RSS

canımın içi

 

Ben ve benim gibi çoğumuz hayatı koşuyorsak, bu hayatı yaşayan – yaşayabilenler ne yapıyor, nasıl yapıyorlar merak etmekteyim. Ki; hayat ne ardımızda bıraktıklarımıza, bıraktığımıza inandıklarımıza, ne ne kadar hızlı koşturabildiğimize, yakalayıp yakalayamadığımıza, yakaladığımızı sandığımızla ne yaptığımıza ve insanî sandığımız daha birçok saçmalığa aldırmadan akıp gidiyorken. Şahsen ben kendim, kendimin koşturmasına anlam veremiyor, takip hiç edemiyorum. Tüm kış; aman da kızın sınavı var, köpeğin çişe alıştırılması, salondaki koltuğun yeri, atölyede tablolar yetişmedi, oğlan akıllanmadı, Erdo hep diyette, misafir gelecek – gidecek, valiz hazırla, valiz boşalt, kitap bitir yenisini al ( aralarda duraksayıp düşünüyorum daha neler vardı diye ), kendine küs, kendini affet, olmadı akışına bırak, tarih ayarla, çevirimiçi, çevirimdışı, canımın içi, canına sıçtığım diye diye bir kışı daha yedik mi… Derken sınav da dahil hepsi geride kaldılar, yaz kapıda bacada derken geldi.. Şimdi de yaz aylarının içine koşmaktayız. Karpuz kabuğu düşmüş deniz çağırır bir yandan, karınlar acıkmaya devam, toparlanıp alınacak verilecekler diğer yandan. E tabii ‘Hayırlısı’ diye diye tüm bunlar. Elde ne var; hıyar.

Yazlığa geleli üç gün oldu. Bir insan karşısındaki duvara saatlerce öylece nasıl bakabilir tekrar hatırladım, mal edasıyla. Gerçi bu evde olanları toparla, getirilenleri yerleştir yorgunluğunun da etkisi olabilir. Bu sabah bacaklarımda tekrar yol almaya başlayan varislerin farkına vardım, görmezden geldim onları. Bu düşünce gücü deyip duruyorlar ya inanmış gibi yapacağım. Düşüncemin gücüyle geri vites giderler belki. Gülmeyin valla. Abicim bunca insan söylüyorsa inşallah maşallah vardır bir doğruluk payı elbet. Ne bileyim; düşünce gücüyle zayıflayabilenler bile var mış. Gerçekleşebilmesi için düşünebilecek beyin gerekiyor elbette. Benim beyin nereme kaçtı, bilinmez. Düşünebiliyor muş gibi yaparsam belki o da gittiği yerden bana geri döner, kimbilir.

Mala bağlamak demişken; tavsiye ediyorum sizde deneyin. Anlatayım öğrenin sizlerde; sabah ya da önceki gece uyumadan aklınıza bir adet yapılacaklar listesi yazıyorsunuz. Sabah gözü açınca başlıyorsunuz listedekileri tek tek yapmaya. Tek şart var; düşünmeden yapacaksınız, kurulmuş gibi. Bu sabah kendime yaptığım listemden örnek:

Gözünü açtın, şükret.

Bir bardak su iç.

Kahvaltı için bir şeyler hazırla.

Mutfağı toparla.

Yatak kapamayı siktir et, gece tekrar bozulacak.

Kendine kahve yap, iç.

Içinden geliyorsa yüzünü yıka ama mutlaka güneş korumalı krem sür.

Arabaya bin, pazara git.

Alınacakları yazdığın kağıdı oku ve yazılı olanları al.

Eve dönerken nalbura uğra yağlı boya al.

Evdesin.

Aldıklarını yerleştir.

Ocağa zeytinyağlı fasulyeyi koy, pişsin.

Verandadaki çiçekleri sula.

Sarmaşığı buda.

Yoruldum! Devamını yazmak istemiyorum. Şu satırları yazarken saat olmuş 22:40, kıçım yer gördü. Tüm bunları eksiksiz yaptığım için hakettiğim madalya mı? Aha işte o hakedilen madalyalar yaşlılıkta alınıyor. Ama yanlış anlaşılmasın boynumuza asıla cinsinden değil, içimize kaçan cinsinden. Madalyalarını bacaklarında patlamaya yüz tutmuş varisler, yüksek tansiyon hapları, sakinleştirici ilaçlar, alınan rahimler, derin bir yalnızlık olarak almış nice kadın tanıyorum. Demek ney miş; eksiksiz yerine getirilen işler hiçkimseye mutluluk garantisi vermiyor muş.

Koşmayalım. Şu hayatı koşturmayalım. Bırakalım hayat kendi düşünsün bakalım biz koşmayınca ne halt edeceğini. Biz sakin sakin, olduğu kadar yapabildiğimiz kadarıyla yapıp bırakalım. Hayatı yaşayabilmek için vakit ayıralım.

Bir öneri daha; sizlerde yazın. Kendinize mektuplar yazın. Okunmasını istemiyorsanız kilitli çekmecelerde gizleyin ama yazın. Ne kadar rahatladığınızı hissettiğinizde şaşırıp kalacaksınız yazmanın gücüne.

Misal; oturup yazdım ya tüm bunları, kendime yazıyor muşum gibi… Kuş mu kondurdum? Tabii ki, hayır. Kendim için yaptım. Hafifledim. Bir fincan papatya çayı çekiyor canım, en iç tarafından hem de. Gecenin serinliğinde…

Çanağında ne varsa, kaşığına o gelir.

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

 

Reklamlar
 
Yorum yapın

Yazan: 22 Haziran 2017 in GENEL

 

deve dikeni, insan ….. sever


 

Son günlerin soruları:

Güven nedir?

İnsan yalnızca kendine mi güvenmelidir?

İnsan kendisine bile güvenmemeli midir?

Hiçkimseye güvenmeden nasıl yaşanır?

Arada kaybedilen güven tekrar sağlanabilir mi?

Işte akşam vakti bunları önüme dizmiş salonda cama ve geçen hafta beyaz saksıya diktiğim kılıç çiçeğine sırtını dönmüş uzun koltukta oturmuş anlamsızca parke döşemesinin üzerinde serili krem rengi halıya dalmış bakarken telefon çaldı; Serkant Abim. Telefon sohbetimizin sonlarına doğru ona da sordum bu soruları, ne oldu?

‘’ Ne tür güveni kastediyorsun?

Mutlaka güvenmek mi gerekiyor?

Güvendiğin zaman güvende mi olursun? ‘’

Ve o an yaşadığım şaşkınlıktan aklımda tutamadığım birçok soru daha eklendi sorularıma. Gerçi son söz olarak: Fazla yorma kafanı bu şeylere yeğenim yaşa gitsin, dedi ama bu satırları yazıyorsam henüz geçememişim. Geçer biliyorum en azından.

Içimin derini tüm bu soruların hortlama sebebini biliyor, biliyorum. Son aylarda elimden gitmesin diye çok direndim, direnmem yetmedi, gitti. Uzun yıllardır mefaatsizce saygı, sevgi, güvenle tanıdığım, taşıdığım, anlattığım, özü sözü birdir, sözünü tutar diyere toz kondurmadığım dağa karlar yağdı. Haklıdır. Haksızdır. Ki bence herkes kendine, kendince haklıdır. Ama mevzû haklılık değil. Güven.

‘ Güvenmek risktir, cesarettir bir de hayal kırıklığıdır, bezginlik bazen de ayrılıktır.’ derler. Galiba güvenmek en çok hayal kırıklığı, ayrılık demek. ( Şimdi hayal kırıklığı deyince, hayal kurmuş olmak mı gerekiyor. Eğer öyleyse benimki hayalsiz hayal kırıklığı. ) Bu da geçecek. Geçtikten sonra ardında kendimize güvenimiz yerinde duruyorsa sorun yok demektir, değil midir? Çünkü güven stoklarım tükenirse yapayalnız hissederim. Herkese karşı hissedilen şüphe, güvensizlikle yaşayamam. Yaşayamamayı bırakın benim aklım ihtimal hesapları yapmaya bile yetişemez, yettittiremem. Nereden mi biliyorum? Başka ilişkilerimde denemişliğim var.

Ne yapabilir?

Bu anlattığımı bana karşı kullanabilir mi?

Söylesem mi?

Söylemesem mi?

Duysam mı?

Duymasam mı?

Gibi gibi saçma sabuk sorular sormayı denedim kendime, içimden. Yapamadım. Ben ben olamam o zaman. Özgür düzdü, düz kalacak. Yapacak başka hamlem yok. Karşımdaki dağ olsun olmasın yağacak kar ona yağacak diye bir cevap buldum kendime. Niyetim benim, lafım benim, arkam sağım solum benim. Hele ki; ağzında bal olan arının bile götünde iğne varken daha ne olsun.

Üstüne üstlük son hafta elime aldığım kitaplardan bir tanesinin yazarı feci ukala bir diğerinin yazarı ilkokul öğrenci sevisiyesinde cümleler kurabiliyorken hangi pazarlama stratejisiyle kitabı ön raflarda aklımın almadığı iki kitap okudum. Okudum ama sorun niye; güvenilir çevre önerileriydiler. Bakın gene hayal kırıklığı. ( bu konuda da hayal kurmadığım halde elimde bir hayal kırıklığı daha oldu.)

Her zamanki gibi konudan konuya atlayasım var amma velakin uykum daha ağır basıyor, gözkapaklarım ağırlaştı. Zıbaracağım.Uzun ayrılıktan sonra kısacık bir kavuşma oldu biliyorum ama inanın ki uykum tüm hızıyla gelip yerleşti bedenime.

Yukarıda geveleyip tekrar okuyarak gözden geçiremediklerim özetle, babamın özetiyle:

İyi Niyetten  Kaybeden Olmaz!

O saplar keserler dönüyor, her şeyin günü geliyor. Ki; biz buna bile kafa yormadan niyetimize, niyetlerimize sahip çıkalım. Gönül huzuruyla iyi uykular diliyorum. Hasta olanlara şifa, darda olanlara deva diliyorum.

Eyvallah

RANT İÇİN ZEYTİN AĞAÇLARINA KIYMAYIN!!!!!

özgür tamşen yücedal

 

 

 

 
1 Yorum

Yazan: 07 Haziran 2017 in GENEL

 

stresimin papucu

Günaydın! Yani doğan güneşle beraber aymış olmamız gerekiyor. Ay mış, ay mamış, aymak isteyen, istemeyen herkese ‘merhaba’ dersem sanırım selamı genellemiş olacağım.

Merhaba!

Benim gözler uzunca süredir sabah minarede hoca ‘allahu ekber’ dediği an açıldığı için, gün beni döve döve aydırtıyor. Ayıyorum ne değişiyor; mal gene aynı mal. Elde bir günlük yapılacaklar listesi, kafada bir avarelik, dilde aynı hece, radyolarda hep aynı şarkılar… Hava durumundan hiç bahsetmeyeyim ki; baharın gelmesiyle gevşemesi gereken yanlarım ne yapacaklarını şaşırmış durumdalar. Sıkılaşmasını istediğim yerlerimdense hiç haber yok. Feyza ‘’Çok farkettin, farkında değilsin. Biraz daha bekle yaz gelir gelmez değişim birdenbire, aniden, sen bile anlayamadan oluyor, göreceksin.’’ dedi. Inandım. Inanmak istedim de inandım. Inanıyorum. Inanmasam da neyime, nereme.

Ama Einstein’a bakacak olursam, inanmam- istemem yeterli. Adam demiş, kitabında da okudum:

“Her şey enerjidir ve her şey yalnızca bundan ibarettir. Sahip olmayı istediğiniz gerçekliğin frekansına uyumlandığınızda artık yapacak bir şey yoktur o gerçeklik size ait olur. Bundan başka bir yol yoktur. Bu felsefe değildir. Bu fiziktir.”

Valla yemişim bu lafları. Benim artık tek gerçeğim var ona giden yolda da; ben sıçayım bu fiziğin de, enerjinin de, dilemenin de, olumlamanın da ta içine. Içimden her an ne geçtiğini falan nasıl takip edeyim, hatırlayayım? Olacak olan oluveriyor olduktan sonra da geçip gidiyor işte, bu kadar basit. Böyle bir mesaj daha yazdım geçen gün, gerçi yolladığım kişi henüz okumadı, fiziksel, düşüncesel enerjim yeterli değil demek ki!

Ama aslına bakacak olursanız bunlarla fazla kafa yoracak ne vakit aralığı ne de enerjim olduğu dönemde değilim. Ailede bir TEOG bir de LYS’li olması şu dönem benim, bizim için yeterli. Stres alıp, enerjik-dinamik-yolunda tutacağız diye biz aileler döndük birer stres topuna. En azından kendi adıma konuşuyorsam ki, kendi adıma konuşuyorum: halim; içler acısın.

Birkaç hafta önce Oğuz (9) bu sorunumu çözecek diye çok ümitlendim. Günlerce anlatıp başımın etini yedi: ’ Stres Çarkı diye bir şey var anne, bak. Süper bi’şi. Internetten alalım, lütfen. ‘ diye diye. Ona da inandım, aldık. Almışken planladığımız üzere haftaya yazlığa giderken götürmek üzere oradaki arkadaşlarına da aldırttı. Olan gene bana bana.

Iki gün sonra kargo paketi elimizdeydi. Ne oldu? Stersim daha da arttı. Oğuz’un anlatım, alma aşamasında durmadan başımın etini yiyerek yaşattığı stersi eklersek ben oldum baştan ayağa stres. Ben ne bileyim çevir çevir dur, hızlı durmadan dönmesi için uğraş, olamayınca sinirlen-hırslan, benimki seninki kadar hızlı dönmüyor diye uğraş bir alet olduğunu! Ben sandıydım; yutacağım ve stresim geçecek. Halbusem öyle değilmiş bu Stres Çarkı dedikleri meret. Bir de üstüne para ödedim. Elinde uğraşağımızı bileydim verirdim ellerimize metrelerce balonlu naylon, patlata patlata atılırdı o stres. Hele hele kaybettiğini falan düşünemiyorum. Hayal etsenize onu bulmaya uğraşırken yaşayacağımız stresi! Sonra da bana küfür etme diyorlar, nasıl. Bak gene streslendim.

Burada bırakayım en iyisi. Şimdi duş alıp çıkmalıyım. Elektrik süpürgesi bozulmuş tamirciye götürmem gerekiyor. Döşemeciden minderler alınmalı, market alışverişi, kasaptan kıyma alınacak, yeni başlanmış kitap da var. Ağzım gözüm derken bakacağım saat olmuş 17:00-18:00 servis kapıda.

Zamanın hiç umurunda olmadığımı gözönünde bulundurunca kıçımı koltuktan kaldırmalıyım artık.

‘’ … hiçbirimiz unutmamalıyız ki; hayat bir insanın kendini, geçmiş acılarını bu kadar önemsemisine aldırmaz. Hızla akıp gider. Geriye yaşanmamış, yazık edilmiş onlarca yıl kalır. ‘’ ( Unutursun / İclal Aydın – sayfa 301 )

Hadi kaçtım!

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

 

 
1 Yorum

Yazan: 21 Nisan 2017 in GENEL

 

şişşşşt

ozgurtamsen

Mavi bir sabah. Deniz kokulu. Kaçak. Gizemli. Kadın, adam kokan bedenini kaldırdı yataktan. Ağır ağır… Sindire sindire… Hapsetmek istercesine… Bitmesini istememecesine… Bungolovun terasında duran beyaz sandalyeye sığıştırdı küçük bedenini. Avuçladı kahve fincanını kadın. Parmaklarının arasına sıkıştırdı filitreli sigarasını. Beyaz sütuna sıkıca tutunmuş sarmaşık şahidiydi gecenin… Tebessümle baktı sarmaşığın rüzgarla flörtleşen yapraklarına ve ‘’ şişşşşt’’ dedi kadın. Sen ve ben… Sırrımız. Adamın dediği gibi bir yazdı bu yaz. Bilmiyordu adam tamamlayan oydu halbuki bu yazın unutulmazlığını. Engel olamamıştı hiçbir şüphe aşka, önünde eğilmişlerdi aşkın. Sustu kadın. Tebessümle çekti soluğunu. Tek bir cümleye hapsolmuş iki yürek. Gelmiş ya da gelecekle hesabı olmayan iki yürek. 

Mavi bir sabah. Deniz kokulu. Kaçak. Gizemli. Adam, kadın kokan bedeniniyle sarmalanmış yatakta… Sabitlenmiş bakışları tavanda. Tek bir saniyesini kaçırmak istemediği sabaha mühürlenmek istiyor. Kadının sihirli bakışlarına hapsolmak istiyor. Arasını açık bırakmış kapıdan görüyor maviye bulanmış kadını, terasta duran beyaz sandalyeye sığıştırmış olduğu bedenini. Kahve fincanını tutan ellerini…

View original post 108 kelime daha

 
Yorum yapın

Yazan: 20 Nisan 2017 in GENEL

 

ben benimle, kendim kendime

Bir kavga, bir kıyamettir geçiyor günler. Sabahın 06.00’sından beri kendimle didişip duruyorum. Konuş konuş bitiremedik, ben benimle. Gördüm ki; kişisel gelişimim tamamlanamamış. Gelişirim diye boşuna debelenmişim, debeleniyordum. Anlamsız bir çabaymış. En azından gelişmiş olanları özenmiyor, kafama takmıyorum artık. Nasıl başarmış olduklarını da… Onların gelişmiş olarak doğmuş olduklarına inanmak daha kolay. Kararlı olanlar, kendine verdiği sözleri çıtır çıtır yemeyenler, dönüp arkasına bakmamayı becerebilenleri falan umursamıyorum. Ki; ben onlara genel olarak ‘domuz gibiler’ diyorum. Ben ne yaparsam yapayım ‘Hayat çok kısa, hızla geçip gidiyorken kasıp kasılmanın anlamı yok.’ diyenler, yolundan dönmeyenlerden olmaya devam edeceğim. Olduğum gibi. Hissettiğim gibi. En azından pişmanlığım içimde tutmadıklarımdan yana olur ki, içimde patlamalarından kat be kat iyidir.

Bedensel gelişime gelirsek; beraber yaşadığım insanların hızla kilo veriyor olduklarına, yemek yemeden yaşıyabiliyor olduklarına tanıklık ederken bedensel gelişimimi de tamamlayamamış olduğum kanısına vardım. Ya da yanlış tamamlamışım. Herkesin dilinde yağ oranı, kas oranı, su tutan tutmayan, harcanan kalori, alınan kalori, organik inorganik beslenme sürüp gidiyor. Yemek pişirmekten soğudum, pişirmiyorum. Evde yalnızca Ouz ve ben yemek yiyoruz; çorba. Bir de sokağa tayt giymeden çıkanı dövüyorlar haberiniz olsun. Herkes koşuyor amk. Nereye koşuyor, koşup koşup nereye ulaşıyorlar diye merak ettim. Şimdilerde bende koşmaya başladım. Yok yok yok ulaşamadım. Ama böyle devam edersem kutsal ışığı göreceğim, kesin. Hissettiğim kas ağrılarıyla ışığa kadar varabilir miyim, sanmıyorum. Ama tahmin edeceğiniz üzere bu konuda da sıyırdım kendimi, avuttum: önemli olan tek şey sağlıklı olmak, kaslarım görünmeseler bile içimde olduklarını bilmek yeterli, her şey içimizde. En azından benim için.

Halletmem gereken bir diğer sorunumsa; küfür. Tüm hücrelerime kadar küfür etme isteğiyle doldum. Uzun zaman oldu küfür etmeyeli. Küfür edebileceğim kimse de yok hayatımda. Olsa da bu aralar pek konuşasım yok, konuşasım gitti. Planım yarın sabah arabaya bindiğim andan varış noktasına gelene kadar bağıra bağıra küfür etmek. Allah ne verdiyse, nereye denk gelirse artık! Bu tamamlanamamış, gelişememiş bir yan değil en azından ben öyle görmüyorum. Yalnızca güdülerimle alâkalı, içim çekiyor yapacak bir şey yok.

Tabii güdülerimin arasında güdemediğim daha çok şeyim var. Bir de farkında olmadıklarımı düşünürsek hayli çok olmalılar.

Bunların yanında yeni aldığım romanı okumaya biran önce başlayabilmek için duyduğum heyecanımı çok seviyorum mesela. Her sene olduğu gibi sektirmeden bu sene de vaktinden önce yapmış, hemen ertesi günden itibaren götüm donuyor olsa da kışlık giyisileri kaldırıp yerlerine yazlıkları yerleştirip düzenlediğim odaya üşenmeden kalkıp kalkıp bakmamı, bakıp bakıp gülümsememi seviyorum. Kendime çocuk gibi küsüp küsüp sonra barışmalarımı. ‘Hayırlısı’ umudumu kaybetmemiş olmamı. Hâlâ hayal kırıklığına uğruyor olabilmemi. İstediğimde yapma, istemediğimde yapmama özgürlüğünü geç olsa da kazanabilmiş olmamı. Bak şu işe bir kaç sebep daha yazarsam kişisel, bedensel falan takmayıp hayli seveceğim kendimi. Ama laf aramızda bahar çarptı galiba, pek sevilesi değilim bu aralar.

Kitap aldım dedim ya, dündü o. Kitabı aldım, eve geldim, üzerimi değiştirmeden yatağa oturup okumaya başladım. Önsözü okumaya başladığımda gözyaşlarım gırtlağımdan burnumun ucuna geldiler. Takribî kırkbeş dakika sonra Erdo eve geldiğinde ben salya sümük kitabı yarılamıştım. Beni o halde görünce ev ahalisinden şaşıran oldu mu? Hayır. Gayet normal karşıladı,  ilgilenmediler bile. Ben gene kendim kendime. Şahaneydim.

Umudum mu? Kendimden yana umudum sonsuz. Bir sabah bütün dallarımda mavi çiçekler açmış olarak uyanacağım. Bahar doğacak içime, bahar gibi uyanacağım, biliyorum. Hatta şerefine bir şiir patlatır hoşgeldinleriz baharı.

Rahat olun. Doğru insan diye bir şey yoktur, biraz yakından bakınca herkes biraz sorunludur. Kendinizle mesafeyi koruyun. Kendinizi sevin.

Hayırlısı

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

 
2 Yorum

Yazan: 12 Nisan 2017 in GENEL

 

çevirimiçi

Gittim

Döndüm

Aynı yerdeyim

Anlamsızca film izliyorum

Kitap, dergi okuyorum

Spor yapıyorum

Uyumak istiyor, uyuyamıyorum

Hep aynı saatte, aynı güdüyle uyanıyorum

Kaç gün oldu hatırlıyorum

Öğle saatlerine kadar sağ salim gelebilirsem ‘bugünü de atlattım’ diyorum

Debelenip duruyorum

Hâllerden hâl beğeniyorum

Sorgulayıp duruyorum

Dönüp kendime çarpıyorum

Düşüyorum

Sonra kalkıyorum

Susuyorum

Susmayan yanıma söyleniyorum

Bol bol kaVe içiyorum

Haberleri izlemiyorum

Kesinlikle damar parçalar dinlemiyorum

Doğrusu nedir? bilen arıyorum

Bir diz istiyorum

Maviyi bir de gündoğumlarını özledim korkuyorum

Içim giderken ben duruyorum

Duran yanım kırgın, biliyorum

Insan her bahar tazelenmeyebilir miş

Gönülün niyette olması yetmiyor muş

Bazen basit

Bazen -miş gibiy miş

Bana basit değil miş.

Özgür Tamşen Yücedal

NoT: Satırlara destek veren aşk temalı Ot yazısına,

        Serkan Kaya şarkılarına,

       iki kadeh rakıya teşekkürü borç bildim, teşekkür ediyorum.

 
Yorum yapın

Yazan: 07 Nisan 2017 in GENEL, İNSANOĞLU

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , ,

formül

ekran-resmi-2017-03-05-00-20-20

Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır. Söylenmiş bazı sözlerin bir ömür silinmeyen izleri. Yüreğe mühür vuran bakış vardır bir daha hiçbir gözde göremediğin. Tadı hayatının damağında kalan aşklar. Asla fayda etmeyen son pişmanlıklar. Geçmeyince biraz fazla üflememiz gereken acılar. Ukde kalanlar, boğazda düğüm olanlar, anlamamak ya da yanlış anlamak git gelleri… Tekrarı olmayanlar. Bile bile hem de. Bir de hiç ele geçmeyen ve artık ele geçme ihtimali için çok yorgun olunanlar, geç kalınanlar. En fenası bunların hepsini tam da geç kaldığımızda anlamak, farkına varıyor olmak. Sonra kimseye, hiçbir yere, muhabbetlere, kahkahalara sığamamak. En sonunda kalabalık bir göz odalık yalnızlık. Söylesen duyulmaz, göstersen görülmez, anlatsan anlaşılmaz kocaman yürek.

Başkalarını geçtin durmadan konuşan kendini anlayamıyor, duymazdan geliyorsun. Çaresizlikten mi? Kıstırılmış olmaktan mı? Dönüşü olmayan yollar bu kadar çok mu? Hayat bu kadar uzun mu? Korku bunca hapiskâr mı? Dönüşü olmayan tek yol dermansız dert değil mi? Asıl o zaman en geç kalmış, en pişman olmuş, dönüşsüz, son şanssız kalmış olunmuyor mu? Insan yalnızca o duruma düşünce mi, atacak tek kurşunu kalmadığında mı cesaret doluyor içi? Ve asıl mucize ve en büyük aptallık bunu unutarak kendimize büyük, hayata küçük hatır gönül, ilk şans son şans, bu değil bir dahakine… diye diye zamanı öldürmek değil mi?

Jorge Luis BORGES yazmış olduğu gibi, ölüme yaklaşmadan; hata yapabileceğinin, kusursuz olmak zorunda olmadığının, her şeyi ciddiye almaması gerektiğinin, risk alabileceğinin, dilediğince dondurma yiyebileceğinin, istediği yerde olabileceğinin, yalınayak gezebileceğinin, gün doğumlarını kaçırmaması gerektiğinin, görmediği yerlere gitmesi gerektiğinin … farkına varıyor insan demek ki. Ve son cümlede yazdığı gibi; ikinci bir şansı olmadığı ve ölüyor olduğunu bildiği gibi.

Son üç gündür izlediğim, okuduğun her şey gitmeye, değişmeye, değiştirmeye cesaret edebilmişlerle ilgiliydi. Aman korkmayın benim bir yere gittiğim falan yok! Ama insan düşünmeden edemiyor; ‘Nasıl cesaret ediyorlar? Bizden farklı olan neleri var?’ diye. Kaybedecek bir şeyi olmayan insanlar zırvalığına başlamayın, lütfen.

Elf’le katılmış olduğumuz söyleşide

Memnuniyet # Mutluluk

formülünü yazdılar tahtaya. Yoksa cesareti olmayan milyonlarca insan, memnuniyetin güvenli sularında memnun muş, mutluy muş gibi yaşayıp gidiyor olmayalım. Hiç ölmeyecek miş gibi yaşıyor olmayalım. Hayatımızda önceliği statü, para, güvence, yalan ilişkiler, menfaat almış olmasın.

Bir deneme yapıp, yanınıza yalnızca kendinizi alıp canınızın istediği bir yere gittiniz mi hiç? Birkaç günlüğüne. Hiç olmadık bir zamanda. Kimsenin dediğine, diyeceğine kulak asmadan. Ben yokken ne yaparlar, nasıl hallederler diye düşünmeden. Gidin. Gidin ve görün sandığınız, gözünüzde büyüttüğünüz kadar değerli, büyük müsünüz? Dünya sizin etrafınızda mı dönüyor?

Gidin, düşünün. Gerçek olan ne? Asıl önemli olan kim?

Hele bir de gittiğiniz yerde sizi karşılayan mavi olursa işte o zaman susun ve izleyin.

Bahane mi arıyorsunuz?

Bahane göt gibidir, herkeste var bir tane. Susun.

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

 
Yorum yapın

Yazan: 04 Mart 2017 in GENEL

 
 
%d blogcu bunu beğendi: