleme istiyor.

Iyilik, denize at istiyor.

Yol, git istiyor.

Yol, gidenler dönsün istiyor.

Aşk, yar’ın ucunda kal istiyor.

Aşk, mavi istiyor.

Gökyüzü, kuşları istiyor.

Yalnızlık, paylaş istiyor.

Gözyaşı, aksın istiyor.

Ayrılık, unut istiyor.

Savaş, bitsin istiyor.

Politika, dayak istiyor.

Şarkı, yaşanmışlık istiyor.

Yaşlı, aranmak istiyor.

Küçük, anla istiyor.

Büyük, çocuk gibi olmak istiyor.

Ergen, özgür olmak istiyor.

Dost, güven istiyor.

Kötülük, kötülük istiyor.

Iyilik, hep iyilik istiyor.

Arzu, seviş istiyor.

Zaman, onunla yarışma istiyor.

Dua, kabul istiyor.

Hayırlısı, temiz yürek istiyor.

Hayat, yaşa istiyor.

Kader, kabul et istiyor.

Kadın, ……………….. istiyor.

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

 
Yorum yapın

Yazan: 27 Ekim 2017 in GENEL

 

vebal

 

Öfkeli – kızgın uyuyup, öfkeli – kızgın uyanmak. Nasıl bir haykırış içimde.

Bir şey olmaz cılardan

O kadarını yapamaz cılardan

Zamanla değişir cilerden

Bu kadar bekledim az daha bekleyeyim cilerden

Ben böyleyim cilerden

Üzdüğümü biliyorum ama seni çok seviyorum culardan

Yaptıktan sonra pişman oluyorum culardan

O zaman öyleydi cilerden

Vurup kaçanlardan

Vuramayıp susanlardan

Beni seveceksen böyle sev cilerden

Eğitimli eğitimsizlerden

Gözünün önünde olup biteni göremeyecek kadar kör olanlardan

Görmezden gelenlerden

Herkesten nefret edilesi durumda uyanmak ve tüm bunların çığlığıyla kahve içmek. Işte sabahımın özeti. Ruh halimin özeti bu kadar değil, yani tam olarak değil. Dahası var içimde, daha beterleri. Kötü dilekler var mesela döngüden korktuğum için dillendiremediğim. Kaybettiğim, siktir ettiğim daha niceleri gibi dögünün dönüp bulduğuna karşı inanacımı da kaybedersem yaşayabilecek gibi değilim. Hep kısa kısa cümleler kurarak yaşamaya başladım. Kötü bir şey aslında; söylemek istediklerinden çok fazlasının içinde kalması kötü bir şey. Kafa ağırlaşıyor. O ağırlaşan kafayı söküp atamıyorsunuz da, elim kimde elim bende durumları.

Susmaya, ne olursa olsun sevmeye, kabul etmeye zorlanmış çocuklardık büyüdük ama maalesef öyle de kaldık. Bok çukurunun içindeyiz hepimiz. Azınlık mış, istisnalar kaideyi bozmaz mış hepsi safsata amk. Tüm istisnalar kaideyi bozar, bozmakla kalmaz içine ederler.

Gökyüzüne yazasım var ‘hepinizin canı cehennneme ‘ – ‘ tüm bebek gelinlerin vebali üstünüzde ‘ ‘ölen tüm askerlerin kanları üzerinizde ‘ – ‘ herkes ettiğini bulsun ‘ hatta ettikleri onları bulsun diye. Edilen edilmiş olanların gelip hayatımıza sıçmalarından feci bezdim artık. İçimdeki savaş alanının sebebi bunlar. Soyunun da sopunun da suçu var. En büyük suç benim de olabilir. Ki; ona da varım. 

Diyim ben size; artık aşk falan da kurtaramaz bizi. Aşkın gücünü bile aşar bizim bu hallerimiz. Ona da bir siktir. Aşık olmayın kimseye, alışmayın da. Kimsenin varlığına alışmayın. Dibe batmamak için tepin tepin dur, o kadar.

Oturup düşünelim bakalım o gün geldiğinde ne yapacak, nasıl kotaracağız. O gün mü? Hem kendimizi hem de birbirimizi affetmek zorunda kalacağımız günden bahsediyorum, o gün geldiğinde ne yapacağız diye soruyorum. Gerçi biz de cevap hazır nasıl olsa;

‘ O gün gelsin bakarız. ‘

Valla batsın bu dünya, bitsin bu rüya diyerek kafamı kahvenin o da yetmedi 70’liğin içine gömmeyi düşünüyorum. Merak edenler için: başka planım yok. Tek planım bu. Haydi

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

not: tekrar okuyup yazım hatalarımı kontrol edecek durumda değilim. Eğer bulan olursa uygun yerlerde kullanabilir. 

 

 
Yorum yapın

Yazan: 19 Ekim 2017 in GENEL

 
 
%d blogcu bunu beğendi: