RSS

Aylık arşivler: Ekim 2011

BİTTİ

Geçen hafta sonunu Oğuz’la baş başa geçirdik. Baş başa pek doğru olmadı. Oradan oraya ve yollarda  demek daha doğru olur sanırım. Cumartesi saç tıraşıydı, yemek, uykuydu dedikten sonra akşamüzeri bindik arabaya vardık Baran’ımızın doğum gününü kutlamak için Önder’lere – kendisi erkek kardeşim olur.- Onlara gitmek demek; Boğaziçi Köprüsü’nden geçmek demek. Köprüden Oğuz’la beraber geçmek demek; en sağda ki şeritten ağır ağır ilerlemek, vapurlar – kıtalar- deniz – denizin derinliği  hakkında bildiğim, bilebildiğim ne var ne yoksa anlatmak demek. Soruların sonu gelmeyince de ‘’Yeter anneciğim. Biraz uyumayı denesene.’’ diyerek kestirip atmak istemek.

    Neyse sağ salim vardık. Şebo’nun özenle hazırlamış olduğu doğum günü organizasyonunu kazasız belasız, süsleri parçalamadan atlattık. Şebo’nun pişirdiği lezzetli yemekleri yemekti, sohbetti çaydı derken  Oğuz’un mıncıklamalarından arta kalan enfes pastayı yedikten sonra Baran’ı öpüp koklayıp ayrıldık. Sonra ver elini Çekmeköy. Evet! Özlem’lerin peşine takılıp bastık gaza…Bu defa benim araba Oğuz’la beraber kim vardı? Duygu! ( 8 ) Yol boyunca Oğuz’a lunapark tecrübelerini anlattı. Ta ki Oğuz ‘’ Daha fazla anlatma. Belki uyuyamam ‘’ diyene kadar. Çünkü; anlattıkları benim bile giremediğim, yaş sınırı olan korku tünelleri, baş döndürücü gondollardan ibaretti. Ama Pazar günü öğleden sonrasına kadar süren beraberliğimiz boyunca Duygu Oğuz’la ilgilenmeseydi halimiz nice olurdu, demeden geçemem. Faaliyet manyağı oldular. Öğretmencilik oyununda ise hiçbir eksik bırakmadılar.

     Bütün bunlar olurken Özlem ve benim neler yaptığımız konusunda bir şey yazmama bilmem gerek var mı? Kah mutfakta, kah salonda ya da balkon da kahvenin türlü türlü hallerini tadıp durduk.

     Evet! Asıl bomba: Pazar dönüş yolculuğumuz iki saati aşkın sürdü. Bu iki saatte neler yaşadık; feribot sırası beklerken kuşları besleyen, beslemekle kalmayıp elimizde ki kek bitince arkadaki arabada çekirdek yiyen adamdan camdan sarkıp bağırmak suretiyle çekirdek isteyen Oğuz. Karşı kıyıya geçene kadar takribi beş – altı kez Kızkulesi, Galata Kulesi, Martılar’la ilgili hikayeleri anlatmak ve bitmeye sorularına cevap vermek zorunda kalan ben. Sonunda Hazarfen  Çelebi gibi uçup uçamayacağını sorana kadar. Bu günden sonra çocuklara mümkün olduğunca az şey anlatmaya karar vermiş bulunuyorum. Bitti. Gittikçe içinden çıkılmaz bir hal alıyor yaşadıklarım. Geçenlerde kendimi ahtapotlarla savaş serüvenimi anlatırken buluverdim. Halbuki yok öyle birşey. Herif sorularıyla ne noktalara getiriyor beni, düşünün artık. 

      Eve gelir gelmez Oğuz’u emin ellere teslim edip attım kendimi banyoya. Suyu yiyince iyice mayıştım mı? Saat sekizde feci bir uyuma isteğiyle girdim yatağa. Dön baba dönelim, uyku muyku yok. Kendimi şuursuzca televizyona teslim ettim. Ama kelimenin tam anlamıyla ‘’şuursuzca’’. Neden mi? Ne seyrettiğimi bile hatırlamıyorum. Yalnızca ekrana öylece baktım. Öküz – tren misali. Uyduğum da saat tahminimce onbir kırkbeş falandı.  

      Sabah uyandığımda iş günü olduğu için şükür ettim. Daha Oğuz tam uyanmadan da evden çıktım.

– ya da kaçtım –

ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

Reklamlar
 
2 Yorum

Yazan: 31 Ekim 2011 in GÜNLÜK

 

MASAMIN BAŞINDA

  Odamdaki masa da, soluk abajur ışığının altında kaç saat oturdum bilmiyorum. Elimde tuttuğum kalemle önümde ki boş sayfaya ne kadar baktım. Geçen derste hocanın dediği gibiydi. Beyaz boş sayfanın karşısında hissettiğim ‘’sonsuzluk’’ hissi. Saatler boyu bekliyorsun düşüncelerinin sonsuzlukta bir engele çarpmasını. Ki bu engel sınırın olsun. İçinde hikayeler kurabileceğin sınırlı bir alan. Yoksa hikayeler, izler, yaşananlar, rüyalar…sonsuz. Ve anlatılmayan hikaye kalmamış sayısız kitap sayfalarında.

 

     Orhan Pamuk’un son kitabında yazdığı gibi kitaplar; içlerinde geçmişi, yaşanmışlıkları saklayan çok değerli birer kütüphane aslında. Somut olarak içlerinde gezemesek, dokunamasak, duyamasak ta iyi bir kalemin ucundan çıkan kitaplar kadar iyi hiçbir şey anlatamaz, hissettiremez bize geçmişi. Bazen gelecekle ilgili hayallerin en güzellerini kurmamıza aracı olan gene kitaplar değiller mi?

 

      Gün olur düşersin bir sözcüğün, bir tebessümün, bir bakış, gözyaşının seni sürüklediği ya da hatırlattığı şeyin peşine. Avare avare bakar olursun her şeye, aklındakiyle. Geçen gün Fatma Burçak not düşmüştü: -Sokaklardayım, kelimelerle kavgalı- diye. Aynen öyle işte kavga devam eder ta ki hikaye çıkana, sizi içine alana kadar.

 

       Masamın üzerinde duran, bu boş sayfaya sırtımı dönüp yatacağım şimdi. Kalemin üzerinde oradan oraya savrulana, kendisini kaybedercesine yazana  kadar kafamda sayısız kelimelerin kavga edeceğini bile bile. Hadi size iyi geceler. Bana uykular haram, günler zindan…

 

ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

 
1 Yorum

Yazan: 29 Ekim 2011 in GÜNLÜK, GENEL

 

ZAMAN


   Haftalardır hissettiği ve git gide büyüyen acıyla hiçbir şey göremez duruma gelmişti o sabah evinden kendisini atarcasına çıkan Aslı. Mert’e duyduğu özlem öylesine sarmıştı ki her yanını görebildiği her şey zifiri karanlıktı. Yataktan o an kalkmışçasına dağınıktı saçları. Onları bir arada tutan tokadan ha kurtuldu ha kurtulacaklardı. Mert yoktu artık. Hayattayken koklayıp okşadığı bu saçlar eskisi gibi parlayıp, dalgalanacaklar mıydı? Rengi solmuş pantolonunu durmadan, aslında farkında olmadan sürekli çekiştirip durmasına rağmen ayaklarına dolanan paçaları yüzünden arada tökezliyordu. Altlarında ki mor halkalar daha da belirginleşmiş olan gözlerinden akan yaşlar, Mert’in ani ölüm haberini aldığı andan beri hiç durmamıştı. Dönüşü olmayan ve tarifsiz acı veren ayrılıkları için ağlıyordu.

  Apartmandan çıktığında yüzüne çarpan rüzgardan başı döndü. Rüzgara da öfkelendi, darıldı. Sürekli çevresinde dolanıp duran, telefon ederek O’nu avutmaya  çalışan ve hiç birinin O’nu anlamadığına inandığı herkese karşı duyduğu öfke gibi. ‘’Sende mi?’’ diye söylendi arabaya doğru koşarcasına giderken. ‘’Sende mi savuracaksın oradan oraya beni. Sevmiyorum seni ey deli rüzgar. Ben denizleri severim. İçinde atılan iyilikleri, dilekleri biriktiren denizleri. Şimdi alsa beni dalgalarının arasına yanan, kanayan, acıyan her yerime, her şeyime iyi gelirdi. İçimde gün be gün büyüyen özlemede çare bulabilirdim belki o iyilikler, dilekler arasından. Ben sana anlatmam ey deli rüzgar. Ben bir denizlere bir de anneme anlatırım.’’

      Bu yüzden arabaya binmiş annesine gidiyordu. Ateşlerde kalmışçasına…O’nu göğsünde sarsın, avutsun diye…Belki de; çocukluğunda masallar dinleyerek huzurla uyuduğu geceler gibi bir gece geçirebilmek için.

      Mert’in ani ölümüyle duvara toslamışçasına darmadağın olmuştu Aslı. Ölüme isyan eder, her şeyi dağıtırcasına esiyorken rüzgar, tüm gök ağlıyor gibiydi şimdi Mert’in ardından. Gök gürültüsü çığlık gibiydi. – Yırtsa güneş bulutları, kamaştırsa gözlerimi, ısıtsa içimi- diye düşündü. Annesinin evinin önünde park ettiğinde arabasını; pencerenin önünde, Aslı’nın evlenmeden önce eve geç geldiği gecelerde olduğu gibi, kollarını kavuşturmuş O’nu bekleyen annesinin gözlerinde anlık yakaladığı şefkat dolu bakışla içinde beliren ışık gibi, ışık düşseydi her su birikintisinin üzerine.

       ‘’ Anne.’’

       ‘’ Hoş geldin.’’

       ‘’…………….’’

       ‘’ Gel içeriye. Çok ıslanmışsın. ‘’

       ‘’ Neden? Neden gitti anne? ‘’

       ‘’ Gel canım. Tek ilaç zamanın içinde, zamanla geçecek. Gir hadi. ‘’

       ‘’ …………….’’

         Diyor ve dikiliyordu öylece kapının önünde ve süzülüyorken yağmurun izleri üzerinden sokakta ki kaldırımlar gibi olmuştu basıla basıla yıpranmış, eskimiş, ayaklarının altında ki kirli yüzlü çiniler.

         Elinde sıkıca tuttuğu çantasını, annesinin evine ilk defa gelen bir yabancı gibi nereye koyacağını bilemez halde etrafına bakınıyorken, koridorun sonunda ki duvarda asılı duran Dali’nin, ‘’ Belleğin Azmi ‘’ adlı tablosunun reprodüksiyonunda takılı kaldı Aslı’nın bakışları.

          ‘’ Zaman…’’

          ‘’ Gerçekten ilaç olur muydu, adına hayat dediğimiz bu keşmekeşin içinde yaşanan tüm acılara? ‘’

           Sıkıca tuttuğu çantasının esaretinden kurtulmuştu elleri. O an hissettiği acıyla avuçlarını açıp baktı ellerine. Sonra içinde ki her şey aniden kayıp gidiyormuş gibi hissederek çöküverdi dizlerinin üzerine. Ne telaş içinde O’nu tutmaya çalışan annesinin, ne yağan yağmurun sesini duyabiliyordu, yalnızca dudaklarının arasında belli belirsiz bir kelime:

   ‘’ Mert ’’

ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

 
1 Yorum

Yazan: 27 Ekim 2011 in DENEMELER & RÜYALAR

 

ÖTEKİ

 

“En uzak mesafe ne Afrika’dır

Ne Çin, ne Hindistan

Ne seyyareler

Ne de yıldızlar geceleri ışıldayan…

En uzak mesafe

İki kafa arasındaki mesafedir

Birbirini anlamayan…”

CAN YÜCEL

Kendimizi gerçekten anlayabilmenin yolu zaman zaman kendimize ötekinin gözünden bakabilmekten geçiyor. Bu nedenle empati yalnızca ötekini değil, kendimizi de anlamanın ve çoğaltmanın temel yolu değil midir?

Ya işte böyle uzaktayken de olsa birbirimizi anlayabildiğimiz bir arkadaşımla kahve bahanesi ve kahveyle başlayan, bira(lar) eşliğinde, bizim mutfak masasında devam eden, kitaptan – okurdan, öteden – beriden, kadından – erkekten, çoluktan – çocuktan, ölümden – yaşamdan, adalet- adaletsizlikten ve daha birçok şeyden konuşarak, dinleyerek geçen güzel bir izin gününden sonra aklıma gelen dizeler yukarıda paylaştıklarım oldu.

Ha sonunda dünyayı kurtarabildik mi? Hayır. Yaraları saracak merhem bulabildik mi? Hayır. Kadın erkek ilişkisini çözebildik mi? -Kendimizi çözememişken- Hayır. Ama konuşabildik, anlaşabildik, ortak bir dilde, samimiyetle. Yalnız olmadığımızın güven verici sıcaklığını hissettik. Öteki gibi hissetmeden, ötekileştirilmeden. 

ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

 
Yorum yapın

Yazan: 25 Ekim 2011 in GÜNLÜK, İNSANOĞLU

 

??????

  Sabah masamda duran ilk gazeteyi açtım, başladım okumaya. Ne çare, okuyamadım hiçbir şey. Yazılan, çizilen, reklamı yapılan, ilanı verilen her şeye göz ucuyla bakarken verilecek tek cevap vardı kafamda: ‘’İyi halt ettiniz.‘’. Her şey anlamını yitirmiş daha doğrusu anlam değiştirmiş gibi. Aklımda yalnızca iki şey var. Birincisi; şehitler. İkincisi; Van’da depremi yaşamış şimdi de sonuçlarını yaşıyor olanlar. Bir türlü ısınamıyorum. Şu an, bugün beni ısıtacak bir çadır yok. Van’da ki çocuklar ısınmadan da ısınamam.

 

     Hele ki şehitler…Bunca kan, bunca ihmal, bunca göz yumuş, menfaat sağlamalardan sonra  hükümet tarafından yapılan açıklamalarla daha da deliye bağladım. Kana kanla cevap veren bir hükümet. Sonucu Allah’a bırakmış bir hükümet. Devlet ağlanacak, intikam alınacak, beddua  edilecek yer midir? Yaşadığım sürece karşısında kalmaktan korktuğum tek duygu ‘’çaresizlik’’. İşte tam da hissettiğim şey bu. Tanklara el sallayan çocukların, Türk Bayrağı’na sarılı cenazelerin fotoğraflarına bakarken. Ölen evlatlarının ardından ağıtlar yakıp gözyaşı döken annelerin seslerini duyarken. Aklı fikri Arap alemi, İsrail, Filistin, Suriye olan devlet adamlarının akla hayale sığmaz açıklamalarını okurken. Ve bu ülke toprakları için şehit olmuş ya da pisi pisine şehit ettirilmiş onca gencin üzerinden politika yapıldığına şahit olurken. Hissettiğim tek şey çaresizlik. İçimde ki avazla yaşamak çok zor. Bitkinim.

 

     Hep beraber, el ele, dostça oturup kardeşlik ve özgürlük ve barış için çözüm önerisi sunamıyorlar mı? Bizleri, bu ülke topraklarında yaşayan, barış isteyen, kardeşçe yaşamak isteyen insanları temsil edecek devlet nerede? Sağ kim? Sol kim? Ölen kim? Öldüren kim? Türk kim? Kürt kim? Top tüfek sesleriyle büyüyen o çocuklar kimlerin çocukları? Çocukların hepsi masum değiller mi? Ağlayan anneler kim? Hepimiz için yalnızca onlar mı ağlıyorlar? Yakılan bunca ağıt hangi dilde? Bizim dilimiz, dinimiz ne? Peki ya insanlık nerede?

ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

 
2 Yorum

Yazan: 24 Ekim 2011 in GÜNLÜK

 

ÇOK ACAYİP

  Son iki  gün de çok acayip şeyler oldu. 

Hayat denen şu keşmekeşin içinde en adaletsiz, en acımasız, en kirletilmiş, en korkutucu, en iz bırakan ne varsa tanık olmuş yaşantılara şahitlik ettim. Evlerine girdim, çıktım. Burnumda duydukları kokular. Kulaklarımda sessiz çığlıklar. Bir sürü fotoğraf belirdi kafamda. Rüyalarıma girdiler. Kah kala kaldım tek bir  kelimede,  kah gözlerim doldu bir haykırışta, kah iğrendim, utandım neden utandığımı bilmeden.

     Sonra aldığımız şehit haberleriyle kana, gözyaşına bulandı o fotoğraflar. Yeraltı edebiyatının son dönem popüler isimlerinden Hakan Günday’ın ‘’AZ’’ adlı eserini okurken oldu bunların hepsi. Sınıfsal ayrılıklar, ilişkiler içinde yaşanan yargısız infazlar, kaybediş, kayboluşları çokça düşündüğüm son günlerde okuduğum bu kitap tuz – biber oldu, anlayacağınız. Birkaç güne dönerim herhalde. O vakte kadar hoşçakalın.

ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

     Kısa alıntılar:

    Alnı zemine değdiğinde tek alkış kadar ses çıktı. Boynunun kırıldığınıysa kimse duymadı. O ana kadar bir sinekkuşunun kanatları gibi atan kalbi betona çarpınca durdu. Altı yaşındaydı. ( sayfa: 15 )

   Ondördüncü kattaki Ulviye gelip de bir Diazepan iğnesi yapana kadar dudaklarını kapamadı. Daha doğrusu, kapatamadı. Çünkü bağıran kendisi değil, on bir yıllık hayatıydı. Sonra…Sonra uyudu.

  Uyandı. On altı yaşındaydı. Kanepede uzanmış, ılık bir öğleden sonrasının sessizliği içinde…….( sayfa: 62 )

    ……. hiçbir şey bilmeden yapıyordu bunu. Bütün on dört yaşındakiler gibi. Çünkü eğer bu dünyada bir yerlerde, insanlar çocukları bombalıyorlarsa, bunu bilmeye gerek yoktu. O dünya zaten yanmış çocuk eti kokardı. Eğer bir yerlerde çocuklar açlıktan geberip gidiyorsa, bunu da bilmeye gerek yoktu. O dünyanın zaten açlıktan nefesi kokardı. ( sayfa: 121 )

     Belki de bu sayede hayat devam ediyordu. Kimse, neye neden olduğunu önceden bilmediği için…Çünkü her davranışının zaman içindeki bütün sonuçlarına önceden tanıklık eden kişinin ilk tepkisi, büyük ihtimalle, durmak olurdu. Durmak ve durdurmak. Dehşet içinde. Hareket etme korkusundan kalbi durana kadar. Çünkü her hareketin nihai sonucu acıydı ve belki de, insanoğlu bunu bilse, hiç doğmazdı. Belki de daha kötüsü, bütün bunları bilse de doğmaya devam ederdi. Ne de olsa, insandı ve doğası gereği arsızdı. ( sayfa: 305 )

 
2 Yorum

Yazan: 23 Ekim 2011 in GENEL

 

ŞU AN, TAM BURADA

Şu an

Tam burada

Soğuktan titrerken,

Bu kaldırımın köşesinde…

Nasıl özlüyorum seni

Nasıl özlüyorum bil bilsen!

O sevişmelerimizi

Ağzının tadını…

Hatta ve hatta

Bana yalan söylediğini bile bile sana yemek pişirdiğim,

Gözlerine bakıp sarhoş olduğum son geceyi  özlüyorum.

Sen benim sığınabileceğim tek limanımdın.

Beni tanıyan, bilendin.

Af diliyorum senden:

Sıra bendeyken  ”Hadi” diyemediğim için

Ve daha bir çok şey için.

Seni şimdi O’nun sıcaklığı sarıyor ve ben bu kaldırımda seni deli gibi özlüyorken…

ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

 
Yorum yapın

Yazan: 18 Ekim 2011 in DENEMELER & RÜYALAR

 
 
%d blogcu bunu beğendi: