RSS

ben benimle, kendim kendime

Bir kavga, bir kıyamettir geçiyor günler. Sabahın 06.00’sından beri kendimle didişip duruyorum. Konuş konuş bitiremedik, ben benimle. Gördüm ki; kişisel gelişimim tamamlanamamış. Gelişirim diye boşuna debelenmişim, debeleniyordum. Anlamsız bir çabaymış. En azından gelişmiş olanları özenmiyor, kafama takmıyorum artık. Nasıl başarmış olduklarını da… Onların gelişmiş olarak doğmuş olduklarına inanmak daha kolay. Kararlı olanlar, kendine verdiği sözleri çıtır çıtır yemeyenler, dönüp arkasına bakmamayı becerebilenleri falan umursamıyorum. Ki; ben onlara genel olarak ‘domuz gibiler’ diyorum. Ben ne yaparsam yapayım ‘Hayat çok kısa, hızla geçip gidiyorken kasıp kasılmanın anlamı yok.’ diyenler, yolundan dönmeyenlerden olmaya devam edeceğim. Olduğum gibi. Hissettiğim gibi. En azından pişmanlığım içimde tutmadıklarımdan yana olur ki, içimde patlamalarından kat be kat iyidir.

Bedensel gelişime gelirsek; beraber yaşadığım insanların hızla kilo veriyor olduklarına, yemek yemeden yaşıyabiliyor olduklarına tanıklık ederken bedensel gelişimimi de tamamlayamamış olduğum kanısına vardım. Ya da yanlış tamamlamışım. Herkesin dilinde yağ oranı, kas oranı, su tutan tutmayan, harcanan kalori, alınan kalori, organik inorganik beslenme sürüp gidiyor. Yemek pişirmekten soğudum, pişirmiyorum. Evde yalnızca Ouz ve ben yemek yiyoruz; çorba. Bir de sokağa tayt giymeden çıkanı dövüyorlar haberiniz olsun. Herkes koşuyor amk. Nereye koşuyor, koşup koşup nereye ulaşıyorlar diye merak ettim. Şimdilerde bende koşmaya başladım. Yok yok yok ulaşamadım. Ama böyle devam edersem kutsal ışığı göreceğim, kesin. Hissettiğim kas ağrılarıyla ışığa kadar varabilir miyim, sanmıyorum. Ama tahmin edeceğiniz üzere bu konuda da sıyırdım kendimi, avuttum: önemli olan tek şey sağlıklı olmak, kaslarım görünmeseler bile içimde olduklarını bilmek yeterli, her şey içimizde. En azından benim için.

Halletmem gereken bir diğer sorunumsa; küfür. Tüm hücrelerime kadar küfür etme isteğiyle doldum. Uzun zaman oldu küfür etmeyeli. Küfür edebileceğim kimse de yok hayatımda. Olsa da bu aralar pek konuşasım yok, konuşasım gitti. Planım yarın sabah arabaya bindiğim andan varış noktasına gelene kadar bağıra bağıra küfür etmek. Allah ne verdiyse, nereye denk gelirse artık! Bu tamamlanamamış, gelişememiş bir yan değil en azından ben öyle görmüyorum. Yalnızca güdülerimle alâkalı, içim çekiyor yapacak bir şey yok.

Tabii güdülerimin arasında güdemediğim daha çok şeyim var. Bir de farkında olmadıklarımı düşünürsek hayli çok olmalılar.

Bunların yanında yeni aldığım romanı okumaya biran önce başlayabilmek için duyduğum heyecanımı çok seviyorum mesela. Her sene olduğu gibi sektirmeden bu sene de vaktinden önce yapmış, hemen ertesi günden itibaren götüm donuyor olsa da kışlık giyisileri kaldırıp yerlerine yazlıkları yerleştirip düzenlediğim odaya üşenmeden kalkıp kalkıp bakmamı, bakıp bakıp gülümsememi seviyorum. Kendime çocuk gibi küsüp küsüp sonra barışmalarımı. ‘Hayırlısı’ umudumu kaybetmemiş olmamı. Hâlâ hayal kırıklığına uğruyor olabilmemi. İstediğimde yapma, istemediğimde yapmama özgürlüğünü geç olsa da kazanabilmiş olmamı. Bak şu işe bir kaç sebep daha yazarsam kişisel, bedensel falan takmayıp hayli seveceğim kendimi. Ama laf aramızda bahar çarptı galiba, pek sevilesi değilim bu aralar.

Kitap aldım dedim ya, dündü o. Kitabı aldım, eve geldim, üzerimi değiştirmeden yatağa oturup okumaya başladım. Önsözü okumaya başladığımda gözyaşlarım gırtlağımdan burnumun ucuna geldiler. Takribî kırkbeş dakika sonra Erdo eve geldiğinde ben salya sümük kitabı yarılamıştım. Beni o halde görünce ev ahalisinden şaşıran oldu mu? Hayır. Gayet normal karşıladı,  ilgilenmediler bile. Ben gene kendim kendime. Şahaneydim.

Umudum mu? Kendimden yana umudum sonsuz. Bir sabah bütün dallarımda mavi çiçekler açmış olarak uyanacağım. Bahar doğacak içime, bahar gibi uyanacağım, biliyorum. Hatta şerefine bir şiir patlatır hoşgeldinleriz baharı.

Rahat olun. Doğru insan diye bir şey yoktur, biraz yakından bakınca herkes biraz sorunludur. Kendinizle mesafeyi koruyun. Kendinizi sevin.

Hayırlısı

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

 
2 Yorum

Yazan: 12 Nisan 2017 in GENEL

 

çevirimiçi

Gittim

Döndüm

Aynı yerdeyim

Anlamsızca film izliyorum

Kitap, dergi okuyorum

Spor yapıyorum

Uyumak istiyor, uyuyamıyorum

Hep aynı saatte, aynı güdüyle uyanıyorum

Kaç gün oldu hatırlıyorum

Öğle saatlerine kadar sağ salim gelebilirsem ‘bugünü de atlattım’ diyorum

Debelenip duruyorum

Hâllerden hâl beğeniyorum

Sorgulayıp duruyorum

Dönüp kendime çarpıyorum

Düşüyorum

Sonra kalkıyorum

Susuyorum

Susmayan yanıma söyleniyorum

Bol bol kaVe içiyorum

Haberleri izlemiyorum

Kesinlikle damar parçalar dinlemiyorum

Doğrusu nedir? bilen arıyorum

Bir diz istiyorum

Maviyi bir de gündoğumlarını özledim korkuyorum

Içim giderken ben duruyorum

Duran yanım kırgın, biliyorum

Insan her bahar tazelenmeyebilir miş

Gönülün niyette olması yetmiyor muş

Bazen basit

Bazen -miş gibiy miş

Bana basit değil miş.

Özgür Tamşen Yücedal

NoT: Satırlara destek veren aşk temalı Ot yazısına,

        Serkan Kaya şarkılarına,

       iki kadeh rakıya teşekkürü borç bildim, teşekkür ediyorum.

 
Yorum yapın

Yazan: 07 Nisan 2017 in GENEL, İNSANOĞLU

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , ,

formül

ekran-resmi-2017-03-05-00-20-20

Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır. Söylenmiş bazı sözlerin bir ömür silinmeyen izleri. Yüreğe mühür vuran bakış vardır bir daha hiçbir gözde göremediğin. Tadı hayatının damağında kalan aşklar. Asla fayda etmeyen son pişmanlıklar. Geçmeyince biraz fazla üflememiz gereken acılar. Ukde kalanlar, boğazda düğüm olanlar, anlamamak ya da yanlış anlamak git gelleri… Tekrarı olmayanlar. Bile bile hem de. Bir de hiç ele geçmeyen ve artık ele geçme ihtimali için çok yorgun olunanlar, geç kalınanlar. En fenası bunların hepsini tam da geç kaldığımızda anlamak, farkına varıyor olmak. Sonra kimseye, hiçbir yere, muhabbetlere, kahkahalara sığamamak. En sonunda kalabalık bir göz odalık yalnızlık. Söylesen duyulmaz, göstersen görülmez, anlatsan anlaşılmaz kocaman yürek.

Başkalarını geçtin durmadan konuşan kendini anlayamıyor, duymazdan geliyorsun. Çaresizlikten mi? Kıstırılmış olmaktan mı? Dönüşü olmayan yollar bu kadar çok mu? Hayat bu kadar uzun mu? Korku bunca hapiskâr mı? Dönüşü olmayan tek yol dermansız dert değil mi? Asıl o zaman en geç kalmış, en pişman olmuş, dönüşsüz, son şanssız kalmış olunmuyor mu? Insan yalnızca o duruma düşünce mi, atacak tek kurşunu kalmadığında mı cesaret doluyor içi? Ve asıl mucize ve en büyük aptallık bunu unutarak kendimize büyük, hayata küçük hatır gönül, ilk şans son şans, bu değil bir dahakine… diye diye zamanı öldürmek değil mi?

Jorge Luis BORGES yazmış olduğu gibi, ölüme yaklaşmadan; hata yapabileceğinin, kusursuz olmak zorunda olmadığının, her şeyi ciddiye almaması gerektiğinin, risk alabileceğinin, dilediğince dondurma yiyebileceğinin, istediği yerde olabileceğinin, yalınayak gezebileceğinin, gün doğumlarını kaçırmaması gerektiğinin, görmediği yerlere gitmesi gerektiğinin … farkına varıyor insan demek ki. Ve son cümlede yazdığı gibi; ikinci bir şansı olmadığı ve ölüyor olduğunu bildiği gibi.

Son üç gündür izlediğim, okuduğun her şey gitmeye, değişmeye, değiştirmeye cesaret edebilmişlerle ilgiliydi. Aman korkmayın benim bir yere gittiğim falan yok! Ama insan düşünmeden edemiyor; ‘Nasıl cesaret ediyorlar? Bizden farklı olan neleri var?’ diye. Kaybedecek bir şeyi olmayan insanlar zırvalığına başlamayın, lütfen.

Elf’le katılmış olduğumuz söyleşide

Memnuniyet # Mutluluk

formülünü yazdılar tahtaya. Yoksa cesareti olmayan milyonlarca insan, memnuniyetin güvenli sularında memnun muş, mutluy muş gibi yaşayıp gidiyor olmayalım. Hiç ölmeyecek miş gibi yaşıyor olmayalım. Hayatımızda önceliği statü, para, güvence, yalan ilişkiler, menfaat almış olmasın.

Bir deneme yapıp, yanınıza yalnızca kendinizi alıp canınızın istediği bir yere gittiniz mi hiç? Birkaç günlüğüne. Hiç olmadık bir zamanda. Kimsenin dediğine, diyeceğine kulak asmadan. Ben yokken ne yaparlar, nasıl hallederler diye düşünmeden. Gidin. Gidin ve görün sandığınız, gözünüzde büyüttüğünüz kadar değerli, büyük müsünüz? Dünya sizin etrafınızda mı dönüyor?

Gidin, düşünün. Gerçek olan ne? Asıl önemli olan kim?

Hele bir de gittiğiniz yerde sizi karşılayan mavi olursa işte o zaman susun ve izleyin.

Bahane mi arıyorsunuz?

Bahane göt gibidir, herkeste var bir tane. Susun.

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

 
Yorum yapın

Yazan: 04 Mart 2017 in GENEL

 

osuruk

ekran-resmi-2017-02-21-23-08-37

‘’Umarım bundan sonraki hayatınızda, kilonuz ne olursa olsun, mutlu bir hayat yaşarsınız. Şunu unutmayın; mutluluğun sırrı kilomuzda değil, hayata nasıl sarıldığımızda.’’ ( Onur Gökşen )

Biraz geç kalmış olarak yeni sayısını bugün eve gelirken aldım Ot Dergisinin. Şimdi elime alıp ilk en sevdiğim sayfalarından biri olan sözlük sayfasını açtığımda  yukarıda paylaştığım, Onur Gökşen’in ‘Mutluluğun Sırrı’ tanımını okudum. Tesadüfün bu kadarı mı? En önemli amacı Elf’e destek olmak olan diyetimin beşinci gününde, hergün içtiğimiz yeşil çorba sebebiyle yeşermekten korktuğum şu günleri yaşıyorken, daha bu sabah uykumdan tatlı yemeli bir rüyayla uyanmışken, etrafımda gördüğüm her şey yemeli içmeli, duyduğum her şey yemek tarifi kıvamındayken… Elf’e karşı hissettiğim vicdani sorumluluk vermem gereken kilodan ağır gelip kaçamakta yapamıyorken, zordayım. ‘Çiğneyebiliyorken ye, yürüyebiliyorken gez.‘ diye okumuş, mırıl mırıl mırıldanıp geziniyordum halbûki.

Zordayım ama mutluluğun sırrını zayıflıkta falan aradığım yok, tanıyanlar bilirler. Mutluluğun şekil şemalle, güzellik çirkinlik, zenginlik fakirlikle kesinlikle alâkalı olmadığını konuşmaya gerek yok. Hâlâ bu konuda konuşanlar varsa beklesinler büyüyünce anlayıp konuşmayı bırakıyor akıllı insanlar. ( Cümle içinde büyümüş olduğu halde boş konuşmaktan vazgeçmemiş olan akılsız insanları andığımızı farketmişsinizdir. ) Mutsuzluğa gelince onun her şeyle ilgisi var. Mutsuz olmak istemeye gör! İçtiğin çorbanın lezzeti gibi ot bok sebepten de, memleketin hali gibi avunulacak yanı kalmayan sebeplerden de mutsuz olunabilinir. Hiçbir şey bulamadın mı? Kafanı kaldırıp gökyüzüne baktığında gökkuşağını görüp tebessüm etmek yerine her defasında bulutları görüp üstüne bir de dert edip bile mutsuz mutsuz yaşayabilir insan. Tercih meselesi.

Baktığımız, duyduğumuz, gördüğümüz, izleyip okuduğumuz şeylerden ne kadar farklı çıkarımlarda bulunuyoruz. Gerçekten her şeyin çevresinde 360 farklı derecede açı var ve herkesin baktığı açı farklı. Öğle saatlerinde kardeşim Özlem’le konuştuk mesela, okuduğu kitaptan bahsetti. Bahsettiği kitabı değil yalnızca hakkında yazılan yorumları okumuştum. Okunan hikaye, kelimeler aynı olduğu halde herkesin kendine aldığı farklı. Ne mutlu Özlem kendi payına yaşantılarımızla ilgili birçok şükür çıkartmış. Şükür. Tabii O diyette değil. Bak görüyorsunuz işte neden bahsetsem sonu gelip diyete dayanıyor. Algım yemek yemek dışındaki şeylere kapanmış gibi. Doğrusu daha çok akşam saatlerinde kilitleniyorum, geçecek.

Onur Gökşen’e gelince; daha önce okumadım. Az önce adını arama motoruna yazdım. Meğerse adamın yazmış oldukları arasında 180 günde verdiği 32 kilonun hikâyesini yazdığı, ‘ Allah Belanı Versin Brokoli ‘ adlı bir trajikomik kitapta var mış. Adam çözmüş demek. Yalnız o brokoli tüm bunları hakediyor. Görüntüsü şeker şirin duruyorken haşlanmak üzere suya girdiğinde mutfağa yayılan koku o görüntüden nasıl çıkıyor? Hadi kokusu çıktı peki yenilen bir lokmanın sonrasında bünyede yarattığı o gazın kudreti nedir arkadaş yahu!!! Sıçmışım meretin ihtiva ettiği kükürt, potasyum ve selenyum ile bol diyet lifi ve B1 ile C vitaminlerine diyeceğim ama o gaza katlanılmasını gerektirecek kadar yararlı körolasıca. Yemesi zevkli her şey zararlı, yapması zevkli her şey yasSaH günah yahu! Al sana bir mutsuzluk sebebi daha. Hale bak; el el üstünde o da göt üstünde kaldık gene.

Daha fazla yazamayacağım galiba, tükendim. Tek ilaç uyku. Keramet uykuda. Milletçe en iyi yaptığımız şey zaten uyumak.

Herkese, hepimize tatlı rüyalar dilerken osurabilmenin bile çok büyük bir nimet olduğunu unutmamak gerektiğini hatırlatmadan geçemeyeceğim. Bu konuda oldukça ciddiyim; şükredelim. Birlikteliğimize brokolinin nimetlerine ithafen bir özlü sözle son vermek istiyorum:

Osuruktan tayyare selam söyle o yare!

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

 

 
 

Etiketler: , , , , , , , , , , ,

hepimiz prensesiz

ekran-resmi-2017-02-07-23-09-46

Olmaz dediğim bir şey daha oldu; okuyamıyorum. Artık prospektüsleri, muadili ebattaki yazıları okuyamıyorum. Bir adet okuma gözlüğü edindim. Gözlüğü taktığımda okuyabiliyor, gözlük gözümdeyken kafamı kaldırdığımda uzağı bulanık görüyorum. Zamanla okuma gözlüğü nasıl kullanılır, ne ara takılır ne ara çıkartılır, takılmıyorken nerede durur, durduğu yerde nasıl unutlumaz gibi kullanım koşullarına da alışacağım elbet. Çok inatlaştım ama götüyle inatlaşanların durumuna düştüm, net. Olsun! Buna da şükür. Aklımıza zeval gelmesin. ( Bu cümle içinde ‘zeval’ I sözlükte yer alan iki anlamında da kullandım. Hem bozulma hem de yok olma, ortadan kalkma anlamlarında. )

Akıl demişken geçen gece ben gene uyuyamamışken, uyuyamıyorken farkettim ki; benim akıl gerçekten saat 24:00’ten sonra vızır vızır çalışıyor. Abuk sabuk ne varsa düşün allah dur. Olmuyorsa depikliyorum, olmuyor. Misal; bahsi geçen gece hayatın anlamı üzerine düşünürken yakaladım kendimi. ‘’Dur’’ dedim kendime kendim, durmadı. Sonuç; anlamsız. Bulma umudum var mıydı? Yoktu elbette. Ama içime çöken yalnızlık hissi oldukça boktandı. Herkes yalnız deyip duruyoruz, içinde hissetmek, ciğerlerinde hissetmek hakikaten boktandı. Içinde bulunduğum ilişkiler ağına bakınca umut edesi, güvenesi, teslim olası, söz söyleyesi, dinleyesim toptan gitti. Sonra sabah olunca geçti gerçi. Sil baştan yaptım. Şebnem Ferah’ın şarkısında söylediği gibi… Sil baştan başladım yeni günde. Sil baştan başladım da yaşanılan, yapılan, söylenilenleri unutmak onun söylediği kadar kolay olmuyor. Neyse canım en nihayetinde onlar şarkı sözleri. Tanıdığım birisi izlerken ağladığım her filmden sonra tıpkı bunun gibi bir cümle kurardı: ‘’Bu yalnızca film.’’ Ama ben biliyorum ki; film seneryolarının tümü olmasa da pek çoğu, yaşanmışlıklar üzerine yazılıyor. Şarkılar da öyle! Geçmişte yaşanılanları hatırlatmadığı sürece ota boka ağlamamak gerekir, anladım. Zamanı, vakti geldiğinde ağlayacağım varsa en azından kendi halime ağlarım.

İnsan beyni hakkında okudum bugün. İnsan beyninin basitçe 3 katmandan oluştuğu biliniyor muş. Bunlar:

İnsan beyni

Maymun beyni

Sürüngen beyni diye isimlendiriliyor muş.

İnsan beyni; bizim rasyonel kararlarımızı aldığımız, karşılaştırarak, geçmiş deneyimleri, öğrenimlerimizi düşünerek sonuçlara vardığımız katman mış.

Maymun beyni; bir arada olma, anlaşma, paylaşma, ilgi bekleme, anlamaya çalışma gibi daha sosyal, daha duygusal davranışlarımızı yöneten katman mış.

Sürüngen beyin ise savaşmak, korkmak, sevişmek, üremek, yemek ve tüketmek gibi en ilkel dürtülerimizin bulunduğu katman mış.

Bu üçünün arasında binlerce yıldır evrilmeyen, gelişmeyen, değişmeyen ve ilerlemeyen katman sürüngen beyin miş. Zihinde sürekli değişime direnen, daha üst katmaları kullanmamızı istemeyen, yeni şeyleri öğrenmek, araştırmak, alışmaya çalışmaktan sıkılan kocaman bir yumru. Vücudumuzu soğuk terler kapladığı, kendimizi kör bir öfkeye kaptırdığımız zaman ya da duygusuzlaştığımız zaman bizi kontrol eden beynimizin sürüngen olan bölümü ymüş.

Basit olan bir şey yok mu! Basit yaşamak lazım diyenler var. Nasıl basit yaşanır? Tam kapasite çalışıp benim için elinden geleni yaptığını kabul edersem: hangi beynimi kullanarak basit bir hayat sürebilirim?

Doğaya dön diyen biri vardı mesela hocanın dediğini yap, yaptığını yapma cinsinden. Buna rağmen, söyleyene rağmen düşündüm. Nasıl dönülür doğaya diye. Hadi sen döndün doğaya, doğa affedip döner mi sana? Sen doğaya döndüğünde çocukları kime bırakırsın? Toki projesi olmayan doğa bölümünü buldun diyelim göçtükten sonra vazgeçip dönmek istersen…

Amma velakin; basit düşünmek derseniz orada tamamım. Fazla yormadan, yorulmadan, sorup sorgulamadan, gelişine, olduğu kadarına, yakın olanla yaşamak derseniz, varım. Böyle, buradan bakınca içinden çıkılamayacak bir durumum kalmıyor. Zaten artık durumum kalsa bile halim kalmadı.

Umutsuzlukta bulaşıcıy mış. Kimseye bulaştırmamak için tüm çabalar, kimseden bulaşmasın diye bu uzaklaşmalar.

Sebepli ya da sebepsiz.

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

nOT: Karikatür; Şenol Bezci çizimi. Başlık; Gülse Birsel’in 5 Şubat  köşe yazısından bulaştı. 

 
Yorum yapın

Yazan: 07 Şubat 2017 in GÜNLÜK, GENEL, İNSANOĞLU

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , ,

hayırlısı

ekran-resmi-2017-01-27-23-45-47

Gelir, geçer dediğim şeyler oluyor ki; geçişleri ya çok uzun oluyor ya da geçmiyorlar. Bazen olsa da olur, olmasa da olur dediklerim oluyor ki; olmadıklarında olamadığım. Ya hep ya hiç dedilklerim mesela ‘hiç’ olduğunda hiçliğine tahammül edemediklerim. Çoğunun zarar olduğu şeylerin azıyla yetinemediklerim. Kendimi bir daha olmaz diye düşündüğüm şeylerin tekrarını yaşıyorken bulduğumdaki şaşkınlığım, kendime verdiğim sözleri kolayca bozabiliyor olmam, kendimi yenemeyişlerim. Varımın kendim, zorumun kendimle olması hiç de fena değil aslında.

Sonunu nereye bağlayacağımı hiç bilmeden oturup yazmaya başlamış olmama gelirsem; bu kiminle olan zorum? Dışarısı gecenin zifir karanlığında, köpeklerin havlama sesinde. Ev uyku mahmurluğunda. Yamacında oturduğum mutfak masası sigara kokusunda, mandalina – orkide-ceviz-kayısı komşuluğunda. Halbukî az önce yatağa uzanmış elimdeki kitabın ( Candı Yüceldi Şarabiydi ) son satırlarını okurken uyuyup rüyalar alemine dalacağımı sanıyordum. Insanoğlu işte ne zaman nerede, ne yapacağı belli olmayan mahluk. Hatta kendisinin bile ne yapacağından haberi olmayan mahluk. Insanın en çok kendine yeniliyor olması bu sebepten olsa gerek, kendinden haberdar olamamasından. Vardır elbet çok kontrollü, bir değil adımlar sonrasında nerede olacağını hesap edip orada olmayı başarabilenler. Onlar gibileri gıpta ettiğim dönemlerimi hatırlıyorum, çok geçmiş dönemlerdi. Hesap etmedim, çok kitaba uygun hareket ettiğim de söylenemez ama şu an oturduğum mutfak sandalyesinden bakınca kesinlikle istemediğim bir yerde değilim. Ben hesap etmemiş olsam da benim yerime bunu hesap eden bir düzen olmalı.

Bu evrene salınanlar, evrenden salınıp gelenler, kader vardıy dı, yoktuy du, saçmay dı, değil di, alnımızda yazıyor du, okuyan oluyor, okuyamayan çok oluyor du falan felan davalarında çoğumuz gibi benim de tutturamadığım yerler olmalı. O hayırlısı ne zamansa beklemeye tahammülü kalmamış olanları da tanıyorum. Hiç beklemediği bir zamanda hayırlısı diye kabul edilebilinecek bir olay karşısına çıkanları da. Düşünsenize gerilim filmi gibi; hayatlarımıza dahil olacaklarla, hayatlarına dahil olacaklarımız birbirlerimizden bihaber yaşayıp duruyoruz. Ürkünç. Bir şeyleri değiştirmeye çabalıyorken ha babam de babam boşa kürek sallamak… Su akıp yolunu bulacaksa, buluyorsa akıntıya kendini bırakmak o kadar zor olmamalı. Gençlikte bunun farkına varamamak, bedel olarak ardına baktığında boşa geçmiş vakit yığını görmek… Vardın mı farkına! Iki saniye durdun, aydın diyelim; olduğun yerden keyifle yaşayabilirsen ne âlâ.

Devamında ne olacağını bilemiyor insan! Bilse ki; hayatını değiştirecek bir başlangıcın başında, not eder tarihi saati… Gerçi farklı açıdan bakınca da, başı sonu belli olmayan, ezeli ebedi bir şey oluyor kayıtsız başlangıçlar. 

Tüm bunların farkında, düşüncesinde olan biri olarak tam şu anda diğer yandan dokuz günü daha kalmış sömestr tatilinde çocuğunu nasıl oyalayabileceğini, yarın ne pişirebileceğini, kendisinden sabah spora gitme kararından uyandığında kendisini vazgeçirmemesini diliyorsa şu aciz kadın vay ki ne vay!!! Ben ne diyeyim artık şu Özgür için? Aklıma gelen tek söz:

‘Uçmuyorsam Newton’a saygımdan!’

Haydi eyvallah

özgür tamşen yücedal

 
Yorum yapın

Yazan: 27 Ocak 2017 in GÜNLÜK, GENEL

 

Etiketler: , , , , , , , , ,

13 Ocak

fullsizerender-5

“Gençlik de geçer çünkü, güzellik de. Sonunda iyiyse eğer, hikaye kalır. Hikayeler aslında etlerimiz gevşedikçe güzelleşir.” ( Ece Temelkuran )

Ne kadar çok şey mişim

Ne kadar hiçbirşey mişim

Ne kadar kalabalık

Ne kadar yalnız mışım

Hayaller farkına varmadan uzağında kalırlar mış

Anlar ne kadar kıymetliy miş

Ukde kalanların izi bakîy miş

Yarım kalan tebessümler gün gelir tamamlanır mış

Öğrenecek şeyler hiç bitmez miş

Heves zamanınday mış

Az karar, çok zarar mış

İnsan ansızın anlarmış başladığını gökyüzünün, ayaklarının ucunda

Tek başınayken az, iki kişi kalabalık gelebilir miş

İki dirhem et bin ayıp örter miş

Denge önemliy miş

Götünde çöpü olmayan üzüm yok muş

Dokunarak sevişmek diye bir şey var mış

Bakarak konuşmak, susarak cezalandırmak var mış

Vazgeçiş yeni başlangıca gebeyse hayırlıy mış

Giden, gün gelip geri dönse de kıymeti yok muş

Git git bi’kendinden uzaklaşamaz mışsın

Kimse kimsenin olamaz

Kimse kimseden gidemez miş

Güvendiğin dam çöker, akıl uçabilir miş

Özlem nefes alana duyulan değil miş

Şükür kıymet bilmek, farkında olmak demek miş

Bildiğin, söylediğin yalnızca kendiney miş

Çocuklar hızla büyürken yaşlandığının farkına varamaz mışsın

Bazı özürleri dilemek için fırsatın olmaz her gece dualarına katar mışsın

Her şeyin, herkesin sebebi var mış

Gittiysen, geldi, aradı, aramadıysan, aranmadıysan sebebi var mış

Herkesin sebebi kendiney miş

Duraklar varmış dura-kalınan

Tren var mış hiç durmadan hareket eden

Herkese gönlüne göre verilir miş, nasibince

Bir tas çorbanın hatırı sonsuz muş

Üç beş nöbetleri dedikleri doğruy muş

Ateş düştüğü yeri kül eyler, diğerlerini yakar mış

İki kapılı bir han mış içinde debelenip durduğumuz gece gündüz aralığında

Ne kalan ne de kalacak borç var mış

Borç denilen şey sebepliy miş

Bir tek hak var mış helâli istenen, hak olan

Herkesi, her yapılanı bağışlamak lazım mış, hafiflik miş

Eşeğe taşıyabileceği kadarı yüklenmeliy miş

Gün gelince her şey biter miş

Günü gelince başlangıçlar yaşanır mış

En iyi şeyler henüz gerçekleşmeyenler miş

Yaşamak her şeye rağmen güzel miş

Alınan her yeni yaş kıymet bildirir, hatırlatır mış.

İyi niyetimle…

İyi dileklerimle...

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

not: ”İnsan anlamışsa ansızın, başladığını / Gökyüzünün, ayaklarının ucunda” dizesi değiştirilerek Ülkü Tamer’in BRUEGEL şiirinden alıntılanmıştır.

 
Yorum yapın

Yazan: 12 Ocak 2017 in GÜNLÜK, GENEL

 

Etiketler: , , , , , , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: