RSS

Kategori arşivi: İNSANOĞLU

osuruk

ekran-resmi-2017-02-21-23-08-37

‘’Umarım bundan sonraki hayatınızda, kilonuz ne olursa olsun, mutlu bir hayat yaşarsınız. Şunu unutmayın; mutluluğun sırrı kilomuzda değil, hayata nasıl sarıldığımızda.’’ ( Onur Gökşen )

Biraz geç kalmış olarak yeni sayısını bugün eve gelirken aldım Ot Dergisinin. Şimdi elime alıp ilk en sevdiğim sayfalarından biri olan sözlük sayfasını açtığımda  yukarıda paylaştığım, Onur Gökşen’in ‘Mutluluğun Sırrı’ tanımını okudum. Tesadüfün bu kadarı mı? En önemli amacı Elf’e destek olmak olan diyetimin beşinci gününde, hergün içtiğimiz yeşil çorba sebebiyle yeşermekten korktuğum şu günleri yaşıyorken, daha bu sabah uykumdan tatlı yemeli bir rüyayla uyanmışken, etrafımda gördüğüm her şey yemeli içmeli, duyduğum her şey yemek tarifi kıvamındayken… Elf’e karşı hissettiğim vicdani sorumluluk vermem gereken kilodan ağır gelip kaçamakta yapamıyorken, zordayım. ‘Çiğneyebiliyorken ye, yürüyebiliyorken gez.‘ diye okumuş, mırıl mırıl mırıldanıp geziniyordum halbûki.

Zordayım ama mutluluğun sırrını zayıflıkta falan aradığım yok, tanıyanlar bilirler. Mutluluğun şekil şemalle, güzellik çirkinlik, zenginlik fakirlikle kesinlikle alâkalı olmadığını konuşmaya gerek yok. Hâlâ bu konuda konuşanlar varsa beklesinler büyüyünce anlayıp konuşmayı bırakıyor akıllı insanlar. ( Cümle içinde büyümüş olduğu halde boş konuşmaktan vazgeçmemiş olan akılsız insanları andığımızı farketmişsinizdir. ) Mutsuzluğa gelince onun her şeyle ilgisi var. Mutsuz olmak istemeye gör! İçtiğin çorbanın lezzeti gibi ot bok sebepten de, memleketin hali gibi avunulacak yanı kalmayan sebeplerden de mutsuz olunabilinir. Hiçbir şey bulamadın mı? Kafanı kaldırıp gökyüzüne baktığında gökkuşağını görüp tebessüm etmek yerine her defasında bulutları görüp üstüne bir de dert edip bile mutsuz mutsuz yaşayabilir insan. Tercih meselesi.

Baktığımız, duyduğumuz, gördüğümüz, izleyip okuduğumuz şeylerden ne kadar farklı çıkarımlarda bulunuyoruz. Gerçekten her şeyin çevresinde 360 farklı derecede açı var ve herkesin baktığı açı farklı. Öğle saatlerinde kardeşim Özlem’le konuştuk mesela, okuduğu kitaptan bahsetti. Bahsettiği kitabı değil yalnızca hakkında yazılan yorumları okumuştum. Okunan hikaye, kelimeler aynı olduğu halde herkesin kendine aldığı farklı. Ne mutlu Özlem kendi payına yaşantılarımızla ilgili birçok şükür çıkartmış. Şükür. Tabii O diyette değil. Bak görüyorsunuz işte neden bahsetsem sonu gelip diyete dayanıyor. Algım yemek yemek dışındaki şeylere kapanmış gibi. Doğrusu daha çok akşam saatlerinde kilitleniyorum, geçecek.

Onur Gökşen’e gelince; daha önce okumadım. Az önce adını arama motoruna yazdım. Meğerse adamın yazmış oldukları arasında 180 günde verdiği 32 kilonun hikâyesini yazdığı, ‘ Allah Belanı Versin Brokoli ‘ adlı bir trajikomik kitapta var mış. Adam çözmüş demek. Yalnız o brokoli tüm bunları hakediyor. Görüntüsü şeker şirin duruyorken haşlanmak üzere suya girdiğinde mutfağa yayılan koku o görüntüden nasıl çıkıyor? Hadi kokusu çıktı peki yenilen bir lokmanın sonrasında bünyede yarattığı o gazın kudreti nedir arkadaş yahu!!! Sıçmışım meretin ihtiva ettiği kükürt, potasyum ve selenyum ile bol diyet lifi ve B1 ile C vitaminlerine diyeceğim ama o gaza katlanılmasını gerektirecek kadar yararlı körolasıca. Yemesi zevkli her şey zararlı, yapması zevkli her şey yasSaH günah yahu! Al sana bir mutsuzluk sebebi daha. Hale bak; el el üstünde o da göt üstünde kaldık gene.

Daha fazla yazamayacağım galiba, tükendim. Tek ilaç uyku. Keramet uykuda. Milletçe en iyi yaptığımız şey zaten uyumak.

Herkese, hepimize tatlı rüyalar dilerken osurabilmenin bile çok büyük bir nimet olduğunu unutmamak gerektiğini hatırlatmadan geçemeyeceğim. Bu konuda oldukça ciddiyim; şükredelim. Birlikteliğimize brokolinin nimetlerine ithafen bir özlü sözle son vermek istiyorum:

Osuruktan tayyare selam söyle o yare!

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

 

 
 

Etiketler: , , , , , , , , , , ,

hepimiz prensesiz

ekran-resmi-2017-02-07-23-09-46

Olmaz dediğim bir şey daha oldu; okuyamıyorum. Artık prospektüsleri, muadili ebattaki yazıları okuyamıyorum. Bir adet okuma gözlüğü edindim. Gözlüğü taktığımda okuyabiliyor, gözlük gözümdeyken kafamı kaldırdığımda uzağı bulanık görüyorum. Zamanla okuma gözlüğü nasıl kullanılır, ne ara takılır ne ara çıkartılır, takılmıyorken nerede durur, durduğu yerde nasıl unutlumaz gibi kullanım koşullarına da alışacağım elbet. Çok inatlaştım ama götüyle inatlaşanların durumuna düştüm, net. Olsun! Buna da şükür. Aklımıza zeval gelmesin. ( Bu cümle içinde ‘zeval’ I sözlükte yer alan iki anlamında da kullandım. Hem bozulma hem de yok olma, ortadan kalkma anlamlarında. )

Akıl demişken geçen gece ben gene uyuyamamışken, uyuyamıyorken farkettim ki; benim akıl gerçekten saat 24:00’ten sonra vızır vızır çalışıyor. Abuk sabuk ne varsa düşün allah dur. Olmuyorsa depikliyorum, olmuyor. Misal; bahsi geçen gece hayatın anlamı üzerine düşünürken yakaladım kendimi. ‘’Dur’’ dedim kendime kendim, durmadı. Sonuç; anlamsız. Bulma umudum var mıydı? Yoktu elbette. Ama içime çöken yalnızlık hissi oldukça boktandı. Herkes yalnız deyip duruyoruz, içinde hissetmek, ciğerlerinde hissetmek hakikaten boktandı. Içinde bulunduğum ilişkiler ağına bakınca umut edesi, güvenesi, teslim olası, söz söyleyesi, dinleyesim toptan gitti. Sonra sabah olunca geçti gerçi. Sil baştan yaptım. Şebnem Ferah’ın şarkısında söylediği gibi… Sil baştan başladım yeni günde. Sil baştan başladım da yaşanılan, yapılan, söylenilenleri unutmak onun söylediği kadar kolay olmuyor. Neyse canım en nihayetinde onlar şarkı sözleri. Tanıdığım birisi izlerken ağladığım her filmden sonra tıpkı bunun gibi bir cümle kurardı: ‘’Bu yalnızca film.’’ Ama ben biliyorum ki; film seneryolarının tümü olmasa da pek çoğu, yaşanmışlıklar üzerine yazılıyor. Şarkılar da öyle! Geçmişte yaşanılanları hatırlatmadığı sürece ota boka ağlamamak gerekir, anladım. Zamanı, vakti geldiğinde ağlayacağım varsa en azından kendi halime ağlarım.

İnsan beyni hakkında okudum bugün. İnsan beyninin basitçe 3 katmandan oluştuğu biliniyor muş. Bunlar:

İnsan beyni

Maymun beyni

Sürüngen beyni diye isimlendiriliyor muş.

İnsan beyni; bizim rasyonel kararlarımızı aldığımız, karşılaştırarak, geçmiş deneyimleri, öğrenimlerimizi düşünerek sonuçlara vardığımız katman mış.

Maymun beyni; bir arada olma, anlaşma, paylaşma, ilgi bekleme, anlamaya çalışma gibi daha sosyal, daha duygusal davranışlarımızı yöneten katman mış.

Sürüngen beyin ise savaşmak, korkmak, sevişmek, üremek, yemek ve tüketmek gibi en ilkel dürtülerimizin bulunduğu katman mış.

Bu üçünün arasında binlerce yıldır evrilmeyen, gelişmeyen, değişmeyen ve ilerlemeyen katman sürüngen beyin miş. Zihinde sürekli değişime direnen, daha üst katmaları kullanmamızı istemeyen, yeni şeyleri öğrenmek, araştırmak, alışmaya çalışmaktan sıkılan kocaman bir yumru. Vücudumuzu soğuk terler kapladığı, kendimizi kör bir öfkeye kaptırdığımız zaman ya da duygusuzlaştığımız zaman bizi kontrol eden beynimizin sürüngen olan bölümü ymüş.

Basit olan bir şey yok mu! Basit yaşamak lazım diyenler var. Nasıl basit yaşanır? Tam kapasite çalışıp benim için elinden geleni yaptığını kabul edersem: hangi beynimi kullanarak basit bir hayat sürebilirim?

Doğaya dön diyen biri vardı mesela hocanın dediğini yap, yaptığını yapma cinsinden. Buna rağmen, söyleyene rağmen düşündüm. Nasıl dönülür doğaya diye. Hadi sen döndün doğaya, doğa affedip döner mi sana? Sen doğaya döndüğünde çocukları kime bırakırsın? Toki projesi olmayan doğa bölümünü buldun diyelim göçtükten sonra vazgeçip dönmek istersen…

Amma velakin; basit düşünmek derseniz orada tamamım. Fazla yormadan, yorulmadan, sorup sorgulamadan, gelişine, olduğu kadarına, yakın olanla yaşamak derseniz, varım. Böyle, buradan bakınca içinden çıkılamayacak bir durumum kalmıyor. Zaten artık durumum kalsa bile halim kalmadı.

Umutsuzlukta bulaşıcıy mış. Kimseye bulaştırmamak için tüm çabalar, kimseden bulaşmasın diye bu uzaklaşmalar.

Sebepli ya da sebepsiz.

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

nOT: Karikatür; Şenol Bezci çizimi. Başlık; Gülse Birsel’in 5 Şubat  köşe yazısından bulaştı. 

 
Yorum yapın

Yazan: 07 Şubat 2017 in GÜNLÜK, GENEL, İNSANOĞLU

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , ,

şimdilik

ekran-resmi-2016-12-22-22-40-03

En büyük derdimizin pay edilemeyen yorgan mücadelelerinin olduğu, uyumalı uyanmalı kış gecelerini özledim. Soğuktan buz tutmuş ellerle gelinen evlerimizde ağız tadıyla içtiğimiz bir tas çorbanın keyfini mesela. Kestane çizmeli sohbetleri. Ne kadar eleştirirsek eleştirelim izlemekten kendimizi alamadığımız Türk filmlerini. O filmleri izlerken kâh karın dolusu gülüşleri, kâh kolağızlarına silinen gözyaşlarını. Babamın bize meyve soymasını. Kıymetbilinirliğin anlamlı olduğu günleri. Endişenin boyutlarının bugünkü kadar genişlememiş olduğu. Bakırköy çarşıya yalnızca dolaşmak için gidilebildiği, Taksim’de yalnızca kalabalıktan çekinildiği, maçlarda yalnızca küfürden şikayet edildiği günleri. Gençlerin sokağa çıkarken bombalara değil yalnızca ‘’Serserilere dikkat et!’’ sözleriyle uğurlandığı sokak kapılarını.

Şimdilerde her şey farklılaştı gözümde. Sabahların kör karanlığında kapı kapı çocukları toplayan okul servisleri kamplara giden askeri araçlar gibi gözüküyor gözüme. O gözler her an telefon ekranında belirecek son dakika haberlerinden ayrılamaz oldular. Kulaklarıma çalınan her siren sesinde kalbim endişeyle çarpmaya başlıyor. Şehit haberlerini duydukça üşümekten, sıcak çorba içmekten, abuk sabuk hüzünlenmekten utanır oldum. Çocuklar her an yanımda olsunlar istiyorum mesela. Haberleri izleyemiyor hale gelmiş olmaktan da utanıyorum. Ki; utanması gerekenin ben olmadığımı bile bile. Yazamıyorum. Yazmadıkça daha da çaresiz hissediyorum. Isyan etsem ne yana, beddua etsem hangi yana. Her an yanımdan geçen, yanımda olan biri beni ya da başka birini öldürüverecek miş gibi. Kanunlar zaten şüpheli olan hükümlerini tamamen kaybet miş gibiler. Dünya tümden çıldırmış gibi. Barışa inanan bir avuç insan yapayalnız kalmışız gibi. Son ekmek kırıntısı gibi avucumuzda sıkı sıkı tututuğumuz umut da yokolmuş gibi. Tüm dizeler susmuş, şarkılar duyulmaz gibi. Sessizlik. Şüphe.

Bazı sabahlar uyandığımda karar veriyorum kendim kendime; bugün abuk sabuk bir heyecanın peşine takıl git diyorum kendime. Örmeye çalıştığın motifin ilmek sayısına, okuduğun kitabın hoşuna gitmeyen kurgusuna, pişireceğin yemeğin salçasına, spor yaparken harcayamadığın kaloriye, anneni aramayı unutmamaya, aklına takılan melodiye, aşkın nerelerde yaşandığına, masallara, oğlanın dersleri umursamıyor oluşuna… Azıcık zaman kanabiliyorum. Sonra Pufffff! Hepsi anlamsızlaşıyor. Bende birilerine saldırmak istiyorum. Misal; bu sabah spor salonunda duşta dakikalarca kalıp dünyanın suyunu harcayan kadına önce sövesim sonra dövesim geldi. Daha önce yaşamış olduğum birebir tecrübenin sonuçsuz sonucu sebebiyle yüzüne bakmadan çıktım yanından. Birbirlerine bağıran insanları gördüğümde hissettiğim ürpertiden korktum. Cehaletin her yerde, çok yakınlarımda bile olduğunu hatırladım falan. Sanki dünyanın sonu gelmiş gibi. İnsan türünün bir an önce yokolmasını isteyenler elbirliğiyle çalışıyorlar herhalde. Ve yediklerimizin içine bir madde enjekte ediliyor olmalı ki; gündüz kuşağında yayınlanan programlardaki insanlar ve türevleri gerçekler. Silahlarla öldüremediklerimizin beyinlerini öldürüyor olmalılar.

Yazarken kendimden iyice korkmaya başladım lan. Yaşarken değil yazarken netleşti geldiğim son nokta. Günlük koşturmacalar olmasa halim daha da ürkünç olurdu sanırım. Feryat figan bağıran yanımla koca bir suskunluğa gömülmüş yanım sığıştılar içime beraberce yaşıyoruz.

Şu an yatakta oturmuş bu satırları yazıyorum değil mi! Yorgan ufak gelir miş, Erdo çekiştirir üzerim açılır mış, alt kattaki bekliyormuşcasına benim uykuya dalmama ramak kala lanet çamaşır makinesini çalıştıracak mış, elimdeki kitabı günler olmuş bitirememişim hiçççç umurumda değil. Giyerim polarımı, takarım uyku bandı mı, ederim duamı, alırım göğsüme en dolusundan bir şükür dalarım hayaller ülkesine. Elimden gelen bu kadar mı, evet bu kadar. Şimdilik.

Hepimize sabır, gönül ferahlığı, can akıl sağlığı…

Amin

özgür tamşen yücedal

 
Yorum yapın

Yazan: 22 Aralık 2016 in GÜNLÜK, İNSANOĞLU

 

Etiketler: , , , , , , , , , ,

götüyle inatlaşan donuna sıçar

ekran-resmi-2016-11-20-21-28-15

Yaşam tuhaf serüven. Büyüdükçe daha da tuhaflaşıyor. An geliyor içinden çıkılamayacak haller alıyor. Anlamlar yükleniyor, çoğalıyor. Zamanında anlamlı olan çok şey anlamını yitiriyor.

Çocukluğumu düşündüğümde aklıma gelen ilk şey; soğuk kış sabahları yataktan çıkmak, okula gitmek istemeyişlerim. Ateşim çıksın diye tebeşir tozundan medet umuşlarım. Beşinci sınıfta en önemli şey aşık olduğum çocuktu, Özgür. Bir yıl boyunca dünyam onun etrafında dönmüştü, hatırlıyorum. Hayatımda önemi olan tek şey aşktı. Yatılı okul kabusu, bedenimin farkına varıp hayattaki en önemli şeyin dış görünüş olduğuna inanmam. Zayıflayabilmek için haftalarca pirinç lapası yediğim dönem, önemi olan tek şey zayıf görünebilmekti. Pek zayıflayamasam da oturup onsekiz yaşında olmayı bekledim büyük bir sabırla. Onsekiz yaşında olmaktan daha önemli ne olabilir di? Sonra günü geldi ve ben onsekiz oldum. Beklemeye başladım. Bir şeyler olmalıydı çünkü artık onsekizdim. Bekledim. Ne olacağını, olması gerektiğini bilmeden bekledim. Hiçbir şey olmadı. Sihirli değnek deymedi hayatıma, gökten peri falan inmedi. Aklım beş karış havada değildi. Ülkede, ailemde, çevremde olan biten birçok şeyden haberdardım. Yalnızca önem sıraları farklıydı.

Yaş almaya devam ettim. O sırada Erdo geldi, tekrar aşık oldum. Dünya bir kez daha yalnızca aşkım için dönmeye başladı. Seks. Hızlı ve ateşli girdi hayatıma. Aman tanrım dünyada sevişmekten daha güzel ne olabilirdi? Sonra mı; çalışmaya başladım. Seramik yapmak, başarabilmek en önemli şeydi artık. Evlendim. Düzen kurulmalı, ben her şeyi hatasız yapmalıyıdım. Çok hatalar yaptım. Olsun, hata yapa yapa aynı hataları tekrar yapmamam gerektiğini öğrendim.

Elf dünyaya geldikten sonra ise önemi olan tek şey Elf’ti. Zaman geçtikçe kalabalıklaştım. Ev, evlilik, iş, anne – babam, ailem, kayınvalide – kayınpeder, ailesi, arkadaşlarım, arkadaşları, komşular, politikacılar, bankalar, ödemesi gelen taksitler, ateşli geceler, bir türlü çıkmayan dişler, akan salyalar…. Uzun zaman aldıysada taksitler bitti. Kışın ısınan, musluklardan sıcak su akan, ufak bahçesi olan bir evimiz oldu. Taksitler tekrar başladı. Tekrar bittiler. Derken Ouz doğdu. Sil baştan. Anlamı olan tek şey çocuklar. Uykusuz geceler, ağlama krizleri, kesilen süt, ateşli geceler, kardeşler arası kıskançlık krizleri…

Sıra tam bana geldi diyecekken, -hayatımdaki en önemli şey benim, kendime iyi bakmalıyım- diyecekken büyümeye başladılar, tekrar ve daha da hızla çoğalmaya başladık. Arkadaşları, öğretmenleri, sınavları, ödevleri, yaz tatilleri, cevabını bilmediklerinin takip edeceği cevaplamak zorunda olduğun sorular… Büyüdükçe büyüdükçe ben ve hayatımdakiler, dahili ortağı, yanı yandaşı, izleyicisi şahidi olduğum hastalıklar, boşanmalar, küslük barışmalar, affetme affedememeler, yalanlar itiraflar, patlayan bombalar, ölen askerler, kalleş politikacılar, depremler mucizeler, birleşmeyi hayal ederken ayıra ayıra ayrışan milletler, kalkması beklenirken daha da derinleşen sınırlar, soykırımlar, insanlık üzerinde lanetmişçesine tekrarlanan soykırımlar…. Tüm bunlar yaşanırken biraz daha büyümüşse insan, boğazına takılan yumru da o kadar büyüyor ve soluksuz bırakıyor insanı. 

Gökte uçan bir kuştan, beyaz bir kelebekten, denizin mavisinden, bir tebessüm, ‘merhaba’ dan medetlenmene izin vermeyen günler, sonu hiç gelmeyecek miş, bitmeyecek miş gibi.

Her şeye rağmen bir son ve yeni bir başlangıç olmalı, olacak.

Düşünsenize; dünyada Mars’ta yaşam hazırlıklarına başlayan, kiminle evlense bilemeyip televizyon programlarına katılan, tek derdi manikür pedikürleri olan, tek umudu bağışlanan bir organ olan, yeni aracına alacağı plaka peşinde koşan, hangi partiden ne çıkar elde edeceğini hesaplamaktan kendini kaybeden, geniyle oynanmamış tohumunu toprağını kurtarmaya çalışan, dualarının karşılık bulmasını bekleyen, -de –da nın ayrı yazılıp yazılmadığıyla kafayı bozan lar ler hepimiz bir arada yaşıyoruz. Yalnızca bu bile içinde birçok son ve başlangıç barındırıyor.

Az geride kendi tarihimin içinde bahsettiğim hatalara gelince; ders aldığım hatalar elbette çok. Şimdilerde yenilerini yapmaya devam ediyorum. Ders çıkarmaya, akıllanmaya vaktim olursa inşallah bunları tecrübe olarak cebime koyup yenilerini yapmaya devam edeceğim. Ben naçizane Özgür bile kendi tarihinde ne kadar çok başlangıç bitişe şahit. Gerçek şu ki; nihayetinde herkesin dünyası öncelikle kendi küçük hayatında, kendi küçük yaşanmışlıkları için dönüyor. Bizim kalbimiz damarları onarılan bir kalp için atıyordu mesela günlerdir, şükür iyileştik. Amin. İyileştikten sonra gene tecavüz kurbanlarının, kutup ayılarının, sınav sisteminin, ABD seçimlerinin, başkanlık sisteminin… tasasına düştük. Hayat!

Özlü bir sözle satırlarıma son verirken büyüklerin yanaklarından, küçüklerin gözlerinden öper selam ederim.

‘’En güzel şeyler henüz gerçekleşmeyenler, umudunu kaybetme.’’

özgür tamşen yücedal

 
Yorum yapın

Yazan: 20 Kasım 2016 in GÜNLÜK, GENEL, İNSANOĞLU

 

Etiketler: , , , , , , , , , , ,

taksit taksit

Merhaba,

Gene gecenin içinden bir merhaba… Uzun zaman oldu. Bu uzun zaman içinde çok şey oldu. Benim hikayemdekiler hepimizde olduğu gibi iyisi, kötüsü, sevinçli, endişeli, telaşlı, kuşkulu ve her zaman ki gibi çok sorulu çok şey. Yazmama engel şeyler değillerdi. Yazmama engel olan şeyler hergün gazetelerde okuduğumuz, hepimize ait şeyler ve neredeyse hepsi kötü. Yaşadığına utandıran, güleceğine ağlatan, güvenini alt üst eden, parmakları yazmaya vardırmayan, sözcükleri hapseden anlamsızlaştıran şeyler. Hâl böyleyken oluyor o uzun aralar. Her şeye rağmen hayat devam ediyor diyemiyor insan. Adeta bildiği bir çaresizliğin içinde hapsolup devam edemiyor muş gibi…

Tüm bunlardan mıdır bilmiyorum ama tamamlayamayışlarım, taksit taksit yapışlarım. Âna tutumakta zorlanıyorum. Tam o sırada bir şey geliveriyor aklıma, duruyorum. Ne yapacağını bilemez bir durma hali.

Yanımda son iki sayfası kalmış kitabım duruyor. Yalnızlar İçin Çok Özel Bir Hizmet ( Murat Gülsoy ). Son iki sayfa… Son iki sayfanın ortak başlığı Kara Sayfa, ilk cümlesi ‘’ Bu kara sayfa yaşadığımız kötü günleri unutmayalım diye.’’ . Önceki sayfalarda yazanlar mı? Kocaman bir yalnızlık. Sayıların gizli anlamları. Bulmak istemediklerimizi arayışlarımız. Bitmeyecek olanlar. Kaybolan cehennem. Arka kapakta yazdığı özetiyle: Delirmekten ve yalnızlıktan kurtulmanın yolunu ölüme yaklaşmakta bulan karakterler, ölümle kol kola girdikçe deliliğin kaçınılmazlığını deneyimliyorlar.

Screen Shot 2016-02-24 at 12.38.54 AM

Geçtiğimiz haftasonu izlediğim Selfless adlı filmde de; sonsuz yaşamın sırlarını arayan insanoğlunun ölümsüzlük hayalinin varolan döngü, karşı konulamaz düzen içinde nasıl bir kabusa dönüştüğünü anlatıyordu. Gene yalnızlık, gene ölüm.

Inanın ben seçip bulmuyorum tüm bu film ve kitapları. Murat Hoca’nın kitabı arkadaşıma hediye olarak aldığım günü akşamı eve geldiğimde kızımın masasındaydı, kapanın elinde kalır şeklinde okuduk. Film deseniz; hediye. Ben oluruna bırakıp kafa yormadan yaşamaya çalıştıkça üstüme yağıyor zorlayan düşünceleri saklamış, sınırları zorlayan kitap, film, insanlar. Yoksa basit biriyim.

Screen Shot 2016-02-24 at 12.39.43 AM

Yok ya içimde tutamayacağım! Yazmama engel olan bir şey daha var, bir eleştiri. Beni ‘’Acaba gerçekten öyle mi?’’ diye düşündüren. Ama sonra dedim ki kendime kendim: ‘’Kimin doğrusu kime doğru, kime yanlış? Kimin anlamı kime anlamlı, anlamsız? Kimin aşkı kime karşı ya da karşılıksız? Kimin acısı kime, anlayana mı yaşayana mı? Ve burası benim. Burası sırdaşım, dertdaşım, günlerimin günlüğü, yaşadıklarımın izi. Dum duma, kim kime, kimene.’’

Sonra mı? Bugün ilk kez enginar ayıkladım. Tabii youtube videoları desteğiyle. Anam ayır ayır elinde kalan cücük kadar şey. Ki; çıkan çöp cabası. Gerçi az buhar, üzerine zeytinyağı – limonla enfes oldu ama… Ama lı bir iş anlayacağınız.

Çoluk çocuk deseniz, şükür. Ne bileyim: Oğuz’un yüzündeki dikiş izlerine artık kırılan ön dişindeki dolgusu eşlik ediyor. Elif; giderli gelirli, atarlı tutarlı devam. Erdo; diyet miyet işleriyle meşgul. Eve alıştık. Gerçi herkes alışmış bir ben kalmıştım. Galiba ben de alıştım, zorunda kaldım. Ayy ev bana küser diye korkuyorum valla yazmaya ama bana zor bu işler. Neyse dün İkea’ya gidip kitap raflarını aldım. Belki duvarlarına kitaplarım yerleşince daha bir samimi oluruz, kimbilir.

Son söz (nereden not ettiğimi hatırlamıyorum):

‘’ Biz kimsenin kalbi kırılmasın diye kendi kalbini parçalara bölüp başkalarına ikram eden çocuklardık. ‘’

Dolunay şahitli güzel geceler, rüyalar diliyorum.

Dualar kabul olsun.

Herkese gönlüne, hayrına göre payolsun inşallah, maşallah, amin.

özgür tamşen yücedal

 
Yorum yapın

Yazan: 23 Şubat 2016 in GÜNLÜK, OKUDUM, İNSANOĞLU, İZLEDİM

 

Etiketler: , , , , , , , , , ,

yaşamsal deformasyon

Screen Shot 2015-12-07 at 8.55.59 AM

Günaydın

Bu sabah İstanbul’da sisli bir hava var. Trafik durumunu dinledim, özet durum; ‘’Trafik akmıyor!’’ . Bir saat önce uyandım daha doğrusu uyandırıldım. Süt, un, yumurta, margarin karışımıyla selamlaştık, karıştık. Kreplere sürdüğüm Nutella ile inatlaştık, ben kazandım yemedim. Sürahiye su doldururken pompanın ayarını gene tutturamadım yerler öbek öbek su oldu, ıslak bıraktım. Taşındığımızdan beri su sebili almamış olmamızı umursamadan döndüm arkamı. Çayı taze demlemedim, akşamdan kalanı ısıttım, ağzımın tadı bozulmadı. Bak uyandığımda yüzümü de yıkamamıştım onu söylemeyi unuttum. Gece şeytan yalar derler ya hiç umursamıyorum, nefret ederim sabah sabah yüzümü yıkamaktan. Çocukken annem mecbur tutardı ( neyi öğretmeye çalıştılarsa ) ben de suya temasını sağladığım parmak uçlarımla göz pınarlarımı hafifçe nemlendirirdim o kadar. Bu kafama zaman zaman gelen şeytani düşüncelerin sebebi bu olabilir, sabah erken saatlerde kovmadığım için şeytan beni seviyor olabilir? Şimdi normal olanı; Erdo saç bakımı, kıyafet seçimi tamamladıktan ve kendisini sofrada hazır nazır bekleyen kahvaltısını yiyip, bayat olduğunu anlamayacağı çayını yudumlayıp hayırlısıyla evden çıktıktan sonra benim çalışmayan bir bayan olarak kıçı devirip bir saat kadar daha uyumam gerekmeli. Uyumalıyım. Uyumalıyım. Neden uyuyamıyorum? Bu satırları yazıyorum ya diğer yandan zaten hafif hafif bileniyorum. Şu yazdıklarıma bakın yahu! Ne bileyim işte insan istiyor, hayal ediyor… Arada sırada gençlik yıllarına dönebilmeyi falan istiyor. Heyecanlı yıllarına, kanın damarlarda deli aktığı yıllarına… Şöyle aşklı meşkli, iş-ev-çoluk çocuklu falan değil duygulu bi’şiler yazmak istiyor. Tamam tamam tüm büyümüşler gibi ‘’Aşk gelir geçer hep aşık olmaz insan!’’ falan diye geçiyor içinizden, umursamıyorum. Biliyorum yüreğinizden geçenleri çünkü, hiç maval okumayın. Eskiye dönemeyeceğimi ben ve benim gibiler de biliyoruz.

Düşünüyorum! Tam şu an düşünmeye başladım: heyecan duyduğum ne var. Olduğu ya da olmadan az önce beni heyecanlandıran şeyler neler? Aman servisi kaçımayayım! Çocuklara yetişmeliyim! Bugün yeni bir tarif deneyeyim! Pilavın ayarı tutacak mı, lapa olmasın! Kayınvalidemler yemeğe gelecekler sofra eksiksiz olsun! Ağdam gelmiş bak hele ne araya sıkıştıracağım! Bu akşam sevişir miyiz acaba olmazsa yarın da olur günler çuvala mı girdi! Şu çorapların tekleri nereye gidiyorlar! Gibi saçma salak şeylerden tabii ki bahsetmiyorum. Gerçi insan kırk yaşına gelince bunlardan zevk almayacak kadar biraz törpülenmiş, biraz yorgun, geç kalmış falan hissediyor. Neredeyse hiçbiri umurumda değil. ( ‘neredeyse’ ye dikkat hepsi değil yani ) Yetişemediğim zamanlar oldu, lapa olduğu, tutmadığı, olmadığı, yokolduğu falan falan hepsi geldi başıma ama bana bir şey olmadı, hayat devam etti, kimse aç kalmadı, kimse sokakta kalmadı, kaldıysa bekledi, herkes dediğiyle, yaşadığıyla kaldı. O kendi kendimi telaşın kollarına attığım, paniklediğim, korktuğum, daha olmadan endişe duyduğum anların hepsi boşa gitmiş. Kaçırmışım. Evet, kimbilir belki de o anlarda, bahsettiğim duygulardan sıyırabilseydim kendimi mutlu olabilecektim. Mutlu olabileceğim halde bu duyguların gölgesinde es geçtiklerimin tekrarı yok. Ulan şaka maka yıllarca bir günü hiçbir şey yapmadan geçirebilme özgürlüğünü bile vermedim kendime. Ama öyle böyle değil gerçekten hiçbir şey yapmadan, tüm gün yataktan çıkma ya da evde herhangi bir yere mıhla kendini di mi. Yok! Bok var amk sanki mecburcusun! Bir diğeri, diğerlerinden biri: ‘Hayır’ diyebilmek mesela ‘Canım istemiyor, gelmeyeceğim’, ‘Yapamam’, ‘ Gidemem’ gibi hayır lar, başkalarına söylenen, söylenebilmesi gereken hayır lardan bahsediyorum. Kendimize söylediğimiz hayır lardan bahsetmeyeceğim. Yalnız kalabilme özgürlüğü mesela. Tüm gün konuşmama hakkı. Alnıma ‘Kapalıyım’ yazamak istediğim yazmasam da söylediğim günler oluyor artık. Herkes, herşey sussun istediğim falan… Onları susturamazsam ben susuyorum, daha kolay. Dinlemek istemiyorsam bakıyor ama dinlemiyorum. Kafa nereye ben oraya. Bazı mesleklerde vardır ya Mesleki Deformasyon diye bir durum, benim gibilerde görülen bu yaşamsal-güdüsel hallere de sanırım Yaşamsal Deformasyon denilebilinir. Bakış şeklim, duyuş şeklim, dokunuş-hissediş, umursayış şeklim falan değişime uğradı yıllar içinde.

Tüm bunlardan memnunum. Şüktermekten, dilemekten, olduğu gibi kabul etmekten vazgeçmeyeceğim. Noel babaya inanmaktan da vazgeçmeyeceğim. Buna rağmen her defasında toplamaktan üşendiğim için yılbaşı ağacı süslemeyeceğim.

Doğru olmadığını bildiğiniz halde inanmak istiyorsanız inanın abicim anlatılan masallara. Canınız ne istiyorsa onu yapın, sonra ya çok geç ya da siz pişman olacaksınız. Hayat bir tane, zaman kısa. Bırakın olduğu kadar olsun. Sağlık olsun.

Hafta hayırlı olsun.

özgür tamşen yücedal

 
Yorum yapın

Yazan: 07 Aralık 2015 in GÜNLÜK, İNSANOĞLU

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , ,

âlim değil, arif…

Gel zaman

Git zaman

Beni yanına kat zaman…

Işte o gelen giden, katıp savuran zamanın içinde Orhan Pamuk’la yapılan bir söyleşi dinlemiştim. Yazar sohbet sırasında ‘’Tarihin izi tarih kitaplarından değil, dönemlerde yazılanlardan, romanlardan, çekilmiş olan fotoğraflardan sürülebilinir. En güzel onlar saklar, gizler. ‘’ demişti. Sanırım laf Masumiyet Müzesi adlı romanı üzerinden gelmiştide, söylemişti. Ha bu arada ünlü yazarın cümleyi benim sahip olduğum, deryada damla kelime dağarcığımla hatırladığım gibi kurmamış olma ihtimali çok yüksek. Üzerinden geçen bunca zamana rağmen hâlâ aklımdaysa düşünün artık adam nasıl ifade etmiş olmalı. Neyse diyeceğim şudur: 

Bugün elime aldığım dergideki deneme yazısını okurken bir kez daha hatırladım, farkına vardım; tarih yazılıyor. Tanıklık ettiklerimiz tarihe yazılıyor. Tarihimiz kitap sayfalarında, fotoğraflarda, facebook-instagram paylaşımlarında… Tebessümümüzün çalındığı günleri kaydediyoruz. Huzurumuzun toprak altına gömüldüğü günleri. Kimse mizah yapamıyor. Iyi, güzel şeyler yaşamaktan utanır hale gelindi. Umutlu iki kelime biraraya gelemiyor, getirilemiyor. Ortadan kaybolan gençler, ölen çocuklar, barikat kurulan mahalle-caddeler, polisler, kaçaklar… her paragraftalar. Ve tanıklığımıza baktıkça, okudukça bir kez, bir kez daha farkına varıyoruz ki; tarih hep tekrar ediyor. Hiç bırakmamış yakasını halkların bu dümen dolaplar. En tiksindirici olanlar ise hiç değişmeyen politikacılar. Adları, partileri değişse bile cinsleri değişmeyen politikacılar. Tüm yaşananlar üzerinden politika yapanlar… 

 Bunlar gider yenileri gelir, bu yara yamanır yenisi açılır, bunlar susar diğeri kudurur… Peki gözleri kör, gönül gözü açık, âlim değil, arif bir Veysel daha gelir mi, bilinmez. Zamanında gelmiş ve demiş Veysel:

Read the rest of this entry »

 
Yorum yapın

Yazan: 23 Ekim 2015 in GENEL, OKUDUM, İNSANOĞLU

 

Etiketler: , , , , , , , , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: