RSS

Aylık arşivler: Kasım 2011

OD ( İSKENDER PALA )

Hakan Günday gibi sert, karanlık, sarsıcı, dili sansürsüz kullanan bir kalemden sonra İskender Pala okumak sakinleştirici etkisi yapar diye düşünmüştüm. Fakat ? Belki zamanlama hatası?.. Ama kitaptan bir tane de babama almış olmam tam isabetmiş. Çok keyif alarak okudu. Belki de içinde kendinden çok şey bulduğu için. Kısacası benim daha affedebilmek, bilmek, bilmemek, tanımak, anlamak, …, -mek, -maklarla katedilecek çok yolum var(mış).

Her şeye rağmen, sorumluluk sahibi bir blog sahibi olarak, okumamış olanlar için kitapla ilgili fikir vereceğini düşündüğüm alıntıları sizlerle paylaşıyorum. Keyifle…

ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

Bu fenada bir garipsin

Gülme gülme, ağla gönül

Derdin dahi çoktur senin

Gülme gülme, ağla gönül

“Dağdan odun getiriyordum. Herkes ona odun diyordu; iki heceyle, OD-UN işte, ateş veren şey…Ama ben onun ilk hecesiyle ilgilendim, ateş olan kısmına, gönüllerde aşkı tutuşturan alevli kısmına, ‘OD’ a talip oldum. Herkes dağa odun için gittiğimi sanıyordu ama ben OD için gidiyordum”

Sorarsak ” Mal sahibi, mülk sahibi yoktur,” diyor, sonunda da ” Mal da yalan şu dünyada, mülk de yalan,” diyerek sözü bağlıyordu. Gitgide biz de böyle düşünmeye başladık; her şeyimizi paylaşma azmini edindik. Malımızı, mesaimizi, fikirlerimizi, ve elbette sevgilerimizi. Üzerinde Sitare nakışlı heybemiz hariç. O yalnızca benimdi. ( sayfa 60 )

… Sitare’nin doğru tespitlerde bulunduğuna inandım. En sonunda, ” Denge madde lehine bozulunca insanın nefsi, mana lehine bozulunca da ruhu öne çıkıyor, biri diğerini bastırıyor Can Yunus!” dedi elimi tutarak …           ( sayfa 67 )

… ağızda çiğnenmiş bir lokma olan şu dünyayı dahi yuttun tut. Ömür bir ok, zaman bir yay, bir el o yayı germiş, sen o yayı attın tut. Aldığın her nefes, keseden akmakta olan bir kum tanesi, kese ortalanmış ve sen kumu tükettin tut.” ( sayfa 118 )

Gah eserim yeller gibi

 Gah tozarım yollar gibi

Gah akarım seller gibi

Gel gör beni aşk neyledi

Ben de anlayamamıştım; dışlarını süsleyerek ve onları başkalarına göstererek hükmeden mülkün sultanları mı; yoksa içlerini süsleyerek ve başkalarının içini görerek hükmeden gönlün sultanları mı üstündü?                           ( sayfa 156 )

” Her zerresinde bir sağlık duy bedeninin, insanoğlu; her hücresinden bir inilti işit!.. Bir şehirsin çünkü sen, büyük ve derin… Yok yok!.. Bir değil, belki binlerce şehirsin hem!.. Ölümsüz ve doğumsuz, uçsuz ve bucaksız deryasın… Sayısız balıklar bulunur her deryada… Neden reddetmedesin sendeki erdemleri? Ve ne diye inkarcı başını kaşıyarak geçmede günler?!.. Ey insan! Ne diye durmadasın şu dünya denen mumun çevresinde şimdi; pervane misin? Öyleyse yak kanatlarını muma, yak ve arın. Çünkü bir nursun sen, nurdansın…Hani Tanrı nurundan… Ateşten değil… Hani şeytanın ateşinden… Uyan ey insan, her şey ‘ben’ den doğdu hep; benlikten doğdu… Öyleyse hep benden olsun feryadın, bütün şikayetin hep benden… Çünkü ölüm var. Herkese kendi rengindedir ölüm… İyi de görünür parlak bir aynada, kötü de!………………

     Yalnız kalmak istemiyorsan gideceğin yerde eğer; iyilikten, güzellikten, doğruluktan evlatlar, dostlar, yoldaşlar edin kendine şimdiden… Geçip gitmede ömür… Umutlar hep yarın, yarın, yarın!… Tükenen zamanı dolduruyor hep kuru kavgalar, boş didişmeler, faydasız gürültüler… Aklını başına al kardeş! Günü, bugün say; ölüm ki kaşla göz arasında; ölüm ki dudakla söz arasındadır…” ( sayfa 164 – 165 )

Gözüm seni görmek için

Elim sana ermek için

Bugün canım yola koyan

Yarın seni bulmak için

Kimisi bilmem der, bilir; kimisi bilir bilmezlenir. Kimisi bilmediğini bilmez, bilirim der; kimisi bildiğini bilmiyor zanneder. Bilmemeyi bilmekle bildiğini bilmemek aynı değildir. Kurtulanlar, bilmediğini bilenlerle bildiğini bilmeyenlerdir. Onlar birbirini bilir, birbirinden bilir, birbiriyle bilir. ( sayfa 195 )

Anladım ki bu yalan dünyadadır; anladım ki evliya da olsa alan dünyadır. Kaçanın kurtulmadığı, şahin de olsa kanatları kıran dünyadır. Sevdiklerimizi alıp bizi ağlatan, Hazreti Süleyman da olsa tahtları viran eden dünyadır. ( sayfa 196 )

… ben yıllar yılı kuru odun taşırken yanan odu, biriken suyu taşırken gözdeki yaşı anlayamamışım. ( sayfa 218 )

Pişmanlık kadar insana yakışan bir hal tanımadım ben Molla Kasım. Düşün ki ateşe atılmış yanıyorsun, ama her yanış bir kere daha temizliyor seni. ( sayfa 220 )

Ten fanidir, can ölmez

Çün, gitti geri gelmez

Ölür ise ten ölür

Canlar ölesi değil

Reklamlar
 
Yorum yapın

Yazan: 30 Kasım 2011 in OKUDUM

 

HIRSIZ

    Son dönemde oğlum Oğuz’un (5) hırsızlarla kafayı tamamen bozmuş olması sebebiyle, sabah – akşam, soru cevap oynar olduk. Bu duruma paralel olarak; sitede ki güvenlik görevlilerini sıkı takibe aldı. Duyduğu her sesin nereden geldiğinden tam olarak emin olmak istiyor. Geceleri odasında uyumamak için türlü türlü bahaneler üretiyor. Kamera ve alarm düzeneğinin çalışma sistemini çözmesi de yakındır. Takıntısının başlaması ise bir kaç ay öncesine dayanıyor.

  Günlük sohbetlerimizden birinde konu geldi dayandı ejderhalara. Fakat hırsızlarla ne alakası var demeyin. Her zaman, konuşmaya başladığımız konuyla sonunda konuşuyor olduğumuz, beni şaşırtacak kadar alakasız olduğunda ben her türlüsüne hazırlıklıydım.

   Bu sefer durup dururken ”Bir ejderhayla karşılaşmak”  istemediğini söyledi. Ben de; bunun mümkün olmadığını, korkmamasını söyledim. Ve devam ettik:

”Neden anne?”

”Ejderhaların nesli tükendi çünkü.”

”Nesli tükenmek ne demek?”

”Çok uzun yıllar içinde bazı hayvan ve bitkilerin sayıları azalır. Sonunda da yok olurlar.”

”Yani şimdi yaşayan hiç ejderha yok mu?”

”Yok.”

Sessizlik…

”Hırsızlar?”

”Hırsızlar ne?” İşte tam bu sırada, bir kaç gün önce seyrettiğimiz filmde ki bir sahnede, hırsızlık yapan birini ilk gördüğü an ve ben o adamın ne yaptığını ona anlatırken duyduğu şaşkınlığı geldi aklıma. Oğuz’un da aynı şeyi hatırladığı, daha sonrasında sormaya başladığı sorularla netleşti.

”Hırsızların nesli tükendi mi?”

”Hayır. Üzgünüm fakat hırsızların nesli tükenmedi.”

”Ne yapacağız peki?”

”Birbirimize göz-kulak olacağız. Yabancılara dikkat edeceğiz. Kapıyı yabancılara açmayacağız.”

”Bizim kapımıza gelirler mi?”

”Hayır. Güvenlik, siteye girmelerine izin vermez.”

”Heee. Yıllar geçince onların da nesli tükenecek mi?”

”Umarım.”

”Ben de umarım.”

  İşte aramızda geçen bu dialogdan beri bıkıp usanmadan hırsızlarla ilgili sorular soruyor. Ben de bıkarak ama mecburen cevaplıyorum. Verilen her açıklamanın ise yeni bir merak konusunun başlangıcı olması kaçınılmaz. Eklenen son merak edilenler:

– Tahta kurtları tükenir mi?( Her seferinde arkadaşım Feyza’yı sevgiyle anıyorum. )

– İnsanlar neden hayvanları kesiyorlar? Sonra tükendi diye üzülüp onları arıyorlar. O hayvanları hayvanat bahçelerine götürseler biz de özleyince gidip ziyaret etsek.

– Balıkçılar balıkların neslini tüketmeyemi çalışıyorlar? (Sezon açıldığından beri sabah erken saatlerde balıktan dönen motorları izleme keyfimiz bu soruyla anlam değiştirdi.)

    Çocuk yetiştirenler için klavuz olması gerektiğine olan inancım gittikçe güçleniyor. Şu piyasa da satılan modern anne-babalar için olanlardan bahsetmiyorum. Daha doğrusu onlar bizi kesecek gibi değiller. Ya da ben o kitaplarda bahsedilen ebeveynler kadar ”modern” değilim. Modernlik bir kenara, normal olmadığım zaten kesindi de artık gidişat ta belirsiz. Bunlarla beraber bildiğim ve onlarla geçirdiğim her an olmasa bile inandığım tek bir şey var: ”Hayat çocuklarla çok güzel.”

    Herkese sağlık ve mutluluk dolu güzel bir hafta diliyorum. Kolay gelsin!

ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

 
2 Yorum

Yazan: 28 Kasım 2011 in ÇOCUKLAR, GÜNLÜK

 

DİNLEMECE

 
2 Yorum

Yazan: 25 Kasım 2011 in DİNLEDİM

 

 

Gelecek nesilleri yetiştirmek gibi çok önemli, kutsal bir mesleği yürüttükleri gerçeğinin unutulduğu, göz ardı edildiği, önlerine engeller çıkan, çıkartılan Türkiye Cumhuriyet’i sınırları içinde, tüm zorluklara ve edaletsizliklere rağmen mücadeleyi bırakmayan öğretmenlerimizin önünde saygıyla eğiliyorum. Tüm öğretmenlerimizin ”Öğretmenler Günü” kutlu olsun.

ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

 
Yorum yapın

Yazan: 24 Kasım 2011 in GENEL

 

BÜYÜMEYECEĞİZ

 

 

   ‘’ Başar’lar iki yıla kadar buraya taşınabilirlermiş anne.’’ dedi Öykü, şehir dışında yaşayan erkek arkadaşından bahsediyordu. Yeşim, unlamış olduğu balıkları bir bir içindeki yağ kızmış olan tavaya atıyordu. Günlerdir düşünüp duruyordu; kocasıyla on altı yıldır beraber yürürken ne kadar çok şeyi yollarda kaybetmiş olduklarını. On bir yaşında, ergenliğin başında olan kızına verdiği yanıtta dalıp gittiği düşüncelerinin içinden çıkıp geldi. 

‘’ İki yıl sonra siz çoktan ayrılmış olursunuz. Birbirinize de unutmuş.’’

‘’ Neden anne? ‘’

 ‘’ Büyüdükçe sıkılırsınız birbirinizden. İnsanlar büyüdükçe değişir, unuturlar Öykü.’’

‘’ Siz unuttunuz mu anne? ‘’

‘’ Senin, sizin gibi görüp, hissedebiliyor olmak için feda edebileceğim çok ama çok şey var, desem.’’

‘’ Nasıl yani…’’

‘’ Öykü’cüğüm maalesef hiçbir şey aynı kalmıyor.’’

     Sustu Öykü. Gözleri dolmuş ve içlerine bir sürü soru işareti yerleşmişti. Odasına gitti. Kapıyı kapattı.Başar’ı kaybetme ihtimali ilk defa aklına geliyordu. Hayatları boyunca beraber olacaklarına inanmışlardı. Oyun parkında kendisini bekleyenin hep Başar olmasını istiyor ve böyle olacağına inanıyordu. Sonra bilgisayar ekranının başına geçip Başar’ın çevirim içi olup olmadığını kontrol etti. Şükürler olsun oradaydı. Parmakları tuşlara dokundu ve yazmaya başladı. Mutfağa, annesinin yanına döndüğünde sorularına cevap bulmuş birinin kendinden emin ifadesi yerleşmişti yüzüne.

‘’ Anne söylemiş olduğun şeyi Başar’a söyledim. Ama biz hiç ayrılmayacağız bilmelisin.’’

‘’ Umarım tatlım. Peki nasıl bir çözüm buldunuz.’’

‘’ Büyümemeye karar verdik. Biz hiç büyümeyeceğiz.’’

     Salataya doğramak için eline almış olduğu yeşilliklere bakarken Öykü’nün vermiş olduğu yanıtla gözleri doldu Yeşim’in. Tüm çocukluklarıyla bulmuş oldukları çözümü duyunca ne yapmış olduğunun farkına vardı. Kızının sorusuna bunca büyük bir yanıt vermiş olduğu için pişman oldu. Ve zaten çok gerilerde kalmış olan masum, saf çocukluğunun ondan ne kadar uzaklaşmış olduğunun bir kere daha farkına vardı. Çaresizce özlediği çocukluğu çok uzaklarda kalmıştı.

ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

 
1 Yorum

Yazan: 23 Kasım 2011 in ÇOCUKLAR, DENEMELER & RÜYALAR

 

BENİ UNUTMA ( ALİ POYRAZOĞLU )

” Beni Unutma ” yavaş yavaş hafızasının yok olup gittiği gerçeğiyle karşı karşıya kalan bir matematik profesörünün ve ailesinin öyküsünü konu alıyor. Alzheimer hastalığının sinsi bir biçimde ortaya çıkışındaki evreleri ve unutkanlıkla başlayan hastalığın, hastayı geçmişiyle olan bütün bağların koptuğu bir sona doğru sürüklemesi oyunun çatısını oluşturuyor.

Bireysel alzheimerın öyküsünün, toplumsal unutkanlığa dönüşmesinin; bireyde başlayan geçmişi unutma, yok sayma, sıfırlamaya çalışma halinin toplumun bilinç altına sızmasının başarıyla anlatıldığı oyun ağırbaşlı bir güldürü.

İşte biz; altı yetişkin, bu ağırbaşlı oyundan çıktığımızda dağılmıştık. Bir suskunluk…Sorular…Başa gelmeden anlaşılayamayacak, başa gelmeden nasıl tepki verileceği – ne halt edileceği – bilinemeyen sonsuz sayıda ihtimalden biri daha. ” Bizim ailemizden birinin başına gelse ne yaparız. ” – ” Benim başıma gelse ne yapsınlar isterim?”. Ama dileyeceğimiz tek şey Ali Poyrazoğlu’nun alzheimer geçiren öğretmenininkiyle ortak olurdu herhalde ” UNUTULMAMAK ”.

Özdemir Çiftçioğlu, Eser Ali Yıldırım, Nur Gürkan’ın iyi oyunculukları, Ali Poyrazoğlu’nun oyunculuğu ve mükemmel hikaye anlatıcılığıyla birleşince ortaya çıkanın kalitesinden bahsetmeye zaten gerek yok.

Aslında  bakıma muhtaç hasta olmak, hasta yakını olmakla ilgili yazmak istediğim başka şeyler de var. Ama bu gece bir kafayı toplayamama durumu yaşıyorum. Yalnızca haber vereyim dedim; Ali Poyrazoğlu’nun sosyal sorumluluk projesi kapsamında, sınırlı sayıda sahnelenecek ”Beni Unutma ” adlı oyunu başladı.

Herkese, hepimize sağlıklı, kimseye muhtaç olmadan yaşanacak yıllar diliyorum.

ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

 
2 Yorum

Yazan: 20 Kasım 2011 in İNSANOĞLU, İZLEDİM

 

Sen olmasan evren bir parça eksik olurdu

Hayatın tadını çıkartmayı unuttuk. Çocukluktan beri bize verilen hedefleri başarmaya çalışıyoruz. Kendi yeteneklerimizi, kendi keskin olduğumuz yanları ortaya çıkarmak yerine, sanki her konuda mükemmel olmak zorundaymışız gibi yarışıp duruyoruz. Yarıştıkça karşılaştırıyoruz, karşılaştırdıkça da kendimizi eksik hissedip mutsuz oluyoruz.

Osho diyor ki: Bir ot parçasına da, en büyük yıldız kadar ihtiyaç duyulur. Ot parçası olmadan, Tanrı, olduğundan eksik olacaktır. Guguk kuşunun sesine de herhangi bir Buda kadar ihtiyaç duyulur. Guguk kuşu yoksa dünya daha eksik, daha fakir olacaktır.

Biz her halimizle yeterliyiz, her halimizle güzeliz. Ancak bize öğretilen çok fazla “meli” “malı” var. Başarılı olmalısın, güzel olmalısın gibi. Bunları fark edip temizlemedikçe başkalarının talep ettiği hayatları yaşıyoruz. Onların belirlediği güzelliğe, başarıya göre davranmak durumunda kalıyoruz. Sonuçta kendi ihtiyaçlarımızı doyuramadığımız için aç kalıyoruz.

Çok azımız uyanıp da “Acaba ben ne istiyorum?” diye soruyor. İçindeki anne babayı susturamayanlar, kendi hayatlarını değil onların beklediği hayatları yaşıyorlar. Bu öyle bir ikilem ki kendi istediği hayatı da seçse, anne babasının istediği hayatı da seçse hep suçluluk duyuyor. Yapmamız gereken tek şey o kafamızdaki anne baba sesini kısıp kendi ihtiyaçlarımızı dinlemeye başlamak.

Kendimizle iletişim kurmayı bilmediğimiz için başkaları ile de bilmiyoruz. İfade edilmeyen her kızgınlık, her suçluluk bizi şişirmeye devam ediyor. İhtiyaçlarımızı söylemeyi bilmediğimiz için aç kalmaya devam ediyoruz. Aç kalınca; hayattan alamadığımız tadı çikolatadan, alışverişten almaya çalışıyoruz.

Karşılaştırma sadece başkaları ile değil. Kendimizi de kendimizle karşılaştırıp duruyoruz. Dünkü halimizi beğenmiyoruz. Aldığımız kararları beğenmiyoruz. Halbuki o zaman da bildiğimizin en iyisini yapmıştık. Elimizdeki seçeneklerin içinden en iyi ikinciyi seçmemiştik ki? Bunu unutuyoruz. Şimdi olaylara daha geniş açıdan bakıp, farklı değerlendirebildiğimiz için sevinmek yerine buradan da bir suçluluk yaratıyoruz.

Suçluluk duyan insanların bir kısmı bu durumdan kurtulmak isterken bir kısmı da aslında bu durumun sürmesini istiyor. Acı çekmekten zevk alıyorlar. Kendilerini kamçılamayı alışkanlık haline getirmişler. Herhangi bir olayın içinden kendilerini suçlayacak kısmı cımbızla çekip çıkarabiliyorlar. Sonra bir mücevher tasarımcısı gibi özenle üzerinde çalışarak onu daha da süsleyip büyütüyorlar.

  • Herhangi bir olay seç,
  • Bu olayda yanlış ya da eksik bir şey bul,
  • Bulduğunu ben yetersizim, yapamıyorum düşüncesi ile harmanla
  • Ve güzelce kendini suçlamaya başla… (İptal)

Bu 4 adımlık döngünün herhangi bir yerinde kendimizi yakalayabilirsek, kolayca onun dışına da çıkabiliriz.

Ne kadar çok sevildiğimizi kendimize hatırlatalım. Ayna karşısında her bir noktamıza methiyeler düzelim. Kendimize karşı cinsin ağzından bir aşk mektubu, çocuğumuzun ağzından bir sevgi mektubu yazalım. Bol bol elimizdekilere şükredelim.

Biz olmasaydık evren bir parça eksik olurdu… Biz her zaman seviliyoruz. Her halimizle, daima mükemmeliz.

YAŞAM KOÇU

HAKAN ARABACIOĞLU

 
3 Yorum

Yazan: 18 Kasım 2011 in KADIN & ERKEK, İNSANOĞLU

 
 
%d blogcu bunu beğendi: