RSS

Aylık arşivler: Ağustos 2011

DOĞUM GÜNÜN KUTLU OLSUN KIZ KARDEŞİM

Hayatımdaki herşeyde, her anda bir parçan var.

Doğduğun andan itibaren; annemim pişirdiği yemekleri, annemin babamın sevgisini, evde yanan sobanın sıcaklığını, uzun yıllar odamızı, giyisi kitaplarımızı, yatılı okulda korkularımızı, gözyaşlarımızı paylaştık.

Sonra Vilo’nun topuklu ayakkabılarını giyip bıkıp usanmadan oynadığımız öğretmencilik oyunlarında, gözyaşlarımın hepsinde, kahkahalarımda, kavgalarımda, aşklarımda, bütün tatillerimde, okumayı öğrenişimde, ergenliğimde, anne oluşlarımda, hayatıma girenlerde, hayatımdan çıkanlarda…Kiminde bakışların, kiminde kokun, sözlerin, çığlıkların, yağmuru kıskandıran küçücük ellerin, kıvırcık saçların vardı.

Evin çingene çalıyor, çengi oynuyor durumda olması, doğumdan çıkışımın üzerinden henüz üç- dört gün geçmiş olması, gelecek dünya kadar misafire yemek pişirmek zorunda olmam, işe gidecek olmam, gözlerimden uyku akıyor olması gibi durumların hiç biri ”Hadi be birer kahve yapıp, keyif yapalım” demene engel olamadı, olmasın da. Sen karşımda hep; önünde kahven, elinde cigaran, kulağında telefonla kal; yeter ki gözümün önünde ol. Okuduğun kitaplardaki satırların altlarını benim için çizmeye, seni etkileyen birşey okuduğunda beni aramaya devam et. Ağlamak için, gülmek için, mutlu ya da sinirliyken farketmez, yeter ki ara, yeter ki…Giyisilerimi – ayakkabı – çantalarımı giymekle yetinmeyip alıp götürmeye devam et, yeter ki benimle ol. (Bu maddeyi fazla ciddiye alma!)

Bütün naifliğin, sevgi için yerin asla tükenmeyeceği kocaman kalbin, cesaretin, korkaklığın, şen kahkahan, alınganlığın, samimiyetin, suskun durgunluğa hızlıca geçişin, keçileri hayrete düşürecek inatçılığın, herşeyinle, seni çok seviyorum, kız kardeşim.

”Atsan atılmaz, satsan satılmaz” cinsinden kardeşlik, ”iyi günde kötü günde; ölüm bizi ayırana dek” misali  kız kardeşlik.

Seni pamuklara sarıp sarmalayasım, koruyasım var. Ruhuna iyi gelecek bütün güzellikleri doğum günü hediyesi olarak önüne seresim var. Bu satırları okurken gördüğün manzarada, okuduğun satırlarda her yerdeyim ve seni seviyorum. İyiki doğdun, iyiki varsın.

Meleklerden senin için; ailemizle geçireceğimiz, mutlu, sağlıklı nice nice yaşlar diliyorum.

Doğum günün kutlu olsun.

ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

Reklamlar
 
Yorum yapın

Yazan: 29 Ağustos 2011 in GÜNLÜK

 

PAZAR GÜNU ANILARI

    Geçen hafta vapur gezisi dönüşü karar verdiğimiz üzere dün sabah kahvaltıyı Dolmabahçe Sarayı’nın bahçesindeki kafede yapmak üzere evden çıktık. Anacığım saray bahçesi deyince insan bir halt bekliyor; hataaa. Gene beklentiyi yüksek tutmanın getirdiği büyük hayal kırıklığı! Zaten bu son günlerde yaşanan hayal kırıklıklarıyla nasıl başa çıkacağız; o ayrı. Dönelim kahvaltıya; sakın sizde bizim gibi saray bahçesinde kahvaltı lafına aldanmayın, gidin bir çay bahçesine. Kale’de ki kahvaltının canını seveyim. ( http://www.kalecafe.com/ ) Ekmeği menemene bandırıp, bal-kaymak yemedikten sonra ne edeyim pazar kahvaltısını.

                  Ama kahvaltı bahanesiyle erken gitmiş olmamız iyi oldu; kafeye girmeden gezi biletlerini almamış olsaydık hayli sıra beklermişiz. Eşeden köşeden bir şeyler yedikten sonra adım attık saray bahçesine. Ne mi oldu; Oğuz başladı ”Dolmabahçe Sarayı”ndaki dolmaları aramaya. Onları bulamayınca keşif sırasında bulduğu, yanında ”lütfen dokunmayın” tabelasının bulunduğu aslan heykeline sarılmış yatıyor üzerinde.

   Neyse girdik sıraya, başladık Türkçe rehber eşliğindeki tur grubunun oluşmasını beklemeye. Tabi tura türkçe bilen arap, azeri herkesin alındığını bilseydik eğer; rehpersiz gezmeyi tercih ederdik. Zannedersiniz adamlar sarayı gezmeye değil tekrar feşfetmeye gelmişler, sanırsınız rehper onları bırakıp kaçacak diye o kadar korkuyorlar ki önündekini ite ite ilerlemeli, sanırsınız dokunmayın ya da basmayın, fotoğraf çekmeyin uyarıları laf olsun diye yapılıyor. Elif ve ben insanları ağızlarımız açık izlerken baktım Oğuz paçamı çekiştiriyor; kestane ağaçları nerede, diye. Rehper yerdeki parke cinsini anlatırken kestane ağacınında kullanılmış olduğunu söylerken ne bilsin Oğuz yaş grubundaki çocuklar bunu böyle algılayacaklar. Allahtan Selamlık bölümü gezisi sonunda o kadar yorulmuştu ki birşey duyamaz ve göremez hale gelmişti. Çareyide ablasına yalakalık ederek kucağına çıkmakta buldu; bahçedeki kedileri görene kadar…

  Bu turda canın nerede yandı, nerede Atatürk’e verdiği sözü tutamadığına inanan cumhuriyet çocuklarının hepsinin sorumluluğunu üzerimde hissederek gözlerim doldu, başım öne düştü dersiniz; Atatürk’ün üzerinde Türk Bayrağı serili yatağının başucunda tabiki!!!

Oradan ayrıldık ver elini Galata…Oğuz’un deyimiyle Rapunzelin kulesi!

Tırmanışa başlamadan önce öğle yemeği yiyelim diyerek oturduk çevresindeki bir restauranta. Oturduk ama bizim ki gene yok oldu ortalıktan. Kafayı çevirdik ki turistler çevresini sarmış fotoğraflarını çekiyorlar, ne halde mi;

     Dolmabahçe’dekiler elinden kurtulmuşlardı ama bu kedi başaramadı. Gerçi bu güzel yaratıkta halinden pek şikayetçide değildi. Bunların hepsini bir sandelye çekişi arasında geçen saniyelerde nasıl başarıyor aklım almıyor. Yemek kedi ve Erdo’nun hemşosu çıkan garsonda katılınca oldukça keyifliydi. Bayramlaşıp ayrıldık ve bu seferde kuleye çıkış için asansör kuyruğuna girdik. Manzara nefes kesiciydi; Hazerfen misali kanat takıp uçası geliyor insanın. Abicim çok güzel bir şehir şu gözünü sevdiğim İstanbul be…

Çıkışta tabanlara kuvvet vurduk Tünelden Taksim’e; Oğuz’un da pusette uyumuş olmasını fırsat bilerek. Gerçi Elif’te bir puset içinde oturuyor olmak için neler verirdi.

İşte o kaldırıma, yanına ben de oturdum başladık düşünmeye; bunca insan, bunca birbirine hiç benzemeyen, birbirinden farklı düşünen, inanan, yaşayan insan…Her gece girilen bunca ev, açılan bunca ekran, edilen bunca sohpet, kavga, okunan o kadar kitap…Alınan o kadar soluk, harcanan o kadar enerji…Ve yaşanan bu kadar hayat. Hepsinin yükünü çekmeye çalışan, yokolan, yokolmaya direnen bir tane gezegen, dünya…

Biz de onca insan arasında insanlar olarak kitaplarımızı, cd lerimizi sonunda da hepimizi dirilten dondurmalarımızı alıp otoparkın yolunu tuttuk, yedi tepesi binalardan gözükmez olmuş, yeşili git gide azalan, kendi sesini kaybetmeye başlamışken yalnızca yaşayanların seslerinin duymaya başlamış bu güzel şehrin trafik keşmekeşiyle yüzleşerek evimize dönmek için…Ama tekrar görüşmek üzere vedalaşmayı unutmadan. Sevgiyle…

ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

 
Yorum yapın

Yazan: 28 Ağustos 2011 in GÜNLÜK, GEZDİM, TATTIM

 

ALLAHIM BİR AKILLI YA, ŞU ZAVALLI KULUNA, LÜTFEN…

  Hepsi mi beni bulur arkadaşım…Kesin deli mıknatısı var bende, kesin.

   Koca desen bulduk birbirimizi; dünya yansa umrunda olmayan, benimle kafayı bozmuş cinsinden. Çocuk desen; birincisi duygusalın diplerinde, roman kahramanı gibi dolanıp durur…İkincisi; tüm dünyayla barışık, dışa dönüklüğü geçip dışarılarda yaşayan cinsinden. İkisinde de derin derin düşündüren, gerçeklikle, ölümle, rüyalarla, gezegenle ilgili sorular. Kardeşin biri, kız olanı; kelimelere sığmaz derecede keyif p……gi, bir elimde cımbız bir elimde ayna derken öbür yandan tek besin kaynağı sevgi olan cinsinden. Kardeşlerin erkek olanı desen; ”geçer, geçer”, ”boşver, tamam ya…”dolanıp duran, çılgın bi herif. Annemle babamı yazmıyorum bile; denge tankı olan annem bir mikser olan babamla. Her ne kadar denge tankımızın ayarını tutturabilmem uzun yıllar almış olsa da…

Arkadaşlar hepten çıldırık. ( o kelimede ne demekse, şimdi duyuyorum ”çıldırık”) Kimi işle, kimi kocayla, kimi alışverişle, kimi kitaplarla, okumakla, kimi ev işleri – yemek – çocuklar şeytan üçgeniyle, kimi de benimle bozmuş cinsinden. Son zamanlarda benimle fena bozmuş bir tanesi var ki, kendisi dost denilenlerinden, dost olanlarından, bozulmamış – bozmamışlarından, vicdanlı fikirli kültürlüsünden ama ne halt edeceğimi bilemiyorum, onunla. Hatunda; hassasiyet hat safhada ki ben fazlaca yoksunum, maillar mesajlar şifreli ki ben asla imalardan, şifrelerden anlamam. Biraz önce gelen son mesajla çakılıp kaldım, yazıyorum. Şimdi sabah kadar yatakta; dön baba dönelim.

İşte bu sebeplerden dualarıma bir tane daha ekliyor ve normalinden birini istiyorum.

ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

 
1 Yorum

Yazan: 25 Ağustos 2011 in GÜNLÜK

 

FLİPPED ( 2010 )

İlk bakış…

Parçalara bakıp bütünü görebilmek…

Gerçekten öfke duyduğumuz kim, yalnızca kendimize mi öfkemiz?

İlk aşk gerçekten unutulmazmıdır? Ya ilk öpücük…

Aşk, bir daha ikinci sınıfta olduğu kadar saf yaşanabilinir mi?

Filmi izlerken; yüzümde tebessüm, aklımda ise çocukluğumda kalan, annemin pişirdiği kekler, pastalar eşliğinde, televizyon karşısına kurulup, ailece pazar filmlerini izlediğimiz, keyif dolu, mis kokulu hatıralarım vardı.

ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

 
Yorum yapın

Yazan: 25 Ağustos 2011 in İZLEDİM

 

HAYALLE GERÇEK ARASINDA

Onları düşünürken bile, biri anlayacak diye korktuğu yasaklı hayali arkadaşları vardı; ne zaman geleceklerini hiç bilemediği. Yorgun argın işten çıkmışken, telaşlı adımların kol gezdiği kaldırımlarda yürürken, çalıştığı, pasajın içindeki kumaşçının kasasında günsonu hasılatı kontrol ederken ama en çokta onları rahatlıkla çağırdığı gecelerde gezinirdi hayalindeki o uzak hayatlarda. Yastığına başına koyduğu anlarda dalıp giderdi hayaller ülkesine, korkmadan. Suya düşen çakıl taşının yüzeyde bıraktığı halkalar gibi içini dalga dalga sarar, heyecanlandırıverirlerdi onu.

Toplumca onaylanmış, kurallarla, ortalamalarla sabitlenmiş bir yaşantısı olmuştu. Çocukluğundan itibaren hep ortalarda tanımlanabilecek bir yerlerde başlayan hayatı öylede sürüp gitmişti. Ne mutlu ne de hüzünlü denilemeyecek, yüzünde taşıdığı o ortalarda bir yerlerdeki tebessüm gibi. Kabuğunu kırmasını gerektirecek, zorlayıcı bir mücadeleye hiç girmemiş olmasınında etkisi vardı, bu  yaşantısında.

Evin üç çocuğunun ortancası olarak dünyaya gözlerini açmıştı. Üç çocuğun yaşadığı bir ev olmasına rağmen; sesler hiç yükselmezdi o evde. Bir elin parmakları misali üç kardeşin üçüde birbirlerinden farklılardı. Ama; bu evde yaşayan üç kardeşde ortak birşey vardı; sükunet.

Küçük yaşta görücü usulüyle evlendirilmiş anne ve babaları; iki ayrı karakterin bir araya gelerek kurduğu bu yolculuğun başındaki kabulleniş ve sorgulamayışın izlerini sürmüş ve kabul etmişlerdi birbirlerini hayatlarına. Herbirinin görevlerinin yazılı olduğu bir kitap ellerindeymişcesine; görevlerini, yerlerini bilerek yaşamış, yıllar içinde de sevip saymışlardı birbirlerini. Beraber yüklenilecek herşeyi sessizce, dört elle kaldırıp koymuşlar omuzlarına…

Evlerinde hiç büyük kalabalıklar hatırlamıyordu. Kendi dertleriyle dertlenmiş, kendi küçük mutluluklarıyla sevinmişlerdi. Bu küçük dünyalarının içinde Birkan, bu hayal alemiyle ilkokul yıllarında tanışmıştı. Afacan bir oyun arkadaşı hayal ederek ve onunla oyunlar oynayarak. Zaman içinde de birçoklarıyla tanışmış, birçoklarına veda etmişti. Hepsinde ortak olan tek bir şey vardı; gerçek hayatında da asla olamayacak olmaları.

Hele aralarında bir tanesi vardı ki; ergenlik döneminin sonlarına doğru dahil etmişti hayal dünyasına; pırıl pırıl kızıl saçları, yüzünde her daim ağır makyajı, elinde sigarasıyla, balık etli bir afet. Hayali öyle karşı konulmaz, öyle davetkar çağırırdı ki…Nice geceler işten çıkıp onun kurduğu rakı sofralarına oturmuş, nice geceler onun yatağında, alkol kokan nefesiyle hoyratca sevişmişti. Uzak akrabalarından birinin aracılığıyla  evlendirildiği karısıyla asla sevişemediği gibi.

Bir de; tam bıçkın delikanlı, mahalle kabadayısı hayali abisi vardı. Uzun uzun dertleştiği, zaman zaman sırlarını verdiği, güvenilir bir kabadayı. Eski kabadayılar öyle olurlarmış, zaten. Kendi muhitlerinde, mahallelerinde; başı sıkışanın, aç olanın, açıkta kalanın, dulun, yetimin koruyucu, kollayıcısı, sırdaşı olurlarmış. O, sokakta kavga eden birilerini görüp yanlarından sessizce geçip giderken; aralarına dalıp, kavgayı sonlandıran hayalindeki o kabadayı olurdu. Ya da; o hep var olan sükunet kararıp, içinden çıkılmaz bir zindana dönüştüğünde onu, demir parmaklıkları sökerek, zindandan kaçırıp uzaklaştıran…

Ucsuz bucaksız suskunluklar, sessiz kabullenişler, kader deyip boyun eğişlerle geçen hayatının son demlerinde ölümü de kabullenip bekliyor olduğunda bile şen kahkahalar attığı, kafayı bulup kan ter içinde sevişmeler yaşadığı, sokaklarda saatler boyu avare avare gezindiği arkadaşları bırakmamışlardı, onu. Hayalle gerçek arasında sıkışıp kalan, koskoca bir ömürdü geride kalan…

ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

 
1 Yorum

Yazan: 23 Ağustos 2011 in DENEMELER & RÜYALAR, İNSANOĞLU

 

ONAT KUTLAR ( 1936 / 1995 )

İçimden diyorum ki, “Beni yüreğinin üstüne bir mühür gibi koy.
Kolunun üstüne bir mühür gibi. Çünkü sevgi de ölüm kadar güçlüdür…” Derin bir öğle
uykusundan sonra akşamüstü, Muhtar’ın evinin sofrasında, elimde bir sigarayla, arka
pencereden bahçeye bakarak duruyorum. Tıraş sabunu ve tütün kokusu. Muhtar’ın dönü-
şünü bekliyorum. Damağımda az önceki gündüz düşünün olağanüstü tadı. Çok güzeldi.
Büyük bir ırmağın kıyısında, açık altın renginde bir saray duvarının önündeydim. Gülüm-
seyerek bana yaklaşan yüzünü öperken uyandım. Duru saatlerin yakın ağaçlara tüne-
miş kumruları ötüyordu. İnce bir cam gibi titriyordu hava.
“Yu-suf! Yu-suf!”
(Karameke)

        ”Köpek sesleri gelir, ördek avlanacağı yanılgısı dolaşır sözlerde, gizemli bir baykuş masalı vardır,                 bahar esintileri sessiz tilkiler gibi geçer otlardan, korkunç çekirge sürülerinin talanları korkutur,      alışkanlıklarının alçak duvarları arasında tahtakuruları gibi yaşayan insanlar vardır… Birine huzur veren diğerini sadece rahatsız eder; belki de bu yüzden biri diğerine “deli” diye bakınca çözüm bulur kendince. Varoluş nedir? Gerçekten ayağımızı bastığımız bir zemin, kendimizi bıraktığımızda oturacağımız bir taş var mıdır?      Yabancılaşmış, mutsuz, huzursuz insan için ancak İshak dengede tutabilir bu dünyayı…”                                “Sen bana deli diye bak. Her şey çözülür.” ”

( İshak )
Onat Kutlar (1936-1995 )
NOT: Onat Kutlar; 30 Aralık 1994‘te The Marmara Otel‘in pastane katına yapılan bombalı saldırı sonucunda ağır yaralanmış ve 11 Ocak 1995‘te hayatını kaybetmiştir.
Kapak resmi: Eylül 2009’de, YKY tarafından basılan, hepsi numaralı 3000 nüshalık tek basımda kullanılandır…
 
Yorum yapın

Yazan: 23 Ağustos 2011 in GENEL, OKUDUM

 

DALGALANDIM

 

Dalgalandım da, nasıl, ne zaman durulacağım, bilinmiyor.

   Birkaç gün önce herşey normal, ben sakin, sabırlı, huşuuu içindeydim. Şimdi mi; her an patlamaya hazır bir bomba… İnsana iki gün önce, çok normal gelen olaylar, üzerinden geçen zaman yalnızca iki gün olsa bile birden bire çıldırtıcı, tahammül edilemez hale nasıl gelebiliyor? Melek gibi gördüklerin nasıl, birden seni yoketmeye çalışan birer canavar olabiliyor, gözünde? Dün markette; promasyon ürün tanıtımı yapan kızcağızı, ikinci kere yoluma çıktığında boğasım geldi, bu sabah hastanede hemşireye girişiyordum, az kaldı. Kim ne söylese; küfrediyor sanki. Bıçak geldi bir yere dayandı ama kemik mi, neresi, bilemedim.

  Üstüne üstlük bir de karşımdakilerin yerine kendimi koyarak düşünmeye zorlama, kafamda suçlu ve haksızlığımı kanıtlama  halim var ki, sormayın gitsin. Marketteki kızın tanıttığı üründen dört adet almam, her ne kadar beni duymamazlığa gelerek arkasını dönüp gitmiş olsada hemşireden, o anda çok endişelendiğin için eleştiride bulunduğumu açıklayarak özür dilemiş olmamda bu zorlama hallerinin sonuçları olsa gerek. Ama bu kadar empatide bu bünyeye ağır geliyor.

   Şimdi gene gidesim, susasım var yazacağım, içinde susası, gidesi olmayanımız yok, şükür. Hani şu deve, diyar denklemi var ya ben bu deveyi gütmeye, yani şu dağılma dönemlerimi çabalayıp en az hasarla atlatmaya çalışmaya devam edeceğim, galiba.

    Şimdiii; saat altı gibi Özgür ofisten çıkar, pastaneden, özellikle Belgin’in ikizleri için kaymaklı ekmek kadayıfını, eve uğrayıp Oğuz’u, fırından pideleri alır, kardeşlerin en çılgını Özlem’le buluşup, dostların en dobrasının evine çoluk çocuk yemek yemeye gider. Yemek sonrasında bir semaver çay kondumu balkona, tüttürdünmü birde cigara nasıl olur biliyormusunuz Özgür; ne dalga kalır, ne empati, ne sinir, ne stres. Du bakalım hayırlısı. Dedim ya eğer şimdilik, gitmeyeceksen bu diyarlardan, formüller üretip yeni yollar bulacak, çıkışlar arayacaksın. Öyle karaları bağlayıp, kılıçları kuşanıp oturduğun yerde durmakla olmuyor. İnsanın bir günü bir gününü de tutmuyor. Sevgiyle…

ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

 

 
3 Yorum

Yazan: 22 Ağustos 2011 in GÜNLÜK, İNSANOĞLU

 
 
%d blogcu bunu beğendi: