RSS

umut yeşertici

Geçtiğimiz günlerde bir paylaşımda okudum:

‘’ Biz zamanında otobüse binerdik. Çocuk falan gördüğümüzde göz kırpar, başını okşar çocukların, güldürürdük. Şimdi; ailesi yanlış anlar diye kafamızı çeviriyoruz. Ne çok şeyimiz çalındı. ‘’ yazıyordu.

Dün yapmış olduğu metrobüs yolculuğunda edepsizliğin boyları aştığı ortamda yaşanılan saygısızlıkları kahır, umutsuzlukla izlerken ihtiyaç sahibi birine yer veren adamı görüp, yanına gidip:

‘’ Teşekkür ediyorum, umudumu yeşerttiniz. ‘’ diyen arkadaşım gözleri dolarak anlattı yaşadıklarını.

‘’ Tüm yaşananlara sessiz kaldığım için çok utandım be Özgür. Ama o gençlerden biri kalkıp bana –sanane lan orospu – dese ne cevap vereceğimi bilemedim. –senin anandır orospu mu diyeceğim yani o cevaba Özgür.-‘’

Ben mi? Bu sabah site güvenliğinden çıktığım sırada dairelerden birindeki günlük ev temizliği işine gelen genç kadın da siteye giriş yaptı. Tam o sırada havuz kenarından geçmeyip sitenin çevresini dolaşması için uyarıldığına şahit oldum. Ki; yıllar öncesinde site içindeki transfer araçlarını kullanmalarının site sakinleri tarafından yasaklandığına da şahitlik etmişliğim var. Tıpkı o gün olduğu gibi bu sabah da kafam uçtu, beynime kan akışı durdu ve kendimi kaybettim.

‘’ Kim bu rahatsız olan, yasakları koyanlar!! ‘’ diye bağırmaya başladım site girişinde.

‘’ Bunların tümü insanlıklarını kaybetmişler. Burada oturuyor olmak, otoparkı dolduran araçlara biniyor olmak ne ayrıcalık tanıyor onlara!!! Nedir bu haller!! İfşa edilsin şikayetçi olanlar, bilelim kim onlar. ‘’

Tansiyonum gökyüzüne çıktı. Tek tek kapıları çalmak istedim. Kapılarını çalıp sormak istedim. Çalmadım. Ama böyle giderse çalacağım gün çok yakın. Ben delirmişçesine çırpınırken zavallı güvenlik görevlileri beni sakinleştirmeye çalışıyorlardı.

‘’ Biz yalnızca emirleri uyguluyoruz Özgür Hanım. ‘’ diyerek.

Sustum.

Fitili ateşlenmiş bir bomba gibi başladım yürümeye. Peşimde kendilerini başkalarından üstün görenlerin yetiştirdikleri çocukların çocuklukları. Bunu yazıyorum çünkü o çocuklarla da çocuklarım yaşıyorlar. Çoğu ailelerinin kopyaları. Selam vermeyi bilmez, her cevabı kendine hak görür, menfaatin sözlük anlamının ne olduğunu bilmeden menfaatçi olan çocuklar. Ama onlar yalnızca çocuklar… Onlara kızgın değilim, olamam. Yalnızca; çocuklarım şaşkınlar. Umuyorum, diliyorum ve bunun için elimden geleni yapıyorum ki; hayatları boyunca şaşırsınlar. Onlar gibi olmayıp hep şaşkoloz olsunlar. Anne babaları olarak Erdo ve ben kaçıncı yaşlarımıza geldik hâlâ şaşırabiliyoruz, şükür.

Yürüdüm. Yaşanan, birebir şahidi olmadığım ama okuduğum, bildiğim tüm haksızlıklar dizildiler boğazıma. Tek kelime daha duysam, söylemeye kalksam ağlamaya da başlayacaktım. Ağlamadım. Yutkundum. Yürümeye devam ettim.

İnatla yanımdan geçen herkese ama herkese, bakışlarını kaldırıma gömen, kafasını çeviren, görmezden gelenlere bile ‘’ Günaydın ‘’ dedim. O bakışlarını kaldırıma gömen, kafasını çeviren, görmezden gelenlereyse özellikle, yüzlerine kusarcasına dedim.

Sonra… Rüzgar esinti getirdi omuzuma bıraktı. Beton yığınlarının arasında yalnız başına kalmış zakkumun kokusu geldi burnuma. Beyaz kelebek kanat çırptı, gözüme çarptı. Her şeye inat yol kenarında açmaya devam eden yabani çiçekleri gördüm. Yalancı Aster onların adları dedi, tavuklarını yemleten adam. Hani bahsetmiştim size selamıma kolunu kaldırarak yanıt veren ama bir sohbetlik yanında durmadığıma pişman olduğum yaşlı adam. Bu sabah O durudurdu beni.

‘’ Nereden topladınız o çiçekleri? Yalancı Aster bunların adları çok sever arılar, iyi toplayabilmişsiniz. ‘’ diye.

‘’ Arılardan izin aldım valla, paylaştım onlarla. İzin vermiş olmalılar ki; hiç dokunmadılar bana.’’ diye yanıt verince oturduğu taburesinden kalkıp geldi kaldırıma, yanıma. Ardı sıra kangal köpeği geldi. Ayaklarımızın dibinde tavukları.

‘’ Nasıl güzel geliyor şu selamınız söylemek istedim. Böyle insanların kaldığını bilmek güzel şey, sağolun. Zaten çiçekleri, arıları seven insanlardan zarar gelmez.’’ dedi. Benli yaşlarda oğlu geldi o sırada yanımıza. Selamını aldım, selamımı verdim. Yoluma devam ettim. Ferda’nın metrobüste rastladığı gibi birine de ben bu sabah rastladım yani.

Umut yeşerticiler…

Eminim bu yeşertme işi karşılıklı ve bulaşıcı.

Kucağımda çiçeklerle site girişinin görüş alanına girdiğim anda güvenlik binasındaki görevlilerin hepsi ayağa kalkıp dışarıya çıktılar, gülümsediler. Sözcükler olmadan tekrar selamlaştık.

Evin kapısını Ouz açıp ‘’ Günaydın annecim ‘’ diyerek karşıladı. Ardında Elf geldi yanımıza. Çiçekleri beraberce bölüştürdük vazolara. Yaşadıklarımı anlattım, yüzlerinde gene aynı şaşkın ifade belirdi. Yüzlerini öptüm. Vazolardan birini alt komşum Yasemin’e götürdük. Umudu paylaştık.

Paylaşalım lütfen. Paylaşıp çoğaltalım.

Gün aydın olsun dilerim.

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

Reklamlar
 
Yorum yapın

Yazan: 09 Temmuz 2018 in GENEL

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , ,

zamanıdır belki

Eğer ülkede her şey yolundaysa neden seçime gidiyoruz?
Eğer ülkede işler yolunda değilse neden aynı kişiyi başkan seçelim?
Eğer ülkeyi kurtaracak aynı kişiyse, ülkeyi bu hale getiren kim?
Sorunsalları arasında tam gaz seçime gidiliyor. Sokaklar, ekranlar bangır bangır. Entrikalar çığır çığır.
Bayram ha geldi gelecek derken bitti bile hem de bulutların egemenliğinde şılır şırıl.
Yavru bir köpek insanlık dışı muameleye maruz kaldı ve can verdi. Akıllarımızın alamayacağı şekilde zulüm gören diğer birçok hayvan ve insan gibi…
Kimileri için araya kaynayan kimileri içinse ödenecek kredi borçları sebebiyle ne olursa olsun araya kaynayamayacak döviz endeksleri.
Her sabah görevli olduğu bahçelerin bakımını yapan bahçevanlar.
Kurulacak pazar yerlerindeki tezgahları için gün ağarmadan yola düşen pazarcılar.
Gene aynı saatlerde klüplerden çıkanlar.
Gitme hayalleri kuranlar, asla gidemeyeceğini bilenler. Gittiği yerde mutlu olanlar, bin pişman olanlar.
Özlemin soğuyamadığı yürekler, buluşmanın heyecanıyla gümbürdeyenler.
Beyaz soğan dikmediğine pişman bostan sahibi, diktiğini biçmeye nasibi olmayanlar.
Tüm ses ve soruların susmasını isteyenler, bir sadaya muhtaç olanlar.
Uyanmak için gailesi olmadığı için yattığı yerden kalkmak istemeyenler, tam tersi uzun yapılacaklar listesi sebebiyle yattığı yerden kalkmak istemeyenler.
Bir hikayenin kahramanı olduğunun farkında olanlar yanında farkında olmayanlar için hikayeler yazanlar.
Sivrisineklerin ekosistemdeki görevleri nedir, 100 milyon yıldır yaşayıp hastalık dağıtmak dışında ne işe yaramışlar?
Çoğu zaman kendini anlayamıyor, beyin-hormonlar-mikroplar vb. güçlerin güdümünde olan duygularını kontrol edemezken insanoğlu, bir başkasını nasıl tanıyabilir?
Daha niceleri düşüncelerime uçuşunca dünya çok hızlı dönüyor muş gibi… Yakalamaya çalışmak biçarelik değil de nedir!

Dünya, sefillerin talip olduğu, talip olmayana da dünyanın talip olduğu yeryüzü küresi. Yüzlerceden bir tanesi, güneşin etrafında el pençe duranların üçüncüsü, etrafında dönüp dönüp yüzeyini kızartıp içi hâlâ çiğ kalanların, -Domatesim biberim de bu sayede iyi oluyor, kemer patlıcanım ile fasulyelerim zırıl olmuş.- diyenlerin en yuvarlağı, magma ile deprem ile tehdit edip tepesinden ve tabanından buz sarkan, göbeği hararetli, dönme yorgunu, koskoca semada bir uyduruk aydan başka kendine biat edecek bulamamış, milyarcanın her gece birbirlerine binyıllardır -Aha bak ay, birkaç güne hilâle döner, dünyanın uydusu- dediği dilsiz dişsiz, şekli belirsi, dünya artık beni tanıyıp da daha adımı ağzına almasın diye her gece şekilden şekle giren bir ağzı açık halayık.” ( “Öyle miymiş?” / Şule Gürbüz )

Biçarelikleri, çareleri falan kenara bırakıp; kuşlar ötüyor, duyabiliyor, hissedebiliyor yani hâlâ hayattayken zamanıdır belki…

Eyvallah  

 

özgür tamşen yücedal

 
1 Yorum

Yazan: 19 Haziran 2018 in GÜNLÜK, GENEL, İNSANOĞLU

 

Etiketler: , , , , , , ,

sus duyacaklar

 

 

Diş fırçalamama özgürlüğünün gücü adına merhaba!
Üç gün oldu. Neyin inadına, neyin gücüne başkaldırıdır bilmiyorum. Kimin neyine başkaldırıyorsam kaldırıyorum ama fırçalamadım. Gerçi yalnız kendime, kendi başıma yemek pişirmeye üşendiğimden dört gündür yürüyüş, resim, kitap, derleme toplama, temizlik, yoğurt, ekşi maya ekmek, domates ve yeşil zeytinle besleniyorum. Ha bir de dün saksıların diplerinde bitmiş semizleri toplayıp kattım yoğurda. Zayıfladım mı? Gülesim geldi bunu yazarken bile; benim vücut kilolarına sıkıca, derinden bağlı. Buna da şükür. Bağlılık konusunda üstüme yok. Uzağımda olsa, ırağımda kalsa bile sevdiğime, hatıralarıma, eski şarkılara, sözcüklere, hatalarıma, hayallerime, tatlıya, sohbete, verdiğim sözlere sonuna kadar bağlıyım. Bünye böyle, kopamıyor bağlandığı yerden.
Suskunum demiştim ya geçen gün; kuşlar inadıma inadıma hep bir ağızdan şakıyıp duruyorlar günlerdir. Aslında hep ötüyorlardı da duymaya mecalim yok muş. Şimdi var, şükür. Doyasıya dinliyorum onları, güzel şeyler söylediklerini farzederek dinliyorum.
Bir de şu incir ağaçları, zakkumlar alıyorlar beni benden. Her soluğu kokularına buluyorlar. Sokakta gördüğüm insanlar farketmiyorlardır diye korkuyorum. Kollarından tutup sarsmak geliyor içimden içimden.  ” Kokuyu duyuyor musun? ” diye sarsmak…
Çokça düşünüyorum; herkesi, her şeyi. O kadar çoğunuz aklımdan geçiyorsunuz ki bilseniz şaşıp kalırsınız. Uçağa oğlunu bindiren yengem oluyorum mesela, Asu oluyorum deniz ırak uzağımdaykenki suskunluğu, Selma’nın özlem giderişi, Özlem’in yan yana olmak isteyişi, Erdo’nun yüreği zaten yüreğimde, Ouz’un heyecanları, Elf’in olduğu yere sığamayışları, babamın bahçesindeki huzuru, Serkant Abim, Seda’nın telaşları, Belgin’in masasındaki çiçekleri, Tuba’nın kirazları, Han’ın misafirleri… Dedim ya; bilseniz şaşarsınız.
Ama en çok annemi özleyişim. ” Çok özledim seni Vilo! ” Öyle böyle değil çok derinden, en içimden. Ne zaman böyle çekilsem bir kenara en çok seni özlüyorum. Kokunu özlüyorum. Yandan çarklı sigara içisini, ota boka sinirlenmelerini, ansızın çıkıp gidişlerini, ansızın gelişlerini. Bu kapanma halleri hep senden geçti zaten. Farkında olmadan benim de bir kavuğumun olmasını sağladın, şükür. Kulağımda çınlayan ise ” Bok var …. ( yap sen, dinle sen, sev sen… ) ” la başlayan cümlelerin. Bazen öyle bir şey düşünürken yakalıyorum ki kendimi, aydığım an arkamdan kafama terlik fırlatacak mışsın hissi geliyor. Keşke fırlatsan, beni dövmene ihtiyacım var galiba. Seni çok seviyorum annem.
Okuduğum kitabın kahramanı kadın da perişan etti beni. Kadın, anne olarak itiraflar ancak bu kadar samimi, olduğu gibi yazılabilir miş; Elena Ferrante yazmış. Öyle ki; okurken kadına ” Sus duyacaklar! ” diye fısıldayasınız geliyor. Geçen yaz okuduğum serisinde de benzer şeyler hissetmiştim. Yüksek sesle söylemeyi bırakın aklından geçirmeye çekindiğin itiraflarını başkasının kaleminden okumak, tuhaf.
Tuhaf deyince; dün bu ay ki sayısını aldım. Okumadığım üç sayfa kaldı. Bittiğinde üzerine konuşuruz, gerekirse. Gerek duymazsak konuşmayız.
Çünkü; sanıyorum artık bana tek gerek, mavi. Bir maviliğe bırakış. Denize anlatış falan felan.
Ama önce kendimi koltuktan kazımalı, kalkmalıyım. Dişlerimi fırçalamalıyım. Çamaşır makinesinin arkasına sıkıştırdığım pazar arabasını sıkıştığı yerden çıkartıp pazara gitmeliyim. Akşam serinini beklemeyeceğim. Beklemek caydırıyor , hevesimi kaçırtıyor benim. Uzun bekledikten sonra yapmam gerekenden caydırıp, şahane bahaneler buluyorum kendime. Beklememek, bekletmemek lazım. Hayat kısa, zamanınsa acelesi var mış.
Selametle, sevgi coşkuyla…
Hastaları şifa gelip bulsun, gönülleri dualar…
Koklayın…
Dinleyin…
Şükürle…
Eyvallah

özgür tamşen yücedal

iPad’imden gönderildi

 
Yorum yapın

Yazan: 09 Haziran 2018 in GÜNLÜK, GENEL, İNSANOĞLU

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

öyleyken böyle


Nasılsın?
Îmla hatası yapmamaya çalışacağım, hata bulmaya çalışma lütfen. Gelişine oku. Gelen yazın hatırına…
Kış boyunca yüzünü görmediğin, belki havayı fırsat bilip o da yürüyüşe çıkmıştır dediğin her kimse , onu görme ihtimali gibi heyecanlı değil mi! Terlemekle üşümek arasında, özlemekle kavuşmak arasında, umutla süpriz bağlamında bir şey yazın ilk günleri. Aşk hayallari kurduran, olmama ihtimaline inanan yüreklere bile heycanını bulaştıran mevsim. Kâh tedbirli olmayı hatırlatan, kâh her daim elde tutulan tedbiri savurup attıran.
Dün büyük şehirden ayrıldım, küçük köye geldim. Kış boyu koltukları örten pikeleri kaldırdım üzerime serililer miş gibi. Pencereler açtım hiç kapatmayacak mışım gibi. Zeytin ağaçları gebe kalmışlar, dalları zeytin dolu. Domatlarsa olmamışlar henüz. Sabah arka sokakta oturan Nevbahar’a uğradım da “10-15 günü var.” dedi. Ardımdan “Az biraz bekle geliyorum.” dedi. Geldi. Elinde bir demet kurutulmuş adaçayıyla…Hediye etti bana. Ferahlık-nazarlık için tütsüleyeyim diye. Sen tanımazsın onu; kalın camlı gözlükleri, kocaman memeleri, meraklı çenesi, savruk halleri var Nevbaharı’ın. Karı koca yaşıyorlar. Güneş daha yükselmeden gidip sebze topladıkları bostanları var. Arada Ouz ve benim misafirleri olduğumuz bostanlarında yaşlanmış, yaşlandıkça dolgunlaşmış incir ağaçları da var. İncir kokulu sabahlara uyandıran… Sokaklarda ise arife sükûneti… Ama ya begonviller! Kimseyi beklemez, dinlemezler bilirsin… Rengarenk patlatmışlar çiçeklerini mavi göğün altında. İzin alamadım dikenli dallarından, eve getiremedim bu sabah birkaç dal. “Verandaki de hazır çiçek dökmeye az bekle.” der gibiydiler. Eve dönünce baktım begonvile, haklılar mış. Zakkumlar ise gönüllü geldiler benimle, kahvaltı tepsimin yanındalar. Sonra Zeyno aşık olmuş. Çok romantik yerlerdeler sevgilisiyle. Dün yazdım O’na “heyecanın bulaştı etrafa” diye. Aşkın kucağında, heyecanlıy mış.
Ben mi? Umursuzum! ” Umurumu kaybettim, bulan olursa hükümsüz değildir. Tepe tepe kullanabilirsiniz.” ilanını verebilecek kadar hemde. Tuhaf bir şekilde derin bir kabulleniş yaşanıyor iç tarafımda. Gözünün önünde olan biten haksızlıklara karşılık, haksızlık yapanların karşılarına dikilip “yeter artık, dur hata yapıyorsun” diyemeyen, demesini beklediğim insanlara bile umurum tükendi.
Herkesin anlaşabilir, ortak paydada buluşabilir, mutlu – huzurlu – birarada yaşayabilir ihtimalim de söndü sönecek. Arada umutlanır gibi oluyorum ki; bir bakıyorum çalınmış.
Haller böyle bir dönemdeyken bulabildiğim, güvende hissettiğim yer sessizlik olsu. Sustum. İçime kaçar mıyım diye de korkmuyorum.
Korkmak yerine anlattığım gibi pikeleri kaldırdım, çiçek topladım, dolapları toparlıyor fazlalıklarımdan arınmaya çalışıyorum. Yan evde marangoz çalışıyor, o da zımparayla kışın izlerini silmeye çalışıyor galiba.
Fenerbahçe’nin başkanlık seçimlerini izledin mi? Ben izledim. Hem de tüm haftasonu… Bak sonuçlar karşısında da bi umut dolar gibi oldum mesela. Onu da çalmak üzereler. Ben izin verdiğim için mi çalınıyor durmadan bir şeylerim?
Neyse canını sıkmak asla istedim, istememde. Can sıkacak bir şey de yok zaten. Yalnızca insanlık halleri. Fazla şe’etmemek lazım.
Asıl diyeceğim; yaz geldi! Farkında değilsindir belki… Yaşarken bir çok şeyin farkına varamıyoruz ya işte öyle. Bir de yaşayacak kaç yazımız kaldığını bilemeyişimiz var tabii. Sabahları erken uyan, yeni güne “merhaba” de. Sahip oldukların, şükrettiklerine sıkıca sarıl. Ben birazdan çıkıp nalbura gideceğim. Masanın ayağındaki teker kırılmış, yenisini alıp geleyim de öğlende vidalayayım.
Öyleyken böyle, böyleyken öyle işte.
Selam eder gözlerinden öperim.

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

osuruk çiçeği

 

Karşınızda çocukluğumun çiçeklerinden Osuruk Çiçeği! Merakımdan defalarca koklamışlığım var, gerçekten osuruk kokuyor mu diye. Şimdilerde tüm dünya, ilişkiler baştan ayağa osuruk kokuyorken sabah yol kenarında gördüğümde demet demet toplayıp eve getirmek istedim Osuruk Çiçeklerini. Salonda sepbanın üzerine en büyük vazonun içinde koyup, nasıl koktuğuna umursamadan merakımın olduğu çocukluğumu hatırlatsın diye. Osuruk kokulu dünyayı en azından onları izlerken unutayım diye.

Herkesin derdi kendine büyük, yalanı kendine gerçek, güzelliği de çirkinliği de kendi içineyken beslenecek gerçek bir şeylerle karşılaşınca yakasına yapışası, tutunası geliyor insanın. Dur durak bilmeden akan trafiğin yamacında, trafik levhalarının gölgesinde, hepsine inat tavuklarını yemlemek için eski ahşap sandalyede oturup bacağını bacağının üstüne yük etmiş adamın bu sabah ‘günaydın’ı tam da öyle tutunulasıydı. Selamıma karşılık yüzüne çağırdığı tebessüm, selamını başının üzerinden getirircesine kaldırdığı sağ kolu… Yürümeyi kesip iki kelamlık yanında dikilmediğim için pişmanım, notunu düştüm. Kimseye yüküm yok, pişmanlığım kendime.

Haftasonu ise bakışları güleç, dili tatlı bir kadınla tanıştım. Mekanındaki masalarda kocaman demetler halinde papatyalar, giriş kapısında salıncak olan… Nar reçelini seven… Sohbet için girizgâha gerek duymayan samimiyette… Tamamen hekim hatası sonucu olan rahatsızlığı sebebiyle ablası için kalp nakli bekleyişlerini anlattı. Bekleyişlerindeki ‘neden biz?’ sorgu sürecini aşabilmiş kabullenişi, her şeye inat yaşamaya – paylaşmaya devam ediş ise alıp yüreğe iliştirilecek cinstendi, iliştirdik. Biz unutmuşlar daha birbirimiz olduğumuz gibi kabul edemiyorken çok kıymetli değil mi? Takip eden sabah ki ince kahve ikramının sonrası ise ‘veda’ değil ‘hoşgelmişlik’ – ‘hoşbulmuşluk’ idi.

Hırs, önyargı, geçmiş hesaplaşmaları, unutamayışlar, gelecek planları yapma biçareliğimden sıyrılmaya çalıştıkça karşıma çıkan insanlar, tecrübeler hep hatırlatıcı, anlatıcı oldular, oluyorlar. Şükür. Affedebilmenin hafifletici gücü…

Tabii her şey, her zaman bu kadar güllük gülistanlık yaşanmıyor. Sen sıyrılmaya çalışsan da karşına önyargısını sana fırlatabilmek için kucağında taşıyanlar, dilinde kemiği olmayanlar, karanlığını bulaştırmaya çalışanlar, mutsuzluğuna mutlu olacaklar falan hep oldular, olacaklar. Yol vermek lazım, verin. İnsanın umuru azaldıkça, umurunda olanlar da azalıyor, özgürlük…

Ama asıl gerçek şu ki;

‘’ İnsanın kendi kendine ettiğini kimse etmiyor.’’

Ouz (10)’un okuduğu son kitabının hikayesi bir köyde geçiyor. Kahramanlardan biri Ejderha. Ve bu ejderhe köylüler yoğun yağışlardan yana şikayet ettikten sonra yağmuru durduruyor. Sonuç; kuraklık. Şikayetin ardından gelen mahrumiyet, feci, çoğu zamansa telafisiz. Önceki akşam yatağında yan yana uzanmışken biz, okuduklarını anlattı Ouz ve beraberce şikayet etmekten vazgeçtik. Kabulleniş…

Hayat her şey dahil, paket program. Her işi kotarmak, üstesinden gelmek zorunda falan değiliz yani, akış.

Bazen olmaz. Hatta o kadar güzel olmaz ki; şükrederiz.

Kime ne düşünüyorsak, niyetimiz neyse o gelsin. Hayırlısı… Aylar, günler, günün doğumu – vedası, dualar hayırlı olsun. Hep bir yol vardır…

Hâlâ karar veremediyseniz akşama ne pişirsem diye fazla düşünmeyin; çorba, pide, peynir, zeytin, reçel, çay candır.

 

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

 
1 Yorum

Yazan: 22 Mayıs 2018 in GENEL

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , ,

uzatma kablosu

 

Aşk kelimesi, Arapça sarmaşık, sarıp sarmalayan manasına gelen “ışk” kelimesinden türemiş.

Demek ki; insanda sürekli sarılma, dokunma, öpüp koklama, koruma, korunma, bağlanma, bazen bağlanıp kopamama dürtüleri boşuna değil miş. Kelimenin anlamı dolsun, boşa harcanmasın diyey miş. Mânânın hakkı verilsin diyey miş halden hale geçişler. Hakkını istesek de istemesek de bu kadar gönülden yaşayarak verdiğimiz hangi kelime var? Annelik dışında…

Karşı koyamadan peşinde divane olunan kaç duygu var?

Direnişlerin sonuçsuz kaldığı… Ayakları yerden kesebilen…

Kelebekleri uçurup çiçeklere renk veren…

Hülyaları bakışları süsleyen…

Hesabı kitabı olmayan kaç duygu… Ayrım gözetmeksizin herkese yakışan! Doluya koysan almayan, boşu doldurmayan Ey Aşk!

Sevişmelere doymayan!

Kokulara bulayan!

Güzelleştiren!

Cesaret veren!

Yar ın ucuna mıhlayan umarsız Aşk! Acınası durumlara sürükleyebilen acıması olmayan Aşk!

Fırtına gibi savuran, güneş gibi kavuran, sabahın çiyini koklatan Ey Aşk!

Sen dilediğinde değil kendi istediğinde gelen ve giden Asi!

Vadesi belli olmayan Zamansız! Gidişinin ardındaki gecelerde uykusuz, sabahlarda mânâsız bırakan!

Ey Aşk; “ Elma dersem çık, armut dersem çıkma! ”

Bunların yanında sizlerle paylaşmak istediğim diğer şey ise uzatma kabloları hakkında. Hani artık herkesin koltuk, yatak başlarında olan, şarj ünitelerinin her daim takılı olduğu uzun, yetmeyeni yettirten kablolar var ya onlardan bahsediyorum. Doğruya doğru biraz tembel oluşumun da etkisi vardır belki ama bu yaşıma geldim ve en sevdiğim icat uzatma kabloları. İcat dedim ama şimdi bilemedim onlar icat edilmiş mi oluyorlar. Hayatı kolaylaştırıcı uzatma şeysi mi? Ekşi sözlükte hayli farklı tanımlarını buldum. Mesela:

. Ara kablodan farklıdır. Ara kablo iki cihazı birbirine bağlayan spesifik amaçlı bir kablodur, ara kablonun kısa kalması durumunda aynı cins bir uzatma kablosu kullanlabilir. 




. Alternatif robot pornosu film ismi. 




. Profesyonel mutfaklarda güvenlik gerekçesiyle kullanılmasına izin verilmeyen kablo çesidi. 



. Bir türlü istenilen uzunlukta olamayan bağlayıcı.
 Ya kısa kalır ya çok uzun.

. Orospu çocuğunun tekidir.

Düşüncelerimin tümünü yazıya döksem galiba benzer şeyler olur ve sonundaki tanıma kadar varırdım. Yetinmeyip Serkant Abime yazdım;

-Hello! Gelseler ve uzatma kablo için sözlük anlamı yazmanı isteseler ne yazardın?

-Kafa iyi galiba!

-BilgiCayarın başındayım. Mevzû aşktan buraya geldi.

-Baya iyi olmuş kafa.

-Yaz

-Bir Şeye Erişmeye Yarayan!

-Eyvallah

-Eyvallah

Gördünüz mü; ilintiliy miş. Aşkla ilintisi var mış bu kabloların. Hep bir erişmeye çalışmak, bağlantıda kalabilmek, olduğun her yerde bağlantı sağlayabilmek, erişip ulaşabilmek.

Ondan yana ümidini kesip umudunu kaybedenlerde bile pusuda beklese de, dertli dönemlerinde hepimiz için anlamını yitirebilir olsa da, acısından kederinden korkar olsak bile hepimizin, her şeyin aşkla bir bağlantısı, bir ilişesi var zaten. Ve zaman zaman farkında olmadan verilen en güzel cevap da:

‘Aman aşk olsun!’ dur belki de.

Hele ki benim Uber Taksiye, Fiber Taksi diyen bir kardeşim olduktan sonra her şeye Aşk Olsun!

Tüm doğumgünü kadın, erkek, çoluk çocuklarına sağlık, huzur, hayırlı kazançlı nice yaşlar diliyorum.

İyi dilek ve niyetlerimle…

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

 
 

Etiketler: , , , , , , , , , , ,

hayal bu ya,

…., yarın uyandın, bir avukat aradı ve hiç tanımadığın bir akrabandan sana on milyon dolar kaldığını ( günlük kurdan ), ayrıca her ay beş yüz bin dolar da gelirin olacağını, sen ölsen de çocuklarının bu parayı almaya devam edeceğini söyledi. Ne yaparsın? Ayrıca bu parayı yalnızca kendin için kullanabilirsin! Nasıl bir gelecek planın var?
Sabah kahvemin eşlikçisi bu pragrafı okuduğum andan beri düşünüyorum. Planım, ilk anda aklıma gelen… Çoğu insanın yaptığı gibi tanımadığım akrabımın kim olduğu, neden miras için beni seçtiği gibi sorgularamalaraysa hiç girmedim. Bodoslama oluşan hayalim?
İnsansız hava sahası! İlk şartım bu; birbirlerine,
dünyaya,
doğaya,
hayvanlara,
çocuklarına,
sevdiklerine saygısız,
bir haltlar biliyormuşluğun ardında zır cahil,
karşısında biri konuşurken bile gözünü cep telefonu ya da herhangi bir ekrandan ayırmayan,
içi küflenmiş,
yalnızca başkalarının ne yaptığıyla ilgilenen,
bin türlü yüzünün içinde aslını unutmuş,
hep ama hep mutsuz, mutluy muş gibi,
hep şikayetçi,
yalancı,
her türlü hırsızlığı (duygular da dahil) çok normal miş gibi yapabilen,
çıkarları uğruna her şeyi satabilen,
sokaklara çöp atabilen,
……..
yoruldum.

Özetle; sırtını ormana dayamış, yüzünü mavi denize dönmüş, tek kata yayılmış odalar, yere kadar pencereler, bahçesinde meyve ağaçları ve yabani çiçekler, esintisi beyaz tülleri uçuş uçuş eden bir yarın ucunda, kocaman çalışma masası ve atölyeli, taka sesli gecelere uyuyup horoz sesli sabahlara uyanabileceğim, yalnızca kendi sesi olan bir ev! Yalnızca olduğu gibi olanların ve olduğum gibi kabul edenlerin ziyaretime gelebilecekleri bir ev. Sığınağım olabilecek bir yer.
Hayal bu ya, o sebeple sağlık mevzusuna girmedim, hayal. İnsan büyüyünce gelecek güzel hayatının nasıl olacağını merak etmekten vazgeçip tüm yaşadıklarının karşısında yorgun hissediyor gerçekten. Bunca yorgunluğa bir paragrafın peşine takılıp gidiliverilen bir gün bile olsa iyi geliyor!

Oğlan omuzumda uyudu uyuyacak, buzdolabının motoru hırıldamaktan yorulmadı ya da yorgun olduğu için hırıldıyor. Uyumak istemiyorum ama sabah da erken uyanmam gerekiyor. Han, nihayet yeni markası için isim buldu, rahata erdi. Asu, nasıl acaba? İki gün oldu Vilo’yla da konuşmadık! İki adet trafik cezam var mış, Erdo aradı söyledi. “E-Devlet şifrem sende, bakıversene müebbet hapis cezam falan varsa girip yatayım!” diye cevap verdim. “Sen bana kurban ol.” dedi. “Peki!” dedi. Sonra Elif aradı, planlarını anlattı. Nihayet, buzdolabı sustu. Oğuz, uyudu.
Hadi artık hayırlı geceler!

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

not: bahsi geçen kitap; Meltem Güner’in yazmış olduğu, Destek Yayınları tarafından basılan  Niyet Defteri adlı kitap.

 
Yorum yapın

Yazan: 25 Nisan 2018 in GÜNLÜK, OKUDUM, İNSANOĞLU

 

Etiketler: , , , , , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: