RSS

hakkımı kullanıyorum

Yazlığa giderken toparlanıp bırakılan sonra yazlık dönüşü kapısı bacası açılıp havalandırılan, koltuklarına serilmiş örtüleri kaldırılan, üzerindeki rehaveti atmak zorunda kalan kışlık evler gibiyim. Şimdilerde her lafa antin kuntin kelimeler sıkıştıranlar için meali; mevsim geçişinde adaptation sorunu yaşıyorum tatlişim. Forma, kitap, servis üçlüsünün gündelik yaşantımızın içine ettiği şu günlerden bahsediyorum. O kadar ki; ‘ulan normal bir günümüz nasıl geçiyordu acaba?’ gibi manyakça bir sorunun cevabını ararken buldum kendimi bu sabah. Sanırsın ilk kışım, ben hep yazda yaşamışım. Elimdeki ne cımbızı ne de aynayı bırakasım yok.

Kimi havalardan, kimi yıldızlardan, kimi aydan, kimi yediğinden, kimi içtiğinden dir diyor. Demek kolay mühim olan çözümü demek. Sebeplerini biliyor olmak, öğrenmek rahatlatır mı insanı. ‘ Havalar yaz derecelerinde devam ediyor ondandır.’ diyenler değil de, ‘ Yıldızlarla ayın durumu bıdı bıdı durumda ondandır bu hallerin ve inan bana herkes bu durumda şekerim.’ diyenler daha bi’havalı geldiler, rahatladım. Bizde öyledir ya, herkeste varsa sorun yok. Herkes gibi düşünüyorsan sorun yok. Herkes gibi konuşuyorsan sorun yok.

Herkesin dinlediğini dinliyor, okuduklarını okuyorsan sorun yok. Herkes gibi olup kendini bir daha bulamayacak biçimde kaybettiysen artık herkes gibisin. Herkes kim? Ben pek bilemedim bugüne kadar. ‘bugüne kadar’ zamanlaması yanlış, sanki bugün bilmişim gibi oldu. Tekrar edeyim for you (bir kaç tane daha bu tür cümle kurarsam klavyeye kusacağım )‘ Herkes kim? Ben bilemedim de, bimiyorum da, umursamıyorum da. Ama kalabalık olmalılar. O halde ne halt ediyorlarsa etsinler.’

Asıl sebebim sinirli, sinirlerimin bozuk falan olması. Bu çocuklarımıza öğretilmeleri için okul kitaplarına yazılan cahilliklere, karar vermiş olanlara, Ouzun dün akşam endişe dolu ‘anne ben büyüyene kadar tüm ağaçlar yokolmazlar, değil mi?’ sorusuna, bu akşam masamıza gelen üzerinde Atatürk resmi olmayan bozuk paralara, tüm bu teşkilatın zaman içinde sinsi sinsi yayılıyor olmasına, okul duvarlarına asılı olan afişlere, çocuklarımızı nasıl yetiştireceğiz endişesine, tüm bunları dinle bağdaştıranlara, bağdaştırmak ya da bağdaştıramayacak kadar bile düşüncesi olmayanlara, Bi’şi olmazcılara, Ne olabilr ki cilere fElan falan topuna sinirliyim, bozuğum.

Kızımızın artık kendine ait hayatı olmasına zaten ayrı bozuğum. Görüşebilmek için randevulaşmak zorunda kaldığımız son günleri sevmedim, sevmiyorum, sevmeyeceğim. Ama kabul edeceğim. Oluyordur öyle değil mi; sevmeden de kabul edebiliyoruz, hakkımız var yani. Işte ben o hakkımı kullanıyorum. Çocuklar için söylenmiş ‘Kirlenmek güzeldir.’ lafını çok severim ama büyümeleri o kadar sevinilesi olmuyor muş. Bu sevmemelrin, hoşlanmayışların, kabul edememelerin falan da vardır bir sebebi illakî, çıkar kokusu vakti geldiğinde. Hemen hemen hayatımın her döneminde olduğu gibi ‘aman boşunay mış, bak işte insanoğlu her şeye alışıyor, yemem dediği haltları bile yiyebiliyorken. ‘ diyeceğim gün şahitliğinizde derim, beraber ayarız.

Incir mevsimi de geçiyor olmalı. Deniz kokusundan sonra en sevdiğim koku olma yolunda incir ağacı kokusu. Hayatımda yediğim incir sayısı yaşadığım güzel bir karşılaşma sonucu ilk defa bu sene 3’ü geçip 15-20 sınırlarına dayanmıştır. Tüm yaz yol-kaldırım kenarlarındaki ağaçlardan dilediğimizce incir yiyebildik, şükür.

Takip edenler video paylaşmadığımı, yollayanlarsa pek izlemediğimi bilirler. Dalga dalga yayılışları falan korkutucu geliyor bana. Yalnız bu iliştirmiş olduğumdaki ‘ herkesi mutsuz ediyorsun anne..’ ve ‘ hayat böyle bir şey olsun!’ cümlelerinden etkilendim. Video kurgu ya da değil, benim için önemsiz. Izledikten sonra bir anne olarak; ‘ çocukların gözündeki pozisyonumuz bu mu?’ sorusuyla beraberdim.

Hayat gerçekten bu kadar basit olabilir mi, olmalı.

Herkes istediğini yapabilir mi, yaparsak ne olur.

Sevgi her şeyi çözer mi?

Masumiyet kaybedilmeyebilinir mi?

Büyümek hep mi zor, hep mi masumiyetsiz, samimiyetsiz?

Hayaller hep hayal olarak kalınca hayal kurmaktan vazgeçilir mi?

Rokanın demedi neden hep bu kadar pahalı?

Organik yazılı ürünler gerçek organik mi yoksa çakma organik mi?

Tavukların hepsi gerçekten antibiyokliler mi?

Konuşurken ağızını yaya yaya konuşan bir de hep yoğun olduğunu söyleyen samimiyetsizlerden bir de sinemada mısır yiyenlerden bir de toplum içinde cak cak sakız çiğneyenlerden nefret ediyor ağızlarının ortasına patlatmak istiyorum. Nefret etmek bir haktır, karşılıksız sevmek ya da hiç sevmemek hakları gibi.

Bu arada bu nefret listesi rahatlatıcı ve şaşkınlıkla farkettim çok uzamacalı. Yazılası…

Of! Hadi şişti içim, yatalım.

Sağlık sıhhat olsun.

Huzur olsun.

Dillerde tatlı söz olsun.

Gözlerde samimi bakış olsun.

Bir de;

Hayaller gerçek olsun.

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

 

Reklamlar
 
1 Yorum

Yazan: 15 Eylül 2017 in GENEL

 

o geceden sonra

 

‘’ Yazıya devam etmeden önce boş bir kağıt alarak üzerine bir yapılacaklar listesi yazarak yeni bir başlangıç yapmaya başlamalısınız. Yeni bir döneme giriyoruz..’’ günlerce önceden bu ve benzeri açıklamalar yazdılar. Durmadılar. Yok güçlüsün yapabilirsin, kararlı ol, farkında ol, sil baştan yap, o yıldız bu yıldıza girecek, güneş tutulacak, şapkadan kuş çıkacak, insanlar Noel Baba’ya inanmaktan vazgeçecekler bıdı bıdı. Peki ne oldu? Yıldızlar yollarını sapıtıp bana girdiler, güneş ayı unuttu bana tutuldu. Kaç gün geçti hâlâ tutuğum. Hayır bu kadar insan varken neden ben? Halbukî normale, kötü insan yoktur kıvamına gelmeme ramak kalmıştı. O geceden sonra içine ettiğim ruh halim allak bullak oldu ve ben Yıldız Tilbe kafasına adım adım dönmeye başladım. Ki; onun kafasının tarifi ve tekrar bir ki; bence bugüne kadar söylenmiş en felsefik sözlerden biri ‘’ Hepinizden nefret ediyorum ama yalnız da canım sıkılıyor.‘’ cümlesidir. Şükür ben henüz o kadar değilim, olmamak için elimden gelen yetmiyor ek olarak aklımdan geleni de yapıyorum. Aha gene düğün var, davul sesi geliyor. Bak işte diyorum o geceden sonra eskisi gibi değilim diye; davulun sesi uzaktan bile hoş gelmiyor. Daha ne kadar uzağa gitmem gerekiyor acaba.

Sağlıklı beslenme kafam falan da uçtu gitti.

– Eyyy Güneş sana diyorum. Ne olacak bu işler? Görüyor musun, bu saatte çay demledim yanına da bir kase bisküvi aldım! Bunlar var ya hep senin işlerin. Yoksa bu bisküvileri yiyebilmek için seni bahane etmişliğim falan yok!

Tüm bunların yanında başladığım işi bitirme konusunda ayrıca bir kararlılık hali geldi üzerime, hepsinden ayrın. Başladığım kitap bitti, hafta başında ilk fırça darbesini vurduğum resim bitti, dipfriz yemek dolu, ütümüz yok.

Ayyy Oğuz ( 10 ) geldi yanıma, dizlerime yattı. Şükürler olsun!

O’da bana benzeyecek diye çok korkuyorum. Onun da kafası hep karışık, hep sorularla dolu. Gerçi bu hafta yeni kurmuş olduğu çöp toplayıcılığı işi sebebiyle feci yorgun oluyor, düşünmeye mecâli yok. Çöpünü aldığı her evden aldığı 3tl’ler birikip yekün tutmaya başlayınca hızını alamadı bugün ek olarak sokak temizleme işlerine de gittiler. –ler in açılımı; iki kişi. Kafalarını çalıştırsınlar diye öneride bulunurken işi bu kadar büyütebileceklerini hesap edememiştim. Tutumluluk kıvamında olan para hesaplamalarının cimriliğe doğru kayacağını da. Dün çarşıda canım döner çekti. ‘’ Ne gerek var ya anne, evde bulgur pilavı var işte gidip onu yeriz! ’’ çenesini zar zor bıraktı, oturup yedik. Hesabı ödemek için kasaya yolladım. Dönüşü muhteşem oldu; eve gelene kadar ‘’ ne gerek vardı ’’ ile başlayan konuşma yığınıyla beynimi yedi. Mahalleden bir arkadaşını da davet ederek o bulgur pilavını bugün bitirtti. Zavallı arkadaşı tabağında tane bile bırakamadı, ziyan olur muş. Allammm oğlum bildiğin cimri oldu!!! Bunu da mı güneş yaptı acaba?

Böyleyken böyle işte. Bayram gelmiş neyime ben giderim tersime diyerek hafiften uzayayım, üşüdüm çünkü. Havlu çorap-parmak arası terlik modumda olmama rağmen üşüdüm hem de.

Ek olarak: Bu ay doğum günü olan çok fazla akraba, eş dost var mış. Sayfa aracılığıyla toplu doğum günü kutlamamı yapmak istiyorum. Yaptım.

Hasta yatağında yatan herkese ama herkese şifa diliyorum.

Kendimizi fazla yormayalım.

Öyle her yazılana inanmayalım.

Sevelim sevilelim.

Neşe dolalım taşalım.

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

 

 

 
Yorum yapın

Yazan: 23 Ağustos 2017 in GENEL

 

erdoya

 

Bir doğumgünü yazmak için oturdum ekranın karşısına. Turkuvaz renkli ekrana bakıyorum dakikalardır. Düşünüyorum. Kime yazacağım bu doğumgünü yazısını. Koca, arkadaş, yoldaş, sırdaş, ortak, çocuk? Hepsini biraraya getirince adı sen oluyor aslında; Erdo. Sonra ‘nereden başlasam?’ a geldi sıra. Taaa en başımızdan başlasam sıkıcı ve uzun olur? Yirmibeş sene önce bir okul çayında tanışmamızdan, engeller aşıp buluşmalarımızdan, nikahımıza saatler kala yaşadığımız acı kayıptan, rutubetten duvarlarında mantar çıkan gel-git lerle ilk yılımızı geçirdiğimiz evimizden, bir türlü ısınmayan duvarlarından sürekli sular akan Elif’in doğduğu ikinci evimizden, sıcak suyu akan ilk evimiz üçüncüsünden, bu aralarda yaşanan gel-gitlerimiz, para denkleştiremeye çalıştığımız günlerden, Oğuz’un doğduğu dördüncü evimizden, bahçesinde bana bostan yaptığın beşinci evimizden, çocuklar saatlerce okul servislerinde sürünmesinler diye taşındığımız altıncı evden, tüm aile üyeleri yollarda sürünmesin diye taşındığımız yedinci evden, bu evlerde yaşadığımız mutlu-mutsuz, çözümlü-çözümsüz ama hep kalabalık geçirdiğimiz günlerden bahsetmeye kalkayım dedim, olmadı.

Ne bileyim işte darıldığında sarkıttığın dudaklarından, bunalınca içine kaçmalarından, kimseleri değerinden fazla kafana takmamayı başarabiliyor olmandan, her yıl diyet yapıyor olduğun halde hep göbekli bir adam olmandan, ilişkilerde hesap yapmıyor olduğundan, kan gördüğünde bayılıyor olmandan, kırkbeş yaşından sonra enginar yemeye başlamış olmandan, kelimenin net anlamıyla içinden geldiği gibi olmandan falan bahsedeyim diye düşündüm onlar da olmaz.

Ben bugünkü Özgür olurken her deri değiştirişimi sabırla bekleyip yanımda olmuş olman, beraber düşerken beraber kalmayı da başarabilmelerimiz, yaşadığımız sağlık sorunlarında elim elindeydilerden, her zaman her şartta mutluluk rahatımızı sağlamak için elinden geleni yapıyor olduğundan falan diye lafa devam edersem bu defa da evlilik yıldönümü ya da babalar günü yazısına dönecekti.

Yani Erdocum;

Evlilik ortağım

Çocuklarımın babası

Iyi ki doğmuşsun

İyi ki birbirimiz bulmuşuz

Dilerim ki;

Yeni yaşın ve sonraki tüm yaşların sağlık-huzurla ve bizimle geçsin

Doğumgünün kutlu olsun

Amin

 

özgür tamşen yücedal

 

 

 
Yorum yapın

Yazan: 20 Ağustos 2017 in ÇOCUKLAR, GÜNLÜK, GENEL, KADIN & ERKEK

 

Etiketler: , , , , , ,

devam

Çevirim içi olduğunu görmenin gülüseten gücü adına Merhaba!

Sizlere benim yaşımda bir kadın için tuhaf gibi gözüken yukarıdaki giriş cümlesinin sebebi geçtiğimiz günlerde gençlerle çokça vakit geçirmem. Gençler; kızım ve arkadaşları. Hepsi ofline gözüküp online yaşayan kesim. Daha anlaşılır olarak, bizler gibi kapı gıcırtısında oynamıyorlar. Ak ak, kop kop… Hoşça, sohbetlerle geçirilen vakitlerin bedeli olarak onların ardından bugün makinede yıkanmış, elle asılmış, toplanmış, ütülenmiş, yerleştirilmiş sekiz makine çamaşır ise diğer hediye. Tam bitti derken Oğuz’un arkadaşını yatıya davet etmesi sonucu pişirmek zorunda olduğum yemek, toplamak zorunda kaldığım masa, bulaşıklar… Ve nihayetinde yıkanıp paklanmış, yıkılmamış oturur vaziyette elimde çayımla verandadayım. Şükür. Saçlarım ıslak hafif yel geliyor ama gelin görün ki; kalkıp enseme bir havlu almaya mecalim yok. Öyle ki; ikinci bardak çayı da kalkıp dolduramayacağım için bir bardak yeterli diye diye oturacağım. Arka mahallede düğün var, davul sesi geliyor. Vallahi yalnızca sesi bile yoruyor. Eskiden herkesin samimiyetle eğlendiği düğünlerimiz vardı ya, sonlarına doğru ayak kollar pes eder de tüm mecalsizliğimizle pistten inmezdik işte durumum o. Tabii tüm bunlardan sonra bu nemli saçlarımla, ütü kokan temiz nevresimlere kendimi gömecek olmamın huzuruna bulanmış olmak enfes bir his.

Asıl anlatmak istediğime gelirsem; geçen yaz okuduğum Suna Kıraç’ın biyografisinden sonra bu yaz da Hüsnü Özyenin’kini okuyorum. Az kaldı. Neyse işte bu defa da anlatılan başarılar, cesaretle atılan adımlar, olamazı olur yapabilmeler… karşısında bendeniz bir coş bir daha coş. Öyle ki; üniversiyete dönüp tekrar okuma aşkıyla dolmak falan. Bir bankada çalışabileceğime inanmalar fElan. Bu kadar yükselmenin verdiği enerjiyi tutup bugün ev işlerinde harcamış olmak ise işin trajikomik yanı. Arada beyaz bir kelebeğin peşinden dalıp gitmeler, kahve molaları, iki satır okumalar var tabii. Ama ‘Ne bok yiyeceksen ye, sorumluluk almayı bileceksin. Sorumluluk alamayacaksan o topa girmeyeceksin.’ diye de lafı var. Ben birçokları gibi o topa girenlerdenim. En azından kendim kendime yoğrulup gidiyorum. Başkalarıyla debelenmeden, beklentileri yutarak, kulağın arkası, gözün kapağı, dilin dudağı diyerekten. Nasıl olsa her şey geliyor sonra geçiyor. Geçen gün bir arkadaşım ‘’Doğru söylüyorsun her şey gelip geçiyor be Özgür. Ama ben de sana bir şey söyleyeyim; bir tek aşk acısı geçmiyor. Geçti sanıyorsun ara ara eski dikiş izi gibi sızlıyor. ‘’ dedi.

Bu arada kardeşim Özlem’de iyi geldi son dönemlerde. Gerçi şükürler olsun her dönemimde yanımda. Derken Özlem ve kızı on gün benimle beraber kaldılar. Sabah yürüyüşlerimizde ağaçlara sarılmaları, kahve için hep zaman bulabilmesi, öğleden sonra başlayan dizileri bir de hiç susmayan çenesi. Bir sabah uyandığında boynu tutulmuştu. Sonraki günlerde kızıyla beraber çenesinin tutulmasını bekledik, tutulmadı. Ama insan feci alışıyor. Gidişinin ertesi günü izlemesine laf ettiğim diziyi izler buldum ekran karşısında kendimi mesela. Sabahın bir körü bulaşık makinesini boşaltırken evde tadilat var mış havası yaratmasını. Gelirken bana getirmiş olduğu kitabı ( Beyinde Ararken Bağırsakta Buldum – Serkan Karaismailoğlu ) okuma sürecimde yaptığımız sohbetler sonunda benim beyin – bağırsak bağlantısında kopukluk olduğu sonucuna varmasını. Özetle; özledim, tekrar gelsin istiyorum. Bir de resim yapmayı çok özledim. Yaz sonunda kendimi tuvale gömüp kaybolasım var.

Başka bir havadis; Elif yarın üniversiteye kayıt olacak. Ilk tercihini tutturmayı başardı. Burasından bakınca çok sevinçli bir durum. O 19 yaşına gelirken benim gelmiş olduğum yaşı, zaman geçerken farkına varamamış olmanın salaklığını, geçen yaşların kıymet bilmezliğimi, yılların ardından hep bu saftolaz ifadeyle hep aynı soruları soracak olmamın eminliğini düşününce pek sevinçli olamıyorum. Bu zaman gerçekten durması gereken yeri bilmiyor. Dil desen bazı an geliyor ne diyeceğini bilemiyor. Ayaklar gitmek istiyor gidemiyor. Ses çığlık istiyor susuyor. Sorular cevap bulamıyorlar. Giden gidiyor ağlamalar susmasını bilmiyor. Hep bir bilememezlik, diyemezlik, görememezlik. Işte tüm bunlar yaşıyor olduğumuzun kanıtları. Devam!

Maviden vazgeçmeyin.

Işaretleri takip edin.

Sağlık için şükredin.

Canınızın istediğini yapamıyorsanız hayal kurmaktan vazgeçmeyin.

Eyvallah.

özgür tamşen yücedal

 

 
1 Yorum

Yazan: 14 Ağustos 2017 in GENEL

 

uyarsa uyar / uymazsa uymaz

 

 

‘Seni anlıyorum.’

Ne boktan, yalan bir cümle. Her duyduğumda, söylemek istediğimde ‘ Ha siktir ordan.’ patlıyor içimde. 

Hissettiklerini benimle paylaşan ne çok arkadaşımın anlattıkları dönemde yaşadıklarını anlayamadığımın, anlayamamış olduğumun ayrımına varışlarım hep ızdıraplı oluyor çünkü benim. Benim sıram, zamanım, kaderim değilse eğer aynı damdan düşmek genellikle gördüğüm rüyalar sayesinde oluyor. Rüyamda anlatılmış olayı yaşıyor, gözlerimi açtığımda hissettirdiğiyle yatağa çakılmış oluyorum. Ve gene çoğunlukla kımıldayamadan ağlamaya başlıyorum. Özür diliyorum çoğu zaman haberleri olmadan onlardan. Kimine telefon açıyor, ‘Seni anlayamamışım ama artık biliyorum ne hissettiğini.’ diyorum, artık geçte olsa. Az önce olduğu gibi… Ki; bu defa içim yanarak uyandığımda hatırladığım an arkadaşımın ‘Bana neden güçlü olmam gerektiğini söylüyorsun! Bana acısana!’ diye haykırışı gün gibi aklımda.

Yaşanılanı kaç yıl oldu hatırlamıyorum çünkü çok ama çok uzun yıllar oldu kimseye ‘seni anlıyorum’ demeyişim. Bugün de kaybının acısının içini dağlayışı değil aslında tam olarak hissedebildiğim. Beni ağlatan birinin yanında acınası hale gelmekten endişe etmeme, sorgusuz sualsizce sığınabilme isteği. Utanıyorum, diyebilmek. Dizlerinin üzerine çöküp utancını dile getirebilmek. ‘Bana sarılmana ihtiyacım var.’ diyebilmek. Deliler gibi istiyorum, istemiyorum diyebilmek.’ Nasıl göründüğüme bakma çok güçsüzüm, gizliyorum.’ diyebilmek. An geldiğinde; hiçbir şey söylemeden dizlerine başını koyup sessizce gözlerini yumabilmek. Yanında çırılçıplak kalabileceğin birinin varlığına ihtiyaç. Karşısındayken üzerinde kalkan, kılıç, perde ne varsa kaldırıp atabileceğin biri.

Dakikalardır tavana gözümü dikmiş bunu düşünüyorum. Ve gelmiş, geçmiş, gelecek, gelme ihtimali olan tüm duygulardan arınmış olarak çoğumuzun hayatında böyle biri olmadığını sanıyorum. Olduğu, olabileceği ihtimaline sığınıp soyunan nice hayal kırıklıkları vardır.

Ben mi? Benim kuyrup yalnızca bir başıma, kendim kendimleyken iner. Bütün sığınmam kendime, çıplaklığım, kılıç kalkanların gene kendime. Bu halimin kaç yıl önce üzerime yapıştığını da hatırlamıyorum.

Bir sigara ve bira molası verdiğim az önce aklıma gelen bir an var hatırladığım, anlaşılıp anlaşılamamakla falan ilgili değil, kendimi rahat bırakmaya çabaladığım ilk zamanlar. On yıl önceydi;

Ayşegül’le sohbet ederken ‘ Gözlerini kapat, bir an bile olsa kendini bırakmayı dene.’ dediği an. Suyun üzerinde yatıyor olduğumu hayal ettim. Bırakmaya çalıştım, su beni kaldırsın, akıntıya teslim olayım istedim. Çok uzun zaman bu anı hayal ederken ayaklarımı yerden kesemedim, teslim olamadım. Ama şimdi… Şimdilerde sıkıştığımda becerebilirsem suya bırakıyorum kendimi. Düşünmekten, sonuç çıkarmaktan, sonuca varmaktan, ihtimallerin peşinde koşmaktan vazgeçiyorum. Hele hele henüz olmamış bir şeyin ihtimalleri… Gücüm, aklım yettiğince düşünmüyorum. Sırası gelince, o an gelince diye diye teslim oluyorum. Ve her şey gelip geçiyor. Öyle ya da böyle her şey bitiyor. Ha ben öncesinde tasarlasam, kafa yorsam, anımı zehir etsem sonuçlar değişik olurlar mıydı? Bence; hayır. Her şey tam olması gerektiği gibi, olması gerektiği zaman ve yaşanması gerekenlerle yaşanıyor.

Başka bir soru; bunları anladım, elimden geldiğince hayatımın içinde uyguladım, erdim mi? Hayır! Yalnızca biraz daha delirdim, şükür. Zaman geliyor kafamın içine sığamıyoruz; düşünceler, sorular, unutulmaması gerekenler yanında unutmaya çalıştıklarım da sığışıyorlar, şarkılar, isimler ler ler ler, zorluyorum gitsinler diye. Gitmiyorlar. Yapacak bir şeyin kalmadığında da müziğin sesini açıp basıyorum bir küfür, yola devam. Önümde kılavuzluk eden olsa ona da küfür ederdim herhalde. Kimse kimseye, hiçbirimiz bir diğerimize akıl vermeye kalmayalım. Ha kimi dayak istiyor o ayrı. Hele anlatmayı bırakın akıl isteyen, sonrasında hem verdiğiniz hem de kendi aklının tersine gidenler var ki; ne bok yersen ye denecek cinsinden. Yaşadığı her kötü şeyin faturasını başkalarına kesip, saygısızca hakaret edenler var ki; onların ne yaşadığı kimsenin umurunda olmuyor.

Ney miş; karşımızda aynı damdan düşen olmadığı sürece anlatılanlar tırı vırı.

Bugünkü akıl, dünkü akıl, anlıyorum, anlayamadım, dım dım dım….

Mavi en güzel renk vesselam.

Deniz ise yaptığımız iyilikler atılsın diye, iyilik yaptıklarımızı atmak için değil.

Ümidimizi kaybetmeyelim. Ve mümkünse ümidimizi hep kendimizden yana tutalım.

Lüzumsuz gelenlere ‘kış kış’ diyelim.

Çay demleyelim.

Spor yapalım.

Çekirdek çitleyelim.

Öğle uykusuna yatalım.

Sevelim.

Sevişelim.

 

Özlemcesi:

‘ Uyarsa uyar / Uymazsa uymaz ‘

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

 

 
Yorum yapın

Yazan: 15 Temmuz 2017 in GENEL

 

geçiverdi

 

Bakıma muhtaç olduğun dönem

Ufaktan idare edebildiğin dönem

Kendi başına idare edebildiğin dönem

Bakmaya başladığın dönem

Baktığın dönem

Ufaktan idare edebildiğin dönem

Bakıma muhtaç olduğun dönem

Yaşamın içinde herşey yolunda, olması gerektiği gibi devinirse döngümüz bundan ibaret. Yok lan bu çok bilmiş gibi oldu; son birkaç gündür düşünüp benim çıkardığım şema bu. Ben beşinci dönemdeyim. Çocuğu olanlar için sanıyorum en uzun, hiç bitmeyecek miş gibi gelen süreç burası, tam içinde olduğum nokta. Çok anlar oluyor ki; ne kimse bana baksın ne de ben kimseye bakayım, elleşilmeyeyim, elleşmeyeyim isteği duyuyorum. Öylesine değil çok derinimden istiyorum. Ama hemen geçiveriyor. Biri ya ‘anne’ ya da ‘Özgür’ diye sesleniyor. Dedim ya –geçiveriyor-

Bir süre ayrı kaldıktan sonra eve döndüğüm ilk gece ‘anne’ sözcüğü mideme dokunmaya başlayınca ‘Yeterin lan! Ben yokken ne diye sesleniyor bu çocuklar Erdo?’ diye sordum. ‘Hiççç, kimse kimseye seslenmiyordu.’ cevabıyla galiba bayıldım. Bayılmak istedim. Bayılmalıydım. Bayılmadığıma ayınca usulca ‘efendim annecim’ diye vevap verdim. Bulunamayan şarj kablosu, gözlük, karın acıkması sorularına içime doğru verdiğim cevapları duysalar benden nefret ederler, net.

Hayır, bir de çocukları kendi işlerini yapar, kendi başının çaresine bakar yetiştirebildiğimi falan zannediyordum. Demek ney miş; zannetmek başarabilmiş olmak değil miş. Amanın ne miş, ne miş.

Uzun bayram tatilleri, Pazar günlerinden bahsetmiyorum bile. Gerçi şu instagram paylaşımlarında pamuklara sarılarak yaşayan, her öğün altın çanağa sıçanları gördüğümde ‘bir ben miyim perişan’ diye sormadan edemiyorum. Allahtan kimin hangi çanağa sıçtığı, neyin gerçek neyin sahte olduğuna bağlanmıyor, kafam basamıyor. Ben benim çanağı bilirim o kadar. Anlayacağınız bizim altın çanağımız, pamuklara sarındığımız falan da yok. Hele son günlerde elimizde Halluks Valgus ameliyatı geçirmiş evde canı sıkılan bir 19’luk var ki, canımı yoluna sererim. Yanında evimizi yazlık ev modunda tüm arkadaşlarıyla birlikte kullanan bir de 10’luk var, evlere şenlik. Arada gelip ‘naber anne’, yanağıma bir öpücük. İş tamam.

He tüm bunlarla beraber ben bu eğitim sistemimizin taaa aq. Biz halkın çocuklarının yaşadıklarının mislini bunlara sebep olanların çekmek zorunda kalmalarını diliyor evrene salıyorum. Evirip çevirip gene bana yollar bu evren diyim size, gene de şansımı deniyor ve diliyorum.

Yaz aşkı yakalayan varsa sıkıca tutup bırakmasınlar, mal gibi davranmasınlar. Havalar soğumaya başlayınca kaçışıyorlar mış.

Domates suyu yapmak için henüz erken miş, az daha beklemek gerekiyor muş.

Bütün çocukların yaz aylarında gidip 15-20 gün kalacak bir anneanne ya da babaanne köy evine ihtiyacı var mış. Köyleri terk etmeyelim.

Karpuzu öğünlerde 180-200 gr civarı yiyebilir mişiz. Gelecek şeker ondan gelsin. Hayat kısa.

Yaz gelsin – yaz gelemedi – yaz gelmezse vuracağım kendimi diyenler vardı-lar ya işte onlar vursunlar kendilerini.

Son miş:

Yeni bir kelime öğrenip yollamış arkadaşım; karşınızda Dalyarak. Anlamı; güvenilmez, dengesiz, yavşak insanlara verilen ünvan. Budalalığı yüzünden her zaman densizlik eden kimse ymiş.

Sağlık olsun. Şifa olsun. Hayırlısı olsun.

Yalnızlığı dert etmeyin, kötü bir şey değil.

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

 

 
Yorum yapın

Yazan: 10 Temmuz 2017 in GENEL

 

derin sızı

Mavi, sıcak bir sabah. Gölgeler istila edilmiş. Karmakarışık, ardı arkası olmayan, peş peşe, bölük bölük parçalar hatırladığı rüyalarının deminde kadın. Mavi, sıcak bir sabah. Serin kirazlar, koyu demli kahveli kahvaltısının fincanı elinde oturuyor küçük balkonundaki hasır koltukta. Pijamasının gök mavisine dalmış bakıyor öylece. Rüyalarının ziyaretçilerinin fısıltıları kulaklarında. Dün almış olduğu mektubun kelimeleri gözünün önünde, o satırları yazan kalemi tutan ele hasretliğine öfkesi içinde.

Öfkeli… O satırlar çünkü en derininde incecik dalı kıran. Her soluğunda olduğu yere batarak içini kanatan dalı. Yıllar sonra, bunca kırılabileceğini unutmuşken en derininden vurulmak… Yalnızlığın ardına kadar açılan kapısının eşiğinde… Yorgunluğunu taşıyamayacak kadar mecalsiz, pijamasının açık mavisine dalmış bakıyor öylece.

Yazılmış olan tüm sözleri söylerken hayal ediyor adamı; tıpkı böyle bir sabahın içinde, deniz kenarındaki köy kahvehanesinde, elinde bir bardak çayla, içinde çok uzak mesafeler olan bakışlarıyla karşısında oturmuşken.

-Seni hiç ama hiç özlemedim. Gerçekten ayrı kaldığımız zaman zarfında seni hiç özlemedim. Şu başındaki belayı akla önce, sonra bakacağız.

Derken. Olmuş, olabilecek tüm belaları kadının üzerine yıktığının farkına varamadan. Kadının her an onu düşündüğünü, aşkı uğruna yıllardır her şeyi göğüslemeye çalıştığını unutarak. Bile isteye canını yakarcasına konuşuyor adam. Ve masanın pisliğine çay parasını bırakıp, bütün geç kalınmışlıkları yanına alarak bırakıyor kadını deniz kenarındaki kahvehanede. Aynı mecalsizlik konuyor bacaklarına kadının, çakılıp kalıyor pis masanın kırmızı sandalyesine.

Mavi, sıcak bir sabah. Gölgeler istila edilmiş. Karmakarışık, ardı arkası olmayan, peş peşe, bölük bölük parçalar hatırladığı rüyalarının deminde kadın. Mavi, sıcak bir sabah. Serin kirazlar, koyu demli kahveli kahvaltısının fincanı elinde oturuyor küçük balkonundaki hasır koltukta. Pijamasının gök mavisine dalmış bakıyor öylece. Rüyalarının ziyaretçilerinin fısıltıları kulaklarında. Dün almış olduğu mektubun kelimeleri gözünün önünde, o satırları yazan kalemi tutan ele hasretliğine öfkesi içinde.

özgür tamşen yücedal

 

 

 

 
1 Yorum

Yazan: 01 Temmuz 2017 in GENEL

 
 
%d blogcu bunu beğendi: