RSS

gözümün süzgeci

screen-shot-2016-09-22-at-10-11-43-pm

Çocuklara özgürlük! Pankart yaptıracağım bir tane, üzerinde de bu yazacak; ‘’Çocuklara Özgürlük’’. Çok sık rastladığım delirmiş anne-babaların ellerinden çekip almak istediğim çocuklar var. Oyun parkurlarının olduğu yerlere çocuklarıyla gelirler ama çocuklarının o parkurlarda oynama izinleri yoktur. Hele okullarda rastadıklarım tam dövülüp dövülüp kenara atılacak cinslerden. O sınıf olsun! Bu kursa gitsin! O takıma girsin! Arkadaşlarının ailelerinin özellikleri şunlar bunlar olsun! Osu da olsun! Busu da olsun! Her şeyi bilsin! Herkesten iyi olsun! En başarılı o olsun! Çocuklarını evde yerip yerip başkalarının yanında övmelere doyamayanlar mı ararsın… Kocasına-karısına kızıp hırsını çocuğundan çıkaran mı… Çocuğu dışındaki herkesin düşündüğünü önemseyip çocuğunu dinlemeyenler, vakit geçirmeyi birlikte alışveriş yapmak zannedenler. Evli- musmutlu- çocuklu- kariyerliyim koca yalanının içinde yaşayıp komik, yalancı gözükenler. En tehlikelileri yalnızca -desinler, -derler için yaşayanlar herhalde.

Tanıdığım akademisyen çift var; kızları çalan sokak kapısını açıp geleni karşılayabilmekten, yanından geçerken komşusuna ‘merhaba’ demekten aciz. Çocukları için planladıkları akademik kariyer planına ilkokuldan başlamış başka bir ailenin yolu gün gelip psikolağa düştüğünde psikoloğun önerisi ebeveynlerin tedavi olması doğrultusunda olmuştu. Karı – koca diyalogları sıfır olduğu halde arkadaşlıklarının hemen hepsinde sorun yaşayan çocuklarındaki sorunu anlayamayanlar vardı mesela. Kendi hayatımızı yaşayacağız diyerek ergen çocuklarını şehirde yalnız bırakanlar, aynı evin içinde ayrı hayatlar yaşayanlar. Hazmolmamış, tatmin olmamış, başarılamamış, yarım kalmış ne varsa çocuğun telafi etmesini bekleyen çoğunluk. Yani bir kısım çocukla kafayı yemiş, bir kısım kendileriyle. Benim tezim; hepsinin temelinde biz ebeveynlerin kendilerimizle kafayı bozmuş olmamız yatıyor. Dudak uçuklatıcı kariyerleri olanlar da, eğitim hayatı çok başarısız geçmiş olanlar da… Özetle hepimiz aynı bokun lacivertleriyiz. De; bu çocukların günahı ne? Delirmiş anne babalarının ellerinden kendini sıyırabilenler sıyırıyorlar. Geri kalanlar da geçmişinin hangi döneminde yara var yaklaşık kırk yaşına kadar yarayı arıyorlar. Kırk yaş bunalımının popülerliği buradan ileri geliyor olsa gerek; yara bulmaca. Ha yarayı bulmakla da iş çözülmüş olmuyor tabii ki. Ya yaranı öpüp koklayıp, affedip bağrına basacak ve yoluna devam edeceksin. Ya da yarayı kaşıyıp kaşıyıp iltahaplandıracak yaranın başından ayrılamayacaksın.

Ben hangi katagoriye girerim acaba? Kırklıklar katagorisinde; öpülüp sarmalanacak yaram kalmamıştır herhalde, inşallah, maşallah. Ebeveynler katagorisideki yerimi ben değerlendiremem.

Ama kızı onsekiz, oğlu dokuz yaşına gelmiş bir anne olarak tek önerim olabilir; yalnızca çok sevin, elinizden geldiği kadarını yapın, güvende hissetmelerini sağlayın ama boğmayın. Bir de ve en önemlisi; kendinizi hırpalamayın, onların ayrı birer birey olduklarını, hayatın çok kısa olduğunu, onlar için yapmış olduğunuz her şeyi gönüllü yapıyor olduğunuzu yani ‘ben senin için saçımı süpürge ettim, yıllarımı gençliğimi harcadım’ sitemlerinin para etmediğini, etmemesinin çok normal olduğunu unutmayın. Hırpalamayın çünkü büyüdüklerinde onlar kendilerini sizin için asla hırpalamıyorlar, en azındım şahit olduğum yaşa kadar öyle oldu. Tatil mi, mümkünse yalnız gidin. Uygunsuz saatte uykunuz mu geldi, uyuyun. Biraz yalnız kalmak mı istiyorsunuz, kalın. Konuşmak, cevaplamak istemiyor musunuz, susun. Yemek pişirmek istemediğiniz gün, pişirmeyin. Toplamak istemediğiniz gün, bırakın dağınık kalsın. Ütü yapmak istemiyor musunuz, ütüsüz giydirin. Ağlamak mı istiyorsunuz, ağlayın. Yalnızca delirmeyin. Ben delirdim. Doğruyu söylemek gerekirse buna da alıştılar ama biraz zor oluyor. Iyisi mi siz delirmeyin.

Son söz olarak diyeceğim:

Bu gözlemlerimi sakın yanlış anlamayın. Her dağın karı ayrı, dağına göre. Burada paylaştıklarım yalnızca benim küçücük çevremde gözlemleyip, minnak süzgecimdem süzebildiklerim. Daha önce okuyanlar az çok bildiler zaten benim sorularının içinde boğulan hallerimi, keli olup merhemi hiç bulamayan hallerimi, çocuklarla ilgili girdiğim çıkmazlarımı, kendimi yerden alıp duvarlara vuruşlarımı… Ha bu açıklama da yalnızca gerçekten darda olan, halinden anlamamış bilememiş olduklarım içindir. Yoksa burnundan kıl aldırmayan, mükemmel insanların yazıyla herhangi bir bağ kurabilmeleri zaten mümkün değil. Biz hâlâ derdi yalnızca kendi kendisiyle, kendi derdiyle olan, basit hayatlarına anlam katmaya çalışan sayısı az azınlık olarak buradayız.

Yemin ediyorum beş kere okudum şu üstteki paragrafı! Hani pot kırmamak, herkesin gönlünü yapmaya çalışırken sıçtığı boka tüğ dikenler vardır ya işte tam o tüyü dikme evresine gelmişim. Ama silmedim. Bilmeyen, öğrenemeyen varsa tüğ dikmek nasıl olur onu da görsünler diye. Aslına bakarsanız benim kimsenin kalbi kırılmasın diye herkese nabzına göre ayrı ayrı şerbet veren ve adeta bir mikser gibi ortalığı karıştıran çok yakİİİn bir tanıdığım var: Babam. Bok ve tüğ kelimelerini içeren cümleye babamı asla dahil edemezdim çünkü babam hayatımda tanıdığım en kibar, en centilmen adamdır. Şimdi oturup burasını da toparlamaya çalışırsam iyiden iyyiye boka bulanacağım. En doğrusu ben burada kopayım.

Yağmur iyidir, tazeler. Yağmur iyidir, temizler. Yağmur camdan baktırır. Köklerin yolunu gözlediği, yaprakların çağırdığıdır. Rengi yoktur yağmurun, kokusu vardır. Yağmurun romatizma ağrısı vardır. Bir çay demlemelik hatırı vardır. ‘Yataktan çıkma’ diye fısıltısı vardır. Baharların eşlikçisi, yokluğu zor olandır yağmur. Şükürle dinlenecek sesi vardır. Şükür.

Notun Dibi: Ceviz toplayanlar için zamansız mış bu yağmurlar, civarlarında hava toparlar inşallah, amin. Kanalizasyon altyapısını tamamlamamış şerefsiz belediyeler sular altında kalsın inşallah, amin.

özgür tamşen yücedal

 
Yorum yapın

Yazan: 22 Eylül 2016 in GENEL

 

yaz aşkı

screen-shot-2016-09-18-at-9-58-54-pm

Kabul edilesi değil. Anlaşılabilesi değil. Mecburcu. Boyun eğdirici. Anlamaya çalışmaktan vazgeçirici. Daha dün; okullar tatil oldu, yaz tatili başladı, çocuklar üç ay evdeler … laflarını ederken ahan da yarın sabah itibariyle, resmi olarak yaz tatili bitmiş olacak. Adına zaman dedikleri, dakikalarla ölçülen, nasıl – ne ara geçip gittiği bir türlü idrak edilemeyen şey gene çok hızlı, biz daha ne olup olmadığını anlayamadan geçip gitti. En fenası yaz aşkı yaşayanların evlere dönüşüdür, eminim. O gençler sakın üzülmesinler kış gelince bir yaz aşkı biter, gelecek yaz yeni yaz aşkı başlar. Zaten adından belli; Yaz Aşkı. Öyle ya da böyle, aşksız ya da aşklı, devrile devrile hayatlarımızdan birer yaz daha eksildi yani. Yaşayacak daha kaç yaz mevsimimiz var acaba, hiç düşündünüz mü? Düşünmeyin. Ben düşündüm çünkü… Kimse bilemez tabii ama tahminini bir hesap yapınca bile çok az kalmış geliyor insana.

Planladığım asıl paragrafımın başlangıç cümlesine gelince:

Ne yazdı be! Olan olmayan, başıma gelen gelmeyen, hayra mı hayırsıza mı yormak gerekir karar verilemeyen çok şey yaşadım bu yaz. Dün gece oturup günceme yazmaya niyetlendiğimde daha net çıktı ortaya çok oldukları. Ortaya çıkan netlik karşısında da kalakaldım ve yazmaktan vazgeçtim. Burada da yazmayacağım, korkmayın. Ben korkmuyorum. Tümünü yaşamam gerekiyor muş demek. Başıma gelecekleri var mış. Özet gene aynı: Her şeyin başı sağlık. Sağlık olsun, gönüller hoş olsun. Her şey biter.

Derken derken sonbahara girişi dün sabah marketteki seramoniyle başlattım, eksik gedik tamamladım. Okula gidip Ouzun dolabına kırtasiye yerleştirmek onun ardın da yemek pişirmek geldi. Ne kadar heyecan verici, değil mi!!! Lakîn bu sabahın erken saatlerinde başlayıp akşamüzerine kadar süren kuaför buluşmam efsaneydi. Orada geçirdiğim süreyi bir kadın olarak şehirden uzak geçirdiğim üç ayda fiziksel görüntümün ne noktaya gelmiş olduğu tahmin edebilin diye yazdım. Çıktığımda ki haliyet i ruhiyeyemi anlatacak tek cümle ‘Kendime yabancılaştım.’ . Amannn insanoğlu her şeye alışıyor, alışırım. Yaşanan çok şey kesilen saçlarımla beraber geçmişte kaldılar. Kuaför & Kadın ilişkisi kadar derin, sadakatli, samimi başka bir ilişki türü var mıdır? Sanmıyorum. Benim bir de rutin kontrollerimi yapan Burak Hoca ve Türker Hoca’yla aramda benzer ilişkiler var, o kadar. Diğerleri hep menfaati. Kabul.

Bu kabulleniş alışmalar, vardır bir hayrı demelerle iyiden iyiye yaydım götü. Fena da olmadı. Kafası rahatlıyor insanın valla. Okuyacağım kitaplarda adeta sıraya girmiş hazır olmamı bekler gibi ardı sıra dizilince taşlar yerine oturuyor. Misal; ‘Ömrümden Uzun İdeallerim Var’ ( Suna Kıraç ) ilk sıradaydı, yolumu açtı. Ardından gelen ‘Herkes Kendi Hayatının Kahramanı’ ( Gülcan Özer ) biraz oyaladı. Durun asıl bomba şimdi elimde olan kitap ‘Tanrı’nın Formülü’ ( Jose Rodrigues Dos Santos ). Giriş bölümünü Feyza’ya okuduğumda, ki kendisi yakın arkadaşım olur, ondan gelen tepki ‘Aman aman okuma annem sen bu kitabı, okuma’ oldu. Kafamın karışacağından korkmuş olmalı. Büyük büyük sorular, büyük büyük cevaplar. Henüz yarısına gelmek üzereyim ve yazılanların çoğunun bir kez daha üzerinden geçiyorum. Buraya kadar her yazılan şahaneydi, merak heyecanla okuyorum.

Sonbahar hayatlarımıza bahar gibi gelsin dilerim. Tüm çocuklara zihin açıklığı, eğitmenlere sabır, velilere güç kuvvet, kırtasiyecilere insaf dilerim. Büyüyecekler bu çocuklar da tıpkı bizler gibi. Ve bizler de ana-babalarımız gibi ‘Büyüdükçe dertleri de büyüyor.’ diyeceğiz. O sebeple ne bugünkü sorunları büyütmenin ne de henüz zamanı gelmeden geleceği dert etmenin anlamı yok. Rahat olmak lazım. Rahatlayın.

Bu defayı kısa bir merhaba kabul edin lütfen. Çünkü; gerçekten yalnızca kısa bir merhabaydı.

Eyvallah!

özgür tamşen yücedal

 
2 Yorum

Yazan: 18 Eylül 2016 in GENEL

 

bir baş soğan

Screen Shot 2016-08-28 at 9.25.30 PM

Kokar mıyım diye endişe etmeden soğan yemenin dayanılmaz mutluluğu içindeyim. Uzun zamandır ilk defa bu akşam Ouzla yapayalnızız. Kutlama olarak bir baş kırmızı soğanı dün pişirmiş olduğum zeytinyağlı taze fasulyeye katık yaptım. Az önce bitti. Derin derin soluyor, soluğumu kokluyor, hasret gideriyorum. Pastırma bir, soğan iki, en sevdiklerimden ve kokacağım endişesiyle doyamadan gideceklerimden. Insanoğlu her şeyin yokluğuna alışıveriyor gerçi. Zaman ilaç olsun olmasın alışılıyor. Yaşam işte; düşüp düşüp kalkabilme sanatı. Hepimiz birer sanatçıyız. Düşe kalka, yapa boza, yeniye hemen alışa, eskiyi unuta unuta yaşıyoruz. Yalana dolana, riya, vefasızlığa, bile bile kanmalara, gözünün gördüğüne inanamamalara, yüzün her türlüsüne, yüzsüzlüğün daniskasına da alışılıyor. Şahsım adına, bizzat benim arada hâlâ şaşırdıklarım oluyor, olmuyor değil. Farkına vardığımsa; umurumu kaybetmişim. Umursamaz olmuşum. Halbusem farkına varamadan olmuşum, olmuş bitmişim benim haberim olmamış. Bu zamanda kullanılmaya devam ediliyor mu, bilmiyorum. Bizim çocukluğumuzda moda bi’laf vardı: ‘ Sikimden aşağı Kasımpaşa ‘ diye. Gerçi ben pek rahat söyleyemezdim, siki olmayanların kullanmaları mübâh mıdır bilemediğim için di bilememişliğim. Şimdilerde bu da umurumda değil. Olup olmamasının pek bir ehemmiyeti kalmadı. Konu soğandan bu uzva geldi. Gerçekten planlı değildi. Hayır, kimseyi iplememeye çalıştığım bir gün falan da değil. Olacak olana engel olunamıyor kanıtı bir durum yaşadığım, inanır mısınız? Inanın ya da inanmayın durum bu.

Bu yaz bir kez daha saatlerimi geçirdikten, neredeyse iki günde bir uğramak istememden anladım ki; ben nalburlarda vakit geçirmeyi çok seviyorum. Çok uzun yıllar paçalarında beton kalıntıları, üzerinde kereste kokusu olan inşaat mühendisi  babamın kızı olmamın mutlaka etkisi vardır. Babamı hergün özlüyor oluşumunsa etkisi inkâr edilemez. İşte bu özlem içimde, ben özlemimin peşindeyken ardımıza Ouzu da taktım keresteci, nalbur, kaynakçıy dı falan dolandık. O da en çok nalburu sevdi. Dört günlük süreyle verandada masa üzeri atölye kurduk. Ve pek tabii elimize ne geçerse boyadık, onu ona – bunu buna çakıp durduk. Durmak zorunda kaldık. Niye mi? Üzerine yağlı boya sürülmeyecek sehpamızı yağlı boyayla boyadığım ve tiner kokusundan kafayı bulmaya başladığımız için. Sehpa için üzülmeyin, marangozhaneye götürdüm şimdi eskisinden bile yakışıklı, hatta ve hatta şu an ayak topuklarımla münasebette.

Işte günler böyle geçip gidiyorlar ya da günler yerlerinde duruyor bizler onların içinden geçip gidiyoruz. Farketmez! Sonuç olarak geçip gidiyoruz. Kimimiz bekleye bekleye neyi – kimi beklediğini unutmuş, kimimiz unuta unuta neyi unuttuğunu unutmuş, kimimiz sorulardan yorulmuş, kimi kendini kaybetmiş sapağı kaçırmış. Hâllerden hâl beğenin… Zaten devlet salıvermedi mi; OHAL diye. Kanunî yani ey millet, seçin bir hâl kendinize. Benim bu akşam için seçtiğim biraz kokulu oldu. Ama seçen ben, memnun – memnuniyetsiz olan ben… Her şeyiyle benim olan bir hâl içindeyim.

3. Köprü de açıldı. Helal olsun. Yok helâlim açılmasına değil yahu, kucakta çoluk çocuk, sıcak – uzun yol – trafik demeden yalnızca selfi çektirmek için onca yolu tepenlere. Kesilen ağaçlar, açılan – sonuçlanamayan – sonuçlanmayacak onca dava unutuldu, tamam. Abicim o köprü de diğerleri gibi bizim paralarımızla yapıldı. Yetti mi? Hayır! Yapılması için maaşlaradan kesilenler bitmedi. Tıpkı diğer köprülerde olduğu gibi üzerinden geçmek zorunda kaldığımız her sefer ödemeye devam edeceğiz. Gerçi diğer açıdan bakarsak; ömür boyu ödenecek olsa bile ev sahibi olmanın bu kadar zor olduğu bir ülkede köprümüz olmuş, kutlamayalım mı? Helâli hoş olsun. Kazadan beladan korunsun. Ağız tadıyla üzerinden geçmek nasip olsun. Amin.

Güzel hâller seçmeye bakalım. içimizi temiz tutalım.

özgür tamşen yücedal

 
Yorum yapın

Yazan: 28 Ağustos 2016 in GENEL

 

incir ağacı

Screen Shot 2016-08-12 at 1.56.51 AM

Çocukken ben, henüz 10 yaşında olmamışken 10’lu yaşlar çok büyümüş gelirdi. 10’lu yaşlarımda 15’ten büyük olan yaşlar, 20’lerime geldiğimde 30’lu yaşlar büyümüş gelirdi. Derken derken bir baktım 30’uma gelmişim. Işte o yıllarda 40’lı yaşlar çok genç gelmeye başladılar. Şimdilerde 40’ın başındayım bütün yaşlar çok genç geliyor; 50’ler, 60’lar, 70’ler….

Ne kadar yaş alınırsa alınsın insanın içinin yaşlanmasının çok zor, bir o kadar da kolay olduğunu gördüm. Yaşı ilerlemiş olduğu halde dans edenleri gördüğümde mesela aman tanrım nasıl garip gelirlerdi. Ne işleri olurdu o yaştakilerin dansla, eğlenceyle, aşk meşkle falan. Her şeyi olduğu gibi bu yadırgamalarımı da yedirtiyor bu hayat bana. Aman durun be! Elf’in arkadaşlarının yanında ulu orta dans falan etmedim (henüz). Evde kendi aramızda hafif kıvranmaya başladığımda bile farkediyorum alttan gülümsemesini. Hâlbuki küçükken ne kadar hoşuna giderdi beraber dans etmemiz. Ha umurumda mı? Tabii ki, hayır. Bugüne kadar bir vukuat olmadı, şükür. Insanın elinde olmuyor valla, içimde havai fişekler patlıyor muş gibi hissediyorum zaman zaman. Ne bileyim şu sıra televizyon kanallarında vizyonda olan bir diziye baktık mesela bu akşam İlkay’la; ben gene koltuk tepelerinde, heyecanlı. Hayır, ne oluyor sana be kadın, yalnızca dizi işte, rol yapıyorlar. Bu kadar içselleştirmek nedir yani! Bu bile pek sık olmadığından, olduğunda kapıp koyveriyorum kendimi. Ulannn! İlkay reklam arasında müsaade isteyip evine geçmişti fazla mı kaptırmıştım acaba…

Bak şimdi konu nerelere geldi. Konuyu buralardan cenazeye nasıl bağlayacaksam!

Bağlayamadım! Direkt dalıyorum, okurken siz ikinci paragrafı aradan çıkarırsınız:

Biz yaz aylarını köyde geçiriyoruz. Köyde yaşadığımız evin hemen yakınında da mahalle cami var. Dolayısıyla okunan tüm selaları duyuyoruz! Sonra mahalleliden öğrendiğim üzere bu yazdıklarımı not almama, günü geldiğinde yazmama sebep olan selanın sahibi 75 yaşındaymış.( yaşındaydı.) Yaşını duyunca bir anda   ‘’Genç miş, allah rahmet eylesin.’’ deyiverdim. Uykusunda ölmüş. Sabah bir uyanmışlar adam ölü. Sağlıklıy mış. Bir anda yani, ölmüş yani. Ne bileyim insan yiyebildiği, içebildiği, rahatça işeyip sıçabildiği, ağlayıp gülebildiği yaşlarda ölmemeli. Ölüm gerçekten kimseye yakıştırılmıyor, yakışmıyor. Toplum içinde ölüm yakıştırılınlar da ölmüyorlar zaten. Laf aramızda ‘’Kötüye bir şey olmaz.’’ lafına insanın zaman zaman inanası gelmiyor değil hani.

Olmuşla olacağa da bir şey yapılamıyor gerçi. Bak gene başladım. Geçen farkettim ki; çevremdeki birçok kişi gibi benimde hayatım birkaç kalıplaşmış cümle etrafında dönüp duruyor.

Vardır bir hâyır.

Nazar çıkmıştır.

Hayırlısı buy muş.

Nasipse!

Nasip değil miş.

Sonumuz hayr olsun.

Her şeyin başı sağlık,.

Sağlık olsun.

Tabii en özlü iki söz;

Siktir et.

Koyver rahvan gitsin.

Yalan bu dünya valla. Günleri sonsuz muş sanıp boşa, boş şeylerle harcayanlara inanamıyor oluşum gün geçtikçe büyüyor. Hele hele şu başkalarıyla, başkalarının onlar hakkında ne düşündükleriyle kafayı bozmuş olanlara hiç inanamıyorum. Insan kendini tüm çevresinin merkezine nasıl oturtabilir. Hadi o çevrendekilerin hepsi birer amsalak, peki sen bunu neden o kadar umursarsın? Başkalarının neden bu kadar umurlarında olasın? Asıl önemlisi; neden kendin kendinin bu kadar umurundasın? Ego nasıl bu kadar kocaman olabilir? Mutluy muş numarası yapılan süre uzadıkça insanlar gerçekten mutlu olabiliyorlar mı? Bak lafı gelmişken itiraf edeyim; ben her zaman hatta baya baya uzun süreler mutlu hissetmiyorum. An be an değişiyor mutluluk – mutsuzluk seviyem. Şükürsüzlük asla değil. Mutsuzluklarım için bile şükrediyorum, sağlık olsun. Başkaları hakkında yazmış olduklarımı kafanıza takmayın, benimde umurumda değil. De; şu instagramda fotoları, zaman zaman okuduğum yorumları her gördüğümde bunlar aklımdan geçiyorlar da niyeyse sizinle de paylaşayım dedim. Şimdi bu gıybet mi oldu? Aslında daha demek istediğim ne çok şey vardı onlar gibiler hakkında ama bizene. Bir de; gıybet olduysa gıybetin günahı benim, size bir şey olmaz korkmayın.

Ayyy ne çene ne çene bu saatte. Bakın son olarak ne diyeceğim; son günlerdeki tebessümlerimin sahibini açıklamak istiyorum: İncir Ağaçları. Nasıl güzel kokmaktır yahu. Bu öğlen arabayı yol kenarına çekip bir tanesinin altında oturdum biraz. Tavsiye ediyorum siz de yapın. Çok tanıdıklar, samimiler hiç yabancılık çekmiyorsunuz. Kokularını her duyuşumda bana çocukluk yıllarımı, İhsan Eniştem’in yaptığı incir reçellerini, kahvaltı serinliğini, çay kokusunu hatırlatıyorlar. Yeşil. Sarı. Bir sevilene randevu verilecek çok güzel bir yer mesela. Viloların bahçesinde var mıydı acaba, hatırlayamadım. Belki babamı İncir olmasa bile İğde Ağacı’nın altına çaya götürür. Ikinizi de çok özledim. Hasretle öperim.

Melekler korusun.

özgür tamşen yücedal

 

 
Yorum yapın

Yazan: 12 Ağustos 2016 in GENEL

 

yeteceğiz

FullSizeRender

Amanın! Bir küsmek, bir küsmek… Kimse değil yahu, bilgisayarım küsmüş bana. Bilgisayarın gönlünü almak kolay asıl kelimeler küserlerse, feci. Bilgisayar haklı tabii. Haberi yok tüm olup da bitmeyenlerden. Selaların inlettiği geceden beri hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığından habersiz. Hadi benim uykusuzluğuma alışık yıllardır ama böyle huzursuz, düşünceli, endişeli oluşlarım uzun sürmezdi. Sonumuz hayra çıksın.

Tüm bunlarla beraber hayat devam ediyor; aynı ya da değil ama devam ediyor. Uzun günlerdir çocuklar yanımda değiller, canım sıkılma hakkını kullanıyor. Canım hiçbir şey yapmayarak sıkılmak isterken aklım iş icat etmekten geri durmuyor. Abuk sabuk ne iş gelirse onları yapıyorum, canım her ne kadar aklıma karşı gelmeye çalışsa da. Geçen gün kadınların başetmekte zorlandıkları ütü masası kılıfının fendini yenmek için yaklaşık bir saatimi harcadım. O kılıflar ya kalitesiz çıkar iki günde yanar, ya küçük büyük gelir, lastiği erir, ipi kopar, en sorunsuz olanının bile cicim ayları kısa sürer. Peki kılıfın bi o yana, bi bu yana kaymasından yılmış olan Özgür ne yaptı? Aldı eline yorgan iğnesini ve kılıfı ütü masasına dikti, kesin çözüm. Hadi bakimmm şimdi kaysın, sıkıyorsa.

Dün de; sabah ne olduysa artık bana, bir anlık delaletle temizlik yapmak amacıyla evi kaldırdım, su içme molası verip evin yerinden oynamış halini görüp, toplamak zorunda olanın ben olduğuma ayınca eror verdim. Akşam olduğunda ev toparlanmış, ben darmadağın olmuştum. Mahvım bu anlık kararlarla olacak, korkuyorum. O anlarda ilahî bir ses ‘’Dur yapma Özgür! Bir an düşün! ‘’ diye fısıldasa farklı olur hâlim.

Bu akşam domateslerle yaşadığım fantazi boyutundaki manyaklıktan bahsetmek bile istemiyorum. Geçti, bitti. Şu satırları yazdığım sırada ise ‘’Ayakların yorgunluğunu alıyor. ‘’ lafına kanıp ayaklarıma vazalin sürmüş o da yetmemiş götümden ter damlarkan vazalinli ayaklarıma çorap giymiş olmam sanırım içler acısı. Ayaklarımın ağrısına iyi gelir mi, bilmem ama nefesimin nane kokmasını sağladı şimdiden, terliyorum.

Özet mi istiyorsunuz: Bu darbe bana hiç iyi gelmedi.

Ama darbe ne kadar iyi gelmediyse dilediğimce uzun saatler okuyabilmek, yemek pişirmemek, sabahları uyandırlmamak, sessizliği dinlemek, televizyon cızırtısı duymamak, susma hakkımı dibine kadar kullanabilmek, cevap vermemek bir o kadar iyi geldi. Geldi, yetti. Artık yol gözlüyorum. Babaları kanatlarına çocukları koysun ve gelsinler. Amin.

Yazmak istediğim daha doluca zırzavat var aslında, çok yorgunum. Elimde bulunan Ot Dergisi sayısında sözlük bölümünde yer alan üç sözcük anlamını paylaşıp kopacağım:

ANLATMAK: Hayatta kimseye hiçbir şeyi tam olarak anlatamayacağını anlamıştı. Biri için ölüm kalın meselesi olan, diğerinin gözünde toz kadardı. ( Hakan Günday )

YAĞMURDA ISLANMAK: Yağmurda ıslanmanın verdiği huzur hiçbir şeyde yoktur. Insan olmaktan utanmadığım tek andır, ağaçlar gibi, çiçekler gibi, köpekler, kuşlar, kediler, bildiğin bilmediğin bütün hayvanlar gibi ıslandığın an. Doğanın bir parçası olduğunu hissedersin. Manzaraya dışarıdan bakan kibirli insanlardan uzakta, o manzaranın bir parçası olursun. ırkının kendini beğenmişliğini unutur, bir böcek kadar özgür, sunarsın kendini doğaya. Yalan yoktur o an da. Aldatma yoktur. ( Yekta Kopan )

DÜNYA: Başını kaçırdığımız ama sonunu merak ettiğimiz, arada güzel sahneleri olmasına rağmen saçam sapan ve sıkıcı bir film. ( Burak Aksak )

Kime ne anlatıyoruz? Kim ne anlıyor, bildiğinden başka? Yağmurdan kaçmamız öğretilmedi mi, kaçarken doluya yakalanacağımız.? Bana çocukken biri yağmuru bu şekilde anlatmalıydı! Sıkıcı ya da değil, yaşama zorumluluğumuz var ve herkes kendi filminin başrol oyuncusu. Ki; benim arada figüran kullanasım geliyor!

Köpekler havlıyorlar. Yıldızları evet ama ay’ı göremiyorum. Olimpos’ta gece nasıldır acaba?

Sonumuz hayra çıksın. Yüreği yanan, yüreği ağzına gelen, titreyen, yasına gömülmüş olan her kim varsa dualar onlara. Yüreklerine ferahlık, sabır diliyorum. Insanî duygulardan nasibini almamış yürekleri havale ediyorum. Biz bize yeteriz, yeteceğiz. Melekler korusun.

özgür tamşen yücedal

 
Yorum yapın

Yazan: 01 Ağustos 2016 in GENEL

 

kimene

Screen Shot 2016-06-16 at 11.45.53 PM

Ne var ne yok!

Iyidir valla, ne olsun… Yuvarlanıp gidiyorum. Gerçi son dönemdelerdeki halimi tanımlayacak kalıp ‘’Yürüyüp duruyorum.’’ olmalı. Yaz yalnızca bana gelmiş, geliyor muş gibi hissediyorum. Tek başıma bir yere varamadan yürüyüp duruyorum. Kısa sürede vücutta bir değişiklik olsa –ha vardım, varıyorum galiba diyeceğim ama –cık. Sabah yürüyüş sonrası kendimi kendimle konuşurken yakaladım. ‘’Bak kızım doymak için değil yalnızca hayatta kalabilmek için yiyip içmelisin.’’ diyordu akıllı yanım aptal olan diğer yanıma. Ama o akıllı tarafım bunca yıldır hüküm süren aptallığıma söz geçiremediğini kabullenip vazgeçmemiş, yazık. Çıkmayan candan ümit kesilmez’i yaşam feslefesi olarak benimsemiş garibim. Herkese uyan bana uyaydı bugün nerelerde olurdum, kimbilir. Hani ölmüş olduğunu bilmediği gibi aptal olduğunu da bilmez miş ya insanlar, allahtan bilip – kabullenip kendisiyle yaşamayı becerebilenler de varız.

Onu bunu bırakın da bugün içimde bir yerleri tırmalayıp huzursuzluk çıkarmaya çalışan düşünceleri nereye fırlatacağımı bilemiyorum. Uzun zaman önceydi okuduğumda; öyküdeki karakter on ya ada onbeş yıl sonra gelmek üzere bir mail yazıyordu kendine. O zaman da çok beğenmiştim bu fikri. Bugün farklı şekilde çıktı karşıma. Yani kelimeler farklı olsa da anlatılmak istenen aynıydı. O kadar uzağa gitmeye gerek de yok; beş yıl sonrası yeterli bence. Oturup yazsam bugünkü endişe, huzursuzluk, hayal ne bileyim işte bu yaşıma dair aklıma ne geliyorsa… Sonra, hayatta olup oturup okusa beş yıl sonraki Özgür. Nerede, kiminle, ne halde olacağı mechul Özgür. Oturup ağlar mıyım? Kıçımla mı gülerim? Bunları düşünerek harcadığım vakte mi yanarım? Halime şükür mü ederim? Bunlar ve bunlar gibi ihtimaller var tabii. Net olan tek bir şey olur diye tahmin ediyorum; birçoğu o zaman anlamsız, anlamını kaybetmiş olurlar. Ve temennim; onların yerini yenilerinin almış olmaması olur. Bir ömüre de kaldırabileceği kadarını yükleyeceksin. Nasıl eşeğe taşıyabileceği kadar yük yüklemek gerekiyorsa bir ömüre de taşıyabileceği kadar endişe yüklemek gerekir.

Iki gün önceydi: ( ulan gününü hatırlıyorum, kim anlattı hatırlamıyorum!!!! Kafayı yormalı mı yoksa önemsiz bir ayrıntı diyerek es mi geçmeliyim? Bir insan neden kendi aklına söz geçiremez? Yemin ederim yoruluyorum kendimle, of! Bak ya hâlâ düşünüryorum kim olduğunu. Dur bekleyin az biraz, bulunca devam edeceğim. Hah buldum, tamam. ) bir arkadaşı bana anlatan kişiye ‘’Facebook sayfasındaki gibi bir hayatım olsun istiyorum. ‘’ demiş. Eve döndüğümde benim sayfama baktım; neredeyse boş. Var mış, gerçek miş gibi varsaymayı dileyeceğim sanal alemde yalan bir dünyam bile yok. Hayatımdaki gerçek insanların sayılarının azalmaya başlamış olmaları sanırım buna bağlı. Gerçekten bakan gözler çok azaldılar çevremde. Umurumda mı? Asla! Tek anlayamadığım bunca ihtiras, riya, sahtekarlıkla nasıl yaşanabilineceği, o kadar. Çok yorucu olmalı diye düşünüyorum ama yok. Ya gerçekten yorucu değil ya da ben yalanım. Bir de çocukların birbirlerine karşı acımasız oluşlarını aklım almıyor. Yazmış olduğum bu paragraf ne kadar ben değil, bana ait değil gibi. Silmiyorum belki sebebi vardır.

Yürüyorum dedim ya, işte baktım yürürken yemeye devam edince bir halt olmadı ben de son dört gündür yemeyi de kestim. Durumum mu: ben yaşarken ruhum ölmüş içimde, kimene. Bak gerçek söylüyorum içim yok gibi. Ben bende değilem. Elf yediğim şeylere gülüyor. Ouzun hiç umuru değil. Erdo deseniz karaları bağlamış şu an yanımda oturuyor; yazmaya başlamadan önce bilgisayarın şarj kablosunu prize takarken sigortaları attırmıştım sigortayı kaldırdık, şarj çalışıyor fEkat televizyon çalışmıyor. Sanırım televizyonda maç vardı. Purosunu içli içli tüttürüyor oluşundan belli. En iyisi ben usul usul sıvışayım.

Herkese gönlüne göre, nasibi kadar diliyorum. Tatlı diller, bereketli sofralar olsun, diliyorum. Ramazan hayırlı olsun.

özgür tamşen yücedal

 

 
Yorum yapın

Yazan: 16 Haziran 2016 in GENEL

 

boyuna çizgili

InstasizeImage-7Merhaba!

Az gittim uz gittim dere tepe düz gittim. Git git ne oldu? Giderken götürdüklerimle geri döndüm. Yani; dön dolaş kürkçü dükkanındayım, şükür. Biraz dolambaçlı bir girizgâh oldu tamam. Elf’le bi’kaçıp geldik. Bu kısa kaçamaktan çıkarımlarıma gelirsek tatil özeti:

Sevgilisi olan ya da sevgilisinden ayrılan hiçkimseyle tatile gitmeyeceksin, evladın bile olsa. Tabii senin anlatabileceğin bir sevgilin yoksa…

Türkler her yerde.

Bilmediğin şehirlere gitmek demek sürekli kaybolmak demek. Ki; kaybolmak güzel şey.

Yurdışına gitmek; paramızın pul oluşunu kendi ülkende hissettiğinden daha derinde hissetmek demek.

Demleme çayı özlemek demek.

Internet bağlantısı izi sürmek demek.

Her horoz kendi çiftliğinde öter demek.

Özlemek demek.

Bla bla bla… Kavuşmak güzel şey vesselam.

Bilgisayarın başına oturmama sebep aklımdakine gelirsek; geçenlerde not almışım ‘’Gençliğimde şikayet ediyorken yaş aldıkça yolunu gözlediklerim.’’ diye. Yaşlanmak yerine yaş almak yazınca anlam değişmiyor, biliyorum. Hani böyle kandırmaca, avutmaca, kibarlaştırmaca babında yani. Aman neyse ne işte.

Not aldığım o geçenlerde, tam regl dönemime denk gelen dönemdi. Ulan dedim kendime kendim, yıllarca yıllarca sevmedin şu kanlı dönemi bak şimdi şu haline, günü gelsin diye yolunu gözler oldun. Menopoza girince kadınlığından birşey mi kaybedeksin, hayır. Sanırım derdim gençlikten kaybedilenler.

Misal; neredeyse tüm çocukluk, gençlik dönemim gür saçlarımın kabarıp şekle girmemesini dert etmekle geçti. Gel gör ki; son yıllarda gür kabarık görünsün diye saçlarıma nasıl bakacağımı şaşırmış durumdayım.

Çocukken okuduğumuz kitaplar karşılığında babam harçlık verirdi. Şimdilerde zaman oluyor harçlıklarım yetmiyor istediğim kitapların tümünü almaya.

Zaman bol gelir canım sıkılırdı mesela. Artık birşey yapmadan bekliyorum bazen sıkılsın o can diye, götü yemiyor sıkılmaya benim korkuma.

Ödev yapmak zor gelirdi. Yıllardır çocuklara verilen ödevleri onların yerine yapa yapa tatmin olamadı ödev yapma açlığım. Sonunda kullanıldığımı ve onlara kötülük ettiğimin farkına vardığım için bıraktım, açım.

Uzunca yıllar et yemeyi pek sevmedim. Böbreğin birini kaybettik, protein alımı dengeli olmalı derken ben oldum tam bir etçil. Buna da şükür.

Bu sabah ipliği iğneye geçirirken çok zorlandı gözlerim, zamanımı alsa da inat ettim geçirdim. O inat kimeyse? Sakın yanlış anlaşılmasın bu iğne & iplik örneğini vermemin kesinlikle twettlerde dolaşan ‘’ Ön sevişme önemlidir, ipliği bile iğneye geçirmek için defalarca yalıyorsunuz.’’ geyiğiyle asla alâkası yok. Valla! Sonra babam arayıp ‘’Kızım utanmıyor musun öyle şeyler yazmaya………’’ diye bir başlıyor, başladığı yerde Vilo’da giriyor devreye bağlıyoruz konferansa. Ben yalnızca safiyane olarak görme yetimin azalıyor olduğundan duyduğum endişeyi yazıya getirdim.

Saçlarımı boyatma, makyaj yapabilme izini annemden çıksın diye kaç yıl bekledim, inanamazsınız. Keşke bir o kadar yıl daha en azından yarısı kadar daha izin vermesey miş. Saçlarımın kendi rengini kaybettim. Yanında sigara içmeme de uzun yıllar müsade etmedi. Keşke hiç etmesey miş. Gerçi saatler süren sohbetlerimiz bu kadar uzun olabilirler miydi, bilemedim.

Yok ya; düşündüm de azalan vücut kıllarından şikayetim yok. Kıl sorunu büyük sorun abicim.

Dişlerimi fırçalamaya da erinirdim. Anammmm şimdi neredeyse her sigara (kahveden) sonra fırçalıyorum. Fırçalamayı geç, diş eti çekip gitmesin diye gargara margara.

Ben bu eriyen kemikler, sarkan deri, çekilen diş etleri, beyazlayan (dökülen) saçlar, küsen kaş, bölge bölge yerleşen kiloların topunun amk. İnsan insana nankör de bu bedenin sahibine nankörlüğü nedir be kardeşim. Yerin çekimininde cehenneme kadar yolu var. Sen kendini çekip dur, değil mi? Nedir derdin benimle yahu! Bırak beni benimle, çekme…

Ruhumuz da yaşlanıyor mu sizce? Eğer yaşlanıp sarkıyorsa, ruhumuzun sarkan yerlerini toparlamak mümkün mü? Elf bu sabah uçak yolculuğumuz sırasında ‘’Anne baksana bulutların içine gömüldük, saklanıyormuşuz gibi…’’ dedikten sonra ‘’Hayattaki amacın ne senin anne? Bir hayalin var mı? Ne yapmak istiyorsun?’’ diye sordu. O sordu, ben bulutlara saklandım. Bu soru için geç kalınmış bir zamanda mıyım? Hayalim var mı? Yapmak için heyecan duyduğum birşey… Saklandığım bulutun içindeyim hâlâ. Cevap ya da bir çıkar yol bulunca tekrar dönerim.

Sevgiyi ıskalamayalım. Aşka saygı duyalım. Aşkın mutlu sonlar için olmadığı sırrını aşıklara söylemeyelim. Çözümün parçası olalım. Bedenimizi fabuk sabuk işler için fazla yormayalım. Felsefik düşüncelere fazla dalmayalım, uğraşmaya değmez. Yeşili koruyalım. Maviliklere dalalım. Enine çizgili şişman, boyuna çizgili desen zayıf gösterir, unutmayalım.

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

 

 

 
Yorum yapın

Yazan: 22 Mayıs 2016 in ÇOCUKLAR, GÜNLÜK, GEZDİM

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: