RSS

Aylık arşivler: Ekim 2012

hoşgeldin!

 

Aradın, geleceğinin haberi geldi, heyecanı geldi.

Sarhoş oldum.

Avare oldum.

Aldım elime yüreğimi dolanıp durdum.

Sabah oldu. Akşam oldu.

Tekrar sabahlar, akşamlar oldu

Gittiler…

Güneş çok aheste, ay çok uyuşuk, ben çok sabırsız.

Sonra o sabah, geleceğin günün  sabahı oldu.

Günün güneşi, bulutları geldiler.

Kanat çırptılar gökyüzünde kuşlar.

Ardı sıra uçaklar geldiler

Bir bir…

Yolcular indiler seni getiren uçaktan

Seni bana, şehrime getiren uçaktan.

Kokun geldi yolcular arasından.

Sonra su gibi yüzün göründü yolcular arasından.

Elimde günlerdir sıkı sıkı tuttuğum heyecanım kanat çırptı

Uçtu!

Sen geldin.

Soluğum geldi.

Hoşgeldin.

Aşk getirdin.

ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

 

Reklamlar
 
2 Yorum

Yazan: 30 Ekim 2012 in DENEMELER & RÜYALAR

 

Etiketler: , , , , , , , , ,

iyi bayramlar!

“Hayata rasgele serpiştirilmiş ilahi ikramlar, kıymet bilen kullara her daim bayram yaşatır.

Nefes almak bayramdır mesela; günün birinde soluksuz kalınca anlar insan…

Görmenin nasıl bir bayram olduğunu karanlık öğretir; sevmeninkini yalnızlık…

 Sızlamayan her organ, hele de burun direği bayramdır.

Bayramdır, elden ayaktan düşmemek, zihinden önce bedeni kaybetmemek, kurda kuşa yem olmayıp ‘Çok şükür bugünü de gördük’ diyebilmek…

 Sevdiklerinle geçen her gün bayramdır.

Küsken barışmak, ayrıyken kavuşmak, suskunken konuşmak bayramdır.

Bir kitabı bitirmek, bir binayı bitirmek, bir okulu bitirmek, kâbuslu bir rüyayı, kodeste ağır cezayı bitirmek bayramdır.

 Yoğun bakımda sancılı geceyi ya da kangren olmuş bir ilişkiyi bitirmek de öyle…  Vuslat da bayramdır öte yandan…

Endişe içinde beklediğinden mektup almak, telefonda ansızın sesini duymak, deli gibi burnunda tütenin boynuna sarılmak bayramdır.En acıktığın anda dumanı tüten bir somunun köşesini bölmek, korktuğunda güvendiğine sarılabilmek, dara düştüğünde dost kapısını çalabilmek bayramdır.  Bir sürpriz paketinden çıkan hediye, tatlı bir şekerlemede üstüne serilen battaniye, saçlarını müşfik bir sevgiyle okşayan anne bayramdır.

‘Ona güvenmiştim, yanılmamışım’ sözü bayramdır.

Hiç aldatmamış, aldanmamış olmak bayram…

Yeni bir sözcük öğrenmek, bir tünelin sonuna gelmek, müzmin bir işin kapısını çarpıp uzun bir yola çıkıvermek bayramdır.

Zorluklara tek başına göğüs gerebilmek, gereğinde haksızlığın üstüne yalın kılıç yürüyebilmek bayramdır.

Yeni eve asılan basma perdeler, alın teriyle kazanılmış ilk rızkın konduğu çerçeveler, yüklü bir borcun son taksiti ödenirken sıkılan eller bayramdır.  Evde yalnızlığı noktalayan insan nefesi, akşam kapıda karşılayan yavuklu busesi, sevdalı bir elin tende gezmesi, nice adağın ardından çınlayan çocuk sesi bayramdır.  Sonrasında gelen ilk diş bayramdır, ilk söz bayram, ilk adım, ilk yazı, ilk karne bayram…  Güne gülümseyerek başlamak bayramdır.  ‘İyi ki yanımdasın’ bayram, ‘Her şeyi sana borçluyum’ bayram,  ‘Hiç pişman değilim’ bayram…  Evlatların mürüvvetini görebilmek, eve dolu bir torbayla gidebilmek, konu komşuyla yarenlik edebilmek, akşamları eskimeyen bir keyifle çay demleyebilmek bayramdır.  Zamanı donduran eski fotoğraflara nedametsiz bakabilmek, altı çizilmiş eski kitapları aynı inançla okuyabilmek, yol arkadaşlarının yüzüne utanmadan bakabilmek bayramdır.  Alnı açık yaşlanmak bayramdır; ulu bir çınar gibi ayakta ölebilmek bayram…  Bunların kadrini bilirseniz, kıymet bilmeyi öğrenirseniz her gününüz bayram olur.

Meraklanmayın, öyledir diye size deli demezler.

Deseler de böyle delilik, bayram artığı günlerdeki nankör akıllılıktan evladır.

CAN YÜCEL

Üzerine söz söylenemeyecek sözler ve iyi bayramlar dileklerim!

Sevgiyle ışıkla…

özgür

 
7 Yorum

Yazan: 25 Ekim 2012 in GÜNLÜK, İNSANOĞLU

 

Etiketler: , , , , ,

ela, lale, le, la, el, ele…

Oğuz: Lıııı! Iıııı neydi ya?

Ben: Le, le, leeee oğlum le!

Oğuz: Tamam tamam le.

Ben: Burada ne yazıyor?

Oğuz: Of yeter anne tüm vaktimi çalıyorsun zaten bir sürü işim var artık. Eve gelince  ‘’bonjur’’ diyeceğim, spor yapacağım, ödevlerimi yapacağım. Peki, ben ne zaman oyun oynayacağım? Bütün vaktimi çalıyorsunuz?

Ben: Tamam hadi şu sırayı da bitirelim.

Oğuz: Neden doğarken öğrenmiş olmadım ki şu okumayı, yazmayı? Allah baba bi de hastalıklarla, savaşları yaratmasaydı ne güzel olurdu!

  Geçen bir arkadaşım ‘’Beyninin sol tarafını çok kullanıyorsun Özgür. Bu kadar düşünme. Ara sıra sağ tarafa geç. Gör bak nasıl sakin o taraf.’’ dedi. Ama gel gör ki, ne sol ne de sağ şerit kaldı bende. Beynin içi bildiğin Çarşamba pazarına döndü. Gece yatıyorum: ELA ve LALE tutuşmuşlar EL ELE, TOP ATıyorlar, ATA OT veriyorlar. ELA, LALE ALıyor. ELLER dönüp duruyor tepemde. Oğuz okuma-yazma işini bir çözsün bir daha telaffuz etmek istemiyorum bu iki adı. ELE de EL diyen ne olsun? Takacam başka bir isim. Read the rest of this entry »

 
8 Yorum

Yazan: 22 Ekim 2012 in ÇOCUKLAR, GÜNLÜK

 

Etiketler: , , , , , , , , , ,

sevelim sevelim de…

Bu dünya ne sana ne de bana kalmaz. Sultan Süleyman’a kalmamış… Ama ben artık biliyorum kime kalacak: Kedilere! Gülmeyin valla böyle giderse bu dünya kedilere kalacak. Hayvan sevgisi tamam da, abicim bu kadar boku çıkartılmaz ki. Yer gök kedi oldu. Gerçi sorun hayvancağızlarda değil kedi severlerde.

Mesela benim yan komşum… Yeni bebekleri oldu arkadaki komşunun kedileri yüzünden evi havalandırabilmek için kapı-baca açamıyor. Çünkü bir, iki değil onlarca kedi yerleşti bahçelerine. Ki aynı kediler yüzünden Elif bile soğudu hayvanlardan. Gırtlağımıza kadar kedi olduk.

Bir diğer arkadaşımın yan komşusu olan herif; kızı ve karısına sözlü, fiili şiddet uyguluyor. Arkadaşımın çocuklarının gelen çığlık kıyametlerden psikolojileri bozuldu. Ama adam bir HAYVANsever, üç köpek besliyor.

Hele bir diğeri var ki; üç yaşında oğulları kalp ameliyatı oldu, enfeksiyon riskine karşı her yeri dezenfektanladılar. Gelin görün ki apartmandaki karşı komşularının kedi sevgisi boyut atladığı için her sabah kapıyı açıyorlar karşılarında kedi kakaları. Koku deseniz apartmana girilecek gibi değil. Kendiside bir hayvan sever olan, sokak hayvanlarının sularını, yemeklerini eksik tutmayan arkadaşımız doğal olarak çocuğunu dünyadaki tüm kedilerden çok seven bir anne olarak kedi katliyamı yapabilecek noktaya geldi. Düşünsenize bundan kısacık bir süre önce kalbini öpüp koklayarak ameliyat masasına yatırdığı çocuğu şimdilerde kendi evlerinden çıkamaz oldu.

Ben her şeye tamamım arkadaşlar, hayvan sever, din sever, doğasever, at sever… Olalım, sevelim bir şeyleri ama önce insan olalım. Başkalarını anlayabilmek, saygı gösterebilmek için onların yaşadıklarını yaşamamız mı gerekiyor. Saygı gösterip, toplum içinde yaşayamayanlar da defolup gitsin, kırsalda yaşasınlar. Kendileri dışında kimseyi sevmeye sevmeye yaşasınlar.

Pek bi Cuma yazısı olmadı fakat ben bunları düşüne düşüne, elimde üç yaşında bir kalp sabahı sabah ettim. Valla diyorum; bu kadar sevebilip, koruyabilip, kollayabilseydik eğer birbirimizi daha güzel günler yaşıyor olurduk.

Hadi sizlerle paylaştım az biraz rahatladım. Şimdi bir saat kestireyim sonrada  işe gideyim.

İnsanlar el ele tutuşsa, birlik olsa

Hayat bayram olsa…

ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

Fotoğraf: Nesrin Sevimli

 
4 Yorum

Yazan: 19 Ekim 2012 in GÜNLÜK, İNSANOĞLU

 

Etiketler: , , , , , ,

hayattan ne öğrendiler? ( Erol Günaydın )

1933 – 2012

Hayatı; Beyoğlu’nda, Galatasaray’da, koskocaman demir parmaklıkların ardındaki bir eğitim kışlasında, Mekteb-i Sultani’de öğrendim. İşte, orada gözümü açtım dünyaya; orada başladım dünyayı tanımaya ve öğrenmeye. Önce, sevgiyi, sevmeyi öğrettiler. Ben de, başladım sevmeye, okulumu, sınıfımı, derslerimi, öğretmenlerimi, arkadaşlarımı, çevremi ve çevremdekileri… Boy boy büyüdükçe, sevgim de büyüdü, olgunlaştı.

Beyoğlu’nu, Beyoğlu’nun güzelliklerini sevmeyi öğrendim. Çiçek Pasajı’nı, Degüstasyon’u, Lambo’nun Meyhanesi’ni, meyhanelerde tanıdığım şairleri, yazarları sevdim. Onlar; şiirleri, romanları, hikâyeleri sevdirdiler bana.

Bir başka güzeldir sinemalar; ama sonra tiyatroyla tanıştım. Ve tiyatroya âşık oldum. Yıllardır hala sürer bu sevdam. Bütün hayatım boyunca; sevgiyi, sevmeyi, aşkı öğrenmişim demek ki…

Ben bir aşığım; gönül sazında ağıtlar yakıp, bana sevgiyi, aşkı öğreten dostlarımı, sevdiklerimi arıyorum. Nerede benim şairim, Edip Cansever’im? O canını sevdiğim şair ile bedestenden bir yolculukta votkanın yanına katık ettiğimiz vişnelerle kırmızıya boyadık, bütün meyhaneleri. Sonra Asmalı Mescit ile kırdık şişeyi.

Nerede benim filozof şairim; Özdemir Asaf’ım? Kimi akşamlar şaraba bulanırdık kimi zaman votkanın içindeki limon kabukları gibi sararırdık. Kimi zamanda şişelerden kadehlere dökülürdük. Sözleşmiş gibi, sabahları çorbacıda buluşurduk. Dost kokulu geceler biter, gün işkembe çorbacısının içine düşerdi. Sonra uykular yapışır yakamıza, bizi sürüklerdi.

Yeniden başlayan günün akşamı, tiyatroya koşardım. Elimde bir oyuncak tabancayla, beni orada Altan Erbulak’ın beklediğini bilirdim. Oyun başlayana kadar, biz kendi oyunumuzu oynardık; ‘’ Esir Almaca ‘’. Birbirimizin sevgilerine esir olurduk. Tiyatronun boş günlerinde, Cağaloğlu’na, Bab-ı Ali’ye giderdim. Halit Çapkın, Turhan Aytul, Bedri Koraman, Namık Sevig, Hasan Pulur ve Şükrü Gülesin hep birlikte yürürdük geceye.

Sanki Beyoğlu’nun her köşesinde bir çiçek vardı. Çiçekler kokardı, dostlar kokardı sokaklar. Kaldırımlarda üçgenler çizerek giden, bir değerli ressamımız vardı; Erdoğan Değer. Yolları kazan işçilerin elinden kazmayı kapıp, ‘’ Ver işçi kardeşim, ver o kazmayı, senin yerine ben kazayım. ‘’ diyen, sonra da işçiden küfür yiyen Koca Cahit Irgat nerede? Nerede bütün bu insanlar? Nereye gittiler?

Kayışdağı, Çamlıca Tepesi var İstanbul’da; Kaf Dağı yok ki ardına gittiler diyeyim. Şimdi bir kaşık dost, bir kaşık sevgimle kaldım bu dünyada.

Hiçbir şey bilmiyorum; ne internetten anlıyorum ne bilgisayardan. Telefonun ‘’ Yes ‘’ ine basıp konuşuyor, ‘’ No ‘’ suna basıp kapatıyorum.

Bütün bildiğim; öğrendiğim; sevgiymiş bu dünyada.

Şimdi içinde bulunduğum kaşıkta, ecelin beni ‘’ Ham ‘’ yapmasını bekliyorum. Ne diyebilirim… Afiyet olsun.

EROL GÜNAYDIN

‘’ Hayattan ne öğrendiniz? ‘’ sorusuna bu yanıtları 2010 yılında vermiş usta oyuncu. Bloğa geçirirken, her kelimede, her satırda  ‘’ Acaba biz ne öğreniyoruz bu hayattan? ‘’ , ‘’ Ne kadar şanslıymış. ‘’ , ‘’Yaşadığı son yıllarda insanlardaki sevgisizliği, yozlaşmayı gördükçe acılanmış, bizler için üzülmüş müdür? ‘’ diye düşünmekten alamadım kendimi. Edip Cansever’ler, Özdemir Asaf’lar, Altan Erbulak’lar, Hasan Pulur’lar, Halit Çapın’lar, Erdoğan Değer’ler ve bu dünyaya izini bırakmış niceleriyle geçen hayat. Gerçekten,  gidenler nereye gittiler?  İstanbul’da Kaf Dağı yok ki ardına gitmiş olsunlar. Sonra dedim ki kendi kendime;

‘’ Hiçbir yere gitmiyorlar aslında. Tablolarında ki fırça darbelerinin altında, anlattıkları hikâyelerde, yazdıkları romanlarda, bastıkları notalarda, baktıkları kameranın ardında yaşamaya devam ediyorlar, edecekler. Takii bizler görmekten, okumaktan, dinlemekten, izlemekten, şarkı söylemekten vazgeçinceye kadar. Hayaller kurmaktan vazgeçinceye kadar. Umutlarımızın ucunu bırakıncaya kadar. İnsanlığımızı, sevgimizi kaybedinceye kadar ölmeyecekler. ‘’

Selam Olsun!

ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

 
 

Etiketler: , , , , , ,

” müzik asla durmaz ”

  Şu an saat 24:00, filmi izlemeyi yeni bitirdim. Kalkıp sırayla çocukların odalarına gittim. Üzerlerini örtüp öylece durdum bir süre yanlarında. – Gerçekten nasıl hızlı büyüyorlar. – diye geçirdim aklımdan. Sonra elime kalem, kağıt alıp yatağıma oturdum. Üşenmeden aldığım yaşları işaretlediğim bir  doğru çizdim. Alt sırasına Elif’i doğurduğum yaştan itibaren onun yaşlarını işaretlediğim bir doğru  daha çizdim. Kafadan bir yirmi üç yıl ve onu takip eden on beş yıl. Arada ki mesafe hep aynı. Mesafe hiç kapanmayacak. Çünkü geri dönüşüm yok. Farkettim ki ben onun sekiz – dokuzuncu yaşında falan kalmışım. Her sohbetimizde, her alışverişe çıkışımız da, her güldüğü şeyde, izlediği her filmde, beraber geçirdiğimiz her an da bıkmadan usanmadan çabalıyıyorum ama yok dönüşüm yok. Bir daha on beş yaşında olamayacağım. Ama çabalıyorum hatırlayabilmek için. Hatırlayıp anlayabilmek için.

  Dedim ya; sekiz – dokuzuncu yaşlarında kalmışım diye. Bazen aslında çoğu zaman, o yaşlarında yediği şeyleri yemekten, dinlediği müzikleri dinlemekten, giydiği renkleri giymekten hoşlandığı, aynı doğrulara inandığı  gibi saçma sapan şeylere inanır buluyorum kendimi. Ama büyüyor, büyürken tıpkı bizler gibi değişiyorlar. İnsanlar bir beş yıl önceki hallerine bile yabancılaşırlarmış ya düşünün artık yabancılaşmayı.

  Bu filmi izlerken  ve dehşet verici şekilde korktum. Pişmanlık biriktirmekten korktum. Paylaşılmamış güzel hatıraların, söylenmemiş güzel sözlerin, yenmemiş hamburgerlerin, içilmemiş her türlü zıkkımın pişmanlığını biriktirmekten korktum.

  Bir babanın ( , J.K. Simmons ),  oğluyla (Lou Taylor Pucci ) yeni hatıralar edinebilme çabası, söyleyemedikleri, anlayamadıkları için özür dileyiş şekli hayranlık uyandırıcıydı. Annenin ( Cara Seymour ) kendini sorgulayışı, ayakta kalışı. Hele müzikler: The Beatles – The Doors – Grateful Dead – Jimi Hendrix … Aslında  50 – 60 – 70 lerin klasikleşmiş gruplarının dünyaca ünlü parçaları enfes bir müzik ziyafeti yaşatıyor.

  ‘’ Müzik Asla Durmaz ‘’  2011 yapımı, yönetmenliğini Jim Kohlberg’in yaptığı, gerçek bir hayat hikayesinin konu alındığı, Oliver Sacks’ın ” The Last Hippie ” adlı romanından uyarlanmış bir film.

Yazacak son söz gelmiyor aklıma. Saatte kaç oldu. Bu saatten sonra ” İyi uykular! ” dan başka söylenecek pek bir şeyde yok zaten.

Haydi iyi uykular!

ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

 
 

Etiketler: , , , , ,

 

 

EVDE GEÇEN PAZAR GÜNÜNÜN MAHMURLUĞU

=

NEYE UĞRADIĞINI ŞAŞIRTAN PAZARTESİ SABAHI

+

YEŞİL ÇAY

+

RİHANNA

Özgür Tamşen Yücedal

 
Yorum yapın

Yazan: 15 Ekim 2012 in DİNLEDİM, GENEL

 

Etiketler: , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: