RSS

incir ağacı

Screen Shot 2016-08-12 at 1.56.51 AM

Çocukken ben, henüz 10 yaşında olmamışken 10’lu yaşlar çok büyümüş gelirdi. 10’lu yaşlarımda 15’ten büyük olan yaşlar, 20’lerime geldiğimde 30’lu yaşlar büyümüş gelirdi. Derken derken bir baktım 30’uma gelmişim. Işte o yıllarda 40’lı yaşlar çok genç gelmeye başladılar. Şimdilerde 40’ın başındayım bütün yaşlar çok genç geliyor; 50’ler, 60’lar, 70’ler….

Ne kadar yaş alınırsa alınsın insanın içinin yaşlanmasının çok zor, bir o kadar da kolay olduğunu gördüm. Yaşı ilerlemiş olduğu halde dans edenleri gördüğümde mesela aman tanrım nasıl garip gelirlerdi. Ne işleri olurdu o yaştakilerin dansla, eğlenceyle, aşk meşkle falan. Her şeyi olduğu gibi bu yadırgamalarımı da yedirtiyor bu hayat bana. Aman durun be! Elf’in arkadaşlarının yanında ulu orta dans falan etmedim (henüz). Evde kendi aramızda hafif kıvranmaya başladığımda bile farkediyorum alttan gülümsemesini. Hâlbuki küçükken ne kadar hoşuna giderdi beraber dans etmemiz. Ha umurumda mı? Tabii ki, hayır. Bugüne kadar bir vukuat olmadı, şükür. Insanın elinde olmuyor valla, içimde havai fişekler patlıyor muş gibi hissediyorum zaman zaman. Ne bileyim şu sıra televizyon kanallarında vizyonda olan bir diziye baktık mesela bu akşam İlkay’la; ben gene koltuk tepelerinde, heyecanlı. Hayır, ne oluyor sana be kadın, yalnızca dizi işte, rol yapıyorlar. Bu kadar içselleştirmek nedir yani! Bu bile pek sık olmadığından, olduğunda kapıp koyveriyorum kendimi. Ulannn! İlkay reklam arasında müsaade isteyip evine geçmişti fazla mı kaptırmıştım acaba…

Bak şimdi konu nerelere geldi. Konuyu buralardan cenazeye nasıl bağlayacaksam!

Bağlayamadım! Direkt dalıyorum, okurken siz ikinci paragrafı aradan çıkarırsınız:

Biz yaz aylarını köyde geçiriyoruz. Köyde yaşadığımız evin hemen yakınında da mahalle cami var. Dolayısıyla okunan tüm selaları duyuyoruz! Sonra mahalleliden öğrendiğim üzere bu yazdıklarımı not almama, günü geldiğinde yazmama sebep olan selanın sahibi 75 yaşındaymış.( yaşındaydı.) Yaşını duyunca bir anda   ‘’Genç miş, allah rahmet eylesin.’’ deyiverdim. Uykusunda ölmüş. Sabah bir uyanmışlar adam ölü. Sağlıklıy mış. Bir anda yani, ölmüş yani. Ne bileyim insan yiyebildiği, içebildiği, rahatça işeyip sıçabildiği, ağlayıp gülebildiği yaşlarda ölmemeli. Ölüm gerçekten kimseye yakıştırılmıyor, yakışmıyor. Toplum içinde ölüm yakıştırılınlar da ölmüyorlar zaten. Laf aramızda ‘’Kötüye bir şey olmaz.’’ lafına insanın zaman zaman inanası gelmiyor değil hani.

Olmuşla olacağa da bir şey yapılamıyor gerçi. Bak gene başladım. Geçen farkettim ki; çevremdeki birçok kişi gibi benimde hayatım birkaç kalıplaşmış cümle etrafında dönüp duruyor.

Vardır bir hâyır.

Nazar çıkmıştır.

Hayırlısı buy muş.

Nasipse!

Nasip değil miş.

Sonumuz hayr olsun.

Her şeyin başı sağlık,.

Sağlık olsun.

Tabii en özlü iki söz;

Siktir et.

Koyver rahvan gitsin.

Yalan bu dünya valla. Günleri sonsuz muş sanıp boşa, boş şeylerle harcayanlara inanamıyor oluşum gün geçtikçe büyüyor. Hele hele şu başkalarıyla, başkalarının onlar hakkında ne düşündükleriyle kafayı bozmuş olanlara hiç inanamıyorum. Insan kendini tüm çevresinin merkezine nasıl oturtabilir. Hadi o çevrendekilerin hepsi birer amsalak, peki sen bunu neden o kadar umursarsın? Başkalarının neden bu kadar umurlarında olasın? Asıl önemlisi; neden kendin kendinin bu kadar umurundasın? Ego nasıl bu kadar kocaman olabilir? Mutluy muş numarası yapılan süre uzadıkça insanlar gerçekten mutlu olabiliyorlar mı? Bak lafı gelmişken itiraf edeyim; ben her zaman hatta baya baya uzun süreler mutlu hissetmiyorum. An be an değişiyor mutluluk – mutsuzluk seviyem. Şükürsüzlük asla değil. Mutsuzluklarım için bile şükrediyorum, sağlık olsun. Başkaları hakkında yazmış olduklarımı kafanıza takmayın, benimde umurumda değil. De; şu instagramda fotoları, zaman zaman okuduğum yorumları her gördüğümde bunlar aklımdan geçiyorlar da niyeyse sizinle de paylaşayım dedim. Şimdi bu gıybet mi oldu? Aslında daha demek istediğim ne çok şey vardı onlar gibiler hakkında ama bizene. Bir de; gıybet olduysa gıybetin günahı benim, size bir şey olmaz korkmayın.

Ayyy ne çene ne çene bu saatte. Bakın son olarak ne diyeceğim; son günlerdeki tebessümlerimin sahibini açıklamak istiyorum: İncir Ağaçları. Nasıl güzel kokmaktır yahu. Bu öğlen arabayı yol kenarına çekip bir tanesinin altında oturdum biraz. Tavsiye ediyorum siz de yapın. Çok tanıdıklar, samimiler hiç yabancılık çekmiyorsunuz. Kokularını her duyuşumda bana çocukluk yıllarımı, İhsan Eniştem’in yaptığı incir reçellerini, kahvaltı serinliğini, çay kokusunu hatırlatıyorlar. Yeşil. Sarı. Bir sevilene randevu verilecek çok güzel bir yer mesela. Viloların bahçesinde var mıydı acaba, hatırlayamadım. Belki babamı İncir olmasa bile İğde Ağacı’nın altına çaya götürür. Ikinizi de çok özledim. Hasretle öperim.

Melekler korusun.

özgür tamşen yücedal

 

 
Yorum yapın

Yazan: 12 Ağustos 2016 in GENEL

 

yeteceğiz

FullSizeRender

Amanın! Bir küsmek, bir küsmek… Kimse değil yahu, bilgisayarım küsmüş bana. Bilgisayarın gönlünü almak kolay asıl kelimeler küserlerse, feci. Bilgisayar haklı tabii. Haberi yok tüm olup da bitmeyenlerden. Selaların inlettiği geceden beri hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığından habersiz. Hadi benim uykusuzluğuma alışık yıllardır ama böyle huzursuz, düşünceli, endişeli oluşlarım uzun sürmezdi. Sonumuz hayra çıksın.

Tüm bunlarla beraber hayat devam ediyor; aynı ya da değil ama devam ediyor. Uzun günlerdir çocuklar yanımda değiller, canım sıkılma hakkını kullanıyor. Canım hiçbir şey yapmayarak sıkılmak isterken aklım iş icat etmekten geri durmuyor. Abuk sabuk ne iş gelirse onları yapıyorum, canım her ne kadar aklıma karşı gelmeye çalışsa da. Geçen gün kadınların başetmekte zorlandıkları ütü masası kılıfının fendini yenmek için yaklaşık bir saatimi harcadım. O kılıflar ya kalitesiz çıkar iki günde yanar, ya küçük büyük gelir, lastiği erir, ipi kopar, en sorunsuz olanının bile cicim ayları kısa sürer. Peki kılıfın bi o yana, bi bu yana kaymasından yılmış olan Özgür ne yaptı? Aldı eline yorgan iğnesini ve kılıfı ütü masasına dikti, kesin çözüm. Hadi bakimmm şimdi kaysın, sıkıyorsa.

Dün de; sabah ne olduysa artık bana, bir anlık delaletle temizlik yapmak amacıyla evi kaldırdım, su içme molası verip evin yerinden oynamış halini görüp, toplamak zorunda olanın ben olduğuma ayınca eror verdim. Akşam olduğunda ev toparlanmış, ben darmadağın olmuştum. Mahvım bu anlık kararlarla olacak, korkuyorum. O anlarda ilahî bir ses ‘’Dur yapma Özgür! Bir an düşün! ‘’ diye fısıldasa farklı olur hâlim.

Bu akşam domateslerle yaşadığım fantazi boyutundaki manyaklıktan bahsetmek bile istemiyorum. Geçti, bitti. Şu satırları yazdığım sırada ise ‘’Ayakların yorgunluğunu alıyor. ‘’ lafına kanıp ayaklarıma vazalin sürmüş o da yetmemiş götümden ter damlarkan vazalinli ayaklarıma çorap giymiş olmam sanırım içler acısı. Ayaklarımın ağrısına iyi gelir mi, bilmem ama nefesimin nane kokmasını sağladı şimdiden, terliyorum.

Özet mi istiyorsunuz: Bu darbe bana hiç iyi gelmedi.

Ama darbe ne kadar iyi gelmediyse dilediğimce uzun saatler okuyabilmek, yemek pişirmemek, sabahları uyandırlmamak, sessizliği dinlemek, televizyon cızırtısı duymamak, susma hakkımı dibine kadar kullanabilmek, cevap vermemek bir o kadar iyi geldi. Geldi, yetti. Artık yol gözlüyorum. Babaları kanatlarına çocukları koysun ve gelsinler. Amin.

Yazmak istediğim daha doluca zırzavat var aslında, çok yorgunum. Elimde bulunan Ot Dergisi sayısında sözlük bölümünde yer alan üç sözcük anlamını paylaşıp kopacağım:

ANLATMAK: Hayatta kimseye hiçbir şeyi tam olarak anlatamayacağını anlamıştı. Biri için ölüm kalın meselesi olan, diğerinin gözünde toz kadardı. ( Hakan Günday )

YAĞMURDA ISLANMAK: Yağmurda ıslanmanın verdiği huzur hiçbir şeyde yoktur. Insan olmaktan utanmadığım tek andır, ağaçlar gibi, çiçekler gibi, köpekler, kuşlar, kediler, bildiğin bilmediğin bütün hayvanlar gibi ıslandığın an. Doğanın bir parçası olduğunu hissedersin. Manzaraya dışarıdan bakan kibirli insanlardan uzakta, o manzaranın bir parçası olursun. ırkının kendini beğenmişliğini unutur, bir böcek kadar özgür, sunarsın kendini doğaya. Yalan yoktur o an da. Aldatma yoktur. ( Yekta Kopan )

DÜNYA: Başını kaçırdığımız ama sonunu merak ettiğimiz, arada güzel sahneleri olmasına rağmen saçam sapan ve sıkıcı bir film. ( Burak Aksak )

Kime ne anlatıyoruz? Kim ne anlıyor, bildiğinden başka? Yağmurdan kaçmamız öğretilmedi mi, kaçarken doluya yakalanacağımız.? Bana çocukken biri yağmuru bu şekilde anlatmalıydı! Sıkıcı ya da değil, yaşama zorumluluğumuz var ve herkes kendi filminin başrol oyuncusu. Ki; benim arada figüran kullanasım geliyor!

Köpekler havlıyorlar. Yıldızları evet ama ay’ı göremiyorum. Olimpos’ta gece nasıldır acaba?

Sonumuz hayra çıksın. Yüreği yanan, yüreği ağzına gelen, titreyen, yasına gömülmüş olan her kim varsa dualar onlara. Yüreklerine ferahlık, sabır diliyorum. Insanî duygulardan nasibini almamış yürekleri havale ediyorum. Biz bize yeteriz, yeteceğiz. Melekler korusun.

özgür tamşen yücedal

 
Yorum yapın

Yazan: 01 Ağustos 2016 in GENEL

 

kimene

Screen Shot 2016-06-16 at 11.45.53 PM

Ne var ne yok!

Iyidir valla, ne olsun… Yuvarlanıp gidiyorum. Gerçi son dönemdelerdeki halimi tanımlayacak kalıp ‘’Yürüyüp duruyorum.’’ olmalı. Yaz yalnızca bana gelmiş, geliyor muş gibi hissediyorum. Tek başıma bir yere varamadan yürüyüp duruyorum. Kısa sürede vücutta bir değişiklik olsa –ha vardım, varıyorum galiba diyeceğim ama –cık. Sabah yürüyüş sonrası kendimi kendimle konuşurken yakaladım. ‘’Bak kızım doymak için değil yalnızca hayatta kalabilmek için yiyip içmelisin.’’ diyordu akıllı yanım aptal olan diğer yanıma. Ama o akıllı tarafım bunca yıldır hüküm süren aptallığıma söz geçiremediğini kabullenip vazgeçmemiş, yazık. Çıkmayan candan ümit kesilmez’i yaşam feslefesi olarak benimsemiş garibim. Herkese uyan bana uyaydı bugün nerelerde olurdum, kimbilir. Hani ölmüş olduğunu bilmediği gibi aptal olduğunu da bilmez miş ya insanlar, allahtan bilip – kabullenip kendisiyle yaşamayı becerebilenler de varız.

Onu bunu bırakın da bugün içimde bir yerleri tırmalayıp huzursuzluk çıkarmaya çalışan düşünceleri nereye fırlatacağımı bilemiyorum. Uzun zaman önceydi okuduğumda; öyküdeki karakter on ya ada onbeş yıl sonra gelmek üzere bir mail yazıyordu kendine. O zaman da çok beğenmiştim bu fikri. Bugün farklı şekilde çıktı karşıma. Yani kelimeler farklı olsa da anlatılmak istenen aynıydı. O kadar uzağa gitmeye gerek de yok; beş yıl sonrası yeterli bence. Oturup yazsam bugünkü endişe, huzursuzluk, hayal ne bileyim işte bu yaşıma dair aklıma ne geliyorsa… Sonra, hayatta olup oturup okusa beş yıl sonraki Özgür. Nerede, kiminle, ne halde olacağı mechul Özgür. Oturup ağlar mıyım? Kıçımla mı gülerim? Bunları düşünerek harcadığım vakte mi yanarım? Halime şükür mü ederim? Bunlar ve bunlar gibi ihtimaller var tabii. Net olan tek bir şey olur diye tahmin ediyorum; birçoğu o zaman anlamsız, anlamını kaybetmiş olurlar. Ve temennim; onların yerini yenilerinin almış olmaması olur. Bir ömüre de kaldırabileceği kadarını yükleyeceksin. Nasıl eşeğe taşıyabileceği kadar yük yüklemek gerekiyorsa bir ömüre de taşıyabileceği kadar endişe yüklemek gerekir.

Iki gün önceydi: ( ulan gününü hatırlıyorum, kim anlattı hatırlamıyorum!!!! Kafayı yormalı mı yoksa önemsiz bir ayrıntı diyerek es mi geçmeliyim? Bir insan neden kendi aklına söz geçiremez? Yemin ederim yoruluyorum kendimle, of! Bak ya hâlâ düşünüryorum kim olduğunu. Dur bekleyin az biraz, bulunca devam edeceğim. Hah buldum, tamam. ) bir arkadaşı bana anlatan kişiye ‘’Facebook sayfasındaki gibi bir hayatım olsun istiyorum. ‘’ demiş. Eve döndüğümde benim sayfama baktım; neredeyse boş. Var mış, gerçek miş gibi varsaymayı dileyeceğim sanal alemde yalan bir dünyam bile yok. Hayatımdaki gerçek insanların sayılarının azalmaya başlamış olmaları sanırım buna bağlı. Gerçekten bakan gözler çok azaldılar çevremde. Umurumda mı? Asla! Tek anlayamadığım bunca ihtiras, riya, sahtekarlıkla nasıl yaşanabilineceği, o kadar. Çok yorucu olmalı diye düşünüyorum ama yok. Ya gerçekten yorucu değil ya da ben yalanım. Bir de çocukların birbirlerine karşı acımasız oluşlarını aklım almıyor. Yazmış olduğum bu paragraf ne kadar ben değil, bana ait değil gibi. Silmiyorum belki sebebi vardır.

Yürüyorum dedim ya, işte baktım yürürken yemeye devam edince bir halt olmadı ben de son dört gündür yemeyi de kestim. Durumum mu: ben yaşarken ruhum ölmüş içimde, kimene. Bak gerçek söylüyorum içim yok gibi. Ben bende değilem. Elf yediğim şeylere gülüyor. Ouzun hiç umuru değil. Erdo deseniz karaları bağlamış şu an yanımda oturuyor; yazmaya başlamadan önce bilgisayarın şarj kablosunu prize takarken sigortaları attırmıştım sigortayı kaldırdık, şarj çalışıyor fEkat televizyon çalışmıyor. Sanırım televizyonda maç vardı. Purosunu içli içli tüttürüyor oluşundan belli. En iyisi ben usul usul sıvışayım.

Herkese gönlüne göre, nasibi kadar diliyorum. Tatlı diller, bereketli sofralar olsun, diliyorum. Ramazan hayırlı olsun.

özgür tamşen yücedal

 

 
Yorum yapın

Yazan: 16 Haziran 2016 in GENEL

 

boyuna çizgili

InstasizeImage-7Merhaba!

Az gittim uz gittim dere tepe düz gittim. Git git ne oldu? Giderken götürdüklerimle geri döndüm. Yani; dön dolaş kürkçü dükkanındayım, şükür. Biraz dolambaçlı bir girizgâh oldu tamam. Elf’le bi’kaçıp geldik. Bu kısa kaçamaktan çıkarımlarıma gelirsek tatil özeti:

Sevgilisi olan ya da sevgilisinden ayrılan hiçkimseyle tatile gitmeyeceksin, evladın bile olsa. Tabii senin anlatabileceğin bir sevgilin yoksa…

Türkler her yerde.

Bilmediğin şehirlere gitmek demek sürekli kaybolmak demek. Ki; kaybolmak güzel şey.

Yurdışına gitmek; paramızın pul oluşunu kendi ülkende hissettiğinden daha derinde hissetmek demek.

Demleme çayı özlemek demek.

Internet bağlantısı izi sürmek demek.

Her horoz kendi çiftliğinde öter demek.

Özlemek demek.

Bla bla bla… Kavuşmak güzel şey vesselam.

Bilgisayarın başına oturmama sebep aklımdakine gelirsek; geçenlerde not almışım ‘’Gençliğimde şikayet ediyorken yaş aldıkça yolunu gözlediklerim.’’ diye. Yaşlanmak yerine yaş almak yazınca anlam değişmiyor, biliyorum. Hani böyle kandırmaca, avutmaca, kibarlaştırmaca babında yani. Aman neyse ne işte.

Not aldığım o geçenlerde, tam regl dönemime denk gelen dönemdi. Ulan dedim kendime kendim, yıllarca yıllarca sevmedin şu kanlı dönemi bak şimdi şu haline, günü gelsin diye yolunu gözler oldun. Menopoza girince kadınlığından birşey mi kaybedeksin, hayır. Sanırım derdim gençlikten kaybedilenler.

Misal; neredeyse tüm çocukluk, gençlik dönemim gür saçlarımın kabarıp şekle girmemesini dert etmekle geçti. Gel gör ki; son yıllarda gür kabarık görünsün diye saçlarıma nasıl bakacağımı şaşırmış durumdayım.

Çocukken okuduğumuz kitaplar karşılığında babam harçlık verirdi. Şimdilerde zaman oluyor harçlıklarım yetmiyor istediğim kitapların tümünü almaya.

Zaman bol gelir canım sıkılırdı mesela. Artık birşey yapmadan bekliyorum bazen sıkılsın o can diye, götü yemiyor sıkılmaya benim korkuma.

Ödev yapmak zor gelirdi. Yıllardır çocuklara verilen ödevleri onların yerine yapa yapa tatmin olamadı ödev yapma açlığım. Sonunda kullanıldığımı ve onlara kötülük ettiğimin farkına vardığım için bıraktım, açım.

Uzunca yıllar et yemeyi pek sevmedim. Böbreğin birini kaybettik, protein alımı dengeli olmalı derken ben oldum tam bir etçil. Buna da şükür.

Bu sabah ipliği iğneye geçirirken çok zorlandı gözlerim, zamanımı alsa da inat ettim geçirdim. O inat kimeyse? Sakın yanlış anlaşılmasın bu iğne & iplik örneğini vermemin kesinlikle twettlerde dolaşan ‘’ Ön sevişme önemlidir, ipliği bile iğneye geçirmek için defalarca yalıyorsunuz.’’ geyiğiyle asla alâkası yok. Valla! Sonra babam arayıp ‘’Kızım utanmıyor musun öyle şeyler yazmaya………’’ diye bir başlıyor, başladığı yerde Vilo’da giriyor devreye bağlıyoruz konferansa. Ben yalnızca safiyane olarak görme yetimin azalıyor olduğundan duyduğum endişeyi yazıya getirdim.

Saçlarımı boyatma, makyaj yapabilme izini annemden çıksın diye kaç yıl bekledim, inanamazsınız. Keşke bir o kadar yıl daha en azından yarısı kadar daha izin vermesey miş. Saçlarımın kendi rengini kaybettim. Yanında sigara içmeme de uzun yıllar müsade etmedi. Keşke hiç etmesey miş. Gerçi saatler süren sohbetlerimiz bu kadar uzun olabilirler miydi, bilemedim.

Yok ya; düşündüm de azalan vücut kıllarından şikayetim yok. Kıl sorunu büyük sorun abicim.

Dişlerimi fırçalamaya da erinirdim. Anammmm şimdi neredeyse her sigara (kahveden) sonra fırçalıyorum. Fırçalamayı geç, diş eti çekip gitmesin diye gargara margara.

Ben bu eriyen kemikler, sarkan deri, çekilen diş etleri, beyazlayan (dökülen) saçlar, küsen kaş, bölge bölge yerleşen kiloların topunun amk. İnsan insana nankör de bu bedenin sahibine nankörlüğü nedir be kardeşim. Yerin çekimininde cehenneme kadar yolu var. Sen kendini çekip dur, değil mi? Nedir derdin benimle yahu! Bırak beni benimle, çekme…

Ruhumuz da yaşlanıyor mu sizce? Eğer yaşlanıp sarkıyorsa, ruhumuzun sarkan yerlerini toparlamak mümkün mü? Elf bu sabah uçak yolculuğumuz sırasında ‘’Anne baksana bulutların içine gömüldük, saklanıyormuşuz gibi…’’ dedikten sonra ‘’Hayattaki amacın ne senin anne? Bir hayalin var mı? Ne yapmak istiyorsun?’’ diye sordu. O sordu, ben bulutlara saklandım. Bu soru için geç kalınmış bir zamanda mıyım? Hayalim var mı? Yapmak için heyecan duyduğum birşey… Saklandığım bulutun içindeyim hâlâ. Cevap ya da bir çıkar yol bulunca tekrar dönerim.

Sevgiyi ıskalamayalım. Aşka saygı duyalım. Aşkın mutlu sonlar için olmadığı sırrını aşıklara söylemeyelim. Çözümün parçası olalım. Bedenimizi fabuk sabuk işler için fazla yormayalım. Felsefik düşüncelere fazla dalmayalım, uğraşmaya değmez. Yeşili koruyalım. Maviliklere dalalım. Enine çizgili şişman, boyuna çizgili desen zayıf gösterir, unutmayalım.

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

 

 

 
Yorum yapın

Yazan: 22 Mayıs 2016 in ÇOCUKLAR, GÜNLÜK, GEZDİM

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , ,

Screen Shot 2016-05-06 at 12.14.56 AM

Niyet

Gerçeğe inanç

Dua

Eylem

Niyet ediyorum. Gerçeğe inanıyorum. Dua ediyorum. Eyleme de geçiyorum. O eyleme geçtiğim noktanın başlangıcına yakın yerlerinde bir yerlerde birşey oluyor ve bambaşka boyuta geçiveriyorum; umursamazlık, boşvermişlik.. Gerçeği inkâr falan değil yanlış anlaşılmasın; işine gelmemekten kaynaklanan inkârvari umursamazlık. Çok imrendiğim halde şu kararlı, istikrarlı insanlardan olamadım. Istiktararım istikrarsızlıktan yana. Bu konuda hükümet gibi kandırık yapmayacağım, istikrarsızken istikrarlıyım demeyeceğim.

Istikrarla istikrarsız olduğum konulara gelirsek; diyet yapmak, okumak, yazmak, iyi bir sohbet arkadaşı olmak, manikürlü gezmek, düzenli gardolaba sahip olmak, düzenli yemek pişirmek ve aklıma gelmeyen birkaç benzer şey. Tahmin ediyorum diyet birçoğumuzda aynı şekilde başlayıp çok benzer şekillerde içinden çıktığımız hallerden.

Okumak deseniz dönem oluyor ardı ardına günler, gecelerce okuyorum.’’ Aferin kızım Özgür gözüme girdin, böyle devam et.’’ diyorum. Ulan sonra kendime nazar mı değdiriyorum ne, haftalarca elime öyle soluksuz biçimde kitap alamıyorum, aldığımda da on-onbeş sayfa ancak. Yazmaya ara vermem pek benzer değil aslında tek sebebi gündem. Müdahale edemediğimiz ama dolaylı müdahili olduğumuz bunca acı olaylar yaşanıyorken yazamıyor insan. Yoksa her cebimde, çanta içlerinde, peçete, kağıtlarda notlar dolu. Telefonumda aklıma gelen şeyleri kaydettiğim kısa ses kayıtları…

Dün yağmurun eşliğinde annemin evine doğru yoldayken gökkuşağının tam altına gidebilmeyi hayal ettiğim çocukluk günlerim geldi mesela aklıma. Masal yazdırabilecek kadar içime girdi, kaldı. Gökkuşağının tam altını bulabilmeyi, dokunabilmeyi hayal ettiğim günler. Gökkuşağının ışık ışınlarının su damlaları içinden geçerken kırılmasıyla ve yansımasıyla oluştuğunu bilmediğim çocukluk günlerim. Neyin ne olduğunu, herşeyin anlamını bilmediğimiz en saf, en mutlu günlerim. Bildik öğrendikçe coşkumuz azalıyor gibi. Geçen gün de Oğuz’a gökyüzüne bakmasını söyledim. Bulutların göğe ne kadar yakıştıklarını görsün diye. Mavinin ne kadar kocaman bir renk olduğunu görsün diye. ‘’Bak bulutlar gökyüzü çiçekleri gibiler değil mi ‘’ dedim oğluma. Bulutlara dokunabilmeyi hayal etsin çok istedim. Bulutların üzeride yatabilmeyi… Gerçi Kristal Çocuklar dedikleri bu nesil bulutların nasıl oluştuklarını falan bilerek doğuyor gibiler. Onlara hayal kurdurtabilecek şeyler daha çok teknolojik ya da ütopik şeyler. Rahat rahat bir terlik bile fırlatamıyorsun çocuklara, dönüp psikolojik tahlilini yapıyorlar kalıyorsun ” Hııı ” diye. Tansiyonumuzu o noktaya tırmandıracak olaylar yaşadığımız zamanlarda Oğuz’un ‘’ Tamam anne şimdi son saati ( ya da olanları ) unutalım. Hiç yaşamamışız gibi baştan başlayalım.’’ diyor serseri. Terliği bırakın, kendimi nereye fırlatsam şaşırıyorum o anlarda.

Aslına bakarsanız yapmaya, uygulamaya karar verip sonrasında vazgeçtiğim her şeyle ilgili kendime çok mantıklı başkalarına bahanesel bir ( birkaç ) sebebim mutlaka oluyor.

Örgü işi bitti, neden? Yaz geldi.

Ameliyattan beri yağlıboya resim yapmıyorum, neden? Taşındığımız evde yer yok.

En fazla onbeş gün arayla manikür yaptırıp tertemiz, ojeli ellerle gezecektim, ne oldu? Onbeşte bir ona o parayı ne diye vereyim yahu oturur evde biraz çeki düzen verdin mi tamamdır.

Gardolabı düzenledikten sonra bir daha asla bozulmayacağına dair kararım ne oluyor da üzerinden sayılı gün geçer geçmez karman çorman oluyor? Düzen bozulmak içindir, aradığımı bulabildikten sonra sorun yok.

Kendime bu yaştan sonra birşey kanıtlayamam, tamam. Ama şu çocuklara iyi örnek olabileydim iyi olurdu. Derken burada da bakacak kendime göre bir pencere buldum: Belki onlar da benim gibi olmamak için kararlarında kararlı çocuklar olurlar, kimbilir. Gördünüz mü işte tam bu şekilde oluyor, ilik gibi sıyırıyorum kendimi. Eteğime paçama, yüzüme gözüme bulaştırmadan.

Istikrarlı olduğum konular tabii ki var; sevmek mesela. Sevmekten vazgeçmiyorum. Ilişki bitirmek denilebilinir ama sevmekten vazgeçiş değil asla. Işte o kararı verme sürecim, direnişim çok istikrarlı oluyor. Sonuna kadar direniyor kalbim, beynim. Defalarca yokluyorum kalbimi, beynimi. Ta ki bomboş hissedene, boşalana kadar. O nokta da ise yaşanan şeylerin hatırası temiz kalsın, riya, inkâr, sahte hiçbir şey olmasın diye vazgeçiyorum ilişkiden. Sevmekten değil…

Böyleyken böyle işte…

Şimdi beni, umur umursamaz, istikrar istikrarsızlığımı falan bırakalım bir kenara:

Bu gece Hıdırellez! Bahar geldi. Herkes dilekler tutuyor, dua ediyor. Ağaç dallarına kurdelalar bağlıyorlar. Ateşler yakıp dans ediyorlar. Hızır’ı bekliyorlar. Bolluk bereket için. Arkadaşım Feyza yollamış duasına ortak olayım, duamız ortak olsun diye, şükür. Dua edip etmeme üzerine az önce telefonda konuşup hayli güldük. Dilediklerimiz, olanlar olmayanlar, oluş şekilleri falan felan. Sonuç olarak dua fazlası zarar olan birşey değil dedik. Buradan da sizlerle paylaşalım duamız büyüsün dedim. Şimdiden kabul olsun, herkesin gönlüne göre versin amin. Ya valla cıvıtmak istemiyorum da; karşılıklı dua edenlerin hangisinin hayrına nasıl karar veriliyor acaba? Tamam tamam be! İşte Ayça Oğuş sözcükleriyle bu geceki duamız:

Sevdiğim kim varsa, kendim de dahil, sevebileceğim herkes de dahil…
sağlığı iyi olsun.

Kalbi ritmini çalsın. Yanakları kiraz pembesi, dudakları bal olsun. Teni sıcak kalsın, enerjisi dışına taşsın.

Ciğerlerinden nefes, midesinden gurultu, bacaklarından güç eksik olmasın. 

Kanı bol olsun, damarlarında dönüp dönüp dolaşsın.

Sevdikleriyle birarada olsun. Kolu kollarına değsin, gözü gözlerinin içine baksın. Lafları birbiriyle başlasın.

Nesi varsa, bölüşücek biri olsun; nesi yoksa, bulup getiricek biri olsun. Bu birileri az ama öz olsun. Bazıları dünyada tek olsun.

Sevgisinin tamamını harcasın. Harcasın ki, ona büyük bir miras kalsın.

Sevmekten bıkıp usanmayacağı biri olsun. Onun yeri ayrı olsun. Onu soysun, başucuna koysun ama yalan uydurmasın.

O herşeyine, her haline tek tanık olsun. Bir hareketiyle güldüren, bir hareketiyle ağlatan olsun. Duyguların hepsi onda olsun.

Kalbi buna teslim olsun. Bütün şarkılar onu anlatsın. Aşık olsun, sırılsıklam olsun. Kurumasın.

Yapmaktan bıkıp usanmayacağı bir işi olsun. Başarının gerçek adının bu olduğunu unutmasın.

İbadet eder gibi, bu keşfini hergün yeniden kutlar gibi, onu yapıp dursun.

Yaptıkça daha iyi yaptığını görsün. Daha iyi yaptıkça bunu başkaları da görsün.

O başkalarının bunu gördüğünü, dış gözüyle görsün, iç gözüyle işine baksın.

Neşesi bol olsun. 

Kendini mutlu etsin, durduk yere neşelenmek nedir bilsin. İçinde birşey durup durup zıplasın.

Duydukları, gördükleri onu gıdıklasın, kahkaha attırsın. Gürültü çıkarsın. Saçma şeyler söylesin.

Çocuklukta en şımardığı ana, sık sık gidip gelsin. Nereye gidip geldiği bilinmesin.

Değiştirmek istedikleri değişsin.

İçte ve dışta, iyi günde ve kötü günde tadilat yapsın.

Eskilerini atsın, ruhunu havalandırsın.

Kapıda hep kamyonu dursun. Dilediği yere taşınsın. Kendinden taşınmak isterse, içindeki güç, dışındaki sevgi ona yardımcı olsun.

Bileği, bütün alışkanlıklarıyla, bağımlılıklarıyla güreşsin.

Bir şey ona sürpriz olsun. Günlerinden bir günü, bir pakete sarılı olsun. Açılınca, içinden hiç beklemediği güzel bir haber çıksın.

Bugün üçyüzaltmışbeş’ten herhangi biri olsun.

Öylesine bir pazartesi, arkaya kavuşturduğu ellerinde, unutulmaz bir salı saklasın.

Öyle tahmini mümkün olmayan birşey olsun ki bu, hayatın zekasını anlatsın.



Bir hayali gerçek olsun.

Bir hayale gözünü yumsun.

Peşinden koşup, onu sobelesin. Hayalini kendinden saklamasın.

Bir çizgi filmde olduğunu, herşeyin mümkün olduğunu unutmasın.

Bu duayı okusun. Kendi sesiyle duysun.

Duası gerçek olsun.



Her kelimesine şükretsin.

Tek satırına nazar değmesin.

Amin.

özgür tamşen yücedal

 
1 Yorum

Yazan: 05 Mayıs 2016 in ÇOCUKLAR, GÜNLÜK

 

Etiketler: , , , , , , , , ,

bir hayat bir hayata değer ( ahmet altan )

InstasizeImage-6

Merhaba,

Gene gece… Sessiz… Sakin… Şükür huzurlu. Başucumda elime almak için sabırsızlandığım bir kitap. Bitmesini istemediğim, sayfa ayracı kullanmadığım türden. Elime her aldığımda denk gelen sayfayı daha önce okuyup okumadığıma aldırmadan okuyorum. Aslında hep bildik duygular, bilip uygulayamadığım, bir türlü vazgeçmediğim tekrarlar, pişmanlıklar, heyecan umutlar… Ama diğerleri gibi değil, kişisel gelişememişliğimi yüzüme yüzüme abuk sabuk cümleler, hayali hikâyelerle vuranlar gibi daha doğrusu vuramayanlar gibi değil. Sadece anlatıyor.

Sırf muhteşem bir kokuya sahip olduğu için tarumar edilmiş, adı kötüye kullanılmış bir çiçek diye bahsettiği leylek mesela. Leylek kokulu bir sabahı anlatışı var arkadaşına yazdığı bir veda mektubunda; ‘’ Hepimizin, birbirimizi son kez gördüğümüz bir gün olacak. O günün hangisi olacağını bilemeyeceğiz. Ve o gün gelecek. Koyu bir gecede beliren kara bir muhrip gibi girecek hayatımıza. ‘’ diye başlıyor mektup.

‘’ Hele kabukları çok daha kalın olan kadınlar hayattan ve kendilerinden neler saklıyorlar?

Hayatın ani bir darbesi o kalın kabuğu kırsa, şatonun duvarlarını çökertse, zihnimizin kabuğumuzu besleyen ince zarını yırtıp geçse içinden ne çıkacak?

Kendi kabuğumuzun altından çıkacak olan bizi tanıyacak mıyız?

Biliyor muyuz kim var içimizde?

Bir ömür boyu kendimizi kabuğumuzdan ibaret sanarak yaşayabiliriz. ‘’ diye yazıyor bir masalın içinde.

Aydınlık Bir Kış Sabahı nı anlatırken;

‘’ Hiç aklınıza uyarak mutlu oldunuz mu? ‘’ diye soruyor. Ardından:

‘’ Hayatınızda aklınızın önderliğinde mutluluğa ulaştığınız örnek var mı?

Daha zengin, daha huzurlu, daha güvenli bir hayata akıl sizi götürebilir belki.

Ama mutluluğa?

Mutluluğun yolunu akıl gösterir mi size?

Kendinizden daha fakir birini sevdiğinizde, bir çılgına ya da bir oynağa âşık olduğunuzda aklınız size ne diyor, duygunuz ne diyor?

Hepimiz biliyoruz ki bir çılgını ya da oynak bir kadını sevmek hem yararsız hem gereksizdir.

Ama genellikle onları severiz.

Aklınız onları reddeder, duygularınız onları ister.

Ne yapacaksınız?

Şimdiye kadar ne yaptınız?

Aklınıza uyduğunuzda mutluluğunuzu kaybedeceksiniz, duygularınıza uyduğunuzda ise mutluluk parlamasından sonra büyük ihtimalle mutsuzluk gelecek.

…..

Akıl ‘’şimdi’’yi öldürür.

O hep ‘’daha sonra’’sına bakar.

Duygular ise şimdiyle ilgilidir.

Daha sonrası için şimdiden vazgeçmekle, şimdi için daha sonrasından vazgeçmek… ‘’ diye devam ediyor.

Derken derken sorular sorarken buluyorsunuz kendinizi işte. Fazla düşünmeyin, ben vereyim cevabınızı; ‘’ Artık geçmiş ola. ‘’

Hayır bazen ulan bu herif beni biliyor olabilir mi ya da içine bir kadın falan mı kaçmış diye tebessüm ediyorum. Daha önceki kitaplarını okuma sürecimden tanıdık bu tebessümler gerçi. Hep bir ensemde hissetme hali.

Bu kadar büyümemiş, hepimizin aşağılı yukarılı aynı şeyleri, aşina duyguları yaşadığımızı bilmediğim, bilemediğim, tam emin olmadığım dönemlere ait olan şüphelerim şimdilerde yoklar artık. Artık biliyorum herbirimizin kendimizi ne kadar kalın kabuklara hapsetmiş olduğumuzu, içimize kaçan gün gelip karşımıza dikilse belki tanıyamayacak olduğumuzu, o aklın birçoklarımızın hayatının içine ettiğini, kimilerimizin geceden karanlık olduğunu, kimimizin en derin maviden mavi, dilsizden suskun, bezmişten vazgeçmiş olduğunu, gitmek istediği yere varamayanların belki de hiç varamayacak olduklarını, her şeyin bir sonu olduğunu, korku endişelerin benzer olduğunu, teslim olmanın verdiği rehaveti, aramaktan bezmiş bacaklarla olduğu yere çökmenin ne demek olduğunu ve tüm yalanların büyük olduklarını.

Tam da bunlara benzer haller içinde okuyorum; özünde – başlangıcında ne olduğunu hatırlamaya çalışırken kabuğumu soy soy bitiremediğim, ben cevaplayıp susturmaya çalışmaktan yorulduğum halde kafamın içinde konuşanın konuşmaktan yorulup vazgeçmediği, çokça uyumak isteyip uyuyamadığım, susmak isteyip susamadığım, çoklu günlerde. Kötü falan değil yani tanıdık haller. 

Benden şimdilik bu kadar, uykum kapı eşiğinde evde yokum sanıp gitmesinden korkuyorum.

Hastalara şifa, arayanlara deva, ayrılara vuslat diliyorum. Gönlünüzden geçen, dilinizden dökülenler dikkat edin.

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

 
Yorum yapın

Yazan: 21 Nisan 2016 in OKUDUM

 

Etiketler: , , , , , , , , , ,

abartmayın

IMG_3345

Günaydın,

Günün birçoklarınıza ayması için hayli vakit vardır sanırım. Şu saatte yani normalde uyanmam gereken saatten bir saat önce uyanıp kahvaltıyı hazırlamış üstüne gidip çocukları uyandırmış olmamı gözönünde bulundurursak, evet günün aymasına daha zaman var. Aramızda yaşanan bunca ayrı zamandan sonra ki ilk merhabama fazlaca zamanlı cümlelerle başlamış olduğumun farkındayım. Bak, gene yaptım. Neyse her şeyin hayırlısı; zamansız gelişler güzel, süprizli olur. Hiçbirimiz zamansız gidişler yaşamayalım inşallah.

Özet mi geçsem, bir konuya takılıp peşinden mi gitsem, düşünüyorum. Durun bi başlayalım sonra su akar yolunu bulur zaten…

Enginar mevsimi! Ayıklaması zor bir sebze. Ki; ben dördüncü denememde başarabileceğimi biliyor, kendime güveniyorum. Sizler benim gibi yapmayın ayıklanmış alın. Kat kat kat katttt kabukları, göbeğindeki sık sık sık sımsıkı tüyleri, üstüne anında kararıyor olması… İnsan vücuduna yararlı besinlerin lezzetsiz yahut yenmesi-pişirmesinin çok zahmetli olmaları hakkında düşünceniz nedir, bilmiyorum. Lâkin yalnızca sıkıştırılıp tablet haline gelmiş halleriyle beslenmeye başladığımızda rahata kavuşacağımıza inancım tam. Ayıklamak yok! Soğan doğramak yok! Pişirmek yok! Gözlerinizin önünde, pişirmek için harcadığınız sürenin onda biri sürede yenilip sofradan kalkılmasına şahit olmak yok! Bulaşık yok! Şükürler olsun kısa da sürse, hepberaber bir sofra etrafında oturmuş olmanın yaşattığı tatmin yeterli oluyor. O da olmasa düşünsene hazırlan hazırlan sonra başlamasıyla bitmesi bir olsun. Sonra da tatminsiz tatminsiz yaşa…

Isınan havalara güvenip götü başı açmayın, hasta olursunuz. Güneş tepedeyken sırttan esen rüzgarın farkına varmaz çarpılırsınız alimallah. Hele o burun tıkalı kalmakta inat edip bol bol öksürtüp aksıtırsa; gene yaşlı gözler, hafif kısılmış kimine seksi gelecek olan ses. Al başına bela yani. Ulan böyle yazınca pek fena durmadı şimdi bu sesin kısılması falan. Siz gene de dikkat edin.

Hepsi rengarenk…. Taze çiçekler diyorum; rengarenkler ve nihayet artık her köşebaşındalar. Bazı anlar ben de yakalıyorum kendimi; tam almaya niyetlenmişken vereceğim parayı verip vermemek arasında kalmışken. Sizler sakın yapmayın, alın. Kıran kırana pazarlıkla, üçe beşe, sarı ya da beyaz ne bileyim işte kendi zevkine, burnunuzun tadına göre ufakta olsa bir demet alın. Sigara paranızı feda edin mesela. Yalnızca onlar için ufak bir kapta haftalık bozuk para biriktirin mesela. Sularını hergün değiştirir, içine bir adet kesme şeker atarsanız ( ya da bakır para ) dayanma süreleri bazen haftayı bile geçiyor. Sapları çok otsu olanlar için geçerli olmasa da denenebilinir. Taze çiçek bulundurun evlerinizde, ofislerinizde. En azından gerçekten ot olduğu için konuşmadan karşınızda duran ve üstüne üstlük güzel olan bir şeye bakıyor olursunuz.

Yaz mevsiminin yaklaşıyor olması sebebiyle vücudun kararan bölgelerini ağartma yöntemleriyle ilgili bol bol mailler geliyor. Koltukaltı, kasık, dirsek vb. Bütün formüllerdeki ortak malzeme; limon. Ağarmak isteyenleriniz kendilerini limona yatırabilirler.

Ahan da uyandılar!

Alt kattaki dairede ikamet eden komşumuz ve üç çocuğu gece yatmak bilmiyor, üst katlarındaki dairede ikamet eden bizler karga bokunu yedi-yemedi aralığında uyanıyoruz. Şimdi haklarını yemeyeyim; ikizlerin okulda oldukları saatlerde fazla sesleri çıkmıyor zati ben de evde olmuyorum. Asıl olay; sabah ikizlerin uyanma-okula gitme ve okuldan dönüş-uyuma saat dilimleri aralığında. Tam buna karşılık; hemen hemen her sabah blendırla bir şeyler çırpıyor olmam, her sabah duş alanlarımızın olması, benim mümkün olan derecede imtina göstermeme rağmen elimdekileri sürekli yere düşürüyor olmam, müziğin hayatın vazgeçilmez parçası olması… Birarada, topluca, altlı üstlü, yan yana yaşamak zor iş. Heh! Onlarda uyandılar. Allah anneye sabır, çocuklarla evde koşmacalı ebeleme oynarken güç versin. Not: Onların alt kat daire sakinlerini tanımıyorum.

Dün eve dönerken radyoda bir ölüm haberine sevinirken buldum kendimi. Evet, Özgecan’ın katillerinin öldürüldü haberini duyduğum anda hissettiğim buydu. Daha da ileri gideyim, gidiyorum; Özgecan’ı nasıl öldürdülerse aynı şekilde can vermelerini dilerdim.

Son sözler:

Ülkemizde olan tüm boklukların tek sorumlusu Paralel Yapı ( y mış ). Bunu idia edenler; apAKlar ( mış ).

Kimseye güvenmeyin, inanmayın. ( Kardeşimin notu )

Spor yapmayı abartmayın, beyin sporla gelişmez.

Depresyona girmekten korkmayın, dönüşünüz muhteşem olacak unutmayın.

Gök mavi, kuşlar uçuyorsa hâlâ ümit var demektir.

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

 
Yorum yapın

Yazan: 12 Nisan 2016 in GENEL

 
 
Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 226 takipçiye katılın

%d blogcu bunu beğendi: