RSS

formül

ekran-resmi-2017-03-05-00-20-20

Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır. Söylenmiş bazı sözlerin bir ömür silinmeyen izleri. Yüreğe mühür vuran bakış vardır bir daha hiçbir gözde göremediğin. Tadı hayatının damağında kalan aşklar. Asla fayda etmeyen son pişmanlıklar. Geçmeyince biraz fazla üflememiz gereken acılar. Ukde kalanlar, boğazda düğüm olanlar, anlamamak ya da yanlış anlamak git gelleri… Tekrarı olmayanlar. Bile bile hem de. Bir de hiç ele geçmeyen ve artık ele geçme ihtimali için çok yorgun olunanlar, geç kalınanlar. En fenası bunların hepsini tam da geç kaldığımızda anlamak, farkına varıyor olmak. Sonra kimseye, hiçbir yere, muhabbetlere, kahkahalara sığamamak. En sonunda kalabalık bir göz odalık yalnızlık. Söylesen duyulmaz, göstersen görülmez, anlatsan anlaşılmaz kocaman yürek.

Başkalarını geçtin durmadan konuşan kendini anlayamıyor, duymazdan geliyorsun. Çaresizlikten mi? Kıstırılmış olmaktan mı? Dönüşü olmayan yollar bu kadar çok mu? Hayat bu kadar uzun mu? Korku bunca hapiskâr mı? Dönüşü olmayan tek yol dermansız dert değil mi? Asıl o zaman en geç kalmış, en pişman olmuş, dönüşsüz, son şanssız kalmış olunmuyor mu? Insan yalnızca o duruma düşünce mi, atacak tek kurşunu kalmadığında mı cesaret doluyor içi? Ve asıl mucize ve en büyük aptallık bunu unutarak kendimize büyük, hayata küçük hatır gönül, ilk şans son şans, bu değil bir dahakine… diye diye zamanı öldürmek değil mi?

Jorge Luis BORGES yazmış olduğu gibi, ölüme yaklaşmadan; hata yapabileceğinin, kusursuz olmak zorunda olmadığının, her şeyi ciddiye almaması gerektiğinin, risk alabileceğinin, dilediğince dondurma yiyebileceğinin, istediği yerde olabileceğinin, yalınayak gezebileceğinin, gün doğumlarını kaçırmaması gerektiğinin, görmediği yerlere gitmesi gerektiğinin … farkına varıyor insan demek ki. Ve son cümlede yazdığı gibi; ikinci bir şansı olmadığı ve ölüyor olduğunu bildiği gibi.

Son üç gündür izlediğim, okuduğun her şey gitmeye, değişmeye, değiştirmeye cesaret edebilmişlerle ilgiliydi. Aman korkmayın benim bir yere gittiğim falan yok! Ama insan düşünmeden edemiyor; ‘Nasıl cesaret ediyorlar? Bizden farklı olan neleri var?’ diye. Kaybedecek bir şeyi olmayan insanlar zırvalığına başlamayın, lütfen.

Elf’le katılmış olduğumuz söyleşide

Memnuniyet # Mutluluk

formülünü yazdılar tahtaya. Yoksa cesareti olmayan milyonlarca insan, memnuniyetin güvenli sularında memnun muş, mutluy muş gibi yaşayıp gidiyor olmayalım. Hiç ölmeyecek miş gibi yaşıyor olmayalım. Hayatımızda önceliği statü, para, güvence, yalan ilişkiler, menfaat almış olmasın.

Bir deneme yapıp, yanınıza yalnızca kendinizi alıp canınızın istediği bir yere gittiniz mi hiç? Birkaç günlüğüne. Hiç olmadık bir zamanda. Kimsenin dediğine, diyeceğine kulak asmadan. Ben yokken ne yaparlar, nasıl hallederler diye düşünmeden. Gidin. Gidin ve görün sandığınız, gözünüzde büyüttüğünüz kadar değerli, büyük müsünüz? Dünya sizin etrafınızda mı dönüyor?

Gidin, düşünün. Gerçek olan ne? Asıl önemli olan kim?

Hele bir de gittiğiniz yerde sizi karşılayan mavi olursa işte o zaman susun ve izleyin.

Bahane mi arıyorsunuz?

Bahane göt gibidir, herkeste var bir tane. Susun.

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

 
Yorum yapın

Yazan: 04 Mart 2017 in GENEL

 

osuruk

ekran-resmi-2017-02-21-23-08-37

‘’Umarım bundan sonraki hayatınızda, kilonuz ne olursa olsun, mutlu bir hayat yaşarsınız. Şunu unutmayın; mutluluğun sırrı kilomuzda değil, hayata nasıl sarıldığımızda.’’ ( Onur Gökşen )

Biraz geç kalmış olarak yeni sayısını bugün eve gelirken aldım Ot Dergisinin. Şimdi elime alıp ilk en sevdiğim sayfalarından biri olan sözlük sayfasını açtığımda  yukarıda paylaştığım, Onur Gökşen’in ‘Mutluluğun Sırrı’ tanımını okudum. Tesadüfün bu kadarı mı? En önemli amacı Elf’e destek olmak olan diyetimin beşinci gününde, hergün içtiğimiz yeşil çorba sebebiyle yeşermekten korktuğum şu günleri yaşıyorken, daha bu sabah uykumdan tatlı yemeli bir rüyayla uyanmışken, etrafımda gördüğüm her şey yemeli içmeli, duyduğum her şey yemek tarifi kıvamındayken… Elf’e karşı hissettiğim vicdani sorumluluk vermem gereken kilodan ağır gelip kaçamakta yapamıyorken, zordayım. ‘Çiğneyebiliyorken ye, yürüyebiliyorken gez.‘ diye okumuş, mırıl mırıl mırıldanıp geziniyordum halbûki.

Zordayım ama mutluluğun sırrını zayıflıkta falan aradığım yok, tanıyanlar bilirler. Mutluluğun şekil şemalle, güzellik çirkinlik, zenginlik fakirlikle kesinlikle alâkalı olmadığını konuşmaya gerek yok. Hâlâ bu konuda konuşanlar varsa beklesinler büyüyünce anlayıp konuşmayı bırakıyor akıllı insanlar. ( Cümle içinde büyümüş olduğu halde boş konuşmaktan vazgeçmemiş olan akılsız insanları andığımızı farketmişsinizdir. ) Mutsuzluğa gelince onun her şeyle ilgisi var. Mutsuz olmak istemeye gör! İçtiğin çorbanın lezzeti gibi ot bok sebepten de, memleketin hali gibi avunulacak yanı kalmayan sebeplerden de mutsuz olunabilinir. Hiçbir şey bulamadın mı? Kafanı kaldırıp gökyüzüne baktığında gökkuşağını görüp tebessüm etmek yerine her defasında bulutları görüp üstüne bir de dert edip bile mutsuz mutsuz yaşayabilir insan. Tercih meselesi.

Baktığımız, duyduğumuz, gördüğümüz, izleyip okuduğumuz şeylerden ne kadar farklı çıkarımlarda bulunuyoruz. Gerçekten her şeyin çevresinde 360 farklı derecede açı var ve herkesin baktığı açı farklı. Öğle saatlerinde kardeşim Özlem’le konuştuk mesela, okuduğu kitaptan bahsetti. Bahsettiği kitabı değil yalnızca hakkında yazılan yorumları okumuştum. Okunan hikaye, kelimeler aynı olduğu halde herkesin kendine aldığı farklı. Ne mutlu Özlem kendi payına yaşantılarımızla ilgili birçok şükür çıkartmış. Şükür. Tabii O diyette değil. Bak görüyorsunuz işte neden bahsetsem sonu gelip diyete dayanıyor. Algım yemek yemek dışındaki şeylere kapanmış gibi. Doğrusu daha çok akşam saatlerinde kilitleniyorum, geçecek.

Onur Gökşen’e gelince; daha önce okumadım. Az önce adını arama motoruna yazdım. Meğerse adamın yazmış oldukları arasında 180 günde verdiği 32 kilonun hikâyesini yazdığı, ‘ Allah Belanı Versin Brokoli ‘ adlı bir trajikomik kitapta var mış. Adam çözmüş demek. Yalnız o brokoli tüm bunları hakediyor. Görüntüsü şeker şirin duruyorken haşlanmak üzere suya girdiğinde mutfağa yayılan koku o görüntüden nasıl çıkıyor? Hadi kokusu çıktı peki yenilen bir lokmanın sonrasında bünyede yarattığı o gazın kudreti nedir arkadaş yahu!!! Sıçmışım meretin ihtiva ettiği kükürt, potasyum ve selenyum ile bol diyet lifi ve B1 ile C vitaminlerine diyeceğim ama o gaza katlanılmasını gerektirecek kadar yararlı körolasıca. Yemesi zevkli her şey zararlı, yapması zevkli her şey yasSaH günah yahu! Al sana bir mutsuzluk sebebi daha. Hale bak; el el üstünde o da göt üstünde kaldık gene.

Daha fazla yazamayacağım galiba, tükendim. Tek ilaç uyku. Keramet uykuda. Milletçe en iyi yaptığımız şey zaten uyumak.

Herkese, hepimize tatlı rüyalar dilerken osurabilmenin bile çok büyük bir nimet olduğunu unutmamak gerektiğini hatırlatmadan geçemeyeceğim. Bu konuda oldukça ciddiyim; şükredelim. Birlikteliğimize brokolinin nimetlerine ithafen bir özlü sözle son vermek istiyorum:

Osuruktan tayyare selam söyle o yare!

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

 

 
 

Etiketler: , , , , , , , , , , ,

hepimiz prensesiz

ekran-resmi-2017-02-07-23-09-46

Olmaz dediğim bir şey daha oldu; okuyamıyorum. Artık prospektüsleri, muadili ebattaki yazıları okuyamıyorum. Bir adet okuma gözlüğü edindim. Gözlüğü taktığımda okuyabiliyor, gözlük gözümdeyken kafamı kaldırdığımda uzağı bulanık görüyorum. Zamanla okuma gözlüğü nasıl kullanılır, ne ara takılır ne ara çıkartılır, takılmıyorken nerede durur, durduğu yerde nasıl unutlumaz gibi kullanım koşullarına da alışacağım elbet. Çok inatlaştım ama götüyle inatlaşanların durumuna düştüm, net. Olsun! Buna da şükür. Aklımıza zeval gelmesin. ( Bu cümle içinde ‘zeval’ I sözlükte yer alan iki anlamında da kullandım. Hem bozulma hem de yok olma, ortadan kalkma anlamlarında. )

Akıl demişken geçen gece ben gene uyuyamamışken, uyuyamıyorken farkettim ki; benim akıl gerçekten saat 24:00’ten sonra vızır vızır çalışıyor. Abuk sabuk ne varsa düşün allah dur. Olmuyorsa depikliyorum, olmuyor. Misal; bahsi geçen gece hayatın anlamı üzerine düşünürken yakaladım kendimi. ‘’Dur’’ dedim kendime kendim, durmadı. Sonuç; anlamsız. Bulma umudum var mıydı? Yoktu elbette. Ama içime çöken yalnızlık hissi oldukça boktandı. Herkes yalnız deyip duruyoruz, içinde hissetmek, ciğerlerinde hissetmek hakikaten boktandı. Içinde bulunduğum ilişkiler ağına bakınca umut edesi, güvenesi, teslim olası, söz söyleyesi, dinleyesim toptan gitti. Sonra sabah olunca geçti gerçi. Sil baştan yaptım. Şebnem Ferah’ın şarkısında söylediği gibi… Sil baştan başladım yeni günde. Sil baştan başladım da yaşanılan, yapılan, söylenilenleri unutmak onun söylediği kadar kolay olmuyor. Neyse canım en nihayetinde onlar şarkı sözleri. Tanıdığım birisi izlerken ağladığım her filmden sonra tıpkı bunun gibi bir cümle kurardı: ‘’Bu yalnızca film.’’ Ama ben biliyorum ki; film seneryolarının tümü olmasa da pek çoğu, yaşanmışlıklar üzerine yazılıyor. Şarkılar da öyle! Geçmişte yaşanılanları hatırlatmadığı sürece ota boka ağlamamak gerekir, anladım. Zamanı, vakti geldiğinde ağlayacağım varsa en azından kendi halime ağlarım.

İnsan beyni hakkında okudum bugün. İnsan beyninin basitçe 3 katmandan oluştuğu biliniyor muş. Bunlar:

İnsan beyni

Maymun beyni

Sürüngen beyni diye isimlendiriliyor muş.

İnsan beyni; bizim rasyonel kararlarımızı aldığımız, karşılaştırarak, geçmiş deneyimleri, öğrenimlerimizi düşünerek sonuçlara vardığımız katman mış.

Maymun beyni; bir arada olma, anlaşma, paylaşma, ilgi bekleme, anlamaya çalışma gibi daha sosyal, daha duygusal davranışlarımızı yöneten katman mış.

Sürüngen beyin ise savaşmak, korkmak, sevişmek, üremek, yemek ve tüketmek gibi en ilkel dürtülerimizin bulunduğu katman mış.

Bu üçünün arasında binlerce yıldır evrilmeyen, gelişmeyen, değişmeyen ve ilerlemeyen katman sürüngen beyin miş. Zihinde sürekli değişime direnen, daha üst katmaları kullanmamızı istemeyen, yeni şeyleri öğrenmek, araştırmak, alışmaya çalışmaktan sıkılan kocaman bir yumru. Vücudumuzu soğuk terler kapladığı, kendimizi kör bir öfkeye kaptırdığımız zaman ya da duygusuzlaştığımız zaman bizi kontrol eden beynimizin sürüngen olan bölümü ymüş.

Basit olan bir şey yok mu! Basit yaşamak lazım diyenler var. Nasıl basit yaşanır? Tam kapasite çalışıp benim için elinden geleni yaptığını kabul edersem: hangi beynimi kullanarak basit bir hayat sürebilirim?

Doğaya dön diyen biri vardı mesela hocanın dediğini yap, yaptığını yapma cinsinden. Buna rağmen, söyleyene rağmen düşündüm. Nasıl dönülür doğaya diye. Hadi sen döndün doğaya, doğa affedip döner mi sana? Sen doğaya döndüğünde çocukları kime bırakırsın? Toki projesi olmayan doğa bölümünü buldun diyelim göçtükten sonra vazgeçip dönmek istersen…

Amma velakin; basit düşünmek derseniz orada tamamım. Fazla yormadan, yorulmadan, sorup sorgulamadan, gelişine, olduğu kadarına, yakın olanla yaşamak derseniz, varım. Böyle, buradan bakınca içinden çıkılamayacak bir durumum kalmıyor. Zaten artık durumum kalsa bile halim kalmadı.

Umutsuzlukta bulaşıcıy mış. Kimseye bulaştırmamak için tüm çabalar, kimseden bulaşmasın diye bu uzaklaşmalar.

Sebepli ya da sebepsiz.

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

nOT: Karikatür; Şenol Bezci çizimi. Başlık; Gülse Birsel’in 5 Şubat  köşe yazısından bulaştı. 

 
Yorum yapın

Yazan: 07 Şubat 2017 in GÜNLÜK, GENEL, İNSANOĞLU

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , ,

hayırlısı

ekran-resmi-2017-01-27-23-45-47

Gelir, geçer dediğim şeyler oluyor ki; geçişleri ya çok uzun oluyor ya da geçmiyorlar. Bazen olsa da olur, olmasa da olur dediklerim oluyor ki; olmadıklarında olamadığım. Ya hep ya hiç dedilklerim mesela ‘hiç’ olduğunda hiçliğine tahammül edemediklerim. Çoğunun zarar olduğu şeylerin azıyla yetinemediklerim. Kendimi bir daha olmaz diye düşündüğüm şeylerin tekrarını yaşıyorken bulduğumdaki şaşkınlığım, kendime verdiğim sözleri kolayca bozabiliyor olmam, kendimi yenemeyişlerim. Varımın kendim, zorumun kendimle olması hiç de fena değil aslında.

Sonunu nereye bağlayacağımı hiç bilmeden oturup yazmaya başlamış olmama gelirsem; bu kiminle olan zorum? Dışarısı gecenin zifir karanlığında, köpeklerin havlama sesinde. Ev uyku mahmurluğunda. Yamacında oturduğum mutfak masası sigara kokusunda, mandalina – orkide-ceviz-kayısı komşuluğunda. Halbukî az önce yatağa uzanmış elimdeki kitabın ( Candı Yüceldi Şarabiydi ) son satırlarını okurken uyuyup rüyalar alemine dalacağımı sanıyordum. Insanoğlu işte ne zaman nerede, ne yapacağı belli olmayan mahluk. Hatta kendisinin bile ne yapacağından haberi olmayan mahluk. Insanın en çok kendine yeniliyor olması bu sebepten olsa gerek, kendinden haberdar olamamasından. Vardır elbet çok kontrollü, bir değil adımlar sonrasında nerede olacağını hesap edip orada olmayı başarabilenler. Onlar gibileri gıpta ettiğim dönemlerimi hatırlıyorum, çok geçmiş dönemlerdi. Hesap etmedim, çok kitaba uygun hareket ettiğim de söylenemez ama şu an oturduğum mutfak sandalyesinden bakınca kesinlikle istemediğim bir yerde değilim. Ben hesap etmemiş olsam da benim yerime bunu hesap eden bir düzen olmalı.

Bu evrene salınanlar, evrenden salınıp gelenler, kader vardıy dı, yoktuy du, saçmay dı, değil di, alnımızda yazıyor du, okuyan oluyor, okuyamayan çok oluyor du falan felan davalarında çoğumuz gibi benim de tutturamadığım yerler olmalı. O hayırlısı ne zamansa beklemeye tahammülü kalmamış olanları da tanıyorum. Hiç beklemediği bir zamanda hayırlısı diye kabul edilebilinecek bir olay karşısına çıkanları da. Düşünsenize gerilim filmi gibi; hayatlarımıza dahil olacaklarla, hayatlarına dahil olacaklarımız birbirlerimizden bihaber yaşayıp duruyoruz. Ürkünç. Bir şeyleri değiştirmeye çabalıyorken ha babam de babam boşa kürek sallamak… Su akıp yolunu bulacaksa, buluyorsa akıntıya kendini bırakmak o kadar zor olmamalı. Gençlikte bunun farkına varamamak, bedel olarak ardına baktığında boşa geçmiş vakit yığını görmek… Vardın mı farkına! Iki saniye durdun, aydın diyelim; olduğun yerden keyifle yaşayabilirsen ne âlâ.

Devamında ne olacağını bilemiyor insan! Bilse ki; hayatını değiştirecek bir başlangıcın başında, not eder tarihi saati… Gerçi farklı açıdan bakınca da, başı sonu belli olmayan, ezeli ebedi bir şey oluyor kayıtsız başlangıçlar. 

Tüm bunların farkında, düşüncesinde olan biri olarak tam şu anda diğer yandan dokuz günü daha kalmış sömestr tatilinde çocuğunu nasıl oyalayabileceğini, yarın ne pişirebileceğini, kendisinden sabah spora gitme kararından uyandığında kendisini vazgeçirmemesini diliyorsa şu aciz kadın vay ki ne vay!!! Ben ne diyeyim artık şu Özgür için? Aklıma gelen tek söz:

‘Uçmuyorsam Newton’a saygımdan!’

Haydi eyvallah

özgür tamşen yücedal

 
Yorum yapın

Yazan: 27 Ocak 2017 in GÜNLÜK, GENEL

 

Etiketler: , , , , , , , , ,

13 Ocak

fullsizerender-5

“Gençlik de geçer çünkü, güzellik de. Sonunda iyiyse eğer, hikaye kalır. Hikayeler aslında etlerimiz gevşedikçe güzelleşir.” ( Ece Temelkuran )

Ne kadar çok şey mişim

Ne kadar hiçbirşey mişim

Ne kadar kalabalık

Ne kadar yalnız mışım

Hayaller farkına varmadan uzağında kalırlar mış

Anlar ne kadar kıymetliy miş

Ukde kalanların izi bakîy miş

Yarım kalan tebessümler gün gelir tamamlanır mış

Öğrenecek şeyler hiç bitmez miş

Heves zamanınday mış

Az karar, çok zarar mış

İnsan ansızın anlarmış başladığını gökyüzünün, ayaklarının ucunda

Tek başınayken az, iki kişi kalabalık gelebilir miş

İki dirhem et bin ayıp örter miş

Denge önemliy miş

Götünde çöpü olmayan üzüm yok muş

Dokunarak sevişmek diye bir şey var mış

Bakarak konuşmak, susarak cezalandırmak var mış

Vazgeçiş yeni başlangıca gebeyse hayırlıy mış

Giden, gün gelip geri dönse de kıymeti yok muş

Git git bi’kendinden uzaklaşamaz mışsın

Kimse kimsenin olamaz

Kimse kimseden gidemez miş

Güvendiğin dam çöker, akıl uçabilir miş

Özlem nefes alana duyulan değil miş

Şükür kıymet bilmek, farkında olmak demek miş

Bildiğin, söylediğin yalnızca kendiney miş

Çocuklar hızla büyürken yaşlandığının farkına varamaz mışsın

Bazı özürleri dilemek için fırsatın olmaz her gece dualarına katar mışsın

Her şeyin, herkesin sebebi var mış

Gittiysen, geldi, aradı, aramadıysan, aranmadıysan sebebi var mış

Herkesin sebebi kendiney miş

Duraklar varmış dura-kalınan

Tren var mış hiç durmadan hareket eden

Herkese gönlüne göre verilir miş, nasibince

Bir tas çorbanın hatırı sonsuz muş

Üç beş nöbetleri dedikleri doğruy muş

Ateş düştüğü yeri kül eyler, diğerlerini yakar mış

İki kapılı bir han mış içinde debelenip durduğumuz gece gündüz aralığında

Ne kalan ne de kalacak borç var mış

Borç denilen şey sebepliy miş

Bir tek hak var mış helâli istenen, hak olan

Herkesi, her yapılanı bağışlamak lazım mış, hafiflik miş

Eşeğe taşıyabileceği kadarı yüklenmeliy miş

Gün gelince her şey biter miş

Günü gelince başlangıçlar yaşanır mış

En iyi şeyler henüz gerçekleşmeyenler miş

Yaşamak her şeye rağmen güzel miş

Alınan her yeni yaş kıymet bildirir, hatırlatır mış.

İyi niyetimle…

İyi dileklerimle...

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

not: ”İnsan anlamışsa ansızın, başladığını / Gökyüzünün, ayaklarının ucunda” dizesi değiştirilerek Ülkü Tamer’in BRUEGEL şiirinden alıntılanmıştır.

 
Yorum yapın

Yazan: 12 Ocak 2017 in GÜNLÜK, GENEL

 

Etiketler: , , , , , , , ,

kiminle

fullsizerender-2

Gecenin bu vaktinde ilmek ilmek ne dokunur?

Eşantiyon ürünlerin kutularından okunanlar akılda kalır mı?

Et içermeyen protein kaynakları kapak fotoğrafındaki vücuda bakarak okunur mu?

Tüm iç organları kaplamış hissi veren sümüklerin kökünü kurutmaya rulo rulo tuvalet kağıtları yeter mi?

Devrimci, romantik şair Can Yücel bu ümitsiz dönemde de şifa olur mu?

Hepsinden önemlisi; Kar yağışı sebebiyle yarın İstanbul’da okullar tatil olacak mı?

Işte karşınızda içtiğim ağır grip ilacına rağmen sıcak yatağımdan kaldırıp mutfağa getiren yetmedi kahve yaptırıp bilgisayarın başına oturtan sorunsallarım. Amiyane tabirle; yola çıkmış gelmek üzere olan uykumun içine sıçan sorularım. Düşün düşün boktur işin misali düşünmekten vazgeçerek geceyi gündüz ettim. Uzun gecelerdir rüyalar aleminin esiri olan uykum bu gece de soruların esiri oldu. Koyduğum noktadan hemen sonra kafamı kaldırınca mutfak masasında duran, tomurcuklanıp açmaya yüz tutmuş orkideleri gördüm. Dışarıda esen fırtına soğuğa inat tüm tazelikleriyle… Selamları var.

Yazının başında sıraladım ama yanlış anlaşılmasın, sıraladıklarımın hepsi bölük pörçük:

Dergiye şöylece göz attım.

Kitaptan on sayfa okudum.

Örgü deseniz hiç sormayın. Şişler zaten iki günde allahlık oldu, yamulttum. Ortaya çıkan motif derseniz; daha önce hiç görmedim. Bir sırayı bitirip diğer sıraya geçtiğimde ilkinde nasıl ördüğümü unutuyorum çünkü. Renk olarak siyahı seçmiş olmamın etkisi de sanırım yadsınamaz. Ama örerken aklımdan neler geçiyorsa, onları da hatırlamıyorum. Mala bağlamak yerine örgüye bağlamış oluyorum. Pek önemsemiyorum. Ilmeklerde gizlendiklerine inanmak güzel duygu.

Tuvalet kağıdı: Sil at formülü için kullandığım malzeme. Sümük tamam da şu gribin en pis yönü de boğazda kaşıntı, tarakla kaşıyasım var. Koku alma, duyma duyularım minimumda hizmet vermekteler. Tad alma da yarın sabaha onların seviyeye inmiş olur tahminen. ‘uzun zamandır hiç grip olmadım. Zor hasta oluyorum.’ Sözümün ertesi sabahı götümden soluk alarak uyanmış olmam ise dilime arı sokturmayı kabul ettirecek kadar hoşnutsuzluk verici.

Okulların tatil olma ihtimali ise içimi yakıp kavuruyor. Çocuklarla tüm gün evde olmak fikri çok güzel aslına bakarsanız. Kahvaltı ve ardından tüm gün süren karın doyurma çabaları da. Tek kabusum bilgisayarlar. Bu akşam kullanım süresi dolup Ouz’a elinden bilgisayarını bırakmasını söylediğimde ‘’Yapacak ne var yani şimdi uyku vaktime kadar? Zaten okullarda tatil olacak mış. Az önce hava tahmin raporlarına baktım.’’ dedi. ‘’Ulan piç! Daha dün bugünkü sınavını bana sordun ya! Sınav takvimine bakmıyorsun da hava tahmin raporlarına mı bakıyorsun!’’ cevabını verdim. –yapacak ne var? sorusuna yanıt veremedim. Kelime oyunu oynayalım dedim, araya beş soru sığıştırdı. Lego yapalım dedim, onu daha önce yapıp bozmuştum dedi. Düşündüm; diğer çocuklar ne yapıyorlar acaba diye. Bu konuyla ilgili bir anket hazırlayıp tanıdık kamuoyuna sunacağım galiba. Çünkü; belgesel izle nereye kadar. Hadi o sınıra gitmeyi de göze aldım diyelim; velet anlatıcı dan daha fazla konuşmaya başlayınca benim devreler yanıyor. Çaresizim. Hayır arkadaşım Belgin’in ikizler izledikleri animasyonlarla Japonca öğrendiler, başım üstüne. Bizim ki mütemadiyen deney videoları izleyip, izlediklerini evde uygulamaya kalktığından çaresizliğim. Tas, tencere, elektrikli aletlerin tümü kaput. Neye elimi atsam tutkallı, boyalı, erimiş, kırılmış… dedim ya; çaresizim.

Bir de; geçtiğimiz dört gün Erzurum’daydık. Şehirin tamamı kar altında olmasına rağmen okullar eğitime ara vermiyorlar. Erzurum ya da diğer doğu şehir, köylerindekiler başedebiliyorlar da biz haspalara ne oluyor? ( TDK’ya baktım, ‘Haspa: Kızlara, kadınlara şaka veya alay yollu söylenen bir söz’ müş. Ben, kadın, erkek, çoluk, çocuk hepimizi kastettim, biline.). Oralardakiler yol bizdekiler ne? Kar ya da soğuktan bizlerin incilerimizin dökülme ihtimali ise ayrı konu.

Şimdi ekrana düştü:

Ey Ankara gözüm aydın! Resmi olarak kar yağışı sebebiyle okullar 1 gün süreyle tatil edil miş.

Yüreğim İstanbul’la ilgili yapılacak resmi açıklamayı kaldıramayacak. Şimdi telefonu kapatıp yatağa gidecek, gözlerimi sıkıca yumup uykunun gelip beni bulmasını bekleyeceğim.

Bir var mış

Bir yok muş

Püffff

özgür tamşen yücedal

Not: Çoğu zaman olduğu gibi yazı içinde başlıkla ilgili mana bulmayı beklemeyin. Beraber çıktığımız yolculuk sırasında Feyza’yla aramızda geçen sohbetin parçası olmuş ve aklıma her gelişinde tebessümüme sebep olan bir kelimedir. Yalnızca bir kelime.

 
Yorum yapın

Yazan: 29 Aralık 2016 in GENEL

 

şimdilik

ekran-resmi-2016-12-22-22-40-03

En büyük derdimizin pay edilemeyen yorgan mücadelelerinin olduğu, uyumalı uyanmalı kış gecelerini özledim. Soğuktan buz tutmuş ellerle gelinen evlerimizde ağız tadıyla içtiğimiz bir tas çorbanın keyfini mesela. Kestane çizmeli sohbetleri. Ne kadar eleştirirsek eleştirelim izlemekten kendimizi alamadığımız Türk filmlerini. O filmleri izlerken kâh karın dolusu gülüşleri, kâh kolağızlarına silinen gözyaşlarını. Babamın bize meyve soymasını. Kıymetbilinirliğin anlamlı olduğu günleri. Endişenin boyutlarının bugünkü kadar genişlememiş olduğu. Bakırköy çarşıya yalnızca dolaşmak için gidilebildiği, Taksim’de yalnızca kalabalıktan çekinildiği, maçlarda yalnızca küfürden şikayet edildiği günleri. Gençlerin sokağa çıkarken bombalara değil yalnızca ‘’Serserilere dikkat et!’’ sözleriyle uğurlandığı sokak kapılarını.

Şimdilerde her şey farklılaştı gözümde. Sabahların kör karanlığında kapı kapı çocukları toplayan okul servisleri kamplara giden askeri araçlar gibi gözüküyor gözüme. O gözler her an telefon ekranında belirecek son dakika haberlerinden ayrılamaz oldular. Kulaklarıma çalınan her siren sesinde kalbim endişeyle çarpmaya başlıyor. Şehit haberlerini duydukça üşümekten, sıcak çorba içmekten, abuk sabuk hüzünlenmekten utanır oldum. Çocuklar her an yanımda olsunlar istiyorum mesela. Haberleri izleyemiyor hale gelmiş olmaktan da utanıyorum. Ki; utanması gerekenin ben olmadığımı bile bile. Yazamıyorum. Yazmadıkça daha da çaresiz hissediyorum. Isyan etsem ne yana, beddua etsem hangi yana. Her an yanımdan geçen, yanımda olan biri beni ya da başka birini öldürüverecek miş gibi. Kanunlar zaten şüpheli olan hükümlerini tamamen kaybet miş gibiler. Dünya tümden çıldırmış gibi. Barışa inanan bir avuç insan yapayalnız kalmışız gibi. Son ekmek kırıntısı gibi avucumuzda sıkı sıkı tututuğumuz umut da yokolmuş gibi. Tüm dizeler susmuş, şarkılar duyulmaz gibi. Sessizlik. Şüphe.

Bazı sabahlar uyandığımda karar veriyorum kendim kendime; bugün abuk sabuk bir heyecanın peşine takıl git diyorum kendime. Örmeye çalıştığın motifin ilmek sayısına, okuduğun kitabın hoşuna gitmeyen kurgusuna, pişireceğin yemeğin salçasına, spor yaparken harcayamadığın kaloriye, anneni aramayı unutmamaya, aklına takılan melodiye, aşkın nerelerde yaşandığına, masallara, oğlanın dersleri umursamıyor oluşuna… Azıcık zaman kanabiliyorum. Sonra Pufffff! Hepsi anlamsızlaşıyor. Bende birilerine saldırmak istiyorum. Misal; bu sabah spor salonunda duşta dakikalarca kalıp dünyanın suyunu harcayan kadına önce sövesim sonra dövesim geldi. Daha önce yaşamış olduğum birebir tecrübenin sonuçsuz sonucu sebebiyle yüzüne bakmadan çıktım yanından. Birbirlerine bağıran insanları gördüğümde hissettiğim ürpertiden korktum. Cehaletin her yerde, çok yakınlarımda bile olduğunu hatırladım falan. Sanki dünyanın sonu gelmiş gibi. İnsan türünün bir an önce yokolmasını isteyenler elbirliğiyle çalışıyorlar herhalde. Ve yediklerimizin içine bir madde enjekte ediliyor olmalı ki; gündüz kuşağında yayınlanan programlardaki insanlar ve türevleri gerçekler. Silahlarla öldüremediklerimizin beyinlerini öldürüyor olmalılar.

Yazarken kendimden iyice korkmaya başladım lan. Yaşarken değil yazarken netleşti geldiğim son nokta. Günlük koşturmacalar olmasa halim daha da ürkünç olurdu sanırım. Feryat figan bağıran yanımla koca bir suskunluğa gömülmüş yanım sığıştılar içime beraberce yaşıyoruz.

Şu an yatakta oturmuş bu satırları yazıyorum değil mi! Yorgan ufak gelir miş, Erdo çekiştirir üzerim açılır mış, alt kattaki bekliyormuşcasına benim uykuya dalmama ramak kala lanet çamaşır makinesini çalıştıracak mış, elimdeki kitabı günler olmuş bitirememişim hiçççç umurumda değil. Giyerim polarımı, takarım uyku bandı mı, ederim duamı, alırım göğsüme en dolusundan bir şükür dalarım hayaller ülkesine. Elimden gelen bu kadar mı, evet bu kadar. Şimdilik.

Hepimize sabır, gönül ferahlığı, can akıl sağlığı…

Amin

özgür tamşen yücedal

 
Yorum yapın

Yazan: 22 Aralık 2016 in GÜNLÜK, İNSANOĞLU

 

Etiketler: , , , , , , , , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: