RSS

Aylık arşivler: Mart 2015

ardındaki huzur

Screen Shot 2015-03-17 at 12.21.24 AM

Hikayesini bulamayan kelimelerin uyutmadığı bir gece daha. O kadar çoklar ki, ağzımdan burnumdan çıkıp havaya karışacaklarmış gibi. Tutup hapsetmek istiyorum, hikaye geldiğinde kelimesiz kalmasın kendini yalnız hissetmesin diye.

Defalarca aynı duygularla, çoğalan heyecan, alışmış olmanın verdiği güvenle gidilen yolların şarkıları var içinde. Kimsesiz, anlaşılmaz hissedilen günlerden sonra bir gün sevenleriyle karşılaşıp yalnızlığını yolculamanın ardındaki huzur var. Sevginin iyileştirici gücü… Duş yaptıktan sonra temiz nevresim serili yatağa girip derin solukla gözlerini yummak… Kana kana su içmek… Aşk dolu bir mesaj almak… Güzel bir filmin son sahnesinde ekran karşısında mıhlanıp müziği dinlemek… Soğuk bir günde kek kokan sıcak eve girmek… Birine ilk görüşte güvenmek… Çocuk kahkahası… Sevgili tenine hasretle dokunmak… İyileşen bir yara… Yolun sonunda varmak… Samimi sohbetin arasında gelen demli çay… 

Güzel bir hikayenin kelimeleri var aklımda. Belki de güzel bir rüyanın arifesindeyim sabahını bekleyen. Tüm güzel rüyalar için iyi geceler. Tüm güzel hikayeler için günaydın.

özgür tamşen yücedal

Reklamlar
 
Yorum yapın

Yazan: 16 Mart 2015 in DENEMELER & RÜYALAR

 

Etiketler: , , , , , , , , ,

deli mavi

Screen Shot 2015-03-12 at 10.57.01 PM

Hazırlıklar başladı. Doğa pıtır pıtır açıyor. Sevgiliye hazırlık telaşında bağ bahçe. Aman gözümüzü açık tutalım kaçırmayalım. Kaçırmayalım; tazeliği bulaşsın, renkleri boyasın ruhumuzu. Toprağın hazinesinden, doğanın mucizesinden payımıza düşen, düşecek olan vardır mutlaka.

Gerçi kalan ağaçlar ne kadar, ne kadar kaldık bilemiyorum. İmara açmadıkları yer kaldı mı? Yok yer kalmayınca ne halt edecekler acaba. Benim önerim; götlerini açsınlar imara, inanıyorum oraya bina dikmek isteyenlerimiz çok olacaktır. Ve hatta hatta tüm MÜSAİTleri toplayıp onları da tıkarız oraya. Ben var ya böyle düşünceler üreten sapık zihniyetin taaaa amk.. Mini etek giyene tecavüzü mübah görenler, başını örtmeyeni orospu ilan edenler, karısını kızını dövenler… hepsi bunların çocukları işte, bu kafaların. Taksiden, minibüsten inerken ‘’Müsait bir yerde ineyim lütfen.’’ dediğimiz de ‘’Müsaitsen ben sana bineyim.’’ diyen çıkarsa bilin o da bunların çocuğudur. Imara açmalılar bir taraflarını bunlar, net. Ulan bahar girişgahımın içine etti içimdeki canavar. Şimdi al bu paragrafı koy börtü böceğin, rengarenk çiçeklerin, mavinin yanına. Durun son bişi daha, tüyü de dikeyim tam olsun. Son zamanlarda yakın uzak çevremin görüp beni aradığı, şaşkınlıkla izlediği taklitlerimiz varmış piyasada. Kanmayın sakın. Yıllarca edinilen gözlemler, özentiyle bakan gözler, hayal edilen yaşantılar gün gelir patlar mış. Aman dediğim gibi sarmadan, sardırmadan. Bizim yolumuz uzak belli…

Şimdi gelelim renklere. Biliyorsunuz, bildim bileli mavi ye vurgunum. Işte bu mavi var ya; gördüğümde huzur veren, rüyalarımın, yazdığım okuduğum şiirlerin rengi, boyanmak istediğim renk. Uzun zaman önce aşağıda sizlerle paylaşacağım makale çıkmıştı karşıma. Mavi yi anlatan paragrafları okudum ve anladım neden mavi aşığı olduğumu ve hak verdim kendime kendim ben. Son zamanlarda renklerden morla da flörtleşiyoruz, hayırlısı. Vardır bir sebebi. bakÇez artık.

”  

…hayatın acımasız siyahlığı ortasında mavi, hayallerin timsalidir ve sığınılacak en uygun yerdir.

Arapçada mâ (su) kelimesine getirilen bir nisbet î’si ile oluşan mavi bütün kültürlerde ümidin, iyimserliğin, sükûnetin rengidir. Psikolojideki imgesi mutluluktur, rüyada mavi görmek hayra alâmet edilir. Daha destanlar devrinden itibaren maviye yapılan olumlu vurgu Türk kültüründe de mavinin içerdiği kadim manayı gösterir. Oğuz doğduğunda yüzü mavidir, mavi bir ışık arasında göklerden yeryüzüne düşen bir kızı sever. Tarih boyunca kurulmuş Türk devletlerinin çoğunun üzerinde gök bayrak dalgalanır ve Türkçede gök, mavi anlamına gelmektedir.

Nelerin rengi olduğu ile ilgilidir mavinin manası. Mavi kozmosun rengidir. Uyum kendisini mavide hissettirir. Tanpınar zamanın kayıtlarını aştığı, yani zamansızlığı tecrübe ettiği anda yaşadığı eşsiz doyumu Mavi masmavi bir ışık / Ortasında yüzmekteyim, mısraları ile dile getirir. Uzaydan bakınca Yer, masmavi bir gezegendir. Günün geceye, gecenin güne kavuştuğu vaktin rengi, yıldızlı gecelerin berrak lâciverdi de bir mavidir. Işık ve gökler gibi suyun da rengi mavidir. Böyle olunca hayatın dörtte üçü mavidir. Irmaklar, göller, denizler hatta olanca karalık şöhretine rağmen zaman zaman Karadeniz bile mavidir. Nil mavi, Volga mavidir. Mavi Tuna ancak Tuna gibi bir nehrin maviliklerine bakarak bestelenebilir.

Renkler yelpazesinde ana renklerden biridir mavi. Mavisi tükenen ressamın işi zordur bu yüzden. Çünkü kendisi olarak varsa vardır, yoksa palet üzerinde diğer renklerin karışımıyla elde edilemez mavi. Melez değildir, katışıksızdır, uyandırdığı tesir sadece kendisidir, asildir. Fakat, fakat’ı vardır onun, her asalet gibi bir hadden sonra soğuktur. Sükûnet kedere, derinlik uzaklığa çok rahat dönüşebilir onda. Dinginlikle kasvet arasında durur.

Kasvetinden ötürü katedrallerin ortaçağ insanını çok çabuk vecde getiren vitraylarında mavi uhrevi görkemin rengidir. Meleklerin kanatları mavi, bakışları mavilidir. Fakat Leonardo’nun Litta Madonna’sında uzak dağlar, gölgeler, gökler ve Meryem’in omuzlarından aşağı sarkan şal böylesine maviyken bazen de en dünyevi heveslerin şaşırtıcı rengi olarak dikilir karşımıza mavi: Mavi gözlük takarsın / Çok canları yakarsın. Mavinin içerdiği bu taşkın sevinçle Nazım Hikmet, Ne güzel şey hatırlamak seni / Bir mavi kumaşın üstünde unutulmuş olan elini, derken Attila İlhan Belki Haziranda mavili çocuksun / Seni kimseler bilmiyor ah bilmiyor, demektedir. Celal Sılay’ınki bir Mavi Randevu’dur: Mavi bir elbiseyle gelmiştin gökyüzü maviydi /Getirdiğin rüzgârla ev kokuyordun / Kolun koluma değiyordu, omzun omzuma /Mendilin maviydi gökyüzü maviydi. Neticede mavi, tek mavi değildir, tonu, mizacı çoktur. Anna Karenina, giysisini hazırlayan hizmetçisini azarlar örneğin, “Prusya mavisi bana yakışmaz, kimseye de yakışacağını zannetmiyorum.” diye. Aslında mavinin kabahati yoktur, sadece aşk bitmeye yüz tuttuğu için Anna kendisini eskisi kadar güzel hissetmemektedir.

Garip bir renktir mavi. Hayatın dörtte üçünün rengi olmasına rağmen bitki ve hayvan doğasının en tasarruflu kullandığı renk de mavidir. Mavi hayvanlar, mavi çiçekler, mavi meyve ve sebzeler yok denecek kadar azdır. Bu yüzden Novalis’in düş çiçeği mavidir. Mavi Kuş, gerçeğinden çok ütopyasıyla durur zihinlerde. Mavi Gül, Mavi Lâle yeryüzü çiçeklerinden başka çiçekleri merak edenlerin zihninde çaresiz birer tahayyüldür. ( http://www.zaman.com.tr/nazan-bekiroglu/mavi_1266971.html )

özgür tamşen yücedal

 

 
Yorum yapın

Yazan: 12 Mart 2015 in GÜNLÜK, OKUDUM

 

Etiketler: , , , , , , , , , ,

vay anasını!

Screen Shot 2015-03-06 at 3.56.00 PM

Geç kalmadan, ya geç kalırsam diye telaşa kapılmak. Mutluyken, ya sonra mutsuz olursam diye mutluluğun tadına varamamak. Başlamadan, bittiğinde ne yaparım diye korkmak. Aşıkken, birgün biterse onsuz ne yaparım diye kabuslar görmek. Lezzetli bir yemek yerken, ya kilo alırsam diye yemeğin tadına varamamak. Sınava girmeden, ya kazanamazsam diye baştan kabul etmek. Diye diye diye… Özetle; yağmur yağabilir diye her an yağmurlukla oturmak, güneşi görememek, karanlıkta kalmak… ‘Du lan hele bi olsun olacak, gelsin gelecek, gitsin gidecek o zaman düşünürüz.’ demezler mi adama. Gerçi yağmurluğun fermuarını gırtlağa kadar çekmiş, kolları birbirine kenetleyip, çömelip oturmuş olana kim ne dese boş ya neyse.

Şimdi ben burada böyle bilgece atıp tutuyorum ya, sanmayın ben ermişim, çözmüşüm ilmini bu sikindirik hayatın, bir o kadar sikindirik ilişkilerin. Belki de bir çoğunuzdan fazla gelip konuyor kafama, yüreğime bir dünya soru, endişe, korku, anlayamamazlık… İçine ettiğim çok oluyor tadı çıkartılası anların. Bugün bir arkadaşıma yazdığım gibi; mükemmel hatalarım oldu, ileride olacakların daha mükemmel olmaları için imtina gösteriyorum. Daha güzel bir deli olabilmek için falan. Yalnız tüm uğraşlarım neticesinde bir tek şunu başarabildim: Bu tür şeyler geldiğinde aklıma içimde iki kişi varmış gibi konuşturuyorum onları. Ki; çoğu zaman kavga ediyorlar. Biri diğerinin kafasına patlatıveriyor falan. Ve endişeli tarafın ağzını bantlıyorum. Olmadı mı; duymazdan geliyorum onu, fanusun içine hapsediyorum. Anı yaşayabilmek için…

Geçen gün annemin arkadaşlarıyla beraberdim. Feci keyifli hatunlar, seviyorum hepsini. Çok şey dinliyorum onlardan. Öğreniyorum diyemiyorum çünkü kimsenin tecrübesinin kimseye öğretici olabileceğine inanmıyorum. O kazık girecek bir kere göte işte ancak o zaman öğreniyor insan.

Ama çok şey görüyorum onlarda; anneliğe dair, kadınlığa dair, insanlığa dair, birikmişliğe dair. Şu kafatasının içinde hapsolmuş pandoranın kutusu var ya, adına beyin dedikleri; nasıl bir yazılımı var! SAVE tuşuna bastın mı anam, bitti iş. Vay anasını! Kilitli kutu lan. Içine aldığını öldür allah bırakmıyor.

Işte diyeceğim o ki; anlattılar, dinledim. Annelerin gözünde hiç büyümeyen çocukları hakkında, endişeleri, geçen hastalıklar, olan hastalıklar, kabul edilenler, edilmeye çalışılanlar, görmezden gelinenler, kocalar… Zaman zaman gözler doldu, eller tutuldu, susuldu, kahkahalar havalarda uçuştu… Deniz coştu, duruldu, bulutlar gittiler, mavi canlandı, çayın demi tatlandı, ayva tatlısı yendi…

Muhabbetin ucundan tutup ‘ Boşver tatlım, sıyır bu düşüncelerden kendini an da kalmayı dene.’ diyecek oldum boncuk gözlü, badem dudaklı olanına. Sonra mı? Sonra hayatım boyunca aklıma kazınmış cevapların yanına bir yenisi daha yazıldı: ‘’ Biz sizler gibi yaşamadık ve sanırım öğrenemeyiz de hayata sizin gibi bakarak yaşamayı. Bizim zamanımızda –an da kal, -anın tadını çıkar yoktu. Bizim için yalnızca geçmiş ve gelecek oldu, hala da öyle. Maalesef böyle. Çağın kadınları sizin gibiler. İyi ki…’’

O günden beri düşünüyorum. Geçmişte kaldıkları halde kapanamamış hesaplar, kabuk tutmasına izin verilmeyen yaralar. Henüz gelmediği halde gelecek günler için endişe duyuyor olmak. Nasıl yorucu. Yağmurluk bünyeye kaynamış. baktım ki, ulan bu baya baya biziz, hepimiziz. Çağ mağ dinlemeyen bir şey bu hal. Hepimiz biriz. ( Son paragraf tam pankartlık oldu. ) Tek fark aramızdan üç beş çatlak çıkıyoruz işte; ‘’ An da kalın. Takmayın. Taktır mayın. Affedin. Unutun. Yaraların kabuk tutmasına izin verin, tırnak atıp yolmayın.’’ gibi laflar ediyoruz. Ama birileri demeli? Dürt meli? Yoksa nice halimiz. Boka sararız.

Böyleyken böyle işte. Biz niyet edelim: Yağmurluksuz gezeceğimiz günler çok olsun. Hafta sonu uğurlu olsun. Her şey değişebilir onun ne zaman olacağı da belli değil o sebeple akışa bırakalım. Eyvallah.

 

özgür tamşen yücedal

 
1 Yorum

Yazan: 06 Mart 2015 in GÜNLÜK, İNSANOĞLU

 

Etiketler: , , , , , , , , , ,

prens prensesi sevmedi ( filiz aygündüz )

IMG_2297

Market rafından poşete, poşetten mutfak tezgahına oradan yatak odasında komidinimin üzerine ve elime… Karşımızda

‘’ Prens Prensesi Sevmedi ‘’.

Okundu, bitti.

İlk sayfada yazmış olduğuna göre: Bir iyileşme hikayesi.

Arka kapağa göre kitap: Bağlılık-bağımlılık, değersizlik-suçluluk duygusu, anlam arayışı-anlamsızlık kaygısı, sevilme arzusu-kaybetme korkusu… aşka, insana ve zaaflarına dair, herkesin kendinden bir parça bulacağı, gülümsetirken yüreğinizi de burkacak bir roman.

Bize göre:

– Ayyy hiç anlamıyorum lan, nasıl aşık oldu o adama?

– Nasıl kurtulamadı şu herifin pençesinden?

– Kıza göre değil o herif, söyledim söyledim laf dinletemedim.

– Yok anam bizi de dinlemiyor kızın kafa uçmuş, takmış adama resmen.

– Çağırdım gelmedi gene o dangalozdan haber bekliyor kesin!

– Aşk mı kaldı artık, bi geç sen bunları.

Vb. laflar eden, anlayaMAYANlardansanız,

– Yok be iyi adam,

– İyiyim ben, merak etmeyin

– İşlerini ayarlarsa arayacak mış.

– Çok tatlı be. Beraberken çok iyi vakit geçiriyoruz. Ne yaşadığımızı tam bilemiyorum ama onunla iyiyim.

– Her ilişkinin adı mı olmalı? Eğer öyleyse biz neyiz lan. Aman neyse ne ben mutluyum, vallaaa.

-Takmıyorum artık; ararsa arar, gider miyim, gitmez miyim o zaman karar veririm.

Vb. laflarla anlatamayanlar, anlaşılamayanlardansanız okuyun.

Özetle biz okuduk. Anladık. Sustuk. Sonra mı? ‘Ko götüne’ dedik tüm bağımlı, bağımsız, anlayan, anlayamayan, anlaşılan, anlaşılamayanlar için vur patlasın çal oynasın aleme aktık. Aktık dediğim Elif’in doğum günü kutlaması için arkadaşlarıyla gittiği mekana gittik. Tüm con conların takıldığı bir yer çıktı ama… Bizi bozar mı? Bozmadı! Koptuk, geldik. Hadi ben bizim hallere hiç girmeyeyim sonra toparlayamıyorum yazının götünü başını.

Biraz daha fikir edinmek isteyenler için bir iki paragraf attırıvereyim ortaya… 

 

ŞART MIDIR PRENS? Aşk falan yok demiştim kızlara ama bal gibi de ilk görüşte aşktı bu. Son görüşmenin ardından, o ilk günlerin şanından sayılan, ‘’arayacak mı, ya aramazsa’’ telaşı başladı. Bu günlerin kurbanı bir kız arkadaş hep olur malum. Benimki de Suna’ydı. Günde kırk kez, telefon, mesaj, mail marifetiyle yiyip bitiriyordum Suna’yı. Bütün hikayeyi en baştan gözden geçiriyor, Ömer’in her bir sözüne kırk tane anlam yüklüyor, bakışlarını yorumluyor, arayacağı zamanı kestirmeye çalışıyordum. Arada umudu kaybedip kesin aramayacak diye karaları bağladığım da oluyordu, arasın diye akşamları totem yaptığımda… ( sayfa 25 )

ARAR MI ACABA? Tam on yedi gün sonra aradı Ömer. Bir akşam, tam işten çıktımıştım ki çaldı telefonum. Ömer! Her şey yolunda mı? Hayat nasıl gidiyor, keyifler yerinde mi minvalindeki girizgahtan sonra sordu:

‘’Tekir teklifi hala geçerli mi?’’

Geçerli olmaz mı?! ( sayfa 1 )

DURSAM CANIM YANARDI Hep bir adım sonrasındaydı aklım. Şimdi ne yapmalıyım? Mucize falan olacağı yok; ben kendi mucizemi kendim yaratayım bari. Olmuyorsa oldurayım. Bir olsun, bak o da sevecek beni. Biliyorum, hissediyorum. Sadece biraz zamana ihtiyacı var. önüme konan ‘’ilişki istemiyorum’’ gerçeğini reddediyordum. ( sayfa 55 ) Read the rest of this entry »

 
Yorum yapın

Yazan: 04 Mart 2015 in KADIN & ERKEK, OKUDUM

 

Etiketler: , , , , , , , , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: