RSS

Kategori arşivi: GEZDİM

boyuna çizgili

InstasizeImage-7Merhaba!

Az gittim uz gittim dere tepe düz gittim. Git git ne oldu? Giderken götürdüklerimle geri döndüm. Yani; dön dolaş kürkçü dükkanındayım, şükür. Biraz dolambaçlı bir girizgâh oldu tamam. Elf’le bi’kaçıp geldik. Bu kısa kaçamaktan çıkarımlarıma gelirsek tatil özeti:

Sevgilisi olan ya da sevgilisinden ayrılan hiçkimseyle tatile gitmeyeceksin, evladın bile olsa. Tabii senin anlatabileceğin bir sevgilin yoksa…

Türkler her yerde.

Bilmediğin şehirlere gitmek demek sürekli kaybolmak demek. Ki; kaybolmak güzel şey.

Yurdışına gitmek; paramızın pul oluşunu kendi ülkende hissettiğinden daha derinde hissetmek demek.

Demleme çayı özlemek demek.

Internet bağlantısı izi sürmek demek.

Her horoz kendi çiftliğinde öter demek.

Özlemek demek.

Bla bla bla… Kavuşmak güzel şey vesselam.

Bilgisayarın başına oturmama sebep aklımdakine gelirsek; geçenlerde not almışım ‘’Gençliğimde şikayet ediyorken yaş aldıkça yolunu gözlediklerim.’’ diye. Yaşlanmak yerine yaş almak yazınca anlam değişmiyor, biliyorum. Hani böyle kandırmaca, avutmaca, kibarlaştırmaca babında yani. Aman neyse ne işte.

Not aldığım o geçenlerde, tam regl dönemime denk gelen dönemdi. Ulan dedim kendime kendim, yıllarca yıllarca sevmedin şu kanlı dönemi bak şimdi şu haline, günü gelsin diye yolunu gözler oldun. Menopoza girince kadınlığından birşey mi kaybedeksin, hayır. Sanırım derdim gençlikten kaybedilenler.

Misal; neredeyse tüm çocukluk, gençlik dönemim gür saçlarımın kabarıp şekle girmemesini dert etmekle geçti. Gel gör ki; son yıllarda gür kabarık görünsün diye saçlarıma nasıl bakacağımı şaşırmış durumdayım.

Çocukken okuduğumuz kitaplar karşılığında babam harçlık verirdi. Şimdilerde zaman oluyor harçlıklarım yetmiyor istediğim kitapların tümünü almaya.

Zaman bol gelir canım sıkılırdı mesela. Artık birşey yapmadan bekliyorum bazen sıkılsın o can diye, götü yemiyor sıkılmaya benim korkuma.

Ödev yapmak zor gelirdi. Yıllardır çocuklara verilen ödevleri onların yerine yapa yapa tatmin olamadı ödev yapma açlığım. Sonunda kullanıldığımı ve onlara kötülük ettiğimin farkına vardığım için bıraktım, açım.

Uzunca yıllar et yemeyi pek sevmedim. Böbreğin birini kaybettik, protein alımı dengeli olmalı derken ben oldum tam bir etçil. Buna da şükür.

Bu sabah ipliği iğneye geçirirken çok zorlandı gözlerim, zamanımı alsa da inat ettim geçirdim. O inat kimeyse? Sakın yanlış anlaşılmasın bu iğne & iplik örneğini vermemin kesinlikle twettlerde dolaşan ‘’ Ön sevişme önemlidir, ipliği bile iğneye geçirmek için defalarca yalıyorsunuz.’’ geyiğiyle asla alâkası yok. Valla! Sonra babam arayıp ‘’Kızım utanmıyor musun öyle şeyler yazmaya………’’ diye bir başlıyor, başladığı yerde Vilo’da giriyor devreye bağlıyoruz konferansa. Ben yalnızca safiyane olarak görme yetimin azalıyor olduğundan duyduğum endişeyi yazıya getirdim.

Saçlarımı boyatma, makyaj yapabilme izini annemden çıksın diye kaç yıl bekledim, inanamazsınız. Keşke bir o kadar yıl daha en azından yarısı kadar daha izin vermesey miş. Saçlarımın kendi rengini kaybettim. Yanında sigara içmeme de uzun yıllar müsade etmedi. Keşke hiç etmesey miş. Gerçi saatler süren sohbetlerimiz bu kadar uzun olabilirler miydi, bilemedim.

Yok ya; düşündüm de azalan vücut kıllarından şikayetim yok. Kıl sorunu büyük sorun abicim.

Dişlerimi fırçalamaya da erinirdim. Anammmm şimdi neredeyse her sigara (kahveden) sonra fırçalıyorum. Fırçalamayı geç, diş eti çekip gitmesin diye gargara margara.

Ben bu eriyen kemikler, sarkan deri, çekilen diş etleri, beyazlayan (dökülen) saçlar, küsen kaş, bölge bölge yerleşen kiloların topunun amk. İnsan insana nankör de bu bedenin sahibine nankörlüğü nedir be kardeşim. Yerin çekimininde cehenneme kadar yolu var. Sen kendini çekip dur, değil mi? Nedir derdin benimle yahu! Bırak beni benimle, çekme…

Ruhumuz da yaşlanıyor mu sizce? Eğer yaşlanıp sarkıyorsa, ruhumuzun sarkan yerlerini toparlamak mümkün mü? Elf bu sabah uçak yolculuğumuz sırasında ‘’Anne baksana bulutların içine gömüldük, saklanıyormuşuz gibi…’’ dedikten sonra ‘’Hayattaki amacın ne senin anne? Bir hayalin var mı? Ne yapmak istiyorsun?’’ diye sordu. O sordu, ben bulutlara saklandım. Bu soru için geç kalınmış bir zamanda mıyım? Hayalim var mı? Yapmak için heyecan duyduğum birşey… Saklandığım bulutun içindeyim hâlâ. Cevap ya da bir çıkar yol bulunca tekrar dönerim.

Sevgiyi ıskalamayalım. Aşka saygı duyalım. Aşkın mutlu sonlar için olmadığı sırrını aşıklara söylemeyelim. Çözümün parçası olalım. Bedenimizi fabuk sabuk işler için fazla yormayalım. Felsefik düşüncelere fazla dalmayalım, uğraşmaya değmez. Yeşili koruyalım. Maviliklere dalalım. Enine çizgili şişman, boyuna çizgili desen zayıf gösterir, unutmayalım.

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

 

 

 
Yorum yapın

Yazan: 22 Mayıs 2016 in ÇOCUKLAR, GÜNLÜK, GEZDİM

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , ,

sıradaki!

  Hani bu insanların çoğunu anlayamıyorum ya ben, işte artık anlamakta istemiyorum. Bana ne, ne halleri varsa onu görsünler. Geçen gün, o anlayamadıklarımdan birine daha rastlayınca kesin kararlandım, istemiyorum.

   Ve o sohbette anladım ki en anlayamadığım tür:  Durmadan eleştiren cins. Onu, bunu, otu, boku her şeyi eleştiriyor yalnızca kendilerine dokunmuyorlar. Ben de ona ve onun gibilere baktığımda eleştirilebilecek dünya şeyler görüyorum ama bana ne, beni ben bağlarım. O’da ( onun gibiler de ) bir bağlasa hatları kendine şaşar kalır, eleştire eleştire bitiremez bu defa kendisini. Bak aslında bu sebepten mi acaba sürekli dışarıyla ilgileniyor olması, içinde, kendinde, hayatında beğenilecek bir şey olmadığını biliyor olması mı? Bir de; o kadar eleştiresi olanlar açıp kendi götlerine baksınlar!

Hiçbirimiz kusursuz değiliz. Ben de değilim, sen de değilsin, onlarda değiller. Bugüne kadar olduğu gibi hep de olacak eksiklerimiz, kusurlarımız. Boş verelim gitsin allah aşkına yahu!

   Ayyy oturmuş neyi düşünüyor ve de en önemlisi kıymetli vaktimi harcıyorum şimdi ben. Asıl garibi; ben de onlar gibi eleştiren cinsten mi oldum bunları yazarak? Sanırım öyle oldum. Iğğğğ! Tamam, tamam konu kapandı.

   Sıradaki!

   Ortaya bir parça da attıralımda günümüz şenlensin.


NoT: Bir hafta ayrı kaldıktan sonra yurda döndüm. Pasaportları, parayı çaldırmış olmam, tüm olanlara rağmen dolanmadık dağ bayır, binilmedik metro hattı bırakmamış olmam yanında tatilin ikinci durağı Amsterdam’da anladım ki, bizim bu Türk Milleti nereye giderse gitsin mantaliteyide beraberinde götürüyorlar ve imtinayla koruyorlar. Eşeğe altın semer taksan da eşek aynı eşek! Read the rest of this entry »

 
 

Etiketler: , , , , , , , , , , ,

deux jours à Paris

”Kafa nereye ben oraya” diyerek bindim uçağa. Gece uçaktan indiğimde; limanda, gelip geçenlerin heyecan ve koşturmacalarının ardından bıraktıkları yorgunluk. Bende ise beklenen buluşmanın heyecanı. Önce valizim yanımda çöküverdim kaldırıma, yaktım sigaramın ucunu. Uzaktan gördüğüm uzun taksi kuyruğu bile teleşa sürükleyemedi beni.

Sıra bana gelip taksiye bindiğimde, radyoda çalan fransızca parçalarla, önceki yazımda ( kafa nereye ben oraya ) anlatmış olduğum gibi hülyalara daldım. Sürücünün Türk olduğumu öğrendiği an a kadar sürdü, bu rüyalar alemindeki gezintim. ”Erdoğan. Tayyip Erdoğan. Esselamü aleyküm.”ün ardından Tunus’lu olduğunu söyledi. Radyo kanalını değiştirmese gene sorun yoktu. Sohbeti koyulaştırmadan orada bitirecektim. Adam radyo kanalını değiştirdiği an da kulaklarımda çınlayan alaturka melodiler, kafamdaki tüm kurmacanın üzerini örttü. Ve bende film koptu. Başladım gülmeye. Otele gidene kadar gülüp durdum, kendi halime. Bütün organizasyonları yapmış, güler yüzüyle, otelin önünde beni bekleyen arkadaşım Yasemin’le buluştuğumda anladım, tatilin tekrar başladığını.

İki gün, üç geceye sayfalar dolusu hatıra sığdırdık. İlk gece yatmadan önce düşündüğümüz şey; sabah kahvaltı edeceğimiz yerdi. Bir de şehir rehberini eline alan Yasemin ” Müzeleri, sarayları geç. Sen gezmişsin zaten. Tekrar gezmek istediklerin var mı?” dediğinde, geçireceğimiz günlerin seyri belli olmuştu.

Sabah tesadüf eseri karşımıza çıkan, ertesi sabah tekrar bulana kadar helak olduğumuz pastaneden ( http://www.maison-kayser.com/ ) atıştırmalıklar alıp başladık güne. Adım adım Louvre turu çok zevkliydi. Sonrasın da gezi otobüsüyle şehir turu.

       Diğer olup biteni satır başlarıyla geçmediğim taktirde toparlayamayacağım.

   ”Şehirde Louvre dışında bütün tarihi eser, müze, içine girilip görülmesi gereken ne kadar  yer varsa hepsinin önünden geçerken tarihçeleri hakkında yazılanları okuyan. Sonra yolluna devam edenler kim?” Biz.

    ” St. Germaine sokaklarından birine bakan otel odalarının balkonunun fransız oluşuna aldırmadan, daracık yere bahtaniye sererek gece şarap içen kim? Biz.

     ”Kimseden fotoraflarını çekmesini rica etmedikleri için, hatıra kalacak olan her bir fotoğrafta yalnızca kafalarıyla yer alan kim?” Biz.

     ”Taksiye binmemekte kesinlikle direnen, en az metro hattı kadar karışık olan Paris otobüs hattını çözeceğiz diye, şehri arşın arşın yürüyen kim?” Biz.

     ”Alışveriş yapmak yerine tüm parayı gece yarılarına kadar uzun sohbetler ettikleri yeme-içme mekanlarında harcayan kim?” Biz.

”Şehirde önerilen tüm kafelerde kahve içen, her restaurantta yemek yiyen kim?” Biz.

”Her şartta önceliği yayalara veren sürücülerle dolu caddelerin tadını çıkartmak istercesine, yanan her kırmızı ışıkta kendini yola atan kim?” Yasemin.

”Mükemmel fransızcasıyla herşeyi halleden kim?” Yasemin.

   Yani arkadaşlar; Şanzelize’de yürüdüm. Yürüdüm ama; kalem etek, topuklular, omuzlarda hırkayla falan değil. Yürümekten bitap düşmüş ayaklarda spor ayakkabılar, eşofman, belimde bağlanmış gömlek, omuzda koca bir çantayla.

   DİP NOT: Bir turist için İstanbul herşeyiyle mükemmel bir şehir. İki kıtayı birbirine bağlayan Boğaz Köprüsü’nü ücretli olarak yaya trafiğine açmıyor olmaları büyük eksiklik. İstanbul’da her bütçeye göre adam akıllı yenecek birşeyler bulmak çok daha kolay. Şehir planlamacıların çoğu her ne kadar kabul etmeselerde geniş kaldırımları olmayan, trafik keşmekeşi çözülemeyen şehir için metrobüs,  atılmış güzel bir imza.

Bir de; Paris gerçekten ”aşk” kokuyor.

Sevgiyle…

 Paris\’te geçen iki günümüzü anlatan parça…

ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

 
Yorum yapın

Yazan: 26 Eylül 2011 in GÜNLÜK, GEZDİM

 

PAZAR GÜNU ANILARI

    Geçen hafta vapur gezisi dönüşü karar verdiğimiz üzere dün sabah kahvaltıyı Dolmabahçe Sarayı’nın bahçesindeki kafede yapmak üzere evden çıktık. Anacığım saray bahçesi deyince insan bir halt bekliyor; hataaa. Gene beklentiyi yüksek tutmanın getirdiği büyük hayal kırıklığı! Zaten bu son günlerde yaşanan hayal kırıklıklarıyla nasıl başa çıkacağız; o ayrı. Dönelim kahvaltıya; sakın sizde bizim gibi saray bahçesinde kahvaltı lafına aldanmayın, gidin bir çay bahçesine. Kale’de ki kahvaltının canını seveyim. ( http://www.kalecafe.com/ ) Ekmeği menemene bandırıp, bal-kaymak yemedikten sonra ne edeyim pazar kahvaltısını.

                  Ama kahvaltı bahanesiyle erken gitmiş olmamız iyi oldu; kafeye girmeden gezi biletlerini almamış olsaydık hayli sıra beklermişiz. Eşeden köşeden bir şeyler yedikten sonra adım attık saray bahçesine. Ne mi oldu; Oğuz başladı ”Dolmabahçe Sarayı”ndaki dolmaları aramaya. Onları bulamayınca keşif sırasında bulduğu, yanında ”lütfen dokunmayın” tabelasının bulunduğu aslan heykeline sarılmış yatıyor üzerinde.

   Neyse girdik sıraya, başladık Türkçe rehber eşliğindeki tur grubunun oluşmasını beklemeye. Tabi tura türkçe bilen arap, azeri herkesin alındığını bilseydik eğer; rehpersiz gezmeyi tercih ederdik. Zannedersiniz adamlar sarayı gezmeye değil tekrar feşfetmeye gelmişler, sanırsınız rehper onları bırakıp kaçacak diye o kadar korkuyorlar ki önündekini ite ite ilerlemeli, sanırsınız dokunmayın ya da basmayın, fotoğraf çekmeyin uyarıları laf olsun diye yapılıyor. Elif ve ben insanları ağızlarımız açık izlerken baktım Oğuz paçamı çekiştiriyor; kestane ağaçları nerede, diye. Rehper yerdeki parke cinsini anlatırken kestane ağacınında kullanılmış olduğunu söylerken ne bilsin Oğuz yaş grubundaki çocuklar bunu böyle algılayacaklar. Allahtan Selamlık bölümü gezisi sonunda o kadar yorulmuştu ki birşey duyamaz ve göremez hale gelmişti. Çareyide ablasına yalakalık ederek kucağına çıkmakta buldu; bahçedeki kedileri görene kadar…

  Bu turda canın nerede yandı, nerede Atatürk’e verdiği sözü tutamadığına inanan cumhuriyet çocuklarının hepsinin sorumluluğunu üzerimde hissederek gözlerim doldu, başım öne düştü dersiniz; Atatürk’ün üzerinde Türk Bayrağı serili yatağının başucunda tabiki!!!

Oradan ayrıldık ver elini Galata…Oğuz’un deyimiyle Rapunzelin kulesi!

Tırmanışa başlamadan önce öğle yemeği yiyelim diyerek oturduk çevresindeki bir restauranta. Oturduk ama bizim ki gene yok oldu ortalıktan. Kafayı çevirdik ki turistler çevresini sarmış fotoğraflarını çekiyorlar, ne halde mi;

     Dolmabahçe’dekiler elinden kurtulmuşlardı ama bu kedi başaramadı. Gerçi bu güzel yaratıkta halinden pek şikayetçide değildi. Bunların hepsini bir sandelye çekişi arasında geçen saniyelerde nasıl başarıyor aklım almıyor. Yemek kedi ve Erdo’nun hemşosu çıkan garsonda katılınca oldukça keyifliydi. Bayramlaşıp ayrıldık ve bu seferde kuleye çıkış için asansör kuyruğuna girdik. Manzara nefes kesiciydi; Hazerfen misali kanat takıp uçası geliyor insanın. Abicim çok güzel bir şehir şu gözünü sevdiğim İstanbul be…

Çıkışta tabanlara kuvvet vurduk Tünelden Taksim’e; Oğuz’un da pusette uyumuş olmasını fırsat bilerek. Gerçi Elif’te bir puset içinde oturuyor olmak için neler verirdi.

İşte o kaldırıma, yanına ben de oturdum başladık düşünmeye; bunca insan, bunca birbirine hiç benzemeyen, birbirinden farklı düşünen, inanan, yaşayan insan…Her gece girilen bunca ev, açılan bunca ekran, edilen bunca sohpet, kavga, okunan o kadar kitap…Alınan o kadar soluk, harcanan o kadar enerji…Ve yaşanan bu kadar hayat. Hepsinin yükünü çekmeye çalışan, yokolan, yokolmaya direnen bir tane gezegen, dünya…

Biz de onca insan arasında insanlar olarak kitaplarımızı, cd lerimizi sonunda da hepimizi dirilten dondurmalarımızı alıp otoparkın yolunu tuttuk, yedi tepesi binalardan gözükmez olmuş, yeşili git gide azalan, kendi sesini kaybetmeye başlamışken yalnızca yaşayanların seslerinin duymaya başlamış bu güzel şehrin trafik keşmekeşiyle yüzleşerek evimize dönmek için…Ama tekrar görüşmek üzere vedalaşmayı unutmadan. Sevgiyle…

ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

 
Yorum yapın

Yazan: 28 Ağustos 2011 in GÜNLÜK, GEZDİM, TATTIM

 

KÖYDEN ŞEHRE İNENDİR!

Her horoz kendi çitfliğinde öter!!!

Ve benim için ”Tebdil-i mekan” kesinlikle şehir değil.

     Bugün Erdo’nun iş için şehre inmesi gerekiyordu; bende fırsattan istifade peşine takıldım. Hem de yaz başından beri baş başa kalamamış olmamızı telafi etmek, soluklanmak için. Bu arada şehir dediğim yerle aramızda ki mesafe 30 dakika kadar, daha doğrusu mesafe, merkez olarak belirlenen semte göre değişir.

Tamam arada sırada orada, o koşturup duran insanlar arasında olmak hoşuma gidiyor ama o kadar, arada sırada…Herhalde ufak bir kasabada büyümüş, üniversiteyi tüm şehrin bir kampüs gibi olduğu Edirne’de okumuş, evlendikten sonra da buraya yerleşmiş olmamdan kaynaklı  bu ait hissedememe durumu.

Herkes izleniyormuş gibi  davranıyor, yemek yerken bile rahat değil gibiler. Ya da tam tersi herkesi, kendilerini bile unutmuş gibi koşturup duruyorlar. Mağazalarda ki satış elemanları bir tuhaf; müşterilere köşeye kıstırılabilinecek birer avmış gibi bakıyorlar, garsonların çoğunda bir bıkkınlık (her zaman işlerinin çok ama çok zor düşünmüş olmama rağmen), arabayı parkedecekleri yer için kavga edenler, kornaya bastığında trafiğin açılacağına inanıp kornaya abananlar, önünden geçtikleri her vitrin camının önünde poz verenler ler ler ler…

Düşünün bunları gözleyebilecek kadar dışarıdan hissediyorum, kendimi. Hani yürürken kafamın üzerinde, sapacağım sokağın yönüne göre yanıp sönecek ampuller olan bir sinyal aleti olsa o da fena olmaz. Ya da üzerimde asılı ”Köyden şehre inendir” yazan bir tabela.

Tamam tamam biraz abartmış olabilirim:

Ama eminin bütün bunların yanında Erdo’yla benim gibi: yedikleri yemeğin yanına çevresindeki insanlarıda katıp keyfine varabilen, gördükleri tabelaları bile dikkatle inceleyen, her görüşmelerinde şehirin takıp takıştırdıklarını gözden kaçırmayan, ara uzayınca özleyip koşa koşa ona dönen, hiç susmayan müziğini duyabilen, sokaklar için hikayeler üretebilen sonra da şehire; sevgili misali, bir daha ki randevuya kadar  kendisine iyi bakmasını dileyerek evine dönen kaç kişi vardır bu şehirde yaşayan…Biz bir kez daha vedalaşıp döndük.

Önce filmlerimiz almak için Mert’e uğradık, kuru temizlemeden Erdo’nun takım elbiselerini, fırından pideyi alıp koştur koştur eve. Bendeki neşeyi göreceksiniz ama bir güvende olma hissi anlatamam. Girdiğimiz her dükkanda ayak üstü sorulan hal hatır var ya…Etrafta tanıdık, tanıdık olmasa bile bizden hissi yaratan insanlar. Alalacele sofrayı kurduk ve nihayet çaydanlık ocağın üzerindeydi. Mumlar da eve gelirken aldığımız pastanın üzerinde; yıl boyunca her pasta yiyişimizde olduğu gibi Oğuz’un üflemesi için.

Bu arada bu gece dolunay mı?

ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

 
Yorum yapın

Yazan: 12 Ağustos 2011 in GÜNLÜK, GEZDİM, TATTIM

 

MODERN VE ŞİRİN BİR CUMARTESİ

 

Dün akşam yapmış olduğumuz programa uyarak sabah ilk olarak İstanbul MODERN’e gittik. Steve McCurry’nin en son Kodachrome filmiyle deklanşörüne dokunuşlarından çıkan fotoğrafları görmek, tarihte yer alacak olaylardan bir tanesine daha tanıklık edebilmek için. Steve McCurry; 30 yıldır kullandığı filmin son 36 karesiyle farklı ülkelerdeki kentleri ve kişileri çekerek, bir dönemin kapanışına  ortak olmaya davet ediyordu.

        Şu fotoğraf çekme işini uzun zamandır düşünüyordum. Gerçi hepimizin gördüğü şeyleri fırçasının ucuyla tuvale, kaleminin ucuyla satırlara, notalarla melodilere, deklanşöre dokunuşuyla fotoğraflara hapsedebilenlerin hepsi için durum aynı bence. Yeni hikayeler ürettiklerine inanmıyorum. Benim inandığım; zaten yaşanıyor olanlara çok ama çok farklı bakıp görebilme yetenekleri olduğu.

        Biz bugün, yüzdeki bir çizginin üzerine düşen ışığı yakalayıp, hikayesini anlattırabilen, delici bakışı yakaldığı bir çift gözden çaresizliği hissettirebilen, buluşan ellerin açısını yakalayabilip aşkı anlatabilen bir adamın çekmiş olduğu fotoğrafları gördük.Ve hayran kaldık.

 

 

 

 

           Sergiye ev sahipliği yapan mekana gelince; İstanbul’u bütün güzellikleriyle gözler önüne serebilen bir noktada ve içine girdiğinizde uzun saatler çıkmak istemeyeceğiniz bir yer. Her koridor sizi bambaşka güzelliklerle, sanatın her türlüsüyle buluşturuyor. Eğer gün olurda yolunuz düşerse içindeki restauranta uğramadan çıkmayın derim, yemek yemeseniz bile balkonunda bir nefeslenin. Ufak çocuğunuzla gidecekseniz eğer; pusetinden indirmeyin. Dokunmak yasak uyarısıyla yanımıza gelen güvenlik görevlisi, kaşla göz arasında tırmandığı heykelin tepesinden, Oğuz’u indirmek zorunda kaldı. Restaurantta oturduğu sandalyeyle beraber yere kapaklanmasını yazıyor olmak istemezdim fakat; evet onuda becerdi. Tuvalet keşfi sırasında yaşadıklarımızı, çarpıp durduğu aynaları yazmayacağım. Ama dediğim gibi sakın ha çocukları pusetten indirmeyin. Read the rest of this entry »

 
Yorum yapın

Yazan: 06 Ağustos 2011 in ÇOCUKLAR, GÜNLÜK, GEZDİM, TATTIM

 

DÜĞÜNE GİTTİK

     Günlerden Salı, aylardan Ağustos, yıl 1999. İstanbul – Gölcük arası yol hiç bitmeyecek gibiyken, zamanda alabildiğine hızlı akıyordu. Gözyaşları, feryet figanlar arasında, arabadan kendini atıp oturdukları apartmana giden yolda koşarken yine feryat figanlar arasında…Evlatlarına sağ salim kavuştuktan sonra çevresine görebilen gözlerinde gözyaşı, kulaklarında feryat figanlar; uzun yıllar  hiç dinmedi, susamadı. Beraberce sarılmaya çalışılan yaralardan hala taze olanları var. Yürekte her daim yanan evlat acısı geçer mi, söner mi…

    Çok uzun yıllar önce Erzincan’a giriş yolunda da benzer şeyi hissetmiştim ki; bu kadar taze olmamasına, bu kadar ” ateş düştüğü yeri yakar ” misali olmamasına rağmen. Garip bir hüzün, mağrurluk, olgunluk, yeniden doğuş havasıydı şehirlerde hissettiklerim. Orada yaşayan halk sanki daha kıymet bilir, daha birbirine bağlı gelir…

      Zaman…Kah hızlıca içinden geçip gitmeyi, kah o anda, oracığında kalmayı istediğimiz, zaman.

       İçinden çabucak geçmek istediğimiz zamanlardı onlar.

     

 

       Herşeye özellikle hayata inat; güzel şeyler için koşuyor insanlar şimdi o sokaklarda. Bu gidişimde de anladım ki; o acıları asla unutmadan koşuyorlar. İşte evini, evlatlarını feryat figan aramışlar arasında olan Handan Teyzem’in yanına bu defada o sokaklarda, yepyeni bir başlangıcın telaşıyla koşmak için Gölcük’teydik  haftasonu. 

      Yine beti bereketiyle taştı, Teyzem’in mutfağı…Nadir görürsünüz; bir kap yemeğin, bir dünya insana rızık olup arttığını. Hele ki o yemekleri tabaklarımıza koyan el; deprem sonrası Teyzem’lerin evinde geçirdiği bir yılın anlamını, değerini hiç unutmamış birisi olunca, herşey daha da lezzet buldu adeta.

      Evde o kadar kalabalık olduk ki; Oğuz ” Bunların hepsi akrabamız mı? Yeter artık gelmesinler NESEF alamıyorum ” dedi.

    Bu hafta sonu; yaşanmış herşeye, her acıya tanık olmuş olan o sokaklardaydık: Son dakikaya kalan fermuarı diktirmek için terziye, serilen çeyizi görmeye, kuaföre koşturup durduk, o sokaklarda. Oğlum kediler köpeklerle tepişti, gidilecek bakkal buldu, o sokaklarda. Tümünün akrabamız olduğu mahalledeki konuşmalarımız yankılandı, o sokaklarda. Düğün konvoyuna takılıp, konvuyo kaybettik yine o sokaklarda. Kocaman bir film stüdyosunu andıran, içindeki herkesin güzel giyimli olduğu Kocaeli Fuar Merkezi’ne vardık, sonra. Takı kuyruğuna girdik, nikah kıyılırken bir kez daha hatırladık kendi nikahlarımızı, biriktirmiş olduğumuz kurtlarımızı döktük. 

        Bütün bunları yaşarken dile dökmemiş olsak da tüm aile yürekten biliyorduk; özlediklerimiz, çok özlediklerimizinde gökyüzünde biryerlerden bizi izliyorlardı, bizimleydiler.

        

    Veeee bütün iyi dileklerimizi bırakıp döndük.  Buradan, sizin nezdinizde; yeni başlangıçlarında Bora ve Songül’e;  gözlerindeki ışığın, aşkın tükenip sönmeyeceği, mutlu nice nice yıllar dilemek istiyorum. Sevgiyle…

ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

 
Yorum yapın

Yazan: 25 Temmuz 2011 in GÜNLÜK, GEZDİM, İNSANOĞLU

 
 
%d blogcu bunu beğendi: