RSS

bulgur pilavı

Dün akşam mutfak masasında oturmuş okey oynadığımız sırada kızımın erkek arkadaşı Alp ortada bir şey yokken, öylece yani birdenbire;

‘’Özgür Abla sizi zor günler bekliyor,’’ dedi.

‘’Neden?’’ sorumaysa

‘’Oğuz’un (11) ergenlik dönemine girmesine az kaldı,’’ diye yanıtladı.

Ki; masada bahsettiği oğlan Oğuz’un babası da vardı. Umuyorum bu sözü geçen zor dönem yalnız başıma üstesinden gelmem gereken bir dönem daha değildir.

Üstüne bu sabah arkadaşım Aslı da canhıraş telaşının arasında yaptığımız telefon görüşmesinde;

‘’Özgür durumum bildiğin gibi değil. Bizim kız ergenliğe girdi ve ben kafasını öpüp okşamakla kafasını kırmak arasında gidip geliyorum.’’ deyince kendime gerçekten korkmalı mıyım diye sormaya başladım.

Gerçi Oğuz’la aramızda geçmiş dönemlerde yaptığımız ergenlik konulu sohbetlere bakılırsa o benden daha hazırlıklı ve bilinçliydi. Geçen yazı beraber geçirdiğimiz karşı komşularımızın oğullarından sürekli ‘ergen’ diye bahsetmeleri üzerine bana ergenin ne demek olduğunu sormuştu. Dilim döndüğünce çocuklukla büyük olmak arasında yaşanan ve tamamen hormonların kontrolünde olunan dönem diye tanımlamıştım.

‘’Yani söyleyip yaptıkları yalnızca hormonların kontrolünde mi oluyor insanın. Eğer öyleyse o dönemim geldiğinde söylediklerimi duyma, yaptıklarımı görme anne ve bil ki tümünü hormonlarım yapacak,’’ demişti.

Yazın üzerinden aylar geçti, okullar açıldı. O dönem Milli eğitim sistemimizin uygun gördüğü zamanda, okula ayca bile olsa büyük arkadaşlarıyla başlamış olan Oğuz, bu yıl kendinden farklı olarak birçoğundaki değişimleri farkedince biraz ürkmüş hatta tuhaf haller içindeler onlar, diye tanımlamıştı. Okullar neredeyse kapanacakken aralarındaki fark açıldı. Ve Oğuz bu halinden memnun olduğuna, ergen falan olmak istemediğine karar vermişti. Istediği hep aynı kalmaktı.

Ama üç gün öncesinin akşamüstü ikimiz birbirimize çığlık kıyamet bağırırken her şeyin dilediğimiz gibi olmadığını bir kez daha gördük. Çalışma masası yüzünden başlayan tartışmamız bağırtılara dönüştü sonrasında benim elimden çıkıp havada uçuşan terliği gördüm. İsabet ettirememiş olsam da havalanmıştı bir kere. Terlik havalandı biz sustuk. Bir süre sessizce oturduk. Kalktı. Giyindi. Cüzdanını aldı. Kitapçıya gideceğini söyleyerek çıktı evden. Yarım saat sonra geri döndü. Karşıma geçti,

‘’Sakinleştik mi?’’ diye sordu.

Gülümsedim. Yaklaşıp yanağımdan öptü. Yanıma oturdu. Elini tuttum.

‘’Bir daha bana bağırma,’’ dedim. Kafasını öptüm.

‘’Resim yapalım ister misin?’’

‘’Olur, yapalım. Hem bak dedemin verdiği harçlıkla yeni boyalar aldım.’’

‘’Ben su kabını getireyim sen de o sırada kağıtları, boyaları hazırla,’’

O akşamdan beri düşünüyorum hangimiz daha fazla korkuyoruz ergenlikten ya da hangimiz daha ergen olacağız diye.

Kendinin farkına varsın, bireyselliğine saygımı hissettireyim, onu duyup gördüğümü bilsin diye uğraşırken özgür bıraktım. Özgürce konuşsun, resim yapsın, hareket edebilsin, gözlemleyebilsin diye. Gelin görün ki bu defa da evde dolap kapakları, saksılar, sehpalara varana kadar boyadı. Bu sabah yaptığı resimlerden birkaçını çerçevelere yerleştirdim. Okuldan döndüğünde süpriz olsun, çerçevelediklerimi duvara astım. Evin her köşesi sokaktan bulup getirdiği bitkileri diktiğimiz saksılarla doldu. Tohumun mucizesini görsün, mucizelere inansın diye bir çekirdekle çıktığımız yolda altı adet limon fidemiz yanında yolunu gözlediklerimiz var. 

Ve tüm bunları Anne Özgür olarak yaşıyorken diğer yanda ailece, kardeş, evlat, birey olarak yaşadığım onlarca şey oluyor. Bazıları boyuma, bazıları yüreğime, bazıları da aklıma büyük şeyler. ‘Geçecek’ diye diye sıraya konulmuş, kâh içiçe girmiş onlarca şey. Kötü şeyleri, bağırış çağırışlar, ayrılık, üzüntüleri, soruları sonlandırabilecek bir terlik fırlatsa biri bir yerden keşke. Terlik havalansa ve biz dursak.

Tamam hepsini yazdım, paylaştım ama Oğuz okuldan dönene kadar ki gerçekliğim Bulgur Pilavı! Dünden çorbamız var yanına bol soğan, salçalı bulgur pilavı sözüm var. Kalkmalıyım. Herkese selam eder sağlık dilerim.

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

Reklamlar
 
2 Yorum

Yazan: 18 Nisan 2019 in GENEL

 

Biliyorum

 

Bu sabah  plazada çalışan kadın olarak uyansaydım nasıl bir sabahım olurdu acaba diye açtım gözlerimi. Evinde hastası olup ona bakmakla geçireceği gün için gözlerini açan bir kadın da olabilirdim. Ya da hasta bir kadın. Ki; hasta uyandığım sabahlar çok oldu, Allah unutturmasın. Yaptığının hata olduğuna inanıp içinden söküp atamayan, hep yanında taşıdığı hatasıyla uyanan bir kadın. İlk iş yatak yorganı silkeleyip temizlik, yemekle geçireceği güne gözlerini açan. Bir sahil kasabasında yaşayan, gözünü açtığında ilk gördüğü mavi olan. Yalnızlığına görmemek için gözlerini sıkıca yuman. Alt katımızda yaşayan gibi saatlerdir durmadan ağlayacak olan çocuğunun sesiyle uyanan kadın. Hapishanede orada olduğuna inanamayan bir kadın olarak. Özlemenin gerçek anlamıyla  ölen yakınını özleyen, kokusuyla uyanan bir kadın.

Ben mi? Hepimizden biraz galiba. Çok kalabalık uyandım bu sabah da yani.

Değişsek, dönüşsek de özünde aynı olan onca insanız. 

Şimdi kahvemi içerkense; Van Gölü’nde yaşayan İnci kefallerini düşünüyorum. 

Uyumadan önce, Prof. Dr. Mustafa Sarı’nın umudunun zaferini anlattığı videoyu izlemiştim. İnancını ve umudunun zaferini anlattığı videoyu. https://youtu.be/9H_YsX9d2X0

İnci kefalleri ve Mustafa Sarı’nın zaferi. 

Oturduğum yerden gördüğüm bahçedeki minik beyaz kedi de dakikalardır yeni tomurcuklanmış ağacın dibinde duruyor. Minicik beyaz kedi… Üst dala konmuş olan kuşa bakıyor. Dakikalardır, usanmadan bakıyor. Usanıp vazgeçecek, biliyorum. Göreceğiniz güzel şeyler, güzel günler diledim.” Her şey geçecek, bitecek.” Demek dile kolay ama tek gerçek, unutmadan.

Günaydın.

 

özgür tamşen yücedal

 
2 Yorum

Yazan: 19 Mart 2019 in GENEL

 

Sterliçya

Sabah Alaçatı’ya geldim. Valizi kapı ağzına bırakıp ilk iş yanıma budama makası, biraz para alıp yürüyüşe çıktım. Uzunca yürüdüm. Görmek umuduyla çıktığım yolda peşine gittiğim ağacı söküp yerine temel için beton dökmüşler. Hissettiğim hüzün boğucuydu. Sevdiğim şeyler hep hayatımda olmayacaklar öğrenmiş ama hâlâ kabullenememişim. Bir kez daha anladım. Ama umut öyle git deyince giden, insanın yakasını kolayına bırakan bir şey değil. Bile bile umut etmeye devam ediyor insan. Kendiliğinden oluyor aslında, sen ne dersen de. Tamamen umutsuz olacak kadar yaşlı bir ruh olmaktansa hayal kırıklıkları hissederek yaşamaya devam etmeyi tercih edeceğim galiba. Mesela umudum bu yaz incirlerden yana. Kontrol ettim hepsini, sabah yürüyüş dönüşleri dallarına dadandıklarım duruyorlar.

Papatyalarsa coşmamışlar henüz.

Eve elimde bakkaldan aldığım ekşi maya ekmek, petibör bisküvi ve kapımızın önünden kestiğim iki adet sterliçyayla döndüm. Sterliçyalar  şu an karşımdaki vazodalar. Bu arada onlara çok yakışacak şekilde Cennet Kuşu da derlermiş az önce öğrendim. Bisküviyiyse demlediğim çaya eşlikçi ettim. Oturmuş eski yazıları derliyorum. Saklayıp bulamadığım eşyalarımı, yaşayıp hatırlayamadıklarımı falan konu etmişim bir tanesine. Hatırlamaya çalışırken çalışırken aslında hatırladığım çok şey olduğunu ve çoğunu uzun zamandır hiç düşünmemiş olduğumu farkettim. Babamın ilk renkli televizyonumuzu kucağında eve getirişi mesela. Özlem’le odamızın penceresinden kaçıp kumsala gittiğimiz o geceyi. Önder’in sünneti. Kara Şimşek adlı televizyon dizisini pastalı çörekli izlediğimiz Pazar günleri. Onlu yaşlara bile gelmemiş halimle mutfakta annemin Özlem’e içirdiği balık yağını gizlice içtiğim an. Bunlar gibi daha nicelerinden sonra hiç hatırlamak istemediğim niceleri de hortladılar. Nikahımızın arife gecesi aşağı katta yapmış olduğu telefon görüşmesinden sonra üst kata çıkan babamın gözlerindeki bakışı hatırladım, boğazım düğümlendi. Babasının ölüm haberini almış meğerse ve sabahki nikahı bozmamak için bize ‘oksijen tüpü bitmiş, alacaklar.’ diye yalan söylemiş. Nasıl anlamamışım. Geceleri bazen uzun uzun dalar düşünürdü mesela, kimbilir ne sorunları vardı. Kuzenimin ölüm haberini aldığı telefon görüşmesi sonrasında gene babamın yüzündeki renk değişikliğini hatırlıyorum. Doğum için uzun saatler sancı çektikten sonra beni ameliyathane kapısında uğurlayışı, sonrasında herkes bebeğin başındayken onun beni karşılayışı. Üniversite çağına gelene kadar bizlerin kaçıncı sınıfa gittiklerimiz bilmez, umursamazdı. Ne kadar haklıymış.

Silivri Devlet Hastanesi’ydi, bizleri hastaneye almadıkları bir ameliyatında annemin sancı içinde kalkıp camdan biz çocuklarına el salladığı an. Annem o yıllarda mutfağa çingene sobası kurmuştu. Işte o sobanın mutfağı ısıtmasını beklerkenki üşüme hissi de hatırladıklarım arasında. Üşümekle zorum o zamanlardan kalmış olabilir. Biraz daha yazarsam tek başıma oturduğum yerde zırlayacağım. O anları hatırlamak bir yana hisleri gelip kondu içime. Durduğum yerde zırlamak yapmadığım şey değil bilen bilir de, bu akşam olmasın çok ödevim var. Demem o ki; istemediğim halde unutuyorum ya tanış, yazar, oyuncu, kitap, film adlarını. Istediğim halde unutamadıklarımın zoru ne olabilir benimle. O da tıpkı zamanı gelmeden kaybolmayan umut gibi ‘Ol’ deyince olmayanlardan galiba. Neyse ki; ufak karşılaşma, süprizler gibi güzel şeyler oluyor da şu hayatta, insanın ara ara aklına geliyor unutmak istedikleri.

‘’ Hatırlamak için bir hafıza varken, unutmak için elimizde hiçbir şeyin olmaması; hayatın bize attığı en büyük kazık. ‘’ diyerek durumu en güzel tarif eden açık ara yalnızca Murathan Mungan bence.

Her şeye rağmen ‘ Şu hayatta güzel şeyler de oluyor.’ diye diye yaşamak en güzel.

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

 
Yorum yapın

Yazan: 13 Mart 2019 in GENEL

 

sabah mucizesi

Gizem’i gece ağlayarak sızıp kaldığı koltukta uykusundan uyandıran üşüme hissiydi. Bedeni yüzüstü ve tüm ağırlığıyla koltuğa gömülmüştü adeta. Üzerinden kayıp yere düşmüş bej battaniyeyi sürüyerek çekti tekrar üzerine. Göz kapaklarında hissettiği sızıyla yattı biraz daha. Tüm bedeni, iç organları, ruhu acıyordu. Aşk acısının hissini biliyordu artık. Her nasıl yaşanırsa yaşansın her bitişin acı verici olduğunu… Yerde duran cep telefonun ekranına dokundu. Aydınlanan ekranda saatin kaç olduğuna baktı. Günün ilk saatleriydi. Aklına dün yaşamış oldukları daha doğrusu duymuş oldukları gelince fiziki acı benzeri hisle inleyerek kaşlarını çattı. Gözünde geceden kalan iki damla yaş süzüldü yastığına. Yutkundu.

Üç yıl sonunda buharlaşıp yokolmuştu büyük aşkı Soner. Tek söz söylemeden. Ardında cevapsız sorularla kıvranan bir enkaz bırakarak. Aralıksız geceler boyunca rüyalarında gördüğü, kokladığı, soluğunu hissettiği en büyük, ilk aşkı susmuştu. Beş ay, beş aydır tek bir ses gelmemişti. Bu ilk değildi ama bu kadar uzun sürmemişti daha önceleri. Neden aramıyordu? Arayacak mıydı? Sağlıkla ilgili sorunu mu vardı? İlişkileri bitmişmiydi? Beklediği bir şey ya da zaman mı vardı? Bir dünya cevapsız soru. Ve nihayetinde nasıl bir kandırmaca yaşadığının kanıtını tam da korktuğu gibi dün öğrenmişti Gizem. Gururunu ayaklarının altında çiğneyerek Soner’in arkadaşlarından birinin kapısını çaldı. İlk olarak:

– O iyi mi?, diye sordu.

– İyi ama sana verecek bir cevabı yok sanıyorum. Artık gözlerinde sana duyduğu aşka ait iz göremiyorum. Zaten bir gün bitecekti, biliyordun. Bütün aşklar biter. Evet sizinki gibisine bu son hiç yakışmadı ama galiba bitti. Benim bildiğim karısına döndü. Hatta yirmi gün kadar oluyor, beraber gidip karısına beğendiği kürkü aldık. Şimdilerde de evlerinde tadilat yaptırıyor. Karısının sözünden çıkmıyor. En iyisi unut sen onu, dedi.

– Belki de yeni bir sevgilisi var?

– …

Gözünde, yüreğinde yüceltip taparcasına sevdiği, herkesten üstün tutup saygı duyduğu adamın değersiz bir korkak ve herkes gibi olduğunu duydu Gizem kulaklarıyla. Beceremedim, ilişkiyi taşıyamadım, heyecanım bitti, başka birine aşık oldum herneyse hissettikleri, suskunluğuna sebep herneyse onu Gizem’in gözlerinin içine bakarak söyleyebilecek yürek bile yokmuş Soner’de. Koca adamı yerle bir olmuştu. Kendisinin de, Soner’in sevgili çöplüğünde yerini aldığını biliyordu artık. Bu işler böyle oluyordu demek. Nasıl bu kadar kör ve aptal olabilmişti. Bizim yaşadığımız herkesinkinden farklı yalanına nasıl da inanmıştı. İşte tüm bu bildikleri, çok geç de olsa farkına yeni vardıklarıyla uyanmıştı bu sabah. Aklına geldikçe silkelediği ihtimallerin gerçek olabileceğine aylar boyunca inanmak istememiş, direnmişti. Soner başkaydı, böylece bırakıp gitmezdi onu!

Aşk böyle bir şey miydi, olamazdı. Yaşadıkları nasıl yalan olabilirdi. Kaçamak buluşmalar, soluksuz sevişmeler, bakışlar, yazılanlar, söylenenler, gittikleri seyahatler… Hepsi, her şey nasıl yalan olabilirdi. Yalanmış.

Kolları ve dizlerine abanıp doğruldu koltukta Gizem. Ağır adımlarla banyoya doğru yürüdü. Banyo kapısında soyunup duşa girdi. Gözlerini kapatıp dakikalarca akan ılık suyun altında durdu. Susmuştu. Içindeki tüm sesler susmuştu. Gene ağır hareketlerle duştan çıkıp gri kot pantolon, siyah kazağını giydi. Saçlarını kuruttu. Dün eve döndüğünde sokak kapısının koluna astığı çantasını alıp çıktı evden. Arabasına bindi. Yollar bomboştu. Sahile doğru sürdü. Aracını park etti. Kulaklıklarını cep telefonunun hoparlörüne bağladı. Montunun fermuarını boğazına kadar çekti ve arabadan inip yürümeye başladı. Erkenci balıkçıların demledikleri çayların taze kokusu, martıların eşlikçisi gibi sahil şeridinde Sarıyer’e doğru  yürüdü. Üşümüştü. Durdu. Kaldırımın karşısındaki kafeye baktı. Kırmızı tenteleri, sarkıt ampüller, ısıtıcıların kızıllığı, kaldırıma dizili masalar… Soner’le bir keresinde buradan pizza sipariş edip yataklarının sıcaklığında yemişlerdi. Sonrasında Soner’in göğsünde, kokusunda uyumuştu. Yaya geçidini adımlayıp karşıya geçti. Yol kenarındaki masalardan yanına ısıtıcı konulmuş olanlarından birine yöneldi. Sandalyesini çekerken son anda gördüğü, yan masada oturan adamla sade tebessümle günaydınlaştılar.

Gizem ellerini sıkıca kavrayan sarı eldivenlerini çıkartıp masanın üzerine koydu. Cebindeki sigara paketini çıkarttı. Tüttürdüğü sigarasını yarılamıştı ki yan masada oturan adam kalktı:

– Kendime türk kahvesi söyleyeceğim. Siz de içer misiniz?

Orta boyun ve orta yaşın biraz üstü, sade şık giyimli, gözlüklü biriydi. Hafif kır düşmüş saçlarıyla hoştu.

– Olur aslında.

– Sade?

– Sade, lütfen.

Birkaç dakika sonra önde elinde Gizem’in kahvesini taşıyan garson, arkasında kendi kahvesiyle adam geldiler.

– Afiyet olsun, diyerek geçip kendi masasına oturdu adam.

Aslında yan yana oturuyorlardı. Aralarında yalnızca içinde lükstürüm bitkisi dikili olan bir saksı vardı. Adamın yaktığı puronun kokusu, dumanı Gizem’in masasındaydı. Oturduğu sandalyesinden, adamın sol bacağının üzerine koyduğu sağ bacağını da görebiliyordu Gizem. Bir saate yakın maviye karşı, aralarında yeşil, yan yana oturdular. Sessizce… Taze bir kahve söylemek için bu defa Gizem ayaklandı, adama da teklif etti. Gene kibarca:

– Siz gelmeden önce bir tane daha içmiştim, fazla gelir. Teşekkür ediyorum, dedi adam.

Bir puro, iki türk kahvesi, dört sigara, bir filitre kahve… Kulağındaki müzikle düşüncelerinde dans eden Soner’li hatıraları… İnanmazlık peşini bıraksın istiyordu. Umudun söküp denize atabileceği bir şey olmasını diledi. Puro kokusu dağılıyordu içine. Yarım saat daha geçmişti. Adam bu defa bir şey demeden kalkıp kafenin içine girdi. Sonra dönüp masasından telefon ve puro kutusunu aldı.

– Size iyi günler diliyorum, hoşçakalın.

Dedikten sonra valeye doğru yürümeye başladı. O sırada Gizem yanına gelen garsondan hesabı istedi. Aldığı:

– Az önce kalkan beyefendi ödedi hesabınızı.

Cevabı üzerine hiç düşünmeden kalkıp adama doğru hızlı adımlarla yürümeye başladı. Adam arabasına binmişti.Penceresinin önünde durmuş ona bakan Gizem’i görünce biraz şaşırarak pencereyi açtı. Tebessüm ve sorarak baktı.

– Hesabımı ödemişsiniz.

– Lafı bile olmaz, afiyet olsun.

– Ama teşekkür etmeme fırsat vermeden gidiyorsunuz.

– Rica ederim gerçekten lafı bile olmaz. Yürüyüş yapıyordunuz sanırım.

– Evet, biraz kafa dağıtmak için.

Adam arabasından indi.

– Ben günün bu saatlerini, sabahın erkenini çok severim. Uzun mu yürüdünüz, üşümüşsünüzdür.

– Aracım gerideki lokelin önünde, fazla mesafe yok ama dediğiniz gibi yürürken üşüdüm biraz.

– Müsade edin bırakayım sizi aracınıza.

– Sizi bekletmek istemem. Yalnızca teşekkür etmek istemiştim.

Elini uzattı:

-Ben Gizem.

– Ömer.

– Umarım sizinle gene bir gün, bir yerde tesadüf eder karşılaşırız ve o defa kahveleri ben öderim Ömer.

– Umuyorum. Ve sabırsızlıkla bekliyor olacağım.

– Hoşçakalın.

– Hoşçakalın.

Dönüp masasına oturdu. Adam siyah renkli arabasıyla önünden geçerken oldukça yavaşladı ve el salladı Gizem’e. Ardından, müşteri kalabalığına bulaşmak istemediği için toparlanıp mekandan ayrıldı Gizem de.

Sabahın süprizi. Çok büyük ihtimal bir daha asla göremeyeceği bir adam sabahın erkeninden çıkıp gelmiş ve Gizem’e bir tebessüm hediye edip gitmişti. Bir tebessüm. Hem de böyle bir dönemde, bir sabah mucizesi. Hayat devam ediyor demekti bu. Silkelenip yoluna devam et demekti. Gülümse demekti. Kırıldığın, incindiğin yerler tamir edilir, zaman ilaç demekti. Adam bir kuş tüyü gibi sabahına konmuştu Gizem’in…

 
1 Yorum

Yazan: 04 Mart 2019 in DENEMELER & RÜYALAR

 

Etiketler: , , , , , , , , , ,

olduğu gibi

 

İnsan sevdiği şeyi hep gözünün önünde tutunca, gözünü ayırmadan yalnızca ona baktığında ne kadar severse sevsin bir, bazen birçok kusur batıyor gözüne o sevdiği şeyde.
Arkamdaki duvarda asılı gördükleriniz, görmediğiniz bazı diğer odalarımızın duvarlarında asılı sevdiğim şeylerimde benim gördüklerim gibi… Ki; bunlar ilk resimlerim. Yanlış atılmış ufacık bir fırça darbesiyle kalın gözüken kol, ne bileyim işte ters düşen bir gölge, hatalı boyutlandırma falan.
Aylardır karşılarındaki koltuğa oturduğum her seferde gözüme çarpan hatalarımı düzeltip düzeltmemek arasındaydım. Taa ki bu fotoğrafın çekildiği güne kadar! Ama gelin görün ki; elime fırçayı aldığım o gün ve bu fotoğrafın çekildiği o an vazgeçtim hatalarımı düzeltmekten.
Oğlumun onlara hiçbir bakışında, evimize gelen her arkadaşına ilk tablolarımı gösterişinde hatalarımı gördüğüne hiç tanık olmadım çünkü ben. Ve farkettim ki; O sevgiyle bakıyor onlara, “annem yaptı hepsini” diyerek tanıtıyor arkadaşlarına.
Benim bakışımın açısı, bakışım yanlış olmalı dedim kendi kendime elimde fırçayla karşılarında dururken tablolarımın.
İşte o gün artık tamamen benim oldular. Ve o zaman yaptığım hatalarla beraber benimler. Öylece sevdim, seviyor, sevmeye devam edeceğim onları. Oldukları gibi…
Baktığım şeyi güzel görmek de bana ait, öylece sevmek de. Hatta yanlarına oğlumun yaptığı bir tanesini de astık, olduğu gibi.
Nasıl bu kadar anlam yükleyip rahatlayasım geldi onu hiç anlayamadım.
Ama bu da böylece günce oluverdi işte.

Olduğu gibi!

Sevgiyle…

Eyvallah

 

özgür tamşen yücedal

 
Yorum yapın

Yazan: 20 Şubat 2019 in GENEL

 

Etiketler: , , , , , , , , ,

canım çekiyor diye bir şey yok

 

Bir kararlılık peşimde, ben de kararlılıkla peşindeyim. ‘ Git ‘ demiyorum ona. Hiçbir şeyin ‘ Git ‘ dediğimde gitmediğini, bitmediğini öğrendim artık. Ve zamanla barıştım. Zamana teslim oldum. Sihrinin kanıtlanmış olduğu 21 günün izindeyim. Yıllardır iradesizliğini küçümseyen, kendini iradevî konusunda zayıf bulan ben, bizzat kendimi 21 günle sınıyorum, sınadım, sınamaya devam ediyorum. Sihirliymiş.

Komidinimin üzeri, çantamın içi, okuduğum kitabın arası falan çizittirilmiş not kağıtlarıyla dolu, 21 gün takvimciklerim. Bu sabah bir yenisini daha çizittirdim; şekersiz geçireceğim günler için. Bugün ikinci günüm. Zamanın bu 21 günlük dilimleri öğretici oldular. Yapmadan, aramadan, söylemeden, dinlemeden, içmeden dayanabildiğimi gördüm. Şimdi de şeker yemeden geçeceğim zamanın içinden. Şeker gibi eriyesim var zamanın içinde.

Düsturum; ‘’ En kötü ne olabilir ki! ‘’. Şu satırları yazarken bilgisayarın hoparlöründen gelen parçayı söyleyen çocuk aynen şunları söylüyor. ‘’ Dertler de eskirmiş. Gönül bildiğini arırmış. Can yansa da ararmış. ‘’. Yani tam olarak olmasa da yakalayabildiklerim bunlar, bir bitişin ardından öylece bakakalmış ve vazgeçmiş gibi. Aman tamam yalancı çıkmayayım diye arka ekranı açıp baktım. Can Göngör söylüyormuş. Parçanın adıysa ‘ Dışarıda Kar ‘ mış. İlk kez duyuyorum, pek de beğenmedim. Merak eden bakar, şahsen ben merak etmiyorum. Üyeliğimiz bitmiş galiba ki listelemediğimiz parçalar çalmaya, reklam arası vermeye başladı uygulama. Al sana bir bitiş daha. Olsun! Her bitiş yeni bir başlangıç getiriyor, biri bitmeden diğeri başlamıyor. Şükür.

Konuma dönersem eğer; evvelsi yaz Serkan Karaismailoğlu’nun yazmış olduğu iki kitabı okumuştum. Biri beyin diğeri bağırsaklarla ilgiliydi. Hangisindeydi tam hatırlamıyorum ama, yazan çok şey gibi bunu da hatırlıyorum; canım çekiyor diye bir şey olmadığı. Canın bir şey çektiği falan yokmuş yani. İçimizde bizimle birlikte yaşayan, her istediklerini, istedikleri vakitte vermeye alıştırdığımız ve alıştıra alıştıra kudurttuğumuz işçicikler durmaksızın fısıldıyorlarmış ‘ Ver Ver Ver ‘ diye. Bu son cümlede bir terslik oldu galiba? Tekrar okuyayım. Okudum. Evet, var. Alışmışla kudurmuş ayrı şeylerdi değil mi? Söz ise ‘ Alışmış kudurmuştan beterdir ‘ di. Şimdi tutup bununla uğraşamayacağım çok işim var, uğraşacak yerlerim ağrıyor. Gidip kendime kabuk tarçın alacağım akşamları kriz geldiğinde emzik gibi emerim belki. Öğle saatlerinde kahve için arkadaşımla buluşacağım. Sonra elimdeki kitabı birkaç gün içinde bitirmeliyim ki; davet edildiğim kitap kulübünde günü geldiğinde diyecek iki çift lafım olsun, ilk izlenim önemli. Ilk izlenim önemli ama kalıcı değil aslında yalnızca önemli, çoğu kez kandırıkçı.

Her cümleme bir cevap yazma isteğim var nedense.

Birkaç gün, birkaç adet diye sınırlandırılınca insanın içinde o –birkaç-a karşı, karşı koyamadığı bir savaş başlıyor mesela. Okuldan okuma ödevi olarak verilen kitapları, onlara tanınan kısıtlı sürede okumamak için direnen çocukları anlayabiliyorum.

Ama 21 günün yeri ayrı. O kısıtlamıyor. Sonundaki aydınlık çekiyor insanı, direnme gücü veriyor, cesaret veriyor. ‘ Olana kadar deneriz. ’ , ‘ Kendini sakın zorlama, bana bırak. ‘ diyor. ‘ Seni senden başkası kandıramaz. ‘ , ‘ İnsan en güzel kendini kandırıyor. ‘ diyor. Gece yastığa başınızı koyduğunuzda ‘ Bir gün daha bitti. ‘ diyor. Işte o diyor siz dinliyorsunuz ve 21 gün sonra bakıyorsunuz ki; sesler kısılmış, bir rahatlama, bir başarabilmişlik hissi. Hem de kendinize rağmen, yalnızca kendinizle.

Tabii o bunları derken mal gibi oturup beklemedim. Bekledim de çok değil, az biraz bekledim. Baktım ki oturduğum yerde kendime yenileceğim. Sonrasında fırça, yağlıboyalarım, kitap, arkadaşlar, ailemden yardım aldım. Hayata karıştım. Kaçamayıp köşeye sıkışmalarım oluyor gün içinde ara ara, bazen sık sık işte o anlarda da müziği, babamın deyişiyle bulunduğum şeridi değiştiriyorum.

Vardır her şey de bir hayır. Pişmanlığın başı sonu yoktur, pişmanlık hep pişman olunacak olandır.

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

 
Yorum yapın

Yazan: 12 Şubat 2019 in GÜNLÜK, GENEL, OKUDUM

 

Etiketler: , , , , , , , , , ,

inziva

Kızkardeşimle beraber bir otel odasındayız üç gündür. Bir haftalık tatil programımız vardı uzunca zaman önce planlamış olduğumuz. Ve adı ‘İnziva’ olan bir kapanma olacaktı bu bir hafta. Kapandık. Kitaplarımız, bolca çay kahve, şaraplarımız, atıştırmalıklar…

Aynı odanın içinde evcilik oynadığımız günlerdeki gibi hissediyorum. Kardeşimde bulduğum çocukluğumun hatırasıyla huzurluyum. Dilediğimde, dilediğimce uyuyorum. Çalar saatimiz yok. Sabahları uyandığında yatağından kalkıp odama geliyor ve yanağıma bir öpücük konduruyor o kadar. Hâlbuki küçük kardeşlerken biz böyle uyandırmazdık birbirimizi. Sonra çok uzun konuşuyor, çok uzun susuyoruz. Yağmur da bizimle beraber çok uzun yağıyor, sonralarında süpriz yapıp güneşe yol veriyor. Odamızın verandasından izlediğimiz, renkleri an be an değişen bir tablo adeta.

Değişen yalnızca tablo gibi manzaramızdaki renkler olmadı aslına bakarsanız. Geldiğimden şu ana kadar benim de renklerim, kıvamım farklılaştı. Bunda odamıza hapsettiğimiz huzurun ve kardeşimin payı çok büyük. Ama en büyük pay Özlem’in öncesinde çoğunu okumuş olduğu, yenileriyse beraber okuruz diye yanında getirdiği kitapların. Ben pek okuyorum denemez. Onu etkilemiş, etkileyen bölümleri O okuyor bana. Gerekli gördüğü bölümleri işaretleyip okumam için çalışma masamın üzerine bırakıyor. Yani bana bakıyor kardeşim.

Bugüne kadar yaşadığım ne çok şey de, kendime ne çok yanlış sorular sorduğumun farkına varmamı sağlıyor. Içimde değişen, yeşeren şeyleri nasıl da görmezden geldiğimi. Ne çok başkalarıyla ilintiliymiş mutluluk mutsuzluğum. Ki; ben çok fazla azalttığımı sanıyorken bağımlılıklarımı, görüyorum hiç de azaltamamış olduğumu. Uçağa bineceğimiz sırada ‘’Bu bir hafta sonunda kendinle bir anlaşma imzalayacaksın, merak ve acele etme.’’ dediğinde anlamamıştım ne kastettiğini. Üç gündür madde madde anlatıyoruz birbirimize anlaşmalarımızı.

Uzuncadır böyle başbaşa kalamamıştık. Bu uzuncanın içine o kadar olay sığdı ve biz o kadar uğraştık ki o sığdırmaya çalıştıklarımızla. Ve arada birbirimizi kaçırdık. Ondaki değişimin derinliğinin farkına varamamışım mesela. Kardeş bile olsa insan hayatındaki insanlardaki değişimi farkedemiyor aslında çoğu zaman. Hergün telefonla konuşuyor, her hafta mutlaka görüşüyor olsak da inziva gerekiyormuş bize. Yan yana olmak da yakın olmak demek değil ya zaten. Net görebilmek için her şeyle aramızdaki mesafeyi iyi ayarlamamız geriyormuş. Biz şimdi uygun mesafedeyiz, şükür. Kendimizi de, birbirimizi de görebileceğimiz kadar yakın duruyoruz. Kaybolmayalım, kaybetmeyelim diye.

Az sonra gelir. Dolaşmaya çıkmış, yağmur sebebiyle bir kafede mahsur kalmıştı. Yağmur şimdi durdu, güneş çıktı. Giyinip ben de sokağa çıkayım belki yokuşta karşılaşır beraber yürürüz biraz.

Herkese selam eder, sağlık huzurlu günler dilerim.

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

 
Yorum yapın

Yazan: 30 Ocak 2019 in GÜNLÜK, İNSANOĞLU

 

Etiketler: , , , , , , , , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: