RSS

hayal bu ya,

…., yarın uyandın, bir avukat aradı ve hiç tanımadığın bir akrabandan sana on milyon dolar kaldığını ( günlük kurdan ), ayrıca her ay beş yüz bin dolar da gelirin olacağını, sen ölsen de çocuklarının bu parayı almaya devam edeceğini söyledi. Ne yaparsın? Ayrıca bu parayı yalnızca kendin için kullanabilirsin! Nasıl bir gelecek planın var?
Sabah kahvemin eşlikçisi bu pragrafı okuduğum andan beri düşünüyorum. Planım, ilk anda aklıma gelen… Çoğu insanın yaptığı gibi tanımadığım akrabımın kim olduğu, neden miras için beni seçtiği gibi sorgularamalaraysa hiç girmedim. Bodoslama oluşan hayalim?
İnsansız hava sahası! İlk şartım bu; birbirlerine,
dünyaya,
doğaya,
hayvanlara,
çocuklarına,
sevdiklerine saygısız,
bir haltlar biliyormuşluğun ardında zır cahil,
karşısında biri konuşurken bile gözünü cep telefonu ya da herhangi bir ekrandan ayırmayan,
içi küflenmiş,
yalnızca başkalarının ne yaptığıyla ilgilenen,
bin türlü yüzünün içinde aslını unutmuş,
hep ama hep mutsuz, mutluy muş gibi,
hep şikayetçi,
yalancı,
her türlü hırsızlığı (duygular da dahil) çok normal miş gibi yapabilen,
çıkarları uğruna her şeyi satabilen,
sokaklara çöp atabilen,
……..
yoruldum.

Özetle; sırtını ormana dayamış, yüzünü mavi denize dönmüş, tek kata yayılmış odalar, yere kadar pencereler, bahçesinde meyve ağaçları ve yabani çiçekler, esintisi beyaz tülleri uçuş uçuş eden bir yarın ucunda, kocaman çalışma masası ve atölyeli, taka sesli gecelere uyuyup horoz sesli sabahlara uyanabileceğim, yalnızca kendi sesi olan bir ev! Yalnızca olduğu gibi olanların ve olduğum gibi kabul edenlerin ziyaretime gelebilecekleri bir ev. Sığınağım olabilecek bir yer.
Hayal bu ya, o sebeple sağlık mevzusuna girmedim, hayal. İnsan büyüyünce gelecek güzel hayatının nasıl olacağını merak etmekten vazgeçip tüm yaşadıklarının karşısında yorgun hissediyor gerçekten. Bunca yorgunluğa bir paragrafın peşine takılıp gidiliverilen bir gün bile olsa iyi geliyor!

Oğlan omuzumda uyudu uyuyacak, buzdolabının motoru hırıldamaktan yorulmadı ya da yorgun olduğu için hırıldıyor. Uyumak istemiyorum ama sabah da erken uyanmam gerekiyor. Han, nihayet yeni markası için isim buldu, rahata erdi. Asu, nasıl acaba? İki gün oldu Vilo’yla da konuşmadık! İki adet trafik cezam var mış, Erdo aradı söyledi. “E-Devlet şifrem sende, bakıversene müebbet hapis cezam falan varsa girip yatayım!” diye cevap verdim. “Sen bana kurban ol.” dedi. “Peki!” dedi. Sonra Elif aradı, planlarını anlattı. Nihayet, buzdolabı sustu. Oğuz, uyudu.
Hadi artık hayırlı geceler!

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

not: bahsi geçen kitap; Meltem Güner’in yazmış olduğu, Destek Yayınları tarafından basılan  Niyet Defteri adlı kitap.

Reklamlar
 
Yorum yapın

Yazan: 25 Nisan 2018 in GÜNLÜK, OKUDUM, İNSANOĞLU

 

Etiketler: , , , , , , ,

Şiiişt

İçtiği dört kadeh ev yapımı kırmızı şaraba inat,
Yemekte gece boyunca masada dönüp, zamanlı olana yarayan hoş sohbete saygılı,
Yalpalayan adımlarına direnerek adım adım eve varmış kadın.
Gövdesini eğmesin diye köküne cetvel saplanmış camın önündeki sarı sehpanın üzerindeki kauçuk ağacı…

Gecenin karanlığına yoldaş salonu aydınlatan lambader…
Koltuğun kolçağında içinden taşan dumanı sessiz sözlere ortak kahve fincanı…
Programı yumuşatıyı alma devresine gelen çamaşır makinesinin banyodan gelen biteviye dönüşü…
Sığınmış bir kadının bir başka kadına kilidini açtığı evin salonunda kimine uzun bir başkasına kısa gecenin tam ortası…
Kauçuk ağacı dile gelecek miş,
Kahve eteğindeki taşları dökecekmiş,
Lambader ansızın sönecek,
Zaman duracak mış gibi…
Şiiiiiişt!
Görüp şahit olunana susarcasına,
Dilin önünde siper olan dudağa teslim olurcasına,
Bir boyun eyiş,
Teslimiyet huzuruymuşçasına…
Gecenin içinde!
“Gelseydin”, “Yanımda olsaydın.”, “Yan yana olsaydık.”, “Kalbin kalbimin üstüne denk düştüğü anda kalakalsaydık.” diyemeyecek kadar mecalsiz kadın.
Ama o sığınılan evde sığınmış,
Koltukta serili mavi battaniyeyi siper almış,
Susmuş, susturmuş.
Niyetinin kucağında…
Huzurun kıyısında kadın.
İçine beyazlar karışmış kıvır kıvır saçlarıyla öylece oturuyor işte.
Olduğu gibi,
Olduğu yerde.
Makine sustu.
Çamaşırları astı.
Kahve soğudu.
Sokaktaki köpekler havlıyorlarken bitmeyecek sandığı gece bitti.
Bitişin gebe olduğu başlangıca…
Eyvallah

 

özgür tamşen yücedal

 
Yorum yapın

Yazan: 17 Nisan 2018 in GENEL

 

güzel havalı bu Pazar gününün akşamından

Babam diyor ki:

‘’Kızım hep güleceksiniz. Issız bir yolda kaybolsanız bile, gülümseyin. Yol kenarında bulduğunuz kayaya sarılıp –ne kadar güzel bir kayasın- diyerek sevin onu, gülümseyin. Hiçbir şeyi dert edinmeyin.’’

Annem diyor ki:

‘’Yuttum o kayaları ben.’’

Bu güzel havalı Pazar gününün akşamüzerinde, Vilo – Nazif ikilisinin ziyaretinin konusu buydu. Yemek masasında oturmuş otlu peynir, bal, kızarmış ekmek, demli çay eşliğinde işte tam bunları konuşuyorken beraberce, babam gene gülümsemeye başladı, annem kayayı eline aldı falan.

Bense diyorum ki:

‘’Hep bu kayalarla mı geçecek hayat.’’

Kimi sarılıyor, kimi yutuyor, kimi sırtında taşıyor, kimi bir tekmeyle savuruyor, kimi sevdiklerine fırlatıyor, kimileriyse görmüyor bile. Ama en güzeline gene güzel havalı bu Pazar gününün akşamüzerinde kardeşim Özlem rastlamış; kayaların üzerine çiçekler koyan adam. Evet, görseldeki güzel adam. Tanımıyoruz ama ‘güzel bir adam’ olduğunu tahmin ettik. Edilesi değil mi? Sarıldığı kayalardan zarar görmemiş olmalı.

Bir de girizgâhta bahsettiğim annem ve babam gibi hayat arkadaşlıklarının yıllar sonrasında birbirlerini tuhaf bir kabullenişleri söz konusu oluyor. Kayaya sarılana, kayayı yutanı ekleyince diyorum yani sonu fena olmuyor. Mesela; evlerinde kısa sürede tamamlanabilecek tadilat girişimi babamın ağır kanlılığı sebebiyle yaklaşık on gündür devam etmekte. Ki; evde öyle altının üstüne gelme durumuyla beraber akma, kabarma durumları da söz konusu. Iki gün önce durum raporu almak için telefonla aradım Vilo’yu:

-Nasılsın meleğim, ne durumda tadilat.

-Valla evi bok götürüyor yavrum, babana kaldığımıza göre tahmin et artık ne zaman biter.

-Eee sen ne yapıyorsun onca işin ortasında? Gelip alayım seni…

-Saçıma boya, yüzüme maske sürdüm, vaktinin dolmasını bekliyorum yıkamak için. Kaçacağım zaman da haber veririm, gelir alırsın. Merak etme yani, iyiyim.

Galiba annem farkında değil ama o da babama benzedi, gülümsüyor.

Ve hepsinden öte; biz evlatlarına bu nasihatları verdikleri halde gene çoğunlukla bizler yüzünden, ufacık karın ağrımızda bile hâlâ ve hâlâ nice kayalara sarılıp dertlenip üzüldüklerini biliyorum, evladının derdi olduğunda her bulduğuna sarılıp dertlenen bir anne olarak.

Gülümseyelim!

Hayat!

Sağlık olsun!

Yenemediğin bileği öpeceksin.

Sarılamadığını yutacaksın.

Savuramadığını kabul edeceksin.

Gönlün varsa…

Gönüllüysen…

Gönül gönüleysen…

Hele bir de umudun varsa…

Güzel havalı bu Pazar gününün akşamından şükürle…

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

 
Yorum yapın

Yazan: 01 Nisan 2018 in GENEL

 

Etiketler: , , , , , , , , , , ,

bir daha olmaz

 

Koltuğun üzerinde yatan gri battaniyenin altında kalmış. İki sene öncesinin kışında annemin benim için aldığı gri battaniye. Yıkamaya kalktığımda gavur ölüsü gibi olan, yıkamaya olan niyetimden pişman ettiren. Halbukî görseniz uzaktan ve hatta dokunsanız yumuşaklığına hiç beklemezsiniz ondan o halleri. Çeker insanı kendine, dokunmadan duramazsınız. Dayanamayıp gölgesine girdiyseniz kaçışınız yoktur artık, teslim eder sizi uykuya. Boşadır direnişleriniz. Siz bilmeseniz bile o biliyordur çünkü gizlide kalan arzularınızı. Bilir o gizliden gizliye arzularınızın peşinden gitmek istediğinizi. Gideceğinizi bilir. Yola girdiğinizden emin olunca da umursamaz artık, bırakır sizi sizinle.
Yağmur mu gelecek gene acaba, gölgelendi gökyüzü. Sanki işbirliği yapıyorlar. Battaniyeliğine nasıl güveniyorsa: ‘Sen bulutlandır gerisini ben hallederim.’ demiş gibi gökyüzüne.
Üç tek sigara kalmış pakette. Gece boyu tırım tırım dolandım evde şu nankör paket için. Son sigarayı içirtmeden uyuttu beni. Bu da ıslanınca ağırlaşan, yükü insana ağır gelen battaniyenin işi olamaz herhalde.
Hale, halime bak; bir battaniye bile alt etti beni. Oyuna getirdi. İnandırdı. Kandırdı. Ya da ne çok kanasım varmış, lanet olsun. Ne için ‘bir daha olmaz’ dediysem oldu. Bu defa dememeli miyim? Kanmam bir kez daha. İnanmam yumuşaklığına, seviyor muş gibi duruşuna, kol kanat gerecek miş gibi endamına. O da diğerleri gibiy miş. Hepsi aynıy mış.
Dün sabah yürüyüşten elim boş dönseymişim dün değil belki ama şimdi üzülürmüşüm. İyi ki toplamışım çiçekleri, hemde yağmurda ıslanmayı umursamadan serominiyle, aheste aheste. İyi kilerimden bir demet vazomda. Battaniye mi? O da kıçımın altında.
Pazar keyfine gelince; ben onun ne anlama geldiğini pek bilemedim. Her seferinde: sokağa çıksam ‘pazar trafiği-yorgunluğu’ olur. Yok sokağa çıkmayıp evde otursam ‘pazar miskinliği’. Günleri keyifli hale getirenlere selam olsun.
Yalancısı da olsa mimozaların selamları var.
Battaniyetse, suskun.

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

 
Yorum yapın

Yazan: 25 Mart 2018 in GENEL

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , ,

dileyen dilediği yere

 

Her şeyin önemini yitirdiği, anlamsızlaştığı zamanlar…

Her şeyin başının sağlık olduğunu hatırlatan günler…

Akıldan gideni akla getirmek için ayağa takılan taşlar…

Hiçkimse gördüğünden geri kalmasın duaları….

Davetsiz geldiği halde buyur edilmek zorunda kalınanlar…

‘Git’ denildiğinde gitmeyen, ‘Gelsin’ dediğinde bir türlü gelmeyenler…

Başlanamayan satır başları, konulamayan noktalar…

Akılda tam söylenecekken unutulanlar….

Unutulmak zorunda kalınanlar…

Bir türlü unutulmayanlar…

Yastıkta kalan baş izi gibi iz bırakanlar…

Diye mırıldanırken önce deterjan fiyatlarının uygun olduğu marketten çamaşır yumuşatıcısı, ardından pazardan sebze, sonrasında bir başka marketten kahvaltılık aldıp eve döndüm. Cüzdanımdaki parayı kontrol ettim. ‘Ulan’ dedim. ‘Bir karın doyumluğu dediğimiz şey anasının nikahı oldu!’ Bu yetmezmiş gibi; uber mi taksi mi diye tartışan insanları okudum. Hele ki metrobüslere kitaplık yapılsın önerisini de okudum mu! ( Tartışılacak dünyalar kadar şeyimiz varken bu da tartışılmayı versin. ) Ben tamamdım artık. Neye mi? O hangi taşıta binmeli, hangisi haklı diye tartışanlarla kitaplık fikrini savunanları üst üste koyup mesai saati başlangıcı ya da bitiminde metrobüse bindirmeye. Bindirip ilahi emir gibi ‘Oku’ demeye. Hem de o keşmekeşin içindeyken çok güzel bir yerde olduklarını hayal edebilmelerini sağlayan tek şey olmadan; müzük çalar ve kulaklık.

Yemişim samanlığı seyran eden aşkı meşki, komuşum yastıkta kalan ize mize… Dileyen dilediği yere itttir olup gitsin ve hatta ardına bile dönüp bakmadan. Hayatta kalıp, karın doyurup, çocuk büyütmek yeterince zor valla. Bu sebeplerce izsiz mizsiz yalnızca aşkına, keyfine, meşkine gelen varsa gelsin, bulan varsa bırakmasın. Ötesi için kimsenin mecali yok.

Şimdi bunları mırıldanıyorum işte. Her şeyi anlamsız kılan yegâne şey hastalık, açlık, çaresizlikten başka şeyler değil.

Elbirliğiyle önce dünyayı, sonra insanlığı ve birbirimizi tükettik. Tükenmişlik sendromunu birkaç yıl önce duymuştuk, şükürler olsun artık iliklerimize kadar tükenmiş sendromlardayız.

Bu kuşlar da zevkten uçmuyorlar mış!

Mecburiyetten!

Tüm bunlarla birlikte; ÖNCESİ-SONRASI fotoğraflarından gına geldi. Yakındır bir adet öncesi-sonrası fotoğrafı paylaşmam. Tahmin ediyorum planladığım gibi bir tane paylaştıktan sonra kimse kalmayacak. Olsun. Ben rahatlayacağım. Şu an bile hafif rahatladım.

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

 
Yorum yapın

Yazan: 19 Mart 2018 in GENEL

 

Etiketler: , , , , , , , , , ,

yarın ne yemek pişirsem acaba

-Görsel neden bu kadar büyük?

-Kapak sayfalarına atılan yazı başlıklarını okuyabilelim diye.

-Neden bu markayı seçtim?

-Erkek sayısını evimizde zaman zaman gördüğüm için.

-Okuyor muyum?

-Gençliğimde okuduğum oldu, inkâr yok. Ama artık değil. Ha ama önüme çıktıkça kapak sayfalarını okumaya devam.

-Evimizde bu ya da benzer vücuda sahip kadın ya da erkekler yaşıyorlar mı?

-Hayır.

-Hiç yaşadılar mı?

-Hayır.

Görseli kullanma gerekçem için bu açıklama sanırım yeterlidir. Yani; bu fotoğrafların kullanılmış olması bir çıkar, bir ima, bir özeniş, bir haykırış falan değildir. Yalnızca bir aklın, aklımın eremeyişi, anlam veremeyişi, bir bitip tükenişe akıl erdiremeyişi söz konusu olan. Ilk göz atışta bu ve benzeri tüm dergi kapaklarında kalın, büyük, ince, uzun ama görünür şekilde geçen ortak kelimeler:

yatak, zevk, seks, ateş, partner…

Kurulan cümlelerin başında ise:

KADINLAR YATAKTA NE İSTİYOR?

ERKEKLERİ MUTLU ETMENİN TÜYOLARI!

Yazılanlardan benim anladığım:

Insanoğlu yaratıldı yaratılalı bunca zaman olmuş hâlâ erkekler kadınları nasıl mutlu-tatmin edebileceklerini bilmez durumdalar,

Kadınlarsa kendilerinden önce erkekleri mutlu etmenin derdindeler. Hâl böyle olunca da kimsenin kimseden haberi yok, ha babam de babam debelenip duruluyor. Sonuç; umutsuz tatminsizlik.

Ve diğer anladığım şudur ki; hâlâ yazılıp yazılıp bitirelemediğine göre para etmeye devam ediyor olmalı bu umutsuz tatminsizlik.

Ve bir diğeri ise; çiftler bu konu hakkında karşılıklı konuşamıyor olmalılar ki; bunca yüzyıldır, yalnızca hakkında yazılıp okunarak biteceğine inanılıyor bu umutsuz tatminsizliğin.

Farklı bir boyut ise; bizler büyük çoğunlukla her halt hakkında her şeyi bilen ama uygulamaya gelince tırtlayan nesiliz artık. İlişkiler, Beslenme, Çocuk Yetiştirmek, Sevişmek, İlişki Yürütmek, Kendini İfade Edebilmek, Karşındakini Anlayabilmek vbenzerleri. Üstelik hepsinin anahtarlarını satırlarında gizleyen milyonca kitap yazılmış, yazılıyor, yazılmaya devam edecekken. Örnk: Başarıya Giden Yolun Sırları, Doğru Ebeveyn Olmanın Anahtarı, Empatinin Gizi, Kilolara Vedanın Sırları, Sağlıklı Yaşamaya Giden Yolda El Kitabı…

Hele o Kişisel Gelişim Kitapları. Belki de büyüyüp büyüyüp gelişememiş olmamızın sebebi hep bu zırvalardır. Yoksa hergün okuduğumuz, duyduğumuz ya da şahidi olduğumuz kabalık, kötülük, vahşilik nereden peydalanıyor. Televizyonlarda bangırdayan saçmalık-yalanlar, gelişmeyelim diye yazılmış geliştirici kitaplar sayesinde mi dibine kibrit çakılası hale geldi bu dünya. Yaratılmış olanın yaratılmış olanın her türlüsüne olan nefretinin sebebi nedir? İnsanlar insanlardan, hayvanlardan, bitkilerden ne istiyorlar, bilen var mı? Zorları ne? Herkesin derdi-zoru kendi dışında bir canlıyla.

‘Biri Bizi Gözetliyor’la gün yüzüne çıktı sanki bu insanlardaki gözleme, gözlenme arzusu. Yıllardır fokurdayan bir yanardağın patlaması gibiydi. Her adımbaşına takılan (takılmak zorunda kalınan) kameralar, neredeyse göte girecek tasarımdaki cep telefonları, o telefonlarda yaratılan uygulamalar, sapkın film-diziler. Ama en çok cep telefonlarına takığım artık. Ne izleme, ne dinleme, ne karşılıklı sohbet, ne çocukla ilgilenme, ne eğlenme, ne dinlence hiçbiri yok. Önemli olan tek bir şey var; yanımda olmayan herkes ne yaptığımı-zı, yapmak isteyip yapamadığımı görsün. Mutlu gözükelim. Fotoğraf paylaşmayı, kaydetmeyi hadi anladım, tarihe not almak, eskinin fotoğraf albümü gibi oldu artık. Ama mutluluk anlarını an be an videolarla paylaşmak nedir? O kadar mutluysa daha da mutlu olup gebersin herkes mutluluktan.

Geçen hayatımda ilk kez kadınlar matinesi denilen etkinliklerden bir tanesine katıldım. Sahne almadım yahu izlemek için gittim. İzleyemedim. Oynamak için sahneye çıkan istinasız her kadının elinde cep telefonu vardı ve kendilerini kameraya çekiyorlardı. Inanamazlığın ötesiydi yaşadığım. Aslına bakarsanız içimden geçenlerin hepsini buraya yazabilmeyi çok isterdim, yazamam. Ama hissettiklerimin özeti: acınası bir dönemde yaşıyoruz.

Tüm bunların yanında dünyanın ne kadarı bilmiyorum ama bir kısmının inandığı üzere yaşanan Uzay Çağı’y sa, biz hangi çağdayız?

İstemeden, bilinçsizleştirilerek bilinçli olarak yaşatılıyorsa bu çağ, tüm bunlar…

Vebalî kimin?

Ama şimdi bunlarda nereden çıktı, değil mi? Kafa yormamız gereken daha önemli konular var: Erkeklerimizi Nasıl Mutlu Edebiliriz?

Benim derdim ise;

Yarın ne yemek pişirsem acaba?

Ayrıca derdimi çok severek dertleniyorum, hatta gece ona sarılıp uyuyacağım.

Mutsuz bir ülkenin çok mutlu insanlarıyız bizler!!!

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

 
Yorum yapın

Yazan: 11 Mart 2018 in GENEL

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , ,

bizimkisi bir taşınma hikayesi

 

Arabaya binip yola çıktığımda karlı bir sabahın erkeniydi. Yollar ıssız, karlı. Radyodan yükselen şarkılar aşklı, ayrılık acılı, unutmak isteyip unutamamaklı. Kardeşimin evine vardığımda evi kahve kokulu, yüzüyse güler ama kaygılıydı. Işte bir taşınma hikayemiz daha böyle başladı. Hiç bitmeyecek miş gibi… 

Kahvelerimizi içip, nakliyecileri karşıladıktan sonra, Özlem su ve elektrik idaresindeki işleri halletmek için yola çıktıktan sonraydı. Taşınacak tüm eşyaların boşaltılmış olduğu mutfakta kalan tek beyaz sandalyenin üzerine oturdum. Soğuk…

Düşünmeye başladım. Hüzünlü…

Biraz daha sessiz susarsam duvarlar konuşacaklar mış gibiydi. Özlem’in yaşadığı her şeyin şahidiydi o duvarlar. Ve tüm yaşanmışlıklarla beraber ardında kalıyorlardı. Geçmişinde…

En son evimizden taşınırken de aynı şeyleri düşünmüş hissetmiştim. Her bitiş, başlangıç, dokunuş, üzüntü, sevinç, isyanlarımın izlerini orada bırakıyor muşum gibiydi. Evlerin ruhları var mış gibi… Yok mudur? Eğer varsa ne kadar yorgunlardır. Kimbilir…

Taşınıp taşınıp durmuyoruz. Nakliye kamyonları eşyaları taşıyorlar, uçaklar, tren, arabalar bedenlerimizi. Biteviye taşınma halindeyiz.

Ki; dört kez ev taşımak bir yangın derler.

Dilediğince uzağa git, her şeyin seninle beraber gelir de derler. Ayrıca ayrılmayı hiç istemediğin, ayrılsan bile kalbinin kaldığı yer ait olduğun yer de derler.

Onlarca koli taşıdı adamlar. Özlem’in içlerini doldurup koli bandıyla bantladığı onlarca koli. İçlerinde kitaplar, fotoğraflar, tabak- bardakların olduğu kolileri taşıdılar. Dolapları söktüler yerlerinden, yataklar kalktılar, ayakkabılar bu defa içlerinde ayaklar olmadan yola çıktılar. Özlem eve döndü.

O, ben ve sesizlik öylece durduk sokak kapısının önünde. Veda…

Yeni eve giden yolda gene şarkılar. Aşk…

Yeni bir sokak kapısının önündeyiz. Başlangıç…

Tazelik…

Umutlar…

Çantasından aynayı çıkarttı Özlem. Önce ayna girdi daireye. Bizi gözyaşlarıyla uğurlayan yaşlı komşusu tutuşturmuştu eline Özlem’in ve öğütlemişti önce ayna yansısın diye. Yansıma…

Tek tek yukarıya taşındı yarım saat önce başka bir apartman dairesinden aşağıya taşınmış olan eşyalar. Ve biz tek tek açmaya başladık kolileri. Tanışma…

‘Merhaba’ dedik. ‘’Bizden sana zarar gelmez, gelmeyecek.’’ dedik. Güven…

Sonra Özlem’in kızı Duygu geldi yeni eve. Gençlik… Neşe…

Eve sığmayan her eşyayı nakliyecilere verdi Özlem. Kararında…

‘’Benimle mi kalacaklar hayatımın sonuna kadar.’’ dedi. Az…

Az bazen kararında…

Çok büyük kısmı yerleşti eşyaların. Nakliyeciler gittiler. Biz kaldık. yerleştiremediğimiz, arta kalan son yığının tam ortasına yemek soframızı kurduk. Şarabı açtık. Kırmızı…

İlk kez yemek yiyor muş gibi yedik. Gülerek…

Acıyan ellerimiz, ağrıyan bellerimizle ama huzurlu yattık bulduğumuz yerlere. Yalnızca Duygu’nun yatağını hazırlamıştık. Melek…

Başım yastığa değdi. Gözlerimi yumdum. Üç ya da daha fazla taşınmanın yarattığı yangınları düşündüm. Peki ya; peşinden taşınan, uçup uçup, yollar aşa aşa konamayan insanları yangınları. Nereye gidersek gidelim yanımızdan hiç ayrılmayan yaşanmışlıklarımız peki. Bir kolinin içine koyup ağzını koli bandıyla sıkıca bağladıktan sonra belli olmayan bir adrese postalayıp kurtulamak istediklerimiz peki.

Var mı bu türlerin nakliyesi? Uzakta olan, uzaklaşanla araya zamanla kar yağar derler ya ne zaman yağmaya başlar o kar?

Şimdi kendi evimdeyim. Kardeşimin yeni evine yerleşmiş olmasının huzuru, iyi dileklerim, melekler, ellerimdeki sızı ve sırtımdaki ağrıyla. Huzur…

Dönüş yolunda ‘’Kadın başına!’’ cümlesiydi takılan aklıma. Aslına bakarsanız bir önceki sabah yola çıktığımda da aynı cümle vardı aklımda. Ne çok şey başarabiliyor şu kadınlar, kadın başlarına. Zaten ne zaman çıkmaza girsem, başaramayacak, bitiremeyecekmişim gibi hissetsem Özlem geliyor aklıma. O yapabiliyor, ben de başarabilirim diyorum. Başarabiliyorum. Bir SüperKadın benim kardeşim. Ben düşüyorum o el atıyor, o düşüyor ben uzanıyorum. Şükür…

Az önce aradı. Nereye koyacağını bilemediği mikrodalgaya yer bulmuş, salonda fazla yer kapladığına kesin karar vermiş olduğu orta sehpasının yarısını evden çıkarmış. Yorgun…

Hepsinin yanında, her şeyden öte Erdo var tabii. Ben organize olmaya çalışır, sığışmaya çalışırken ne çok işle ilgilenmiş her taşınmamızda, anlayamamış bilememişim. Ki; bu taşınmada bile bedenen olmasa bile yanımızdaydı. Sağolsun…

Aklımız gücümüzün yetemediği son rötuşlarsa Vilo ve babama kaldılar. Ev yemek kokmak, avizeler aydınlanmak için onları bekliyorlar. Amin…

Bir taşınma hikayesiydi bizimkisi. Her nerede varsa rast, kolay gelsin.

Her şey bitiyor, sona varıyor.

Sıkıntı yapmamak lazım, yapmayın.

Tek sağlık olsun.

Birlik, güven olsun.

Melekler korusun.

Hayırlı, uğurlu olsun.

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

 
Yorum yapın

Yazan: 03 Mart 2018 in GENEL

 

Etiketler: , , , , , , , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: