RSS

Kategori arşivi: TATTIM

… ne de kelimeler

Ne gündü yarabbi!

‘’ Babamın avucuna gömün beni. ‘’

‘’ Kendim ettim kendim buldum, gül gibi sarardım soldum. ‘’

‘‘ Doyulur mu doyulur mu, canana kıyılır mı, cananına kıyanlar, Hakk’ın kulu sayılır mı ‘‘?

‘’ Seviştiğimde mutlu olurum, sevgisiz imanı nasıl bulurum, böyle inandım böyle bilirim, sevişmek ibadettir sevgi imandır. ‘’

‘’ Nedeceksin bu kadar malı… İşte görünür dünyanın halı. ‘’

‘’ Evvelim sen oldun, ahirim sen. ‘’

Ve sayısız içi asla boşalmayacak söz söyleyen, manayı çözme çabasında biri daha, verilen devlet sanatçılığı unvanını ‘’ Halkın sanatçısı olmayı tercih ederim. ‘’ diyerek geri çeviren adam Neşet  Ertaş öldü. Gerçi bunları söylemiş biri ölür mü? Asla!

Ama ne yazık ki bahsettiği birçok güzel duygunun yok olup gittiğine şahitlik ederek gitti.  Şimdi vah bizim, geride kalanların, şahitliğe devam edecek olanlarımızın  haline. Ne aşk kaldı ne de kelimeler.

Dün bu düşünceler içinde, iki tek atmak, hasretimi gidermek için düştüm yollara. Durup bir akaryakıt istasyonundan aldım mı Şevval Sam’ın son çıkan  ‘’ II Tek ‘’  adlı albümünü. Benim kafa daha tek atmadan oldu 1500. Erdo’yu aradım trafikten ‘’ Erdo feci oldum abicim bu şarkılarla. Valla şimdi biri gelse dese ki  – gel arkadaş açtık 35’liği demlenecez. –   otaban kenarı falan demeyecek sağa çekeceğim. ‘’ Ama nerdeeeee! Ne arkadaşlık kaldı ne de kelimeler.

Yol üzerinde el arabasındaki tezgâhtan kaptım iki palamut, tekelden aldım 35’lik vardım Özlem’lerin evine. Duygu balkonu temizlerken piyazlık doğradığım soğanların üzerine yaydım mis palamutları, ektim üzerine tuzu, karabiber, maydanozu attım ocağa. Acelemiz Özlem’i iş dönüşü hazır karşılayabilmekten ötürü. Neyse yetişti, geldi. Parmakları salataya bana bana yedik afiyetle. Ne denizler kaldı ne de kelimeler.

Gece yarısı olup durulunca gözyaşlarına karışan kahkahalarımız, koydum kafayı yastığa. Düşündüm.  Bu topraklar için ağlayan, gama düşen, insanlık için dertlenen, her şeye rağmen söz söylemekten vazgeçmeyen birini daha kaybettik. Kaç kişi sığar bu yok oluşa?  Her defasında biraz daha sahipsiz kalmış hissediyorum. Ne adam kaldı ne de kelimeler.

Şimdi gelelim öbür boyutuna: Kardeşim bu son zamlar nedir! Biz kimin günahının vebalini ödüyoruz acaba? Bu devlet erkânından biri oğluna iş falan mı kurdu, yoksa bir yerlere gene abuk sabuk paralar mı ödendi, milletvekillerinin faturalarımı birikmiş nedir yani. Sıkışınca zam yap. Yaptığında gıkı çıkmadığı için kimsenin, sorun da yok. Harcar ederken B planı yapmana gerek yok. Bütün ırmakların denize dökülmesi gibi bütçedeki bütün açıklarda halka arz edilir.

Tekelden ‘’ Zıkkım için. ‘’ manasına gelen etiket fiyatını ödeyip çıktım. Kitaplara getirilen adaletsiz ücretler apayrı zaten. Akaryakıt… Doğalgaz ve elektrik sırada. Yeni moda da; zam yapıyorlar, iki gün sonra indirdik diyorlar, dört gün sonra sessizce tekrar uygulamaya başlıyorlar zammı. Geçen gazeteyi okurken yemin ederim takip edemedim akaryakıta zam geldi mi, gelmedi mi.  İçme, yeme, okuma, konuşma, gezme… Elimizde bedava olan bir tek sevişmek kalmıştı onu da ‘’ Kürtaj yasak. ‘’ diyerek aldılar elimizden. Sonunda her şeyin kaçağı, merdiven altı çıksın ve sen bas bas bağır ‘’ Bunlar işte böyle dinden çıkmış, ayyaşlar. ‘’ ‘’ Korsana bulaşmayın, haram yemeyin. ‘’  diye. Şimdi ben, kesinlikle her akşam iki tek atMAyan biri olmama rağmen,  bir 35’liğe ( yaş üzüm olanından ) 28 lira ödemiş olan ben, düşünmez, araştırmaz mıyım – acaba evde rakı yapabilir miyim? – diye.

ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

Reklamlar
 
5 Yorum

Yazan: 26 Eylül 2012 in GÜNLÜK, TATTIM, İNSANOĞLU

 

Etiketler: , , , , , , ,

PAZAR GÜNU ANILARI

    Geçen hafta vapur gezisi dönüşü karar verdiğimiz üzere dün sabah kahvaltıyı Dolmabahçe Sarayı’nın bahçesindeki kafede yapmak üzere evden çıktık. Anacığım saray bahçesi deyince insan bir halt bekliyor; hataaa. Gene beklentiyi yüksek tutmanın getirdiği büyük hayal kırıklığı! Zaten bu son günlerde yaşanan hayal kırıklıklarıyla nasıl başa çıkacağız; o ayrı. Dönelim kahvaltıya; sakın sizde bizim gibi saray bahçesinde kahvaltı lafına aldanmayın, gidin bir çay bahçesine. Kale’de ki kahvaltının canını seveyim. ( http://www.kalecafe.com/ ) Ekmeği menemene bandırıp, bal-kaymak yemedikten sonra ne edeyim pazar kahvaltısını.

                  Ama kahvaltı bahanesiyle erken gitmiş olmamız iyi oldu; kafeye girmeden gezi biletlerini almamış olsaydık hayli sıra beklermişiz. Eşeden köşeden bir şeyler yedikten sonra adım attık saray bahçesine. Ne mi oldu; Oğuz başladı ”Dolmabahçe Sarayı”ndaki dolmaları aramaya. Onları bulamayınca keşif sırasında bulduğu, yanında ”lütfen dokunmayın” tabelasının bulunduğu aslan heykeline sarılmış yatıyor üzerinde.

   Neyse girdik sıraya, başladık Türkçe rehber eşliğindeki tur grubunun oluşmasını beklemeye. Tabi tura türkçe bilen arap, azeri herkesin alındığını bilseydik eğer; rehpersiz gezmeyi tercih ederdik. Zannedersiniz adamlar sarayı gezmeye değil tekrar feşfetmeye gelmişler, sanırsınız rehper onları bırakıp kaçacak diye o kadar korkuyorlar ki önündekini ite ite ilerlemeli, sanırsınız dokunmayın ya da basmayın, fotoğraf çekmeyin uyarıları laf olsun diye yapılıyor. Elif ve ben insanları ağızlarımız açık izlerken baktım Oğuz paçamı çekiştiriyor; kestane ağaçları nerede, diye. Rehper yerdeki parke cinsini anlatırken kestane ağacınında kullanılmış olduğunu söylerken ne bilsin Oğuz yaş grubundaki çocuklar bunu böyle algılayacaklar. Allahtan Selamlık bölümü gezisi sonunda o kadar yorulmuştu ki birşey duyamaz ve göremez hale gelmişti. Çareyide ablasına yalakalık ederek kucağına çıkmakta buldu; bahçedeki kedileri görene kadar…

  Bu turda canın nerede yandı, nerede Atatürk’e verdiği sözü tutamadığına inanan cumhuriyet çocuklarının hepsinin sorumluluğunu üzerimde hissederek gözlerim doldu, başım öne düştü dersiniz; Atatürk’ün üzerinde Türk Bayrağı serili yatağının başucunda tabiki!!!

Oradan ayrıldık ver elini Galata…Oğuz’un deyimiyle Rapunzelin kulesi!

Tırmanışa başlamadan önce öğle yemeği yiyelim diyerek oturduk çevresindeki bir restauranta. Oturduk ama bizim ki gene yok oldu ortalıktan. Kafayı çevirdik ki turistler çevresini sarmış fotoğraflarını çekiyorlar, ne halde mi;

     Dolmabahçe’dekiler elinden kurtulmuşlardı ama bu kedi başaramadı. Gerçi bu güzel yaratıkta halinden pek şikayetçide değildi. Bunların hepsini bir sandelye çekişi arasında geçen saniyelerde nasıl başarıyor aklım almıyor. Yemek kedi ve Erdo’nun hemşosu çıkan garsonda katılınca oldukça keyifliydi. Bayramlaşıp ayrıldık ve bu seferde kuleye çıkış için asansör kuyruğuna girdik. Manzara nefes kesiciydi; Hazerfen misali kanat takıp uçası geliyor insanın. Abicim çok güzel bir şehir şu gözünü sevdiğim İstanbul be…

Çıkışta tabanlara kuvvet vurduk Tünelden Taksim’e; Oğuz’un da pusette uyumuş olmasını fırsat bilerek. Gerçi Elif’te bir puset içinde oturuyor olmak için neler verirdi.

İşte o kaldırıma, yanına ben de oturdum başladık düşünmeye; bunca insan, bunca birbirine hiç benzemeyen, birbirinden farklı düşünen, inanan, yaşayan insan…Her gece girilen bunca ev, açılan bunca ekran, edilen bunca sohpet, kavga, okunan o kadar kitap…Alınan o kadar soluk, harcanan o kadar enerji…Ve yaşanan bu kadar hayat. Hepsinin yükünü çekmeye çalışan, yokolan, yokolmaya direnen bir tane gezegen, dünya…

Biz de onca insan arasında insanlar olarak kitaplarımızı, cd lerimizi sonunda da hepimizi dirilten dondurmalarımızı alıp otoparkın yolunu tuttuk, yedi tepesi binalardan gözükmez olmuş, yeşili git gide azalan, kendi sesini kaybetmeye başlamışken yalnızca yaşayanların seslerinin duymaya başlamış bu güzel şehrin trafik keşmekeşiyle yüzleşerek evimize dönmek için…Ama tekrar görüşmek üzere vedalaşmayı unutmadan. Sevgiyle…

ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

 
Yorum yapın

Yazan: 28 Ağustos 2011 in GÜNLÜK, GEZDİM, TATTIM

 

KÖYDEN ŞEHRE İNENDİR!

Her horoz kendi çitfliğinde öter!!!

Ve benim için ”Tebdil-i mekan” kesinlikle şehir değil.

     Bugün Erdo’nun iş için şehre inmesi gerekiyordu; bende fırsattan istifade peşine takıldım. Hem de yaz başından beri baş başa kalamamış olmamızı telafi etmek, soluklanmak için. Bu arada şehir dediğim yerle aramızda ki mesafe 30 dakika kadar, daha doğrusu mesafe, merkez olarak belirlenen semte göre değişir.

Tamam arada sırada orada, o koşturup duran insanlar arasında olmak hoşuma gidiyor ama o kadar, arada sırada…Herhalde ufak bir kasabada büyümüş, üniversiteyi tüm şehrin bir kampüs gibi olduğu Edirne’de okumuş, evlendikten sonra da buraya yerleşmiş olmamdan kaynaklı  bu ait hissedememe durumu.

Herkes izleniyormuş gibi  davranıyor, yemek yerken bile rahat değil gibiler. Ya da tam tersi herkesi, kendilerini bile unutmuş gibi koşturup duruyorlar. Mağazalarda ki satış elemanları bir tuhaf; müşterilere köşeye kıstırılabilinecek birer avmış gibi bakıyorlar, garsonların çoğunda bir bıkkınlık (her zaman işlerinin çok ama çok zor düşünmüş olmama rağmen), arabayı parkedecekleri yer için kavga edenler, kornaya bastığında trafiğin açılacağına inanıp kornaya abananlar, önünden geçtikleri her vitrin camının önünde poz verenler ler ler ler…

Düşünün bunları gözleyebilecek kadar dışarıdan hissediyorum, kendimi. Hani yürürken kafamın üzerinde, sapacağım sokağın yönüne göre yanıp sönecek ampuller olan bir sinyal aleti olsa o da fena olmaz. Ya da üzerimde asılı ”Köyden şehre inendir” yazan bir tabela.

Tamam tamam biraz abartmış olabilirim:

Ama eminin bütün bunların yanında Erdo’yla benim gibi: yedikleri yemeğin yanına çevresindeki insanlarıda katıp keyfine varabilen, gördükleri tabelaları bile dikkatle inceleyen, her görüşmelerinde şehirin takıp takıştırdıklarını gözden kaçırmayan, ara uzayınca özleyip koşa koşa ona dönen, hiç susmayan müziğini duyabilen, sokaklar için hikayeler üretebilen sonra da şehire; sevgili misali, bir daha ki randevuya kadar  kendisine iyi bakmasını dileyerek evine dönen kaç kişi vardır bu şehirde yaşayan…Biz bir kez daha vedalaşıp döndük.

Önce filmlerimiz almak için Mert’e uğradık, kuru temizlemeden Erdo’nun takım elbiselerini, fırından pideyi alıp koştur koştur eve. Bendeki neşeyi göreceksiniz ama bir güvende olma hissi anlatamam. Girdiğimiz her dükkanda ayak üstü sorulan hal hatır var ya…Etrafta tanıdık, tanıdık olmasa bile bizden hissi yaratan insanlar. Alalacele sofrayı kurduk ve nihayet çaydanlık ocağın üzerindeydi. Mumlar da eve gelirken aldığımız pastanın üzerinde; yıl boyunca her pasta yiyişimizde olduğu gibi Oğuz’un üflemesi için.

Bu arada bu gece dolunay mı?

ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

 
Yorum yapın

Yazan: 12 Ağustos 2011 in GÜNLÜK, GEZDİM, TATTIM

 

MODERN VE ŞİRİN BİR CUMARTESİ

 

Dün akşam yapmış olduğumuz programa uyarak sabah ilk olarak İstanbul MODERN’e gittik. Steve McCurry’nin en son Kodachrome filmiyle deklanşörüne dokunuşlarından çıkan fotoğrafları görmek, tarihte yer alacak olaylardan bir tanesine daha tanıklık edebilmek için. Steve McCurry; 30 yıldır kullandığı filmin son 36 karesiyle farklı ülkelerdeki kentleri ve kişileri çekerek, bir dönemin kapanışına  ortak olmaya davet ediyordu.

        Şu fotoğraf çekme işini uzun zamandır düşünüyordum. Gerçi hepimizin gördüğü şeyleri fırçasının ucuyla tuvale, kaleminin ucuyla satırlara, notalarla melodilere, deklanşöre dokunuşuyla fotoğraflara hapsedebilenlerin hepsi için durum aynı bence. Yeni hikayeler ürettiklerine inanmıyorum. Benim inandığım; zaten yaşanıyor olanlara çok ama çok farklı bakıp görebilme yetenekleri olduğu.

        Biz bugün, yüzdeki bir çizginin üzerine düşen ışığı yakalayıp, hikayesini anlattırabilen, delici bakışı yakaldığı bir çift gözden çaresizliği hissettirebilen, buluşan ellerin açısını yakalayabilip aşkı anlatabilen bir adamın çekmiş olduğu fotoğrafları gördük.Ve hayran kaldık.

 

 

 

 

           Sergiye ev sahipliği yapan mekana gelince; İstanbul’u bütün güzellikleriyle gözler önüne serebilen bir noktada ve içine girdiğinizde uzun saatler çıkmak istemeyeceğiniz bir yer. Her koridor sizi bambaşka güzelliklerle, sanatın her türlüsüyle buluşturuyor. Eğer gün olurda yolunuz düşerse içindeki restauranta uğramadan çıkmayın derim, yemek yemeseniz bile balkonunda bir nefeslenin. Ufak çocuğunuzla gidecekseniz eğer; pusetinden indirmeyin. Dokunmak yasak uyarısıyla yanımıza gelen güvenlik görevlisi, kaşla göz arasında tırmandığı heykelin tepesinden, Oğuz’u indirmek zorunda kaldı. Restaurantta oturduğu sandalyeyle beraber yere kapaklanmasını yazıyor olmak istemezdim fakat; evet onuda becerdi. Tuvalet keşfi sırasında yaşadıklarımızı, çarpıp durduğu aynaları yazmayacağım. Ama dediğim gibi sakın ha çocukları pusetten indirmeyin. Read the rest of this entry »

 
Yorum yapın

Yazan: 06 Ağustos 2011 in ÇOCUKLAR, GÜNLÜK, GEZDİM, TATTIM

 

TURKUAZ MAVİLİKLERE DALIP GELDİM

Tatilin :

Uyuma ihtimalini sevdim,

Doya doya yüzebilme ihtimalini sevdim,

Rakı & balık ihtimalini sevdim,

Karpuz & kavun ihtimalini sevdim,

Rahatsız edilmeden okuyabilme ihtimalini sevdim,

Turkuaz maviliklere dalı dalıp gidebilme ihtimalini sevdim…

   Bunların yanında en çok Elf’le suyu kana kana içercesine vakit geçirebilmiş olmak, Erdo ve Tolga’nın mürenleri, zarganaları, deniz kaplumbağlarını her defasında büyük bir heyecanla, kaybetmedikleri heyecanla karşılamalarını izlemek, bebekler gibi beşikte sallanır misali uyumak, sabahları cırcır böceklerinin sesleriyle uyanmak, yanımızdan geçen her teknenin kaç lira olduğu hakkında fikir yürütmek sevdiğim şeyler arasındaydı.

Nihayet, yıllardır planladığımız tekne seyahatini bu yıl gerçekleştirebildik. Neleri mi tecrübe ettik:

1) Fotoğrafçılıkla ilgili eğitim almalıyım. Gerçi sağolsun sevgili arkadaşım; tüm tatil boyunca, uyumadığı saatler dışında, kendisinde olan doğal yetenekten bizleri mahrum bırakmadı.

2) !Phod’a nasıl müzik yükleneceği, nasıl sıraya dizileceğini öğrenmeliyim. Ve şarj aletlerini yanımda taşımalıyım.

3) Bir kaç tane merserize kazak almalıyım.

4) Valiz hazırlama konusunda da eskiden olduğu gibi önceden liste yapmalıyım. Gerçi doğal yaşama uyum sorunum olmadığını bu kış, 15 gün boyunca iki mevsimi (yaz-kış) bir arada yaşadığımız tatili; valizlerimiz aktarma sırasında kayıp oldukları için, eşyalarımız (diş fırçaları, şampuan, iç çamaşırları, tüm giyisi ve ayakkkabılar…) olmadan geçirerek tecrübe etmiştik. İki gün süren uçak yolculuğu sonunda hava limanında, yanımızda yalnızca benim el çantamla bir bankın üzerinde otururken bulmuştuk kendimizi. Bu seferde, ben yanıma fazla eşya almama işini biraz abartmış olduğum için beş parça eşyayla bir turu tamamladım.

5) Beş- altı gün boyunca ayağınız yere değmeden, mıç mıça zaman geçirecekseniz; arkadaş seçiminde çok özenli davranmalı ve işi şansa bırakmamalısınız. Herkes bizim gibi şanslı olmayabilir. Bizim karşılıklı yapmış olduğumuz seçim tam isabetti.

6) Veee bizim tatilimize damgasını vuran, kura çekerek belirlediğimiz; oda paylaşımı. Yazı diyerek büyük odaya yerleşme şansını yakalamış olmanın ezikliğini Feyza sayesinde tüm tatil boyunca üzerimizde hissettik. Lolo lolo!

7) Sosis ya da makarna denilen yüzme aparatıyla, her kas grubunu ayrı ayrı çalıştırılabilineceğini öğrendik. Özellikle Feyza’nı su balesi performansları unutulacak gibi değildi. Fakat; bu antrenmanları yaparak yenilen ve içilenlerin eritilebilineceğine inanmamak gerekiyor(muşşşşş). Dönüşte kot pantalonları bırakın, insanın içi içine sığamıyor.

   Şükürler olsun ki; sorunsuz geçen bir tatil sonunda tekrar evimizdeyiz, Oğuz şu an yatağımda uyuyor, ben bir demlik çay ve kucağımda bilgisayarımla balkona kamp kurduğum gecelerden birindeyim, yine. Ve ayaklarım yere basıyor, her ne kadar hala sallanmaya devam ediyor olsamda. Yarın sabah saat 7’de başlayacak olan, yoğun bir tempoyla günlük rutinlerimize de dönmüş olacağız.

   Anlayacağınız o ki; trene binemedim, tekneye bindim, yalnız başıma alıp başımı gidemedim, kocam, kızım ve sevdiğim dostlarımla birlikte gittim. İyiki de böyle oldu.

   NOT: Denizlerin bitip tükenmeyecekmişcesine nasıl kontrolsüz ve hunharca kullanıldığı, doğal yaşama hayallerinin artık lüks olduğu devirleri yaşadığımız ayrıntılarını yazarak güzel bir yaz akşamını keyfinizi kaçırmak istemiyorum.

ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

 
7 Yorum

Yazan: 07 Temmuz 2011 in GEZDİM, TATTIM

 

AMAAA HİÇ EKMEK YEMEDİK

 

Nedendir bilinmez, ama hep sonunda pişmanlık duyacağımı bile bile aynı şeyi yapıyorum. Hele ki söz konusu et olunca, iş feci. Öyle hamur işi, börek, çöğrek değil…Bugün de bir Adanalı’nın eline düştük ki sormayın. Kafamıza silah dayamadılar, yiyeceksiniz diye, fakat grupta tamamlanmış olunca sonunda şişen karınları kapatmak için, yemek sonunda eşofman üstleri giyilmek zorunda kalınıldı. Sindirmemize yardımcı olsun diye çay istemişken bakın neler oldu;

YA SONRA (2. tabak)

Anlayacağınız Adana’ya gitmişte misafir ediliyormuşcasına, önümüze ne geldiyse yedik, kalktık. Sonrasında; Davut kendini avut durumları…Komik olan yanı; ”Aaaaa saat daha erken”, ”Ama hiç ekmek yemedik”. Yemin ederim stada koşarak gidesim geldi.

Kilolar, kilo kilo böyle alınırken, gram gram nasıl veriliyor, bilmeyenemiz yoktur. Bugün alma faslındaydık. Olmuşla ölmüşe çare yokmuş diyerek, yarın tüm gün meyve yiyerek arınmaya çalışacağız, yapacak başka birşey yok. Sizlere iyi uykular dilerken, ben nefes alabilmek ümidiyle koca bir fincan kahveyle balkona yerleştim.

Herkese iyi bir hafta diliyorum.

ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

 
2 Yorum

Yazan: 15 Mayıs 2011 in GÜNLÜK, GEZDİM, TATTIM

 

BİR HAFTA SONU DAHA BİTTİ

Evet! Nihayet, masamın başına oturabildim. Oğuz’la yapılan, noktaları birleştir, boya, faliyeti, Elf’in saçlarını maşalama ritüeli, benim için haftasonunun son aktiviteleri oldular. Boyama işinin kısa süreceğini zannederek başlamıştım.


Fakat; zamanın birinde renkleri kullanırken, özgür ol, kendi renklerini yaratabilirsin demişim. Demişim de sonunda beni bekleyen, renk üretme ve uygulamasının nelere maal olabileceğini hesaplayamamışım. Şükür ki, üç adet denemeyle kurtardım paçayı…Fenerbahçe’nin maçına gitmiş olan Erdo döndüğü için uyutma faslı, bana kalmadı. Ben de; bunu fırsat bilerek, kahvemi hazırlayıp, kuytu köşeme yerleştim.

      

      Bu haftasonu, geçenlerde yazmış olduğum, barbekü adlı yazımdakinden biraz farklı oldu. Ve; yemeği bir erkek hazırladı. Herkesin bir yerlerde, farklı programların içinde olduğu, dün yani cumartesi; bir telefonla başlayan ve spontene gelişen yemek programı yapıldı. Malzemeleri biz aldık, ana yemeği Bülent pişirdi. Salata, makarnayı ve bulaşıkları toparlamayı ben, rendeleme ve organizasyon işlerini Şebo, sofra kurma, tatlı, çay işlerini Özlem halletti. Fotoğraflama işiylede Elf ilgilendi; 10 dakika kadar. Sonrasında salona geçene kadar da kendisini gören olmadı, zaten. Erdo ve Önder’in, bütün bunlar olurken; ne yaptıkları konusunda açıklama yapılmıyor.


       Aaaaa özürdilerim, şimdi aklıma geldi. Onlar da bahçedeki zeytin ağacının dallarına, şamdanları yerleştirdikten sonra içlerindeki mumları yaktılar ki, manzaramız daha da güzelleşsin diye. Cumartesi kabusu olmasının yanında, komedi dalında aday olan; Survivor eşliğinde yenilen meyve ve tatlı sonunda ancak Baran’ın uykusunun gelmesi sebebiyle yerlerimizden kalkabildik. Aklımızda; yemiş olduğumuz yemekleri  ne zaman sindirebileceğimiz hakkında ki soru işaretleriyle geceyi sonlandırmış olduk.

       Bu gece son bulurken ise kafamdaki tek şey; yarının, asla ve asla tekrarını yaşayamayacağımız yeni bir haftanın daha başlangıcı olması.

                                                                                                                                     NOT:

Cuma akşamı Derin’imizin birinci yaşını kutladık. Nice yeni yaşlarını, beraber ve mutluluk içinde kutlayabilmek, ümidiyle…

              ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

 
Yorum yapın

Yazan: 01 Mayıs 2011 in GÜNLÜK, KADIN & ERKEK, TATTIM

 
 
%d blogcu bunu beğendi: