RSS

Aylık arşivler: Nisan 2012

HER ŞEY SENDE GİZLİ

Yerin seni çektiği kadar ağırsın
Kanatların çırpındığı kadar hafif
Kalbinin attığı kadar canlısın
Gözlerinin uzağı gördüğü kadar genç
Sevdiklerin kadar iyisin
Nefret ettiklerin kadar kötü
Ne renk olursa olsun kaşın gözün
Karşındakinin gördüğüdür rengin
Yaşadıklarını kar sayma:
Yaşadığın kadar yakınsın sonuna;

Ne kadar yaşarsan yaşa,
Sevdiğin kadardır ömrün
Gülebildiğin kadar mutlusun
Üzülme bil ki ağladığın kadar güleceksin
Sakın bitti sanma her şeyi,

Sevdiğin kadar sevileceksin.
Güneşin doğuşundadır doğanın sana verdiği değer
Ve karşındakine değer verdiğin kadar insansın
Bir gün yalan söyleyeceksen eğer
Bırak karşındaki sana güvendiği kadar inansın.
Ay ışığındadır sevgiliye duyulan hasret
Ve sevgiline hasret kaldığın kadar ona yakınsın
Unutma yagmurun yağdığı kadar ıslaksın
Güneşin seni ısıttığı kadar sıcak.
Kendini yalnız hissetiğin kadar yalnızsın
Ve güçlü hissettiğin kadar güçlü.
Kendini güzel hissettiğin kadar güzelsin

İşte budur hayat!
İşte budur yaşamak bunu hatırladığın kadar yaşarsın
Bunu unuttuğunda aldığın her nefes kadar üşürsün
Ve karşındakini unuttuğun kadar çabuk unutulursun
Çiçek sulandığı kadar güzeldir
Kuşlar ötebildiği kadar sevimli
Bebek ağladığı kadar bebektir
Ve herşeyi öğrendiğin kadar bilirsin bunu da öğren,
Sevdiğin kadar sevilirsin

CAN YÜCEL

Reklamlar
 
Yorum yapın

Yazan: 30 Nisan 2012 in GENEL

 

Etiketler: , , , , ,

HERKES GİDER Mİ? 9

 Bilgisayar ekranından bile olsa karşılıklı oturmuş sabah kahvelerimizi içerken ‘’ Erguvanlar senin şehri de mora boyadılar mı?’’ diye sordum ablama bu sabah. Aynı rengi görüyor olduğumuz düşüncesi; özlemimi biraz hafifletir düşüncesiyle… Her bahar erguvanlar, sonbarlarda da mimozalardır heyecanla beklediğim. Bir arkadaşım vardı; usanmadan her yıl, erguvanlar çiçeklendi mi alır eline fotoğraf makinesini ölümsüzleştirmeye çalışırdı erguvanları. Yıllar sonra göremeyecek olursak bu mor çiçekleri, resimlere bakar avunuruz diye. Bu yıl yalnız karşılamış olsam da artık içimde açmış çiçeklerim var benim de. Dallarının altında durmuş, kucaklarken gövdesini yıllardır aradığım hayatımın fon müziğini bulmuşçasına hiç dinmeyen bir melodi var kulaklarımda.

  Ekran başından kalkıp, hazırlanma vakti gelmişti. Duş yapıp, üzerime biraz çeki düzen verdikten sonra çalışmaya başlamalıydım. Evde, bahçede yapılması gereken düzenleme ve değişiklikler tamamlandıktan sonra günlerim bir rutine oturmaya başlamıştı. Sabah ilk fasıl bahçede saksıdaki çiçekleri sulamak, sarmaşık gülümle sohbetle geçiyordu. Sonrasında kahvaltı için bir şeyler atıştırmak, iki günde bir köy meydanına inerek orada bir kaç saat takılmak, okumak, film izlemek ve yazmakla geçiyordu. Beni eskisi gibi tatmin eden yazılar yazabilmek için, disipline olmam gerektiğine karar verdim. Ve o günden beri her gün işe gitmişçesine, bir kaç saat aralıksız çalışıyorum.

   Deniz ve bahçe manzarama nazır, camımın önünde ki çalışma masam çevresinde gün geçtikçe biriken dergiler, kitaplarla zaten ofisteki masamın havasına büründü bile… Günlük aktüel haberleri, insanlar nelerden bahsettiklerini takip etmeye çalışıyorum. Böyle inziva bir hayat yaşamayı seçmiş fakat şehir yaşantısı içinde ki insanlar için çıkan bir dergide yazıyorsan bunu yapmak zorundasın. Ama tecrübeyle sabitlenmiş olduğu üzere, tek bedene iki ayrı kimliği sığdırmaya çalışmadan. Bu bedende yaşayan ruhun gücü, tek kimliğe anca yetiyor. Daha fazlasının neler yaptığını gördük.

   Yıllar boyunca hep bir şeyler olmaya çalıştım. İyi bir evlat, başarılı bir öğrenci, güvenilir bir arkadaş, örnek bir eş derken Nesrin arada kaynamış, küsmüştü. Hâlbuki dönem dönem bir ucundan yakalayarak, çok emek harcamıştım kendime. Özellikle kendime dışarıdan bakabilmeyi öğrendiğim dönem uyanışım olmuştu. Gerçekten sevebilmek için, önce kendimi sevmem gerektiğini anlamış ve listelemiştim. Sevdiğim, nefret ettiğim yönlerimi. Şimdi dönüp baktığımda görüyorum ki; birçoğunu değiştirebilmiş, değiştiremediklerimi de kabul etmiş ve mutluyum.

   Listemin başında olan dürüstlüğüm hep aydınlık tuttu yolumu. Hayatım boyunca hiç kimseyi, en başta kendimi asla aldatmadım. Aslına bakarsanız boşanma kararı almamın temelinde yatan da bu yönümdü. Sadece yürütmek adına, yıllarca sürebilecek aldatma ve aldanışın dehlizlerinde kaybolabilirdim. Bu yollardan geçerken çok ağladım, çok hayal kurdum, çok ama çok okudum, kalabalıklar içinde yalnız kaldım, yalnızlığımın içinde bir yığın sesle konuştum. Sonunda kendi doğru cevabımı buldum. Ahmet’i bu şekilde aldatamazdım. Ne onu ne de kendimi.

   Yaşanılan bu düzende her şey sonsuza kadar sahip olmak üzerine kurulmuş olabilir. Ama bu düzeni kabul etmek zorunda değiliz. İşte sonunda yüreğimdekileri, beynimdekileri, gerçekten sahip olduğum tek şeyi, kendimi aldım ve buradayım. Hiçbir yerden gelmemişçesine, gidecek bir yeri yokmuşçasına buradayım. Özgürüm.

   Bütün bunları yazarken, zamanın içinden gene hızla geçmişim. Gün batımı gelmiş yerleşmiş penceremden gözüken denizin üzerine. Bu saatten sonra keyif vakti. Ama önce gidip meydanda ki kahveden, adıma gelmiş olan postaları almalıyım. Başlarda köyde yaşayanlarla çay içmeye, iki sohbete bahane olsun diye posta adresi olarak kahvehaneninkini vermiştim. İyi ki de öyle yapmışım. Artık alışkanlık ve büyük keyif oldu orada, onlarla vakit geçirmek. Bakın işte insanoğlu; nereye giderse gitsin, hangi yaşta olur, hangi tercihleri yapmış olursa olsun, bir şeylere alışma hissi, güven verici oluyor.

                 ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

 

Etiketler: , , , , ,

ELVEDA

  

  Ayrılığın her türlüsü zormuş gerçekten. Onunla takribi otuz yıldır beraberdik. Aldığım her solukta, yediğim her lokmada, içtiğim her yudumda benimleydi. Tüm zevkleri beraber yaşadığımız gibi acıları yaşarken de beraberdik. Bundan sonra beni bekleyen zevk ve acıları onsuz yaşayacak olmak ne kadar zor gelse de artık bitirmeliydik. Çünkü bunca zaman sonra ızdırap vermeye başlamıştı bu birliktelik.

   Geçen hafta Çarşamba günü bacaklarımda hissettiğim sızıyla uyandım. Pencereden dışarıya baktığımda puslu, yağmak için bekleyen bulutları görünce sebebi belli oldu sızımın. Ama kalkıp hazırlanmaya mecburdum. Söz vermiştim. Ilık bir duştan sonra üzerime rahat bir şeyler geçirip çıktım evden. Şanslıydım. Trafik akıcıydı o gün. Etrafa bakan gözlerimdeki hüznü silemiyordum. Ayrılığımızın randevusuna gidiyordum ve planlamıştım. Bitmeliydi. Aracımı Nişantaşı’nda ki uzun binanın otoparkına bırakıp onüçüncü kata çıktım. Zili çaldım. Açılan kapıda beni karşılayan güler yüzlü kıza hissettirmemeye çalıştım elimden geldiğince ama buruktum işte. Kime, nasıl anlatabilirdim ki… Ve vakit geldi. Odada bulunan uzun koltuğa oturduktan on beş dakika sonra bir daha birleşmemek üzere ayrıldı yollarımız azı dişimle. Artık yok.

                                 ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

 
1 Yorum

Yazan: 25 Nisan 2012 in GÜNLÜK

 

Etiketler: , , , , ,

bazı gecelerin sabahı yoktur

” bazı gecelerin sabahı yoktur
yalnızca bir karanlık olarak kalırlar
bazı ayrılıkların dönüşü olmaz
giden gider
borçlarıyla yaşar kalanlar

geleceği yoktur bazı kalplerin
aşk uğramaz onlara bir daha
tek bir hatırayla yaşlanırlar

bazı pişmanlıklar uzun sürer
zamana yayılırlar

kendinden kaçanlara
saklanacak yer kalmaz dünyada
gün gelir kendileriyle tanışırlar
asıl yalnızlık o zaman başlar
hayata geç kalmıştır kendine geç kalan
şairin dediği gibi
bir daha yaşamak zorunda kalır
geçmişi anlayamayan

bazı geceler
bazı insanlar
bazı yerlerde
sahiden karşılaşırlar
bazı insanlar bazı aşklar bazı şarkılar
bu yüzden unutulmazlar
bazı hayatlar hayal tutmazlar
bu yüzden
bazı bazı bazı
çabuk yaşayıp
ansızın kaybolmalar
bazı bazı bazı”

murathan mungan

 
Yorum yapın

Yazan: 22 Nisan 2012 in GENEL

 

AMAN HAA!

 

  

 

  Olup bitene, yeniliklere yetişmek inanın ki mümkün değil. Bu arada neden inandırmaya çalışıyorsam?  Çoğunuzun bildiği üzere geçen ay Oğuz’un doğum gününü bahane ederek bir kutlama yaptık. Tamam, yapmaya karar verdik. Verdik de bu işler öyle karar vermekle olmuyorMUŞ. Yahu ben nereden bileyim? Benim öyle doğum günü mumu üflemişliğim pek yoktur. En net hatırladığım Turhal’da geçirdiğimiz yıl kutlanan doğum günüm. ( Bir de bu yıl Erdo’nun düzenlediği sürpriz kutlama) Bu yıla kadar elimde olan tek doğum günü fotoğrafım Turhal daki evimizde çekilen. Bak şimdi bunu takar makar Vilo ( annem ), en iyisi arşivi döküp tekrar bakacağıma söz vereyim.

   Çocuklarımınkine gelirsek; Elif’in ilk üç yaşını evde sülaleler boyu kutlamıştık. Oğuz’a ise hiç kutlama yapmamıştık. Anlamayacak olduğundan dolayı manasız gelmişti. Buraya kadar anlattıklarım sonucunda, doğum günleri hakkındaki hassasiyetimin derecesini tahmin etmişsinizdir. Özet: Başkalarınkini geçtim kendi doğum günümü bile facebook varolduğu sürece hatırlayacak kadar ilgilendiriyor beni bu iş. Ama artık -di’li geçmiş zaman oldu. Tahminim önümüzde ki yıllar yakından ilgilenmek zorunda kalabilirim. Bulaştık bir kere…

    Giriş bölümü ancak böyle uzatılır, konu ancak bu kadar yayılır…

  Neyse işte başladım hazırlıklar için araştırma yapmaya. Amanın! Âlem ne olmuş. Doğum günüleri düğünlere yetişmiş meğer. Düğün yapmamış olduğumuzdan da olabilir bilemeyişim. Önce tema belirleniyorMUŞ. Hadi belirledin kim hazırlayacak? Nerede yapılacak? Biz de yer sorunu, onbeş kişi olarak başlayan davetli sayısı yaklaşık kırkı bulunca ortaya çıktı. Neler ikram edilecek? Kim, ne zaman pişirecek? Peki, bu iş bu noktalara nasıl, ne ara geldi dersiniz! Ben vazgeçmek üzereyken, Belgin’le telefonda konuşuyorken;

   ” Yok Belgin, çok sade bişi olsun istiyorum O ne öyle caf caf.” dedikten ve

   ” Saçmalama bu senin değil çocukların kutlaması.” cevabını aldıktan sonra iş boyut değiştirdi. Bir çocuk olsam? diye düşünmeye başladım.

    Sonra mı? Kalmış bir hafta, ortada hiçbir şey yok. Adamı öyle bıktırmış olmalıyım ki Erdo konuyla ilgili bir şey duymak istemiyor. Aynı gün olan Fenerbahçe maçına bilet almış. O gün yok yani. 

    Çok kolay olacağını zannederek herkese haber vermiş, çocukların fitilini ateşlemişim bir kere. Dönüş yok. Çıkış nerede? Yapacak tek bir şey kalmıştı. ” İmdat! Bir işe giriştim ama altından nasıl kalkacağımı bilemiyorum. Kurtarın beni.” feryadıyla İlker Hanım‘ı aramak. Aradım da…

   İşte o an her şey yoluna girmiş, olmuş bitmiş gibi hissettim. Çünkü karşımda duyduğum ses

  ” Hiç merak etmeyin Özgür Hanım. Hepsini yaparız, yetiştiririz. Siz yalnızca ne istediğinizi söyleyin.” diyordu. Ben ne isteyeyim. Şu işten alnımın akıyla çıkmak dışında. Sağ olsun öyle de oldu. Oğuz’u geçti Elif için bile sürprizler hazırladı. Her sabah telefonda karşılıklı bir durum raporu veriyorduk, ben çıkıp işe gidiyordum. İlker Hanım ise bir yanda hasta olan çocuğu diğer yandan da bizim doğum günü hazırlıklarıyla ilgileniyordu.

   Arada atlanıp, allı pullu kutlanılması yapılmamış, Elif’e ait onbir doğum gününün acısı çıkacak ya… O sebeple Oğuz ve akranları için sihirbaz ayarlanırken, Elif ve akranları için karaoke organize edildi. Şükür ki niyet ettiğimiz her şey rast gitti. Sihirbaz dedik, işine âşık Mehmet Bey çıktı karşımıza. Karaoke dedi, bir baktık dürüst iki çocuk… Sonunda asıl karşımıza çıkan faturadan bahsetmek istemiyorum pek tabii.

   Derken derken büyük gün geldi çattı.  Hani derler ya ” düğün sahibi düğünden hiçbir şey anlamaz” diye. Ne kadar doğru olduğunu anladım ogün. Edilen nasihat, söylenen özlü sözler nasıl boşmuş görüyorsunuz. Yaşanmadan anlaşılmıyor… Boşuna demişler: ‘’ Başkalarının yaşadıklarından ( yaptıkları hatalardan ) ders al. Hepsini yaşayacak kadar vaktin olamayabilir.’’, ” Dereyi görmeden paçaları sıvama.”, ” Ayağını yorganına göre uzat. Ya da kıvrılıp zıbar.” diye. Sonuç: Laf anlamaz insanoğlu!

   Anlayacağınız bizim kutlama olduda bitti maşallah. Anlatmaya kalksam ayrıntılar denizinde boğulur kalırız. Şimdi size hiçbir halta yaramayacağını bile bile diyorum ki; Âlem feci olmuş. Şayet çoluğa çocuğa doğum günü lafı edecekseniz aman ha dikkat.  Harcamalar konusunda da içinde ‘’şemsiye’’  kelimesi geçen özlü bir sözüm var fakat burada yazamıyorum. Siz söz verirken enine boyuna araştırıp, hesaplayın, derim. Çünkü zamane doğum günleri bizimkilerine hiç mi hiç benzemiyor.

   Kutlansın ya da kutlanmasın ama hepimizin, tüm çocukların yaşları hep kutlu olsun, mutlu olsun, en önemlisi sağlıklı olsun.

  Şimdi bunlar bir kenara… Bugün günlerden Cuma. Genelimiz için yarın iş yok. Mesai saatinden sonra hafta sonu resmi olarak başlayacak. İşten çıkıp eve gideceklerimiz için:

   Eve gidilmeli. Efor sarf edici hareketler yapılmalı. Televizyonun karşısına mümkünse orta sehpaya sofra kurulmalı. Haberler dışında abur cubur bir şeyler eşliğinde yemek yenmeli. İmece usulüyle tabak, çanak lavaboya atılmalı. Birer kadeh çay konulmalı. Koltuğa yayılmalı. Koca ya da çocuk ya da kedi ya da köpek, beraber yaşanılan ve evcil olan kimse ona sarınılmalı. Cep telefonu, beyin, iç ya da dış seslerin hepsi kapının ötesine fırlatılmalı. Düşünmeden bir film ya da ‘’ Yalan Dünya ‘’ izlenmeli. Eve gelince harcanamamışsa eğer efor harcanmalı. Ve zıbarıp yatmalı. Çünkü bu gün CUMAAAAA! En güzel günler, en güzel geceler, tüm güzellikler bizim, hepimizin olsun diyor ve huzurlarınızdan ayrılıyorum. Sevgiyle…

                    ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

 
Yorum yapın

Yazan: 20 Nisan 2012 in GENEL, İNSANOĞLU

 

Etiketler: , , , , ,

BABA, OĞUL VE KUTSAL ROMAN

yazı yıldızlara benzer, gördüğünüz ‘’ şimdi ‘’ çok öncelerde yazıldı, yaşandı. ( Murat Gülsoy )

   İlk sayfalarından sonu belli olan, beyaz dizi tadında, konuları birbirlerinin aynı, kurgusu olmayan, karaktersiz,  neredeyse fabrikasyon kitaplardan size de gına geldiyse müjdemi isterim. Okunabilinecekler listemiz için yeni bir kitap geldi: BABA, OĞUL VE KUTSAL ROMAN. Biz kitapla, heyecanlı bir buluşma ardından ise mutluluk ve tatmin dolu bir veda yaşadık. Benim hiç susmayan iç sesim tepemden ayrılmazken kitabın başkarakterinin iç sesi de geldi mi tepeme ( Gollum ) tam olduk. Anlayacağınız bir keyif, bir keyif…

  Bu satırları yazarken tek bir sorunum var. Ne mi? Hakkında yazmak istediğiniz kitabın yazanını tanıyorsanız  o bir eleştirmen, eğitmen, akademisyen, yazar ise üstüne üstlük ödüllerle taçlandırılan başarılara imza atacak kadar iyiyse  bana geldiği gibi ‘’ kal ‘’ gelir ve kalırsınız. Söyleyebileceklerim; doya doya, kana kana, yorulmadan, anlayarak gerçekten iyi bir kitap okudum. Karanlıklarıma girip dolaştım dar sokaklarımda. Labirentlerde kayboldum. Unutmak istediklerim geldi yapıştılar yakama. Utandım aşina insanlık hallerimden. Umutlandım. Heyecanlandım. Güldüm geçtim hallerimize. Olasılıkları düşündüm gene. Okurken içim geçti, anlık görüntülerle izledim bazı sahneleri.

  Raflarda ararken onun gibisini… uçtu uçtu kitap uçtu, geldi kondu kütüphaneme. Aynı keyfe sizleri de davet ediyor ve yazıyı Murat Gülsoy’a bırakıyorum.

ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

Her şey günlük güneşlik bir mayıs günü başlamıştı. ( sayfa 28 )

Sarıldık. Bazen insanın düşüncelerini başkalarının duymamasının çok yerinde bir doğa yasası olduğundan emin oluyorum. Özlemle sıktı beni kollarında. Bu derece âşık mıydık? ( sayfa 46 )

‘’ Dediğine göre rüyadaki âlemle bizim âlem arasında geçitler varmış.’’ (sayfa 128 )

‘’ Bilmiyorum. Ama insan rüya görürken daha savunmasız oluyor, diyor dedem. Bir kere insanın rüyasına girdin mi zihnine de girmeye başlıyorsun… Yani sen burada uyanıkken dedem senin zihninin içine bir şekilde sızabiliyor. Benim anladığım o…’’ ( sayfa 129 )

Ansızın kabuğumda bir incelme oldu; beni dış dünyaya karşı koruyan o zırh şeffaflaştı, bilinmek arzusuyla dile geldiğimi hissettim. Durdurmak istemedim bu akışı.( sayfa 133 )

 İnsanın içi en derin uçurumdur.

Gitgide yazmayı bir saplantı haline getirdim… İçinde siyah güllerin, kuzgunların, ışıksız yıldızların, karanlık suların kaynaştığı o gizli kuyunun içine gözlerimi dikip bakmaya başladım. Oysa kuyunun en derin yeri Medusa’nın bakışıymış eski aşkların, ölümün ve unutuşun kaynaştığı. İşte yazmak böylelikle esir aldı beni. O şiirde denildiği gibi… Rüyasında özgür ve mutlu olduğunu gören bir mahpusa dönüştüm. ( sayfa 220 )

Sen de biliyorsun ki hepimiz mutsusuz. Bu çok derin, varoluşsal bir şey. Hayatın boktan bir yalan olduğunu, kısa süre sonra da hiçbir bok anlamadan terk edip gideceğimizi biliyor olmanın getirdiği bir gerilim bu. ( sayfa 229 )

Birbirimize sarılıyoruz. Beden gölgeye, hayal gerçeğe. Uykuya dalıyoruz… yavaş yavaş… sınırlarımız eriyor… karışıyoruz. Rüyamda yüzümü görmeyi diliyorum en son. ( sayfa 249 )

 
2 Yorum

Yazan: 18 Nisan 2012 in OKUDUM

 

AZ GİTTİK UZ GİTTİK…

   Çocukluk yıllarım. Ya da ön ergenlik falan, net hatırlamıyorum. Gerçi hayatımın neresinde olduğumu hesaplayarak yaşamaya ne zaman başladım onu da hatırlamıyorum. Neyse işte çok zaman önceydi, her gece uykuya heyecanla yatardım. Kuracağım hayalimin heyecanıyla. Bir ormanda yaşadığımı hayal ederdim. Ağaçları keserdim önce. Onlardan ahşap bir kulübe yapardım kendime. Küçücük, içinde kilden yapılmış bir şömine olan. Sabahları uyanışımla yıkılan ve her gece tekrar tekrar yapmaktan yılmadığım kulübe. Bir de köpeğim olurdu. Sarı renkte, kocaman bir köpek. Tahta yatağımın yanında dizili onlarca kitap. Hava kararınca ateşin ışığında okurdum. Sabah öten kuşlar, kış geldiğinde yağan kar, ağaçlara tırmanan sincaplar… Kötü hiçbir şey yok. Ne tehlikeli hayvanlar, ne yiyeceğim derdi, korkunun endişenin hiçbir türlüsü giremezdi içine.

   Şimdi nasıl? Çocukluğuma ulaşamayacağımı biliyor olsam da en azından yakın kalabileceğine inandığım için hayallerimi kaybetmemeye çalışıyorum. Sıkı sıkı sarılıyorum. Beni heyecanla yatağa çekebilecek hayaller arıyorum. Ama ne yaparsam yapayım çocukluğumda ki gibi olmuyor, olamayacak da. Çünkü içinden çer çöpü, ihtimalleri, ayrıntıları ayıklamayı beceremiyorum. Şimdi gene kessem ağaçları, dünyanın çöl olma yolunda hızla ilerlediği gelir aklıma, kesemem. Köpek desem ne yer ne içer? Ben ne yiyeceğim? Avlanamam! Nesilleri tükeniyor. Avlanmazsam ne yiyeceğim, ne giyeceğim? Aynı kitapları kaç kez okuyabilirim? Peki, ne oldu da kaçtım bu ormana? Kim, ne korkuttu, bitirdi beni ki? Hadi bakalım buyur buradan yak. Bunlar gelip girince hayalin içine, dönersin gerisin geriye. Az gidip uz gidip varamadığın yere.Yani gerçek hayatın içine. Saat gece yarısını geçmiştir çoktan. Sabah gidilecek, yapılacak iş. Doyurulacak çocuklar, koca. Duyulmak ya da söylenmek istenmeyen onca kelime. Onlara karşılık akıldan geçen ama dile dökülmeyen onca güzel kelime. Yalnızca müzik çalarları kulaklara takarak kaçılabilen yalnızlık. Unutulamayan, özlenen sevgililer. Paylaşılamayan anlar. Edilen dualar. Gidilmek istenen ama bir türlü gidilemeyen yerler. Yapılamayanların ayıklanarak sürekli yenilenen yapılacaklar listeleri.

   Ve mucize! Güne gözlerimizi açmamızla can bulan beden. Gece kaybolduğu yerlerin çıktığı sokaklarda dolaşmış, çoğu zaman yorulmuş zihin. İşte büyüdükçe kuramadığım hayaller, kurmaya çalıştıkça içine ettiğim hayaller.

   Ama her şeye, gerçekten her şeye rağmen yaşamaya değer hayat. Düşe kalka da olsa ” sağlık olsun ” diyerek yaşamak zorunda olduğumuz, bize bahşedilen en güzel hediyemiz hayat. Kaybedişlerimizin değil yalnızca vazgeçişlerimizin bizi yenebileceği hayat.

   Hoş gelsin içinde tazelik gizleyen, aydın olmasını dilediğimiz yeni günler. Yeni haftamız hayırlı olsun, aydın olsun, mutlu, sağlıklı olsun. Bir de melekler bizimle olsun. Çarşambaya görüşmek dileğiyle hoşçakalın.

ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

 
3 Yorum

Yazan: 16 Nisan 2012 in GÜNLÜK, İNSANOĞLU

 
 
%d blogcu bunu beğendi: