RSS

Kategori arşivi: İNSANOĞLU

finger bisküvi

Bu saat oldu; bilgisayarım, kalemlerim, defterimle nihayet yerleşebildim masaya. Okşayan rüzgar dedikleri sanırım bu gece esen olmalı. Gerçi esintiyi yalnızca sivrisineklerden korunabilmek için giydiğim mavi pijama altı, yarım kollu gecelikvari tişortumdan geriye kalan yarısı açıkta kollarım, ayaklarım ve yüzümde hissedebiliyorum.

‘’Bırak gizli sırrımız içimizde yaşasın,’’ diyor şarkıda, Tarkan söylüyor.

Yan komşularımız az önce rakıyı ve müziği açtılar. Rakının kokusu, müziğin sesi bir de ızgaralarındaki balıkların kokusu geliyor. Ben bu satırları yazana kadar şarkı da değişti, bu defa Müzeyyen Senar söylüyor.

‘’Etmem kimseye şikayet.’’ Uzun bir gece olacağa benziyor.

Az önce eve aşağı sokağımızdaki Egem marketten ufak boy yoğurt, çavdar ekmeğiyle birlikte üç tane bira getirmiştim. Kalkıp buzdolabından birini alayım bari. Rakının yerini tutmaz ama rakılık değil yorgunum bu akşam.

‘’Kapat gözlerini kimse görmesin.’’

Genç yaşlardalar. Yan komşularımız diyorum; yirmili yaşlarında olduklarını tahmin ediyorum. Birkaç yıldır verandalarımızda sırt sırta oturuyor olduğumuz halde henüz hiç karşılaşmadık. Sokak kapılarımız farklı sokaklara açılıyor ondan.

‘’Akşam oldu hüzünlendim ben yine,’’

Ben onların yaşlarındayken nasıl hissediyordum, yaşımdan beklentilerim nelerdi acaba. O yaşlarıma ait hatıralarımı düşündüğümde hatırlayabilirim belki. Ama onsekizinci yaşımı bekleyişimi çok net hatırlıyorum. Onbeşinci yaşımda başlamıştım beklemeye. Evet, evet onbeşimdeydim. Anneme neyi, ne zaman yapabileceğimi sorsam tek cevabı vardı; zamanı gelince. Belki keramet onsekizdedir, dedim kendi kendime. Ve bekledim. Baktım onsekiz olmuşum ama hâlâ bekliyorum. Hiçbir şey olmadı. Olmalıydı, bir şeyler değişmeliydi. Dilediğimi yapabilirdim, reşittim. Tek sorun vardı; ne yapmak istiyordum. Ne zaman yapabileceğimi merak ettiğim çoğu şeyi annemin dediği gibi zamanı geldiğinde yapıyor, yaşıyordum zaten. Özgürdüm.

Komşular müziği kapattılar. Kulaklıklarımı taktım.

‘’Tutuşmuş Beraber’’ diyor Melike Şahin.

Onsekizimden sonrası feci hızlı geçti. Çok şey oldu, bitti. O kadar çok şey oluyor ki şu hayatta, insan ne yaşadığının farkına varamıyor. Sonra da gözümü kapadım, açtım bir baktım kırk olmuşum zaten. Kırklarımdan beklediklerim? Vardı beklediklerim, yalan söylemeyeceğim. Çoğu hayal ettiğim gibi, birçoğuysa hiç hayal ettiğim gibi olmadılar. Dilerken dikkat et derler, dikkat etmeliymişim. Ya da dilemek yalan şey, olacak olanlara engel de sebep de olamıyorum. Annemin dediği gibi; zamanı geldiğinde.

Beni televizyonun karşısına oturtan tek program Erkenci Kuş. Erkenci Kuş; tam ergen dizisi. Izlememe sebep; ergene dönen tarafım bir de hikayede genelde kötü şeyler olmaması. Kötülük izleyecek, dinleyecek yerlerim çok yorgunlar artık, istemiyorum. İzlediğim sürece bile olsa tutunacak güzel duygular buluyorum. Onu bunu bırakın da diziyi izlemek için yaptığım hazırlıklarımı görseniz inanamazsınız. Kışın çayı demler, yanına finger bisküvi falan koyardım. Geçtiğimiz Salı akşamındaysa karpuz dilimledim, mis gibi. Hele izlerkenki hallerim! Bitene kadar kimseyle konuşmuyor olmamsa apayrı.

Neyse işte son bölümünde izlediğim bir sahneden beridir de ileri yaşlardakilerin usanmadan söyledikleri ‘’Hayat çok kısa,’’ cümlesindeyim. Onsekizini bir şeyler değişsin diye beklemiş, o yaşında hayal kırıklığı yaşamış ardından kırklarına geldiğinde rahata ereceğini sanıp erememiş biri olarak korkuyorum. Ya yaşlandığım zaman hayatım elimde patlarsa diye korkuyorum. Yapsaymışım, deseymişim, gitseymişim, sevseymişim, hiç sevmemiş olsaydım… diyeceklerim çok olursa. Tabii hayatımın ne kadar daha olduğunu bile bilmiyorken.

Müziği tekrar açtılar, kadeh tokuşturuyorlar.

 

özgür tamşen yücedal

Reklamlar
 
2 Yorum

Yazan: 27 Haziran 2019 in GÜNLÜK, İNSANOĞLU

 

Etiketler: , , , , , , ,

inziva

Kızkardeşimle beraber bir otel odasındayız üç gündür. Bir haftalık tatil programımız vardı uzunca zaman önce planlamış olduğumuz. Ve adı ‘İnziva’ olan bir kapanma olacaktı bu bir hafta. Kapandık. Kitaplarımız, bolca çay kahve, şaraplarımız, atıştırmalıklar…

Aynı odanın içinde evcilik oynadığımız günlerdeki gibi hissediyorum. Kardeşimde bulduğum çocukluğumun hatırasıyla huzurluyum. Dilediğimde, dilediğimce uyuyorum. Çalar saatimiz yok. Sabahları uyandığında yatağından kalkıp odama geliyor ve yanağıma bir öpücük konduruyor o kadar. Hâlbuki küçük kardeşlerken biz böyle uyandırmazdık birbirimizi. Sonra çok uzun konuşuyor, çok uzun susuyoruz. Yağmur da bizimle beraber çok uzun yağıyor, sonralarında süpriz yapıp güneşe yol veriyor. Odamızın verandasından izlediğimiz, renkleri an be an değişen bir tablo adeta.

Değişen yalnızca tablo gibi manzaramızdaki renkler olmadı aslına bakarsanız. Geldiğimden şu ana kadar benim de renklerim, kıvamım farklılaştı. Bunda odamıza hapsettiğimiz huzurun ve kardeşimin payı çok büyük. Ama en büyük pay Özlem’in öncesinde çoğunu okumuş olduğu, yenileriyse beraber okuruz diye yanında getirdiği kitapların. Ben pek okuyorum denemez. Onu etkilemiş, etkileyen bölümleri O okuyor bana. Gerekli gördüğü bölümleri işaretleyip okumam için çalışma masamın üzerine bırakıyor. Yani bana bakıyor kardeşim.

Bugüne kadar yaşadığım ne çok şey de, kendime ne çok yanlış sorular sorduğumun farkına varmamı sağlıyor. Içimde değişen, yeşeren şeyleri nasıl da görmezden geldiğimi. Ne çok başkalarıyla ilintiliymiş mutluluk mutsuzluğum. Ki; ben çok fazla azalttığımı sanıyorken bağımlılıklarımı, görüyorum hiç de azaltamamış olduğumu. Uçağa bineceğimiz sırada ‘’Bu bir hafta sonunda kendinle bir anlaşma imzalayacaksın, merak ve acele etme.’’ dediğinde anlamamıştım ne kastettiğini. Üç gündür madde madde anlatıyoruz birbirimize anlaşmalarımızı.

Uzuncadır böyle başbaşa kalamamıştık. Bu uzuncanın içine o kadar olay sığdı ve biz o kadar uğraştık ki o sığdırmaya çalıştıklarımızla. Ve arada birbirimizi kaçırdık. Ondaki değişimin derinliğinin farkına varamamışım mesela. Kardeş bile olsa insan hayatındaki insanlardaki değişimi farkedemiyor aslında çoğu zaman. Hergün telefonla konuşuyor, her hafta mutlaka görüşüyor olsak da inziva gerekiyormuş bize. Yan yana olmak da yakın olmak demek değil ya zaten. Net görebilmek için her şeyle aramızdaki mesafeyi iyi ayarlamamız geriyormuş. Biz şimdi uygun mesafedeyiz, şükür. Kendimizi de, birbirimizi de görebileceğimiz kadar yakın duruyoruz. Kaybolmayalım, kaybetmeyelim diye.

Az sonra gelir. Dolaşmaya çıkmış, yağmur sebebiyle bir kafede mahsur kalmıştı. Yağmur şimdi durdu, güneş çıktı. Giyinip ben de sokağa çıkayım belki yokuşta karşılaşır beraber yürürüz biraz.

Herkese selam eder, sağlık huzurlu günler dilerim.

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

 
Yorum yapın

Yazan: 30 Ocak 2019 in GÜNLÜK, İNSANOĞLU

 

Etiketler: , , , , , , , , , ,

planlı

 

Aman da ne hayırladılar, ne hoşladılar bu Aralık ayını! Her yerde boy boy ilanlar; ‘’ Hoşgeldin Aralık! ‘’, ‘’ İyi ki geldin Aralık! ‘’. Hayır 2018’in son ayıy mış, sanki ilk defa sona kalmış bu Aralık. Ayrıca ne özelliği varmış bir yılın daha bittiğinin son habercisi olmaktan başka. 2018 deseniz; diğer aylarından ne hayır gördük de Aralık’tan ne göreceğiz. Kalan ne oluyor geçip giden yılların ardında? Izler! Iyi ya da kötü birkaç iz! Gerisi hep aynı terane…

Misal Aralık’ın bu gecesi; uyuyamıyorum. Ben ne ettim de uyutmuyor beni bu çakma 3 Aralık. 4 Aralık’ın başlangıcı gibi gözüken, 3 Aralık’ın sonuymuş gibi yaşadığım saat 00:13’de ne işim var benim ayakta. Uğraştım, uyumak için uğraşıyorum saat 22.00’den bu yana. Erdo’yu uyandırmamak için kımıldayamıyorum derken kollarım uyuştular yastığın altında. Az biraz dalmışım bir ara, rüya gördüm, üç köpek geldi yanıma, korktum, uyandım. Neden? Diğer aylardan farklı olarak, olsaydı bir hoşluğu uğraşmazdı benim uykumla falan. Gitsin Noel Baba’ya inananların dileklerini toparlasın. Ben ayın başından inanmaya başlarsam ne dileyeceğimi karar veremem zaten. Dönüp iki paragraf ne yazdım diye kolaçan ettim; hayal kırıklığı! Geceye mi, yılın son ayına mı, beni yalnız bıraktığı için uykuma mı, üzerimden geçen ve gitmekte olan bir yıla daha mı… Hangisinden yana hayal kırıklığım acaba? Bakın dedim size ‘’ aynı terane ‘’ler diye.

Uzun zamandır planladığım kendime kahvaltı ısmarlamak fikrimi geçen Cuma günü yağmur münasebetiyle hayata geçirmeye karar vererek uyandım. Müzik listemin destekleriyle yataktan çıktım, giyindim. Spora gittim, eve döndüm. Duş yaptım. Gece uyumadan önce planladığım gibi baştan ayağa gri giyindim. Kafam üşümesin diye saçlarımı kuruttum. Arabaya binip yola çıktım. Gene yağmur ve yer yokluğu münasebetiyle evden çıkarken saydığım paramın bir kısmına kıyarak aracı valeye verdim, ağlamadım. Tebessümle pastaneye girdim. Vitrinin önünden geçerken durup çilekli turta sipariş edip üzerlerine beyaz masa örtüleri serilmiş masalardan birine oturacağım bir de ne göreyim; deniz, yağmur ve martılar. Tebessümüm yapıştı dudaklarıma. Oturdum. Çantamdan önce son günlerde büyük zevkle okuduğum kitabı sonra okuma gözlüklerimi çıkarttım. Dilinde ‘’ Günaydın‘’ la gelen garsona günaydınlı bir kahve sipariş ettim. Yağmurun sesi ve manzaramdakiler ilk bir saat okumama izin vermediler, tutturdular adeta ‘’Bize bak’’ diye. Baktım. Derin derin… Kahvenin ardından bir çay, onun ardından bir kahve daha içtim. Turtayı yiyemedim. Kitaptan onlarca sayfa okudum. İyi ki buraya gelmeden önce okumamışım diye düşündüm, öncesinde okumuş olsaydım sonrasında buraya gelmezmişim. Gelmiş bulunmuştum. Önce markete ardından lostra salonuna uğrayacağım, öğle saatlerinin ilerisine çok kalmak istemediğim ve planımı gerçekleştirmiş olduğum için hesabı ödeyip kalktım. Tebessüm mü; götüme kaçtı.

Aracı bu defa ücretsiz bir yere parkedip girdim lostra salonuna; şimdilerde burun farkıyla tekrar moda olmuş, uzun yıllardır giymediğim çizmelerimin burunlarını kestirtmek için. Beni ‘’Merhaba’’yla karşıladı çalışan. Yarısını kitapta yazanları okurken kaybettiğim yarım ‘’Merhaba’’ mı verdim ona. Bim poşetine tıkıştırdığım çizmelerin ilk çiftini çıkartıp koydum arkasında çocuğun, önünde benim durduğum tezgaha. Işte ne olduysa o an oldu ve genç çocuk: ‘’Zamanında bunlar mı modaydı!’’ deyiverdi. Nasıl baktıysam ağzından çıkanın hemen ardından gözlerini kaçırdı gözlerimden. Gülümsemiştim hâlbuki. ‘’Canım benim!!! Şimdi bu yere yapıştırdığın beni yerden sen mi kazıyacaksın yoksa sürünerek kendim kendimi mi kazıyım!’’ dedim. O da gülümsedi. Içinde bir parça özür vardı. Yani öyle olmasını umdum, inşallah vardı. Yok eğer hiç özürlü falan değilseydi o gülümseme, buradan yazıyorum; iyi niyetli gülümsemem de ona girsin.

Akşam eve geldiğinde Erdo’ya anlattım. Tıpkı okulda bana yanlış yapan arkadaşımı şikayet eder gibi. Gözünüzde canlandırmaya çalışırsanız tahmin edebilirsiniz ses tonumu, bakışlarımı falan. Ama canım Erdo ne yaptı? Günümün lostra salonunda yiten kısmını tutup kurtardı: ‘’Yok sen yanlış anlamışsındır, o kesin başkasının çizmelerini getirdiğini sanmıştır.’’ dedi. Avunmak isteyince nasıl kolaycacık avunuveriyor insanın avunabilir yerleri. Avundum. Ardından da bana bir sinema filmi ısmarladı Erdo. Ağladım.

Ki; o gün de Kasım aynın son günüydü. Bitti.

Uykum? Gelmedi hâlâ. Takılmıştır birilerinin rüyalarında, kesin. Neyse aramızda birileri mutlu olsun en azından. Ben de yok onlarda da olmasıncılık yapamam, yapmadım, yapmayacağım. Hem zamanında yuttuğumuz sabır taşları böyle günler için değillermi ydi? Böyle günler için yutup hazmedik biz o taşları.

Oooo 641 kelime olmuş. Bırakıyorum. Yeter. Hemen sağ kolumun yanında duran kitabı elime alıp okumaya başlayayım, avutur sonra da uyutur belki?

Allah rahatlık versin.

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

 
Yorum yapın

Yazan: 03 Aralık 2018 in GÜNLÜK, İNSANOĞLU

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , ,

kör mü oldum

 

Ben: üç yıl öncesini okuyorum Belgin, daha iyi yazıyor muşum gibi… ne oldu bana acaba! kendi evimizden taşınınca aidiyet kaybı falan mı oldu bende? Savrulan savrulacak yaprak gibi hissediyor ve bir masa ya da ana bağlanamıyorum.

Belgin: üçüncü gözünle alakalıdır

Ben: kör mü oldum lan

Belgin: hayır salak! Yalnızca parmağını onun üzerinden çek! Ve yıllardır içinde biriktirdiğini doğur artık!

Bu sohbetten doğurma, parmağı çekme, yazma kısmına gelemeden ‘ yaşarken farkına varamamak ’ noktasında asılı kaldım ben. Sabah Ouz’u okula yolladıktan sonraydı, Masumiyet Müzesi geçti elime;

‘’ Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum.’’ yazıyordu.

Bu cümlenin üzerine yürüyüşe çıktım, eve dönerken kasaba uğrayıp yarım kilo kıyma aldım, kasabın karşısındaki site güvenliğine kiralık daire olup olmadığını sordum ‘’ Yok ‘’ dedi, eve döndüm, kahvaltı ettim, bir termos kahve içtim, son fincana iki yemek kaşığı Baileys kattım. Içindeyken yaşamayı beceremeyip sonrasında yalnızca hatırladığım ne çok şey yaşamışım, farkına vardım. Yani o an yapmam gerekirken, anlamlandırmayı, ne yaşadığımı bilmeyi sonralarında becerebilmişim. Hâlbuki ne çok yerdeymişim, ne çok histeymişim, ne çok kişilerleymişim. Şimdi anlıyorum.

Kendi evimizin içindeyken de farkına varamamışım; insanın kendine ait bir evde oturmasının – oturabilmesinin ne kıymetli bir şey olduğunun. Ha oradan taşınmaya karar verirken hâlâ geçerliliğini koruyan haklı gerekçelerimiz vardı. Ama gelin görün ki dün akşam ev sahibesinin yollamış olduğu zam ve ‘ işinize gelmiyorsa daireyi boşaltın ’ içerikli mesajından sonra birkez birkez daha toparlanıp bir yerlere sığışma fikriyle beraber uyudum. ‘ Eşya dünya ağırlığı ’, ‘ paran varsa tüm evler senin ’ ve benzeri söylemlerde bulunan biri iyi ki yoktu dün akşam yanımda valla yapıştırıverirdim terliği ağzının ortasına.

%70’I su ya insanoğlunun bence %100’ümüz de kaygı!

Sonra:

Sabah oldu, şükür. Ilk olarak müzik istedim sabahın içindeki şükrümün üzerine, bir tuşla Mina ‘Nessuno’ dedi. Sizlere rezil olmamak için şarkının sözlerine baktım şimdi; aşkla ilgili. Olsun! Çok iyi geldi melodi. Nefes almak nasıl anlamlı, anlamı olan tek şey miş gibi geldi. Sağlık… Huzur…

Dün gece hiçbir yerlere taşınamayan, bulamayan, sığamayan, ödeyemeyen biz her şeyi yapabilirdik bu sabah. Hatta Erdo’ya ‘’ dün gece kiralık ilanlarına baktım da, Bartın’a taşınsak mı acaba diyorum Erdo? Kiralar uygun, evler geniş…’’ diye bile sordum, ‘’ yan yana iki tane stüdyo daire tutsak daha ekonomik oluyor! ‘’ dedikten sonraydı. En son ‘ Sonra ‘ dan sonra Erdo sustu ve işe gitmek üzere çıktı evden.

Bu işte tıpkı çük davası gibi yani; herkes kendi çükünü en büyük sandığı gibi kendi derdini de büyük sanıyor. Ama yok öyle bir şey; sorun sorun değildir, yaşandıktan sonra geçip bitecek olandır. Sağlık olsun! Bittiğinde elimizde ne kalıyor ona bakmalı… Çükle başbaşa kalırsak asıl sorun o bence!

Ayyy bakın bir de ne soracağım; saatlerdir kene gibi yapıştı, hatırlamadım da; bu çuvaldızı kim kime, kim neresine batırıyordu?

Her şeye, her söze, her olaya, mutluluk, mutsuzluğuna anlam arayanlarımız için son söz:

‘’ Nefes alabiliyor olmak anlamlı bir şeydir! ‘’

Basit…

Şimdi kalkmalı, ev her ne kadar bizim olmasa, her ne kadar bugün var yarın yoksa da evde yalnız olmanın tadına vara vara bolonez soslu makarna için soğan doğrayıp kıyma kavurmalıyım, Ouz’a söz verdim. Daha yatakları bile toplamadım. Özgür kaçar yani!

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , ,

kayık falan…

 

Hava nemli kalmış çamaşır gibi kokuyor. Yapış yapış… Kokusuyla havada asılı duran yapış yapışlık içime de bulandı adeta. Uyuyamıyor uyuyunca da uyanamıyorum. Hadi kazıdım yataktan kendini bir türlü ayılamıyorum. Son aylarda duyup, okuyup, izlediğim, içime bulanan insanlık, insanlığımız adına utandıran haberlerin üzerine yaşadığımız seçimler sonrasında bilinçli olarak uyuşturuluyor muşuz gibi. Kiminle konuşsam başı ağrıyor, bıkkın, bitkin…
Ya da bu kadar genellemem yanlış; ben benim gibi hissedenleri çekmiş, hissedenlerce çekilmiş de olabilirim. Eğer öyleyse çekim yasasının köküne kibrit çöpü! Çekmeyin! Çekiyorsam, gelmeyin!
Hele şu sevgi pıtırcığı, aman da her şey ne kadar güzelciler hiç yanaşmasınlar. En derinim, kalbimde onlarca şükrüm var, yerleri duaları daim ama bir süredir cik cik değil havadan üzerime yapışanlar.
Aman öyle ölgün ölgün evde oturduğum falan da yok. Sağolsun arkadaşlarım, arkadaşlarımın arkadaşları, kızım, kızımın arkadaşları, uzun sofralarda neşeli iç dökmeli sohbetler, kapanmayan sokak kapımız, temiz kalamayan evimiz, yıllar sonra süprizle zilimizi çalanlar, hayatıma giren yeni isimler, silinmediğini bildiğim hep olacak isimler falan kalabalığım aslında. Yalnızca günün – gecenin sonunda hüzünlü bir bakış ya da tek bir kelimeyle toslaşıyor ve kalıveriyorum. Belki de: Bi lodos, kürek, kayık falan lazımdır bana?
Hayır olmadı kurşun döktürüp döktürdüğüm kurşunu yiyeceğim.
Bu iç dökmelerimi yazıyorum ki; uzağımda kalmışlarım, tanış olmadığımız ama tanışmışız gibi hissedenler arasında son günlerde benim gibi hissedenler varsa bilsinler, yalnız – tuhaf – hasta falan değilsiniz,
değilim,
değiller,
değiliz.
Geçici bir şeyler yaşıyoruz. Belki iyi gelir paylaşmak.
Çünkü; paylaştıkça azalan sıkıntı, paylaştıkça çoğalan mutluluğa inanıyor bu Özgür. Bu defasında da inandığı gibi de oldu: İstanbul’a döndüğü gün eve girdiğinde vazoda duran en sevdiği çiçekler karşıladı ve bir kitap hediye edildi bu Özgür’e ve okudukça hafifliyor, yalnızım duygusu azalıyor. Tesadüf müdür? Kimbilir?
Sabahlık bu kadar çene yeter, kalkıp ılık bir duş alayım barî. Ardından bir kahve yaparım kendime, okurum, pişirir, saçma sabuk ama inanmak istenilesi beyaz dizilerden izlerim falan belki… Geldiği gibi… Olduğu kadar…

Sevgiyle
Eyvallah

özgür tamşen yücedal

 
1 Yorum

Yazan: 01 Ağustos 2018 in GÜNLÜK, İNSANOĞLU

 

Etiketler: , , , , , , , ,

zamanıdır belki

Eğer ülkede her şey yolundaysa neden seçime gidiyoruz?
Eğer ülkede işler yolunda değilse neden aynı kişiyi başkan seçelim?
Eğer ülkeyi kurtaracak aynı kişiyse, ülkeyi bu hale getiren kim?
Sorunsalları arasında tam gaz seçime gidiliyor. Sokaklar, ekranlar bangır bangır. Entrikalar çığır çığır.
Bayram ha geldi gelecek derken bitti bile hem de bulutların egemenliğinde şılır şırıl.
Yavru bir köpek insanlık dışı muameleye maruz kaldı ve can verdi. Akıllarımızın alamayacağı şekilde zulüm gören diğer birçok hayvan ve insan gibi…
Kimileri için araya kaynayan kimileri içinse ödenecek kredi borçları sebebiyle ne olursa olsun araya kaynayamayacak döviz endeksleri.
Her sabah görevli olduğu bahçelerin bakımını yapan bahçevanlar.
Kurulacak pazar yerlerindeki tezgahları için gün ağarmadan yola düşen pazarcılar.
Gene aynı saatlerde klüplerden çıkanlar.
Gitme hayalleri kuranlar, asla gidemeyeceğini bilenler. Gittiği yerde mutlu olanlar, bin pişman olanlar.
Özlemin soğuyamadığı yürekler, buluşmanın heyecanıyla gümbürdeyenler.
Beyaz soğan dikmediğine pişman bostan sahibi, diktiğini biçmeye nasibi olmayanlar.
Tüm ses ve soruların susmasını isteyenler, bir sadaya muhtaç olanlar.
Uyanmak için gailesi olmadığı için yattığı yerden kalkmak istemeyenler, tam tersi uzun yapılacaklar listesi sebebiyle yattığı yerden kalkmak istemeyenler.
Bir hikayenin kahramanı olduğunun farkında olanlar yanında farkında olmayanlar için hikayeler yazanlar.
Sivrisineklerin ekosistemdeki görevleri nedir, 100 milyon yıldır yaşayıp hastalık dağıtmak dışında ne işe yaramışlar?
Çoğu zaman kendini anlayamıyor, beyin-hormonlar-mikroplar vb. güçlerin güdümünde olan duygularını kontrol edemezken insanoğlu, bir başkasını nasıl tanıyabilir?
Daha niceleri düşüncelerime uçuşunca dünya çok hızlı dönüyor muş gibi… Yakalamaya çalışmak biçarelik değil de nedir!

Dünya, sefillerin talip olduğu, talip olmayana da dünyanın talip olduğu yeryüzü küresi. Yüzlerceden bir tanesi, güneşin etrafında el pençe duranların üçüncüsü, etrafında dönüp dönüp yüzeyini kızartıp içi hâlâ çiğ kalanların, -Domatesim biberim de bu sayede iyi oluyor, kemer patlıcanım ile fasulyelerim zırıl olmuş.- diyenlerin en yuvarlağı, magma ile deprem ile tehdit edip tepesinden ve tabanından buz sarkan, göbeği hararetli, dönme yorgunu, koskoca semada bir uyduruk aydan başka kendine biat edecek bulamamış, milyarcanın her gece birbirlerine binyıllardır -Aha bak ay, birkaç güne hilâle döner, dünyanın uydusu- dediği dilsiz dişsiz, şekli belirsi, dünya artık beni tanıyıp da daha adımı ağzına almasın diye her gece şekilden şekle giren bir ağzı açık halayık.” ( “Öyle miymiş?” / Şule Gürbüz )

Biçarelikleri, çareleri falan kenara bırakıp; kuşlar ötüyor, duyabiliyor, hissedebiliyor yani hâlâ hayattayken zamanıdır belki…

Eyvallah  

 

özgür tamşen yücedal

 
1 Yorum

Yazan: 19 Haziran 2018 in GÜNLÜK, GENEL, İNSANOĞLU

 

Etiketler: , , , , , , ,

sus duyacaklar

 

 

Diş fırçalamama özgürlüğünün gücü adına merhaba!
Üç gün oldu. Neyin inadına, neyin gücüne başkaldırıdır bilmiyorum. Kimin neyine başkaldırıyorsam kaldırıyorum ama fırçalamadım. Gerçi yalnız kendime, kendi başıma yemek pişirmeye üşendiğimden dört gündür yürüyüş, resim, kitap, derleme toplama, temizlik, yoğurt, ekşi maya ekmek, domates ve yeşil zeytinle besleniyorum. Ha bir de dün saksıların diplerinde bitmiş semizleri toplayıp kattım yoğurda. Zayıfladım mı? Gülesim geldi bunu yazarken bile; benim vücut kilolarına sıkıca, derinden bağlı. Buna da şükür. Bağlılık konusunda üstüme yok. Uzağımda olsa, ırağımda kalsa bile sevdiğime, hatıralarıma, eski şarkılara, sözcüklere, hatalarıma, hayallerime, tatlıya, sohbete, verdiğim sözlere sonuna kadar bağlıyım. Bünye böyle, kopamıyor bağlandığı yerden.
Suskunum demiştim ya geçen gün; kuşlar inadıma inadıma hep bir ağızdan şakıyıp duruyorlar günlerdir. Aslında hep ötüyorlardı da duymaya mecalim yok muş. Şimdi var, şükür. Doyasıya dinliyorum onları, güzel şeyler söylediklerini farzederek dinliyorum.
Bir de şu incir ağaçları, zakkumlar alıyorlar beni benden. Her soluğu kokularına buluyorlar. Sokakta gördüğüm insanlar farketmiyorlardır diye korkuyorum. Kollarından tutup sarsmak geliyor içimden içimden.  ” Kokuyu duyuyor musun? ” diye sarsmak…
Çokça düşünüyorum; herkesi, her şeyi. O kadar çoğunuz aklımdan geçiyorsunuz ki bilseniz şaşıp kalırsınız. Uçağa oğlunu bindiren yengem oluyorum mesela, Asu oluyorum deniz ırak uzağımdaykenki suskunluğu, Selma’nın özlem giderişi, Özlem’in yan yana olmak isteyişi, Erdo’nun yüreği zaten yüreğimde, Ouz’un heyecanları, Elf’in olduğu yere sığamayışları, babamın bahçesindeki huzuru, Serkant Abim, Seda’nın telaşları, Belgin’in masasındaki çiçekleri, Tuba’nın kirazları, Han’ın misafirleri… Dedim ya; bilseniz şaşarsınız.
Ama en çok annemi özleyişim. ” Çok özledim seni Vilo! ” Öyle böyle değil çok derinden, en içimden. Ne zaman böyle çekilsem bir kenara en çok seni özlüyorum. Kokunu özlüyorum. Yandan çarklı sigara içisini, ota boka sinirlenmelerini, ansızın çıkıp gidişlerini, ansızın gelişlerini. Bu kapanma halleri hep senden geçti zaten. Farkında olmadan benim de bir kavuğumun olmasını sağladın, şükür. Kulağımda çınlayan ise ” Bok var …. ( yap sen, dinle sen, sev sen… ) ” la başlayan cümlelerin. Bazen öyle bir şey düşünürken yakalıyorum ki kendimi, aydığım an arkamdan kafama terlik fırlatacak mışsın hissi geliyor. Keşke fırlatsan, beni dövmene ihtiyacım var galiba. Seni çok seviyorum annem.
Okuduğum kitabın kahramanı kadın da perişan etti beni. Kadın, anne olarak itiraflar ancak bu kadar samimi, olduğu gibi yazılabilir miş; Elena Ferrante yazmış. Öyle ki; okurken kadına ” Sus duyacaklar! ” diye fısıldayasınız geliyor. Geçen yaz okuduğum serisinde de benzer şeyler hissetmiştim. Yüksek sesle söylemeyi bırakın aklından geçirmeye çekindiğin itiraflarını başkasının kaleminden okumak, tuhaf.
Tuhaf deyince; dün bu ay ki sayısını aldım. Okumadığım üç sayfa kaldı. Bittiğinde üzerine konuşuruz, gerekirse. Gerek duymazsak konuşmayız.
Çünkü; sanıyorum artık bana tek gerek, mavi. Bir maviliğe bırakış. Denize anlatış falan felan.
Ama önce kendimi koltuktan kazımalı, kalkmalıyım. Dişlerimi fırçalamalıyım. Çamaşır makinesinin arkasına sıkıştırdığım pazar arabasını sıkıştığı yerden çıkartıp pazara gitmeliyim. Akşam serinini beklemeyeceğim. Beklemek caydırıyor , hevesimi kaçırtıyor benim. Uzun bekledikten sonra yapmam gerekenden caydırıp, şahane bahaneler buluyorum kendime. Beklememek, bekletmemek lazım. Hayat kısa, zamanınsa acelesi var mış.
Selametle, sevgi coşkuyla…
Hastaları şifa gelip bulsun, gönülleri dualar…
Koklayın…
Dinleyin…
Şükürle…
Eyvallah

özgür tamşen yücedal

iPad’imden gönderildi

 
Yorum yapın

Yazan: 09 Haziran 2018 in GÜNLÜK, GENEL, İNSANOĞLU

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: