RSS

götüyle inatlaşan donuna sıçar

ekran-resmi-2016-11-20-21-28-15

Yaşam tuhaf serüven. Büyüdükçe daha da tuhaflaşıyor. An geliyor içinden çıkılamayacak haller alıyor. Anlamlar yükleniyor, çoğalıyor. Zamanında anlamlı olan çok şey anlamını yitiriyor.

Çocukluğumu düşündüğümde aklıma gelen ilk şey; soğuk kış sabahları yataktan çıkmak, okula gitmek istemeyişlerim. Ateşim çıksın diye tebeşir tozundan medet umuşlarım. Beşinci sınıfta en önemli şey aşık olduğum çocuktu, Özgür. Bir yıl boyunca dünyam onun etrafında dönmüştü, hatırlıyorum. Hayatımda önemi olan tek şey aşktı. Yatılı okul kabusu, bedenimin farkına varıp hayattaki en önemli şeyin dış görünüş olduğuna inanmam. Zayıflayabilmek için haftalarca pirinç lapası yediğim dönem, önemi olan tek şey zayıf görünebilmekti. Pek zayıflayamasam da oturup onsekiz yaşında olmayı bekledim büyük bir sabırla. Onsekiz yaşında olmaktan daha önemli ne olabilir di? Sonra günü geldi ve ben onsekiz oldum. Beklemeye başladım. Bir şeyler olmalıydı çünkü artık onsekizdim. Bekledim. Ne olacağını, olması gerektiğini bilmeden bekledim. Hiçbir şey olmadı. Sihirli değnek deymedi hayatıma, gökten peri falan inmedi. Aklım beş karış havada değildi. Ülkede, ailemde, çevremde olan biten birçok şeyden haberdardım. Yalnızca önem sıraları farklıydı.

Yaş almaya devam ettim. O sırada Erdo geldi, tekrar aşık oldum. Dünya bir kez daha yalnızca aşkım için dönmeye başladı. Seks. Hızlı ve ateşli girdi hayatıma. Aman tanrım dünyada sevişmekten daha güzel ne olabilirdi? Sonra mı; çalışmaya başladım. Seramik yapmak, başarabilmek en önemli şeydi artık. Evlendim. Düzen kurulmalı, ben her şeyi hatasız yapmalıyıdım. Çok hatalar yaptım. Olsun, hata yapa yapa aynı hataları tekrar yapmamam gerektiğini öğrendim.

Elf dünyaya geldikten sonra ise önemi olan tek şey Elf’ti. Zaman geçtikçe kalabalıklaştım. Ev, evlilik, iş, anne – babam, ailem, kayınvalide – kayınpeder, ailesi, arkadaşlarım, arkadaşları, komşular, politikacılar, bankalar, ödemesi gelen taksitler, ateşli geceler, bir türlü çıkmayan dişler, akan salyalar…. Uzun zaman aldıysada taksitler bitti. Kışın ısınan, musluklardan sıcak su akan, ufak bahçesi olan bir evimiz oldu. Taksitler tekrar başladı. Tekrar bittiler. Derken Ouz doğdu. Sil baştan. Anlamı olan tek şey çocuklar. Uykusuz geceler, ağlama krizleri, kesilen süt, ateşli geceler, kardeşler arası kıskançlık krizleri…

Sıra tam bana geldi diyecekken, -hayatımdaki en önemli şey benim, kendime iyi bakmalıyım- diyecekken büyümeye başladılar, tekrar ve daha da hızla çoğalmaya başladık. Arkadaşları, öğretmenleri, sınavları, ödevleri, yaz tatilleri, cevabını bilmediklerinin takip edeceği cevaplamak zorunda olduğun sorular… Büyüdükçe büyüdükçe ben ve hayatımdakiler, dahili ortağı, yanı yandaşı, izleyicisi şahidi olduğum hastalıklar, boşanmalar, küslük barışmalar, affetme affedememeler, yalanlar itiraflar, patlayan bombalar, ölen askerler, kalleş politikacılar, depremler mucizeler, birleşmeyi hayal ederken ayıra ayıra ayrışan milletler, kalkması beklenirken daha da derinleşen sınırlar, soykırımlar, insanlık üzerinde lanetmişçesine tekrarlanan soykırımlar…. Tüm bunlar yaşanırken biraz daha büyümüşse insan, boğazına takılan yumru da o kadar büyüyor ve soluksuz bırakıyor insanı. 

Gökte uçan bir kuştan, beyaz bir kelebekten, denizin mavisinden, bir tebessüm, ‘merhaba’ dan medetlenmene izin vermeyen günler, sonu hiç gelmeyecek miş, bitmeyecek miş gibi.

Her şeye rağmen bir son ve yeni bir başlangıç olmalı, olacak.

Düşünsenize; dünyada Mars’ta yaşam hazırlıklarına başlayan, kiminle evlense bilemeyip televizyon programlarına katılan, tek derdi manikür pedikürleri olan, tek umudu bağışlanan bir organ olan, yeni aracına alacağı plaka peşinde koşan, hangi partiden ne çıkar elde edeceğini hesaplamaktan kendini kaybeden, geniyle oynanmamış tohumunu toprağını kurtarmaya çalışan, dualarının karşılık bulmasını bekleyen, -de –da nın ayrı yazılıp yazılmadığıyla kafayı bozan lar ler hepimiz bir arada yaşıyoruz. Yalnızca bu bile içinde birçok son ve başlangıç barındırıyor.

Az geride kendi tarihimin içinde bahsettiğim hatalara gelince; ders aldığım hatalar elbette çok. Şimdilerde yenilerini yapmaya devam ediyorum. Ders çıkarmaya, akıllanmaya vaktim olursa inşallah bunları tecrübe olarak cebime koyup yenilerini yapmaya devam edeceğim. Ben naçizane Özgür bile kendi tarihinde ne kadar çok başlangıç bitişe şahit. Gerçek şu ki; nihayetinde herkesin dünyası öncelikle kendi küçük hayatında, kendi küçük yaşanmışlıkları için dönüyor. Bizim kalbimiz damarları onarılan bir kalp için atıyordu mesela günlerdir, şükür iyileştik. Amin. İyileştikten sonra gene tecavüz kurbanlarının, kutup ayılarının, sınav sisteminin, ABD seçimlerinin, başkanlık sisteminin… tasasına düştük. Hayat!

Özlü bir sözle satırlarıma son verirken büyüklerin yanaklarından, küçüklerin gözlerinden öper selam ederim.

‘’En güzel şeyler henüz gerçekleşmeyenler, umudunu kaybetme.’’

özgür tamşen yücedal

 
Yorum yapın

Yazan: 20 Kasım 2016 in GÜNLÜK, GENEL, İNSANOĞLU

 

Etiketler: , , , , , , , , , , ,

aL! beyin

screen-shot-2016-11-03-at-10-39-17-pm

Alooo

Ses soluk kesildi! Tadilattaydım, bitti. Yani; galiba bitti. Dökülen saçılanı toparlayıp kaba temizlikten sonra ince temizliği de yaptık( tıy) mı, tamamdır. Dönüş süper ve kardeşimin yazın beni ziyareti sırasında önerdiği kitapla oldu. ‘’BeyiN’’ ( David Eagleman )

Okudukça anlıyorum ki; 1- Kitapta anlatılan beyin bende yok. 2- Kardeşim ‘’Bak beyin! Al kafana sok.’’ demek istemiş olmalı. 3- Demiş olduğunu tahmin ettiğim şeyi demişse eğer, kitap bittiğinde cevabım büyük ihtimalle ‘’ O beyin bu kafaya olmaz be kardeşim.’’ olacak. Karmakarışık sistem. Her düşündüğüm, kararlarım; bir gördüğüme, bir hissettiğime, bir kokladığıma, ellediğime, duyduğuma falan falan bağlı. O ondan, bu bundan, şu şundan. Biraz kendi haline bırakmak gerekiyor. Bugüne kadar başının çaresine nasıl baktıysa bu günden sonra da bakacaktır.

Neyse ne! Özetle; benim beyin gelişimini tamamlayamamış desem… Bu yaştan sonra gelişse ne işime yarar. Alıştım ben böyle yaşamaya. Zaten sen istediğin kadar akıllı olduğuna inan,’ akıllıyım’ de nafile. Mutlaka ve mutlaka seni aptal yerine koyanlarla dolu oluyor etrafın. Sonra da insan şaşırıyor; kim aptal, kim akıllı… Bu benim için bile biraz ağır olmuş olabilir fakat benim beyinde dorsolateral prefrontal korteksinin etkinleşmediği artık bilmsel olarak kanıtlanmış durumda. Niye mi? Çünkü; irade gücüm sıfır. Yemeyeceğim dediğimi yemişliğim, gitmeyeceğim dediğime gittiğim, aramayacağım dediğimi aramışlıklarım say say bitmez. DPK ( önceki cümleden okuyun bir kez daha yazamayacağım adını ) de olmayıversin, allah kalp yarası – kırgınlık vermesin.

Tek olumlu çıkarımım: ‘’ Herkesin doğrusu kendine. Ne kime göre, neye göre doğru ya da yanlış’’ diye dolanıp duruyordum. Umursamamazlık safhasına geçişimde doğruy muşum. Haklı – doğru yolda olduğumu biliyordum, yazılı kayıt altına alınmış halini görünce tastiklenmiş oldu.

‘’ Beyin bize habire hikâyeler anlatır ve her birimiz de anlattığı bu hikâyelere inanırız. Ister bir görsel yanılsamaya kanın, ister içine hapsolduğunuz rüyaya inanın, ister harfleri renklerle birlikte deneyimleyen, ister bir şizofreni atağı sırasında yaşadığınız sanrıyı gerçek sanın, beyin hikâyelerini size nasıl sunarsa siz de gerçekliğinizi o şekilde kabullenirsiniz.

……….

Daha da tuhafı, her beynin anlattığı hikâye, büyük olasılıkla bir diğerinin anlattığından farklılıklar içerecektir.

Birden fazla tanığı olan bütün olay ve durumlarda, her beyin kendi öznel deneyimini yaşar. Gezegen üzerinde yedi milyar insan beyninin ( ve trilyonlarca hayvan beyninin ) dolanıp durduğu hesaba katıldığında, tek bir gerçekliğin olamayacağı da gerçeklik kazanır. Her beynin doğrusu kendinedir.

Öyleyse nedir gerçeklik? Gerçeklik, yalnızca sizin seyredebildiğiniz ve kapatamadığınız bir televizyon programı gibidir. Ancak ne büyük bir şans ki, izlemeyi umabileceğiniz en ilginç programdır.: kurgudan geçmiş ve kişileştirilmiş halde yalnızca sizin için sunulan bir program. ‘’ ( sayfa 82 )

Bu paragrafa benim baktığım açıdan ben doğruyum. Sizin baktığınız taraf sizin beyninize bağlı. Aslında genele bağlayınca oturup dertleşmenin de hiç anlamı kalmıyor. Daha doğrusu karşımızdakinin bizi anlamasını beklemek kadar büyük bir ahmaklık yok! Her şey tırı vırı. Hele hele birbirimize, birilerine kızmamız en büyük ahmaklık. Uzun uzun anlattığın şeyin boşa bir çaba olduğunu anladığımız saniye kullandığımız; ‘’ Sen nerdesinnnn, ben nerde be gülüm…’’ pes etmişlik cümlesi var ya işte çözümlemenin özet cümlesi budur. Hiçbirimiz aynı yerde değiliz.

Şimdi ne yapıyor muşuz; kafamıza göre takılıyor muşuz. Bilmediğimiz geleceğimize doğru yaşarken hayat yalnızca şu an. Bitti. Üzerine söz yok. Vakti saati geldiğinde olacak, başlayacak, bitecek, gelecek, gidecek, sevecek, bırakacak, kalkacak, inecek…… Ne zaman bilmiyoruz, vakti geldiğinde.

Yazmaya başladığımda geceydi. Bu satırları ise yağmurlu bir İstanbul Cuma sabahında yazıyorum, dün gece uyuya kalmışım. Tiktiğimin beyni benim yazmaya niyetlenmiş olmamı hiç mi hiç iplemeden bedene UYU komutunu vermiş, uyumuşum. Ki; bunda benim hiçbir dahlim yok. Şunu bile kontrol edemiyorken ne lüzumu var direnmeye, değiştirmeye çalışmaya.

Haydi şimdi gün aydın olsun hepimize.

Salıyoruz

salıyoruz

saldık gitti.

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

 
Yorum yapın

Yazan: 04 Kasım 2016 in GÜNLÜK, GENEL, OKUDUM

 

Etiketler: , , , , , , , ,

ayaklar yorgana hep uzun…

screen-shot-2016-10-10-at-11-54-03-pm

‘’ Gerçek hayat kurmaca öykülere benzemez, … ‘’

Sayfalarca okuyorsun aklında kalan bazen yalnızca bir cümle oluyor. Bir şarkıyı yüzlerce kez dinliyorsun, hissettiğin ilk kez dinlediğin âna takılı kalıyor. Büyüyünce tek bildiğin büyüklerin her şeyin yanıtını bilemedikleri oluyor. Çokça yalnız kalmak istiyor, yalnız kalınca korkuyorsun. Sarhoş olunca unuturum sanıyor, unutamıyorsun. Yaz gelidiğinde kışı, kışın yazı özlüyorsun. Senin olsun istiyor sahip olunca kaybetmekten korkuyorsun. Cesaret edemiyor sonra pişman oluyorsun. Fazlasını istiyor, azın ne olduğunu unutuyorsun. Yalan söylüyor, defalarca tekrar edince gerçek sanıyorsun. Gözlerinle görüp inanmıyor duyduğuna inanıyorsun. Yargılıyor, yargıladığını kendin yaparken utanmıyorsun. Zamanı gelsin diye beklerken zamanı kaçırıyorsun. Başıma gelmez sanıp geldiğinde isyan ediyorsun. Hiç gitmeyeceğine inanıyor, hiçbir zaman senin olmamış olduğunu anlayamıyorsun. Yanındayken görmüyor, gittiğinde özlüyorsun. Zayıflayınca giyerim diyerek alıyor asla giyemiyorsun. Günü gelince diye saklıyor, günü geldiğinde farkına varamıyorsun. Arayacağım diyor, unutuyorsun. Unutulunca küsüyorsun. Buza yazıyor güz geldiğinde siliyorsun. Bakmıyor, bağ değil dağ olunca üzülüyorsun.

Halbukî mavi gözlüler her şeyi mavi görmez, köpekler siyah beyaz görürler. Erkekler ağlayabilir, kadınlar susabilirler. Insanoğlu en kolay kendi yalanını yaşar. Evdeki hesap çarşıya uymaz. Evlat demek ömür törpüsü demektir. Büyükler yanılabilir, çocuklar çığlık atabilir, atmalıdırlar. Herkes gidebilir, gidenlerin çoğu geldikleri yerde kalabilirler. Evler unutulsa bile kokuları unutulmazlar. Bir yazarın her kitabı şahane olmaz. Ayaklar yorgana hep uzun, kalpler kalbe hep uzak kalır. Yalanın azı karar çoğu zarardır. Bazen susmak şahane, dinlemek sıkıcıdır. Gözler yalan söyleyemezken, diller destan yazabilir. Soğanın acısı ağlatır. Kuru fasulyenin haşlanmamışı gaz yapar. Balı buzdolabına koyarsan bozulur. Eskilerin çoğu dedikleri doğru, yaptıkları yanlıştır. Çocuktur ağlar ağlar susar. Aşk kavuşamayınca büyük aşk, kavuşunca bitmeye mahkumdur. Yalan söylemeyen politikacı yok, yalanlarına inanan halk boştur. Uzağı yakın eden de, yakını uzak eden de insanın kendisidir. Ana gibi yâr olmaz. Boş laf karın doyurmaz. Samanlık da seyran olmaz. Azın kararı, çoğun zararı herkese göre değişir. 

Ve

‘’ Gerçek hayat kurmaca öykülere benzemez, … ‘’

özgür tamşen yücedal

not: ” Gerçek hayat kurmaca öykülere benzemez, ..” cümlesi Aslı Erdoğan’ın Mucizevi Mandarin adlı öykü dizisinden alıntılanmıştır.

 

 

 
1 Yorum

Yazan: 10 Ekim 2016 in GENEL, OKUDUM

 

Etiketler: , , , ,

gözümün süzgeci

screen-shot-2016-09-22-at-10-11-43-pm

Çocuklara özgürlük! Pankart yaptıracağım bir tane, üzerinde de bu yazacak; ‘’Çocuklara Özgürlük’’. Çok sık rastladığım delirmiş anne-babaların ellerinden çekip almak istediğim çocuklar var. Oyun parkurlarının olduğu yerlere çocuklarıyla gelirler ama çocuklarının o parkurlarda oynama izinleri yoktur. Hele okullarda rastadıklarım tam dövülüp dövülüp kenara atılacak cinslerden. O sınıf olsun! Bu kursa gitsin! O takıma girsin! Arkadaşlarının ailelerinin özellikleri şunlar bunlar olsun! Osu da olsun! Busu da olsun! Her şeyi bilsin! Herkesten iyi olsun! En başarılı o olsun! Çocuklarını evde yerip yerip başkalarının yanında övmelere doyamayanlar mı ararsın… Kocasına-karısına kızıp hırsını çocuğundan çıkaran mı… Çocuğu dışındaki herkesin düşündüğünü önemseyip çocuğunu dinlemeyenler, vakit geçirmeyi birlikte alışveriş yapmak zannedenler. Evli- musmutlu- çocuklu- kariyerliyim koca yalanının içinde yaşayıp komik, yalancı gözükenler. En tehlikelileri yalnızca -desinler, -derler için yaşayanlar herhalde.

Tanıdığım akademisyen çift var; kızları çalan sokak kapısını açıp geleni karşılayabilmekten, yanından geçerken komşusuna ‘merhaba’ demekten aciz. Çocukları için planladıkları akademik kariyer planına ilkokuldan başlamış başka bir ailenin yolu gün gelip psikolağa düştüğünde psikoloğun önerisi ebeveynlerin tedavi olması doğrultusunda olmuştu. Karı – koca diyalogları sıfır olduğu halde arkadaşlıklarının hemen hepsinde sorun yaşayan çocuklarındaki sorunu anlayamayanlar vardı mesela. Kendi hayatımızı yaşayacağız diyerek ergen çocuklarını şehirde yalnız bırakanlar, aynı evin içinde ayrı hayatlar yaşayanlar. Hazmolmamış, tatmin olmamış, başarılamamış, yarım kalmış ne varsa çocuğun telafi etmesini bekleyen çoğunluk. Yani bir kısım çocukla kafayı yemiş, bir kısım kendileriyle. Benim tezim; hepsinin temelinde biz ebeveynlerin kendilerimizle kafayı bozmuş olmamız yatıyor. Dudak uçuklatıcı kariyerleri olanlar da, eğitim hayatı çok başarısız geçmiş olanlar da… Özetle hepimiz aynı bokun lacivertleriyiz. De; bu çocukların günahı ne? Delirmiş anne babalarının ellerinden kendini sıyırabilenler sıyırıyorlar. Geri kalanlar da geçmişinin hangi döneminde yara var yaklaşık kırk yaşına kadar yarayı arıyorlar. Kırk yaş bunalımının popülerliği buradan ileri geliyor olsa gerek; yara bulmaca. Ha yarayı bulmakla da iş çözülmüş olmuyor tabii ki. Ya yaranı öpüp koklayıp, affedip bağrına basacak ve yoluna devam edeceksin. Ya da yarayı kaşıyıp kaşıyıp iltahaplandıracak yaranın başından ayrılamayacaksın.

Ben hangi katagoriye girerim acaba? Kırklıklar katagorisinde; öpülüp sarmalanacak yaram kalmamıştır herhalde, inşallah, maşallah. Ebeveynler katagorisideki yerimi ben değerlendiremem.

Ama kızı onsekiz, oğlu dokuz yaşına gelmiş bir anne olarak tek önerim olabilir; yalnızca çok sevin, elinizden geldiği kadarını yapın, güvende hissetmelerini sağlayın ama boğmayın. Bir de ve en önemlisi; kendinizi hırpalamayın, onların ayrı birer birey olduklarını, hayatın çok kısa olduğunu, onlar için yapmış olduğunuz her şeyi gönüllü yapıyor olduğunuzu yani ‘ben senin için saçımı süpürge ettim, yıllarımı gençliğimi harcadım’ sitemlerinin para etmediğini, etmemesinin çok normal olduğunu unutmayın. Hırpalamayın çünkü büyüdüklerinde onlar kendilerini sizin için asla hırpalamıyorlar, en azındım şahit olduğum yaşa kadar öyle oldu. Tatil mi, mümkünse yalnız gidin. Uygunsuz saatte uykunuz mu geldi, uyuyun. Biraz yalnız kalmak mı istiyorsunuz, kalın. Konuşmak, cevaplamak istemiyor musunuz, susun. Yemek pişirmek istemediğiniz gün, pişirmeyin. Toplamak istemediğiniz gün, bırakın dağınık kalsın. Ütü yapmak istemiyor musunuz, ütüsüz giydirin. Ağlamak mı istiyorsunuz, ağlayın. Yalnızca delirmeyin. Ben delirdim. Doğruyu söylemek gerekirse buna da alıştılar ama biraz zor oluyor. Iyisi mi siz delirmeyin.

Son söz olarak diyeceğim:

Bu gözlemlerimi sakın yanlış anlamayın. Her dağın karı ayrı, dağına göre. Burada paylaştıklarım yalnızca benim küçücük çevremde gözlemleyip, minnak süzgecimdem süzebildiklerim. Daha önce okuyanlar az çok bildiler zaten benim sorularının içinde boğulan hallerimi, keli olup merhemi hiç bulamayan hallerimi, çocuklarla ilgili girdiğim çıkmazlarımı, kendimi yerden alıp duvarlara vuruşlarımı… Ha bu açıklama da yalnızca gerçekten darda olan, halinden anlamamış bilememiş olduklarım içindir. Yoksa burnundan kıl aldırmayan, mükemmel insanların yazıyla herhangi bir bağ kurabilmeleri zaten mümkün değil. Biz hâlâ derdi yalnızca kendi kendisiyle, kendi derdiyle olan, basit hayatlarına anlam katmaya çalışan sayısı az azınlık olarak buradayız.

Yemin ediyorum beş kere okudum şu üstteki paragrafı! Hani pot kırmamak, herkesin gönlünü yapmaya çalışırken sıçtığı boka tüğ dikenler vardır ya işte tam o tüyü dikme evresine gelmişim. Ama silmedim. Bilmeyen, öğrenemeyen varsa tüğ dikmek nasıl olur onu da görsünler diye. Aslına bakarsanız benim kimsenin kalbi kırılmasın diye herkese nabzına göre ayrı ayrı şerbet veren ve adeta bir mikser gibi ortalığı karıştıran çok yakİİİn bir tanıdığım var: Babam. Bok ve tüğ kelimelerini içeren cümleye babamı asla dahil edemezdim çünkü babam hayatımda tanıdığım en kibar, en centilmen adamdır. Şimdi oturup burasını da toparlamaya çalışırsam iyiden iyyiye boka bulanacağım. En doğrusu ben burada kopayım.

Yağmur iyidir, tazeler. Yağmur iyidir, temizler. Yağmur camdan baktırır. Köklerin yolunu gözlediği, yaprakların çağırdığıdır. Rengi yoktur yağmurun, kokusu vardır. Yağmurun romatizma ağrısı vardır. Bir çay demlemelik hatırı vardır. ‘Yataktan çıkma’ diye fısıltısı vardır. Baharların eşlikçisi, yokluğu zor olandır yağmur. Şükürle dinlenecek sesi vardır. Şükür.

Notun Dibi: Ceviz toplayanlar için zamansız mış bu yağmurlar, civarlarında hava toparlar inşallah, amin. Kanalizasyon altyapısını tamamlamamış şerefsiz belediyeler sular altında kalsın inşallah, amin.

özgür tamşen yücedal

 
Yorum yapın

Yazan: 22 Eylül 2016 in GENEL

 

yaz aşkı

screen-shot-2016-09-18-at-9-58-54-pm

Kabul edilesi değil. Anlaşılabilesi değil. Mecburcu. Boyun eğdirici. Anlamaya çalışmaktan vazgeçirici. Daha dün; okullar tatil oldu, yaz tatili başladı, çocuklar üç ay evdeler … laflarını ederken ahan da yarın sabah itibariyle, resmi olarak yaz tatili bitmiş olacak. Adına zaman dedikleri, dakikalarla ölçülen, nasıl – ne ara geçip gittiği bir türlü idrak edilemeyen şey gene çok hızlı, biz daha ne olup olmadığını anlayamadan geçip gitti. En fenası yaz aşkı yaşayanların evlere dönüşüdür, eminim. O gençler sakın üzülmesinler kış gelince bir yaz aşkı biter, gelecek yaz yeni yaz aşkı başlar. Zaten adından belli; Yaz Aşkı. Öyle ya da böyle, aşksız ya da aşklı, devrile devrile hayatlarımızdan birer yaz daha eksildi yani. Yaşayacak daha kaç yaz mevsimimiz var acaba, hiç düşündünüz mü? Düşünmeyin. Ben düşündüm çünkü… Kimse bilemez tabii ama tahminini bir hesap yapınca bile çok az kalmış geliyor insana.

Planladığım asıl paragrafımın başlangıç cümlesine gelince:

Ne yazdı be! Olan olmayan, başıma gelen gelmeyen, hayra mı hayırsıza mı yormak gerekir karar verilemeyen çok şey yaşadım bu yaz. Dün gece oturup günceme yazmaya niyetlendiğimde daha net çıktı ortaya çok oldukları. Ortaya çıkan netlik karşısında da kalakaldım ve yazmaktan vazgeçtim. Burada da yazmayacağım, korkmayın. Ben korkmuyorum. Tümünü yaşamam gerekiyor muş demek. Başıma gelecekleri var mış. Özet gene aynı: Her şeyin başı sağlık. Sağlık olsun, gönüller hoş olsun. Her şey biter.

Derken derken sonbahara girişi dün sabah marketteki seramoniyle başlattım, eksik gedik tamamladım. Okula gidip Ouzun dolabına kırtasiye yerleştirmek onun ardın da yemek pişirmek geldi. Ne kadar heyecan verici, değil mi!!! Lakîn bu sabahın erken saatlerinde başlayıp akşamüzerine kadar süren kuaför buluşmam efsaneydi. Orada geçirdiğim süreyi bir kadın olarak şehirden uzak geçirdiğim üç ayda fiziksel görüntümün ne noktaya gelmiş olduğu tahmin edebilin diye yazdım. Çıktığımda ki haliyet i ruhiyeyemi anlatacak tek cümle ‘Kendime yabancılaştım.’ . Amannn insanoğlu her şeye alışıyor, alışırım. Yaşanan çok şey kesilen saçlarımla beraber geçmişte kaldılar. Kuaför & Kadın ilişkisi kadar derin, sadakatli, samimi başka bir ilişki türü var mıdır? Sanmıyorum. Benim bir de rutin kontrollerimi yapan Burak Hoca ve Türker Hoca’yla aramda benzer ilişkiler var, o kadar. Diğerleri hep menfaati. Kabul.

Bu kabulleniş alışmalar, vardır bir hayrı demelerle iyiden iyiye yaydım götü. Fena da olmadı. Kafası rahatlıyor insanın valla. Okuyacağım kitaplarda adeta sıraya girmiş hazır olmamı bekler gibi ardı sıra dizilince taşlar yerine oturuyor. Misal; ‘Ömrümden Uzun İdeallerim Var’ ( Suna Kıraç ) ilk sıradaydı, yolumu açtı. Ardından gelen ‘Herkes Kendi Hayatının Kahramanı’ ( Gülcan Özer ) biraz oyaladı. Durun asıl bomba şimdi elimde olan kitap ‘Tanrı’nın Formülü’ ( Jose Rodrigues Dos Santos ). Giriş bölümünü Feyza’ya okuduğumda, ki kendisi yakın arkadaşım olur, ondan gelen tepki ‘Aman aman okuma annem sen bu kitabı, okuma’ oldu. Kafamın karışacağından korkmuş olmalı. Büyük büyük sorular, büyük büyük cevaplar. Henüz yarısına gelmek üzereyim ve yazılanların çoğunun bir kez daha üzerinden geçiyorum. Buraya kadar her yazılan şahaneydi, merak heyecanla okuyorum.

Sonbahar hayatlarımıza bahar gibi gelsin dilerim. Tüm çocuklara zihin açıklığı, eğitmenlere sabır, velilere güç kuvvet, kırtasiyecilere insaf dilerim. Büyüyecekler bu çocuklar da tıpkı bizler gibi. Ve bizler de ana-babalarımız gibi ‘Büyüdükçe dertleri de büyüyor.’ diyeceğiz. O sebeple ne bugünkü sorunları büyütmenin ne de henüz zamanı gelmeden geleceği dert etmenin anlamı yok. Rahat olmak lazım. Rahatlayın.

Bu defayı kısa bir merhaba kabul edin lütfen. Çünkü; gerçekten yalnızca kısa bir merhabaydı.

Eyvallah!

özgür tamşen yücedal

 
2 Yorum

Yazan: 18 Eylül 2016 in GÜNLÜK, GENEL

 

bir baş soğan

Screen Shot 2016-08-28 at 9.25.30 PM

Kokar mıyım diye endişe etmeden soğan yemenin dayanılmaz mutluluğu içindeyim. Uzun zamandır ilk defa bu akşam Ouzla yapayalnızız. Kutlama olarak bir baş kırmızı soğanı dün pişirmiş olduğum zeytinyağlı taze fasulyeye katık yaptım. Az önce bitti. Derin derin soluyor, soluğumu kokluyor, hasret gideriyorum. Pastırma bir, soğan iki, en sevdiklerimden ve kokacağım endişesiyle doyamadan gideceklerimden. Insanoğlu her şeyin yokluğuna alışıveriyor gerçi. Zaman ilaç olsun olmasın alışılıyor. Yaşam işte; düşüp düşüp kalkabilme sanatı. Hepimiz birer sanatçıyız. Düşe kalka, yapa boza, yeniye hemen alışa, eskiyi unuta unuta yaşıyoruz. Yalana dolana, riya, vefasızlığa, bile bile kanmalara, gözünün gördüğüne inanamamalara, yüzün her türlüsüne, yüzsüzlüğün daniskasına da alışılıyor. Şahsım adına, bizzat benim arada hâlâ şaşırdıklarım oluyor, olmuyor değil. Farkına vardığımsa; umurumu kaybetmişim. Umursamaz olmuşum. Halbusem farkına varamadan olmuşum, olmuş bitmişim benim haberim olmamış. Bu zamanda kullanılmaya devam ediliyor mu, bilmiyorum. Bizim çocukluğumuzda moda bi’laf vardı: ‘ Sikimden aşağı Kasımpaşa ‘ diye. Gerçi ben pek rahat söyleyemezdim, siki olmayanların kullanmaları mübâh mıdır bilemediğim için di bilememişliğim. Şimdilerde bu da umurumda değil. Olup olmamasının pek bir ehemmiyeti kalmadı. Konu soğandan bu uzva geldi. Gerçekten planlı değildi. Hayır, kimseyi iplememeye çalıştığım bir gün falan da değil. Olacak olana engel olunamıyor kanıtı bir durum yaşadığım, inanır mısınız? Inanın ya da inanmayın durum bu.

Bu yaz bir kez daha saatlerimi geçirdikten, neredeyse iki günde bir uğramak istememden anladım ki; ben nalburlarda vakit geçirmeyi çok seviyorum. Çok uzun yıllar paçalarında beton kalıntıları, üzerinde kereste kokusu olan inşaat mühendisi  babamın kızı olmamın mutlaka etkisi vardır. Babamı hergün özlüyor oluşumunsa etkisi inkâr edilemez. İşte bu özlem içimde, ben özlemimin peşindeyken ardımıza Ouzu da taktım keresteci, nalbur, kaynakçıy dı falan dolandık. O da en çok nalburu sevdi. Dört günlük süreyle verandada masa üzeri atölye kurduk. Ve pek tabii elimize ne geçerse boyadık, onu ona – bunu buna çakıp durduk. Durmak zorunda kaldık. Niye mi? Üzerine yağlı boya sürülmeyecek sehpamızı yağlı boyayla boyadığım ve tiner kokusundan kafayı bulmaya başladığımız için. Sehpa için üzülmeyin, marangozhaneye götürdüm şimdi eskisinden bile yakışıklı, hatta ve hatta şu an ayak topuklarımla münasebette.

Işte günler böyle geçip gidiyorlar ya da günler yerlerinde duruyor bizler onların içinden geçip gidiyoruz. Farketmez! Sonuç olarak geçip gidiyoruz. Kimimiz bekleye bekleye neyi – kimi beklediğini unutmuş, kimimiz unuta unuta neyi unuttuğunu unutmuş, kimimiz sorulardan yorulmuş, kimi kendini kaybetmiş sapağı kaçırmış. Hâllerden hâl beğenin… Zaten devlet salıvermedi mi; OHAL diye. Kanunî yani ey millet, seçin bir hâl kendinize. Benim bu akşam için seçtiğim biraz kokulu oldu. Ama seçen ben, memnun – memnuniyetsiz olan ben… Her şeyiyle benim olan bir hâl içindeyim.

3. Köprü de açıldı. Helal olsun. Yok helâlim açılmasına değil yahu, kucakta çoluk çocuk, sıcak – uzun yol – trafik demeden yalnızca selfi çektirmek için onca yolu tepenlere. Kesilen ağaçlar, açılan – sonuçlanamayan – sonuçlanmayacak onca dava unutuldu, tamam. Abicim o köprü de diğerleri gibi bizim paralarımızla yapıldı. Yetti mi? Hayır! Yapılması için maaşlaradan kesilenler bitmedi. Tıpkı diğer köprülerde olduğu gibi üzerinden geçmek zorunda kaldığımız her sefer ödemeye devam edeceğiz. Gerçi diğer açıdan bakarsak; ömür boyu ödenecek olsa bile ev sahibi olmanın bu kadar zor olduğu bir ülkede köprümüz olmuş, kutlamayalım mı? Helâli hoş olsun. Kazadan beladan korunsun. Ağız tadıyla üzerinden geçmek nasip olsun. Amin.

Güzel hâller seçmeye bakalım. içimizi temiz tutalım.

özgür tamşen yücedal

 
Yorum yapın

Yazan: 28 Ağustos 2016 in GENEL

 

incir ağacı

Screen Shot 2016-08-12 at 1.56.51 AM

Çocukken ben, henüz 10 yaşında olmamışken 10’lu yaşlar çok büyümüş gelirdi. 10’lu yaşlarımda 15’ten büyük olan yaşlar, 20’lerime geldiğimde 30’lu yaşlar büyümüş gelirdi. Derken derken bir baktım 30’uma gelmişim. Işte o yıllarda 40’lı yaşlar çok genç gelmeye başladılar. Şimdilerde 40’ın başındayım bütün yaşlar çok genç geliyor; 50’ler, 60’lar, 70’ler….

Ne kadar yaş alınırsa alınsın insanın içinin yaşlanmasının çok zor, bir o kadar da kolay olduğunu gördüm. Yaşı ilerlemiş olduğu halde dans edenleri gördüğümde mesela aman tanrım nasıl garip gelirlerdi. Ne işleri olurdu o yaştakilerin dansla, eğlenceyle, aşk meşkle falan. Her şeyi olduğu gibi bu yadırgamalarımı da yedirtiyor bu hayat bana. Aman durun be! Elf’in arkadaşlarının yanında ulu orta dans falan etmedim (henüz). Evde kendi aramızda hafif kıvranmaya başladığımda bile farkediyorum alttan gülümsemesini. Hâlbuki küçükken ne kadar hoşuna giderdi beraber dans etmemiz. Ha umurumda mı? Tabii ki, hayır. Bugüne kadar bir vukuat olmadı, şükür. Insanın elinde olmuyor valla, içimde havai fişekler patlıyor muş gibi hissediyorum zaman zaman. Ne bileyim şu sıra televizyon kanallarında vizyonda olan bir diziye baktık mesela bu akşam İlkay’la; ben gene koltuk tepelerinde, heyecanlı. Hayır, ne oluyor sana be kadın, yalnızca dizi işte, rol yapıyorlar. Bu kadar içselleştirmek nedir yani! Bu bile pek sık olmadığından, olduğunda kapıp koyveriyorum kendimi. Ulannn! İlkay reklam arasında müsaade isteyip evine geçmişti fazla mı kaptırmıştım acaba…

Bak şimdi konu nerelere geldi. Konuyu buralardan cenazeye nasıl bağlayacaksam!

Bağlayamadım! Direkt dalıyorum, okurken siz ikinci paragrafı aradan çıkarırsınız:

Biz yaz aylarını köyde geçiriyoruz. Köyde yaşadığımız evin hemen yakınında da mahalle cami var. Dolayısıyla okunan tüm selaları duyuyoruz! Sonra mahalleliden öğrendiğim üzere bu yazdıklarımı not almama, günü geldiğinde yazmama sebep olan selanın sahibi 75 yaşındaymış.( yaşındaydı.) Yaşını duyunca bir anda   ‘’Genç miş, allah rahmet eylesin.’’ deyiverdim. Uykusunda ölmüş. Sabah bir uyanmışlar adam ölü. Sağlıklıy mış. Bir anda yani, ölmüş yani. Ne bileyim insan yiyebildiği, içebildiği, rahatça işeyip sıçabildiği, ağlayıp gülebildiği yaşlarda ölmemeli. Ölüm gerçekten kimseye yakıştırılmıyor, yakışmıyor. Toplum içinde ölüm yakıştırılınlar da ölmüyorlar zaten. Laf aramızda ‘’Kötüye bir şey olmaz.’’ lafına insanın zaman zaman inanası gelmiyor değil hani.

Olmuşla olacağa da bir şey yapılamıyor gerçi. Bak gene başladım. Geçen farkettim ki; çevremdeki birçok kişi gibi benimde hayatım birkaç kalıplaşmış cümle etrafında dönüp duruyor.

Vardır bir hâyır.

Nazar çıkmıştır.

Hayırlısı buy muş.

Nasipse!

Nasip değil miş.

Sonumuz hayr olsun.

Her şeyin başı sağlık,.

Sağlık olsun.

Tabii en özlü iki söz;

Siktir et.

Koyver rahvan gitsin.

Yalan bu dünya valla. Günleri sonsuz muş sanıp boşa, boş şeylerle harcayanlara inanamıyor oluşum gün geçtikçe büyüyor. Hele hele şu başkalarıyla, başkalarının onlar hakkında ne düşündükleriyle kafayı bozmuş olanlara hiç inanamıyorum. Insan kendini tüm çevresinin merkezine nasıl oturtabilir. Hadi o çevrendekilerin hepsi birer amsalak, peki sen bunu neden o kadar umursarsın? Başkalarının neden bu kadar umurlarında olasın? Asıl önemlisi; neden kendin kendinin bu kadar umurundasın? Ego nasıl bu kadar kocaman olabilir? Mutluy muş numarası yapılan süre uzadıkça insanlar gerçekten mutlu olabiliyorlar mı? Bak lafı gelmişken itiraf edeyim; ben her zaman hatta baya baya uzun süreler mutlu hissetmiyorum. An be an değişiyor mutluluk – mutsuzluk seviyem. Şükürsüzlük asla değil. Mutsuzluklarım için bile şükrediyorum, sağlık olsun. Başkaları hakkında yazmış olduklarımı kafanıza takmayın, benimde umurumda değil. De; şu instagramda fotoları, zaman zaman okuduğum yorumları her gördüğümde bunlar aklımdan geçiyorlar da niyeyse sizinle de paylaşayım dedim. Şimdi bu gıybet mi oldu? Aslında daha demek istediğim ne çok şey vardı onlar gibiler hakkında ama bizene. Bir de; gıybet olduysa gıybetin günahı benim, size bir şey olmaz korkmayın.

Ayyy ne çene ne çene bu saatte. Bakın son olarak ne diyeceğim; son günlerdeki tebessümlerimin sahibini açıklamak istiyorum: İncir Ağaçları. Nasıl güzel kokmaktır yahu. Bu öğlen arabayı yol kenarına çekip bir tanesinin altında oturdum biraz. Tavsiye ediyorum siz de yapın. Çok tanıdıklar, samimiler hiç yabancılık çekmiyorsunuz. Kokularını her duyuşumda bana çocukluk yıllarımı, İhsan Eniştem’in yaptığı incir reçellerini, kahvaltı serinliğini, çay kokusunu hatırlatıyorlar. Yeşil. Sarı. Bir sevilene randevu verilecek çok güzel bir yer mesela. Viloların bahçesinde var mıydı acaba, hatırlayamadım. Belki babamı İncir olmasa bile İğde Ağacı’nın altına çaya götürür. Ikinizi de çok özledim. Hasretle öperim.

Melekler korusun.

özgür tamşen yücedal

 

 
Yorum yapın

Yazan: 12 Ağustos 2016 in GENEL

 
 
%d blogcu bunu beğendi: