RSS

Aylık arşivler: Mayıs 2012

TAVŞANLAR GİBİ

  

  İki çocuğunu da sezeryan seçeneğini kullanarak dünyaya getirmiş bir kadın ki ilkinin öncesinde on saati aşkın sancı çekip seçim yapmak zorunda kalan bir kadın olarak, son günlerde konuşulan yasaklamayı (kısıtlamayı) neresinden tutacağımı bilemeden yazmaya başlıyorum. Ellerinde mikrofon, fikir beyan edenler erkek oldukları için empati yapabilecekleri güzel temennilerde de bulunamıyorum. İçindeki, canından can olan canı eline bıçak geçirse karnını yarıp çıkartmak isteyecek kadar acı içinde kıvranmak, taşıdığı canlar için ölümüne endişe duymak nasıl bir şey bilebilirler mi? Ha kadınlar adına konuşmaları, haklarını korumaları gereken seçilmişler neredeler onu bilen de beri gelsin.

  Değer yandan dayak yediği adamdan kontrolü dışında gebe kalmak, bakamayacağı bir cana gebe kalmak, tecavüze uğrayarak gebe kalmak, cezasını çekmek için girdiği maphusta gardiyanlarca gebe bırakılmış olmak, gençliğinin cehaletiyle küçücük yaşında gebe kalmak, özürlü bir çocuğu dünyaya getireceğini öğrenerek gebelik yaşamak ne demek bilebilirler mi?

  Değer yandan tesadüfe bakın ki Uludere’de yaşanan katliamın için gerçek cevaplar verilemezken daha doğrusu, verilen cevapların olayı daha da vahim hale getirdiği, evlat acısıyla kavrulan yüreklerin daha da acıdığı günlerde gündeme bir bomba düştü; kürtaj – sezeryan! Ama biz tesadüflere alıştık artık değil mi?  

  Okuduğum ve dinlediğim açıklamaların başında kullanılan ‘’muhafazakâr’’ tanımıyla ise ortada olan ama üzeri daha da koyu renklerle geçilmek istenen onların ne, bizim ne olduğumuz, onları yaratanla bizleri yaratanın farklı olduğunun ima edilmek istendiği gibi bir durumda var.

  Yani, var oğlu var. Yakında 1920’ler Fransa’sın da olduğu gibi, kürtaj konusunda konuşanlara hapis cezası da gelir tam olur.  Gizli, ücra mahalle aralarında kadınlar kürtaj yaptırırken can vermeye, genç kızlar tuvaletlerde kendilerini şişlemeye başladıklarında ise sanırım ‘’Tavşanlar gibi sevişip gebe kalmasalardı efendim. ( Adam gibi içmeyi de bilmiyoruz çünkü. ) Biz muhafazakâr kesim olarak ilişkide kesinlikle hataya mahal vermeyecek şekilde korunulması ve ilişkinin haftada üç kez olması gerektiğine inanıyoruz. Bununla ilgili yasa teklifimizi hazırlıyoruz. ‘’ diye bir açıklama yapılır bize de bok yemek düşer. Ulan elimizde kala kala bedava tek şey kaldıydı onun zevkine bile son verilecek devlet tarafından.

  Doğurma özgürlüğü biz kadınlara aittir. Ne zaman istersek, ne zaman hazır hissedersek doğuracağız sayın yetkililer; eğer istersek, eğer hazır hissedersek. Doğurabilme gücünün doğadaki tüm canlılarda yalnızca dişilere verilmiş olmasının bir anlamı olmalı.

   Tavşanlar gibi havuç yemeyelim arkadaşlar… Ve enseye sahip çıkalım. Neden mi? Alın işte nedeni:

 Kahvede zenginin biri, fukaraya bir iş önermiş:
“-Şu geçen adamı görüyor musun? Ense kulak yerinde. Git arkadan ensesine bir tokat at, adam ne oluyor diye dönünce, özür dile, yanlışlık oldu de, gel al paranı!”
Bir süre sonra ense kulak yerinde adam yolun altında görülmüş, zengin, fukarayı yine göndermiş, tokadı atınca, özür dilemiş, dönüp gelmiş, parayı almış…
Üçüncü defa aynı teklif yapılınca koşup adamdan özür dilemiş:
“-Kusura bakma, sende bu ense, bende bu züğürtlük, bu herifte bu para oldukça sen daha çok tokat yersin ensene

ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

Reklamlar
 
4 Yorum

Yazan: 31 Mayıs 2012 in İNSANOĞLU

 

Etiketler:

CAN DOSTUM

Geçen hafta ‘’ Can Dostum ‘’ adlı filmi izledim. Hani şu; Fransa’da gişe rekorları kıran, yılın en çok izlenen yapımı olan film. Diğer yanda başrol oyuncusu Omer Sy’a En İyi Erkek Oyuncu dalında Cesar Ödülü kazandıran.  Senaryosu ‘A la vie, a la mort’ adlı belgeselden yola çıkarak yazılmış. Belgesel, felçli milyarder Philippe Pozzo di Borgo ve onun kendisine bakmak için işe aldığı Arap Abdel arasındaki ilişkiyi konu almaktaymış.

Şimdi; bütün bunlar tamam. Ama ben filmi izledikten sonra hiçbir şey hissetmediysem gariplik bende mi demek? Belki de öncesinde aldığı ödüller ve hakkında yapılan övgü dolu eleştirilerden haberdar olmamdan kaynaklı yani zirvede beklentiyle izlediğimden dolayıdır. Bakın konusu şu:

Sınıfsal olarak birbirine oldukça uzak iki kahramanı var.
Driss, Fransa’da ağırlıklı olarak göçmenlerin oturduğu bir banliyöde yaşıyor. Ailevi durumları oldukça karışık. Henüz 8 yaşındayken Senegal’den Fransa’ya getirilmiş. Anne babası yok. Teyzesini annesi bilmiş. Küçük bir evde oldukça kalabalık ve zor bir yaşam sürüyor. Eve katkıda bulunmak için sürekli iş arıyor.
Philippe ise, bir hayli varlıklı. Paris’in en elit semtlerinden birinde, muazzam bir evde yaşıyor. Evde bahçıvanından aşçısına, asistanından hizmetlisine ona yakın kişi çalışıyor. Başta klasik müzik ve resim olmak üzere büyük bir sanatsever. Ancak Philippe tekerlekli sandalyeye bağlı bir hayat sürmek zorunda. Çünkü boynundan aşağısı tutmuyor.
Driss ise hiç ummadığı bir anda iş buluyor; Philippe’e özel asistanlık yapmaya başlıyor. Ve ikisinin de hayatları değişiyor.
Yabancı düşmanlığı konusunda sorunlar yaşanan Fransa’da farklı sınıf
ve uyruktan iki insanın dostluğunu işleyen, onları derinden etkileyen böyle bir film bana sökmedi açıkçası. Neden mi? Fransız’lar eğitim, maddiyat, din, aile, ırk, ten rengi gibi tüm farklılıkları ortadan kaldıracak tek bir şeyin gerçekliğini kabul edememiş olabilirler. Ya da dibine kadar farkında ve unutmak istiyor olabilirler ama maalesef ve bir o kadar gerçek ki parayı bastırırsan sana bakacak olanı da, yedirecek olanı da, gezdirecek olanı da bulabilirsin. Yok, dostluk hikâyesiymiş… Patronun son model arabalara binmeni sağlayacak, deli gibi maaş ödeyecek, tabloların için galeri kiralayacak, emrine özel hizmetkârlar verecek sen de yalnızca ama yalnızca dostluk adına ona bakacaksın. Ya ben ya da bu filmi bu kadar ( o kadar ) etkileyici bulanlar garipler. Ben kendi adıma kaybedilen değerlerimiz için ağlarken, her hafta ‘’Seksenler’’ dizisini izleyip tekrar tekrar hatırlamaya çalışıp umutlanırken, çok değil yakın zaman önce ” Dostum” diyeninden okkalı bir kazık yemişken ‘’ Can Dostum ‘’ bana dokunamadı.

‘’ Farklı bir yerinden bakarım.’’, ‘’ Sen de kimsin? ’’, ‘’ Banane senin ne düşündüğünden.’’, ‘’ Ben de izleyip bir göreyim.’’ diyorsanız buyurun. İyi seyirler…

ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

 
3 Yorum

Yazan: 30 Mayıs 2012 in GÜNLÜK, İZLEDİM

 

Etiketler: , , , , ,

BENCİLLİK? VİCDAN?

 

Bencillğin bedeli nedir? Peki vicdan azabının bedeli?

Bencillik mi, vicdan azabı mı? Read the rest of this entry »

 
Yorum yapın

Yazan: 28 Mayıs 2012 in GÜNLÜK, İNSANOĞLU

 

Etiketler:

b – c – d – a – e

   Arkadaşlarımızdan birinin abla ve eniştesi evlilik danışmanına gitmişler. Terapi sırasında, hekim bunlara ufak bir test uygulamış. ” Birey olarak hayatlarındaki önceliklerini bulup karşılaştırmak için. ” Onların sonuçları ve diğer ayrıntılar hakkında konuşamadık bile. Telefonlara sarılıp eş ve erkek arkadaşlar aranmaya başlandı. Yani herkes düştü kendi derdine. O günden beri de karşımıza çıkan herkese uygulamaya devam ediyoruz. Ve inanın çok enteresan sonuçlarla karşılaştık. Belki siz de denemek istersiniz:

 AYNI anda meydana gelen bu olaylardan hepsine müdahale edeceksiniz. Ama hangi sırayla?                   

a) Telefon çalıyor.

b) Bebek ağlıyor.

c) Mutfaktaki musluk açık kalmış.

d) Kapı çalıyor.

e) Balkonda çamaşırlar asılı ve şakır şakır yağmur başladı.

Değerlendirme için :  Read the rest of this entry »

 
6 Yorum

Yazan: 25 Mayıs 2012 in KADIN & ERKEK

 

hayattan ne öğrendiler? ( Yüksel Aksu )

                                          YÜKSEL AKSU (yönetmen )

  • Hayatı kavradığımızı sandığımız zamanlarda, onun bize anında ‘’ fake ‘’ atacağını öğrendim. Tüm ezberlerimizi bozduğunu ve hep bozacağını öğrendim. Buna rağmen, kendimizi ve hayatı, sürekli kavrama çabamızın olması gerektiğini; aksi taktirde, hayatın çekilmez olduğunu öğrendim. ‘’ Hayatta, hayatımda, hayatım boyunca, hayatın gerçeği.’’ Gibi laflarla başlayan cümlelerden uzak durmayı, bu tür lakırdıyla konuşan tamamlanmış insanlardan kaçınmayı öğrendim.
  • ‘’ Parayla saadet olmaz.’’ lafının, egemenlerin yoksullara kakaladığı bir deyim olduğunu düşünürdüm. Biraz param olunca, saadetimin buna paralel artmadığını; çok parası olan tanıdıklarımın da öyle ahım şahım mutlulukları olmadığını gördüm. Kerametin parada değil gönülde olduğunu bilmeme rağmen, sosyal politika ve eşitlik isteğinden vazgeçmemeyi öğrendim. Zenginlerin varlıklarını yoksullarla adaletli bir şekilde paylaşmalarının sadece yoksulları değil onları da mutlu edeceğini, huzura erdireceğini anladım.
  • Tek bir kişi olmadığımı, değişen zaman ve şartlara göre farklılık gösterdiğimi, kendimden hiç beklemediğim tavırları gösterebilen biri olduğumu öğrendim. Melez olduğumu, melez olmayanların tehlikeli olduğunu öğrendim. Birçok kimliğin bir bünyede taşınabileceğini, bunun paradoksal bir durum olmadığını, tek kimlikliliğin daha paradoksal olduğunu öğrendim. Örneğin hem mahalleli hem kasabalı veya kentli, hem yurttaş hem dünyalı olunabileceğini öğrendim.
  • Bizim gibi olmayanların tehlikeli olmadığını, bu durumun bize zenginlik kattığını öğrendim. Ötekini tanıdıkça berikini ve en berideki kendimi tanımaya başladım. Ötekilik bilincim geliştikçe, kendilik bilincim daha da gelişti; kendimi oluşturma ve oldurma çabama katkıda bulunan ötekileri, daha çok sevmeyi ve saymayı öğrendim. Önceleri bizim gibi düşünüp yaşamayanlara gıcık kaparken; şimdi farklılıklar olmazsa, benim de bir anlamım olmayacağını, sıradanlaşacağımı anladım.
  • Düşünce özgürlüğü kriterlerimin, benim gibi düşünenlere göre değil, farklı düşünenlere göre şekillenmesi gerektiğini; asıl bunun kişiye, topluma ve dünyaya yararı olduğunu, insanlık tarihinin tüm güzel anlatımlarının düşünce özgürlüğünün oluşturduğu durumlarda ortaya çıktığını okudum, aklıma da yattı. Sevgi ve sevme eyleminin müstakil, tekil olmadığını, birbirini üreten, birbiriyle kesişen bütünlükler olduğunu öğrendim. Kadın sevgisi, doğa sevgisi, yaşam sevgisi… Hepsinin birbirleriyle ilişkili olduğunu öğrendim. Sevginin ömrü uzattığını, hazzı arttırdığını, sağlığa iyi geldiğini gördüm.
  • Sadece; işe, paraya, başarıya, prodüktiviteye endeksli değil de hobileri, özel zevkleri, sosyal sorumlulukları olan bir yaşamın daha değerli ve kaliteli olacağını öğrendim. Uçurtma uçurmanın, tavla oynamanın, balık tutmanın, şiir yazıp resim yapmanın, üç-beş kanki toplanıp geyik yapmanın en az iş kadar muteber olduğunu öğrendim.
  • Yaşama pratiği kimseye güvenmemeyi dayatmasına rağmen inadına insana güvenmeyi; zira güvensiz bir yaşamın çekilmez olduğunu öğrendim. İnsanı ve insanlığı çelişkileriyle kavrayıp sevmeyi; aksinin mümkün olmadığını gördüm. Görecelik kavramını bilmeme rağmen, insanlık tarihinin öğrettiği kadim etik değerleri savunmaktan asla taviz vermemeyi, etrafta kimse olmasa bile bu uğurda bildiğini okumanın hayatımıza özel bir anlam katacağını öğrendim.
  • Dine, bilime, topluma, kendime, folklora, vatana, ideolojiye, millete, aşirete; kısacası her şeye hem içerikli hem de dışarlıklı olabilmeye çalışmanın önemli ve yorucu bir çaba olduğunu öğrendim.
 
2 Yorum

Yazan: 23 Mayıs 2012 in Hayattan ne öğrendiler?

 

Etiketler: , , , , ,

hayattan ne öğrendiler? ( Ege Aydan )

  • Öpüşmenin dünyanın en güzel şeyi, harika bir duygu patlaması olduğunu öğrendim. Dünyanın en güzel şeyi, ‘’ gerçek ‘’ öpücüklerdir. Kimi zaman, rol icabı öpüşmek zorunda kalabiliyoruz ve ben bu durumu pek sevmiyorum.
  • Aşkın, güzel bir hastalık olduğunu öğrendim. Hayatıma çok insan girdi ama hepsine âşık olmadım. Biraz zor âşık oluyorum. Ben; terk etme, yitirme, kaybetme korkusu olan bir adamım.
  • Resim yaparken, sakinleşebildiğimi ve arındığımı öğrendim.
  • Hayatın, tiyatro sahnesinde sergilenen bir oyun gibi olduğunu öğrendim. Hepimiz hayatın bize sunduğu rolleri oynuyoruz; tiyatroda ise, bize sunulan rolleri canlandırıyoruz ve buna profesyonellik diyoruz. Bu anlamda, benim için hayat ve tiyatro iç içe geçiyor.
  • Kadınların, erkeklere göre daha farklı bir ritme sahip olduğunu öğrendim. Olayları çözme, yorumlama biçimleri farklı ve kafaları başka türlü çalışıyor. Kadınları, naif ve estetik görmekten hoşlanıyorum; ama kadınlığını kullanarak öne çıkmaya çalışan kadınlardan hoşlanmıyorum. Kadın da olsanız, erkek de olsanız her şeyden önce insan olmalısınız.
  • Evliliğin aceleye gelmememsi ve ilişkinin kolayca tüketilmememsi gerektiğini öğrendim. İlişki; yavaş yavaş yaşandığı, tensel ve zihinsel bağ kurulduğu zaman sürekli olabiliyor. Evlilik ve çocuk yetiştirmek bir sanattır ve bu kadar kolay olmamalıdır.
  • Masumiyetin, hayatımı yönlendiren önemli bir değer olduğunu öğrendim. Saf düşünceler, el değmemişlik, naiflik bana her zaman hümanist bir dünyayı çağrıştırır. Ancak, dünya masum insanların sömürüldüğü bir yer haline gelmeye başladı ve masum kalmak güçleşti.
  • Ruhların değil, bedenlerin yaşlandığını öğrendim. Şu anda 20’li yaşlardaki kadar enerjik ve dinamiğim ama eskiye göre daha kolay hasta olduğumu kabul etmeliyim. Anladım ki, yıllar bize tecrübe kazandırıyor; ancak, bedenimiz yaşlanıyor ve o tecrübelerimizi dilediğimiz gibi değerlendirmemizi engelliyor.
  • Bir insanın kendini inandırıcı kılabilmesinin, doğruları söylerken insanları uyarabilmesinin de bir sanat olduğunu öğrendim. Şöhret, benim için havadan gelen bir avantaj olmadı; çok çalıştım, başardım ve sonucunda bulunduğun noktada olmayı hak ettim. İnsanın vardığı noktayı hazmedebilmesi gerektiğine inanıyorum.
  • Son yıllarda Türkiye’nin kendi karakteristik yapısından uzaklaştığını, yaşayarak öğrendim. Kendi değerlerine sahip çıkmayan, elindeki kaynakların değerini bilmeyen, üretmeden tüketen bir millet haline geldik. Bir sanatçı olarak, bundan çok rahatsızım.
  • Çok paraya sahip olmanın, tatminsizliğe yol açtığını öğrendim. Paranın böyle bir zehri var; parasızda yaşanamayacağına göre, parayı dikkatli ve yeterli kazanmayı amaç edineceğiz. Ben, kazandığım her kuruşun değerini bilen bir insanım; har vurup harman savurmayı, bu yüzden anlamsız buluyorum.
  • Yaş ilerledikçe, zamanı daha kolay tükettiğimizi öğrendim. Hayat öyle kısa ki, hiçbir şeyi ertelememek gerekiyor.
  • Hayatın, fark eden zihinlere garip mesajlar iletebilme yeteneğine sahip olduğunu öğrendim. İnsan, anlık gelişmelere ve hayatta karşısına çıkanlara dikkatli yaklaşmalı; ancak, plansız da yaşamamalı. Yorulmadan dinlenemeyeceğimize göre, geleceğimizi planlamadan da adım atamayız.
  • Ege Aydan olmanın; neşe, keyif ve sürprizlerle dolu bir yaşam anlamına geldiğini öğrendim. Hayatın iki tarafı var; iyi ve kötü. Nerede olacağımıza karar vermek, bize kalmış.
 
 

Etiketler: , , , , ,

YORUMSUZ

  

 

  Bugün sizlerle ‘’ yorumsuz ’’ paylaşacağım, Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül tarafından Gençlik ve Spor Bayramı’nda yapılmış açıklamanın tarihini özellikle not düşüyorum: 18 / Mayıs / 2012. Not düşüyorum ki asla unutmayalım bu yıl Gençlik ve Spor Bayramı’nda, Atatürk’ün gençlere hediye ettiği günde resmi hiçbir tören yapılmadı. Galiba Gençlik ve Spor Bakanı Anıtkabir’e gidip çelenk bıraktı. Zaten Cumhurbaşkanımız ülkemizde değil Chicago’da yapılan NATO Zirvesi’ndeydi.

  Bizim mahalle bakkalı, kasabının telefonlarının dinlendiğine inandığı, arkadaşlarımın bir çoğunun ” Ulan yazışmalarımızı takip ediyorlar mıdır?” endişesi taşıdığı, bazı isimlerin sanal alemin hiçbir kulvarında kullanılmak istenmediği son yıllarda yapılmış muhteşem bir açıklama. Toplumca bu kadar mutsuz, tepkisiz, bencil oluşumuzun sebebini tek bilen Sayın Abdullah Gül’ müş. İşte özetinin ‘’ Diktatörlükle yönetilen insanlar mutlu olamaz.’’ olduğu açıklama:

Gül; gençlere, Türk tarihiyle övünmelerini, ancak geçmişe saplanmayıp geleceğe bakmaları tavsiyesinde bulundu. Sonra gençlere demokrasiyi anlatan Gül, öğütlerini şöyle sürdürmüş:

‘’ Diktatörlüklerle yönetilen, baskı ile yönetilenler veyahutta düşüncelerini ifade edemeyenler tabii ki mutlu olamaz. Çok iyi bir siyasi sistemin olması gerekir ki bugün insanlığın bulduğu, getirdiği en iyi sistem de demokrasi ile idare edilmektir.

Halkın iradesine, görüşlerine ve halkın ne istediğine dikkat etmek. Yine sevinerek şunu ifade ederiz ki Atatürk’ün zamanında demokrasi ile idare edilen milletler çok azdı tabii ki. 1. Dünya Harbi, dünyanın savaşlar içinde geçtiği dört bir cephede sadece bizim etrafımızda değil, her tarafta savaşlar vardı. Sonra 2. Dünya Savaşı oldu. Ondan sonra demokrasi ile idare edilen ülkelerin sayısı giderek ilerledi.

Tabii ki demokrasilerde, adı demokrasi olabilir, cumhuriyet olabilir. Ama yine standartları çok düşük olabilir. Muasır medeniyetlerin, çağdaş medeniyetlerin üzerinde olabilmemiz için en ileri demokratik standartları uygulayabilen, özgürlükleri en geniş biçimde tadabilen, insanların, gençlerin, herkesin düşüncelerini rahatlıkla konuşabildiği, ifade edebildiği ve onların gayet medeni bir şekilde tartışabildiği bir ülke. Böyle olacak ki insanlar o zaman baskı altında olmayacaklar ve kendilerini mutlu hissedecekler. Böyle bir ortam içerisinde barış da muhakkak ki daha kolay sağlanacaktır.’’

Şimdi anladınız mı okuduktan sonra söyleyecek tek bir şey olduğunu ama onu yazmama da babamın izin vermediğini ve tüm bunlardan dolayı başlığımın ” Yorumsuz ” olduğunu…

ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

 
Yorum yapın

Yazan: 23 Mayıs 2012 in GÜNLÜK, GENEL

 

Etiketler: , , , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: