RSS

Kategori arşivi: İNSANOĞLU

planlı

 

Aman da ne hayırladılar, ne hoşladılar bu Aralık ayını! Her yerde boy boy ilanlar; ‘’ Hoşgeldin Aralık! ‘’, ‘’ İyi ki geldin Aralık! ‘’. Hayır 2018’in son ayıy mış, sanki ilk defa sona kalmış bu Aralık. Ayrıca ne özelliği varmış bir yılın daha bittiğinin son habercisi olmaktan başka. 2018 deseniz; diğer aylarından ne hayır gördük de Aralık’tan ne göreceğiz. Kalan ne oluyor geçip giden yılların ardında? Izler! Iyi ya da kötü birkaç iz! Gerisi hep aynı terane…

Misal Aralık’ın bu gecesi; uyuyamıyorum. Ben ne ettim de uyutmuyor beni bu çakma 3 Aralık. 4 Aralık’ın başlangıcı gibi gözüken, 3 Aralık’ın sonuymuş gibi yaşadığım saat 00:13’de ne işim var benim ayakta. Uğraştım, uyumak için uğraşıyorum saat 22.00’den bu yana. Erdo’yu uyandırmamak için kımıldayamıyorum derken kollarım uyuştular yastığın altında. Az biraz dalmışım bir ara, rüya gördüm, üç köpek geldi yanıma, korktum, uyandım. Neden? Diğer aylardan farklı olarak, olsaydı bir hoşluğu uğraşmazdı benim uykumla falan. Gitsin Noel Baba’ya inananların dileklerini toparlasın. Ben ayın başından inanmaya başlarsam ne dileyeceğimi karar veremem zaten. Dönüp iki paragraf ne yazdım diye kolaçan ettim; hayal kırıklığı! Geceye mi, yılın son ayına mı, beni yalnız bıraktığı için uykuma mı, üzerimden geçen ve gitmekte olan bir yıla daha mı… Hangisinden yana hayal kırıklığım acaba? Bakın dedim size ‘’ aynı terane ‘’ler diye.

Uzun zamandır planladığım kendime kahvaltı ısmarlamak fikrimi geçen Cuma günü yağmur münasebetiyle hayata geçirmeye karar vererek uyandım. Müzik listemin destekleriyle yataktan çıktım, giyindim. Spora gittim, eve döndüm. Duş yaptım. Gece uyumadan önce planladığım gibi baştan ayağa gri giyindim. Kafam üşümesin diye saçlarımı kuruttum. Arabaya binip yola çıktım. Gene yağmur ve yer yokluğu münasebetiyle evden çıkarken saydığım paramın bir kısmına kıyarak aracı valeye verdim, ağlamadım. Tebessümle pastaneye girdim. Vitrinin önünden geçerken durup çilekli turta sipariş edip üzerlerine beyaz masa örtüleri serilmiş masalardan birine oturacağım bir de ne göreyim; deniz, yağmur ve martılar. Tebessümüm yapıştı dudaklarıma. Oturdum. Çantamdan önce son günlerde büyük zevkle okuduğum kitabı sonra okuma gözlüklerimi çıkarttım. Dilinde ‘’ Günaydın‘’ la gelen garsona günaydınlı bir kahve sipariş ettim. Yağmurun sesi ve manzaramdakiler ilk bir saat okumama izin vermediler, tutturdular adeta ‘’Bize bak’’ diye. Baktım. Derin derin… Kahvenin ardından bir çay, onun ardından bir kahve daha içtim. Turtayı yiyemedim. Kitaptan onlarca sayfa okudum. İyi ki buraya gelmeden önce okumamışım diye düşündüm, öncesinde okumuş olsaydım sonrasında buraya gelmezmişim. Gelmiş bulunmuştum. Önce markete ardından lostra salonuna uğrayacağım, öğle saatlerinin ilerisine çok kalmak istemediğim ve planımı gerçekleştirmiş olduğum için hesabı ödeyip kalktım. Tebessüm mü; götüme kaçtı.

Aracı bu defa ücretsiz bir yere parkedip girdim lostra salonuna; şimdilerde burun farkıyla tekrar moda olmuş, uzun yıllardır giymediğim çizmelerimin burunlarını kestirtmek için. Beni ‘’Merhaba’’yla karşıladı çalışan. Yarısını kitapta yazanları okurken kaybettiğim yarım ‘’Merhaba’’ mı verdim ona. Bim poşetine tıkıştırdığım çizmelerin ilk çiftini çıkartıp koydum arkasında çocuğun, önünde benim durduğum tezgaha. Işte ne olduysa o an oldu ve genç çocuk: ‘’Zamanında bunlar mı modaydı!’’ deyiverdi. Nasıl baktıysam ağzından çıkanın hemen ardından gözlerini kaçırdı gözlerimden. Gülümsemiştim hâlbuki. ‘’Canım benim!!! Şimdi bu yere yapıştırdığın beni yerden sen mi kazıyacaksın yoksa sürünerek kendim kendimi mi kazıyım!’’ dedim. O da gülümsedi. Içinde bir parça özür vardı. Yani öyle olmasını umdum, inşallah vardı. Yok eğer hiç özürlü falan değilseydi o gülümseme, buradan yazıyorum; iyi niyetli gülümsemem de ona girsin.

Akşam eve geldiğinde Erdo’ya anlattım. Tıpkı okulda bana yanlış yapan arkadaşımı şikayet eder gibi. Gözünüzde canlandırmaya çalışırsanız tahmin edebilirsiniz ses tonumu, bakışlarımı falan. Ama canım Erdo ne yaptı? Günümün lostra salonunda yiten kısmını tutup kurtardı: ‘’Yok sen yanlış anlamışsındır, o kesin başkasının çizmelerini getirdiğini sanmıştır.’’ dedi. Avunmak isteyince nasıl kolaycacık avunuveriyor insanın avunabilir yerleri. Avundum. Ardından da bana bir sinema filmi ısmarladı Erdo. Ağladım.

Ki; o gün de Kasım aynın son günüydü. Bitti.

Uykum? Gelmedi hâlâ. Takılmıştır birilerinin rüyalarında, kesin. Neyse aramızda birileri mutlu olsun en azından. Ben de yok onlarda da olmasıncılık yapamam, yapmadım, yapmayacağım. Hem zamanında yuttuğumuz sabır taşları böyle günler için değillermi ydi? Böyle günler için yutup hazmedik biz o taşları.

Oooo 641 kelime olmuş. Bırakıyorum. Yeter. Hemen sağ kolumun yanında duran kitabı elime alıp okumaya başlayayım, avutur sonra da uyutur belki?

Allah rahatlık versin.

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

Reklamlar
 
Yorum yapın

Yazan: 03 Aralık 2018 in GÜNLÜK, İNSANOĞLU

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , ,

kör mü oldum

 

Ben: üç yıl öncesini okuyorum Belgin, daha iyi yazıyor muşum gibi… ne oldu bana acaba! kendi evimizden taşınınca aidiyet kaybı falan mı oldu bende? Savrulan savrulacak yaprak gibi hissediyor ve bir masa ya da ana bağlanamıyorum.

Belgin: üçüncü gözünle alakalıdır

Ben: kör mü oldum lan

Belgin: hayır salak! Yalnızca parmağını onun üzerinden çek! Ve yıllardır içinde biriktirdiğini doğur artık!

Bu sohbetten doğurma, parmağı çekme, yazma kısmına gelemeden ‘ yaşarken farkına varamamak ’ noktasında asılı kaldım ben. Sabah Ouz’u okula yolladıktan sonraydı, Masumiyet Müzesi geçti elime;

‘’ Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum.’’ yazıyordu.

Bu cümlenin üzerine yürüyüşe çıktım, eve dönerken kasaba uğrayıp yarım kilo kıyma aldım, kasabın karşısındaki site güvenliğine kiralık daire olup olmadığını sordum ‘’ Yok ‘’ dedi, eve döndüm, kahvaltı ettim, bir termos kahve içtim, son fincana iki yemek kaşığı Baileys kattım. Içindeyken yaşamayı beceremeyip sonrasında yalnızca hatırladığım ne çok şey yaşamışım, farkına vardım. Yani o an yapmam gerekirken, anlamlandırmayı, ne yaşadığımı bilmeyi sonralarında becerebilmişim. Hâlbuki ne çok yerdeymişim, ne çok histeymişim, ne çok kişilerleymişim. Şimdi anlıyorum.

Kendi evimizin içindeyken de farkına varamamışım; insanın kendine ait bir evde oturmasının – oturabilmesinin ne kıymetli bir şey olduğunun. Ha oradan taşınmaya karar verirken hâlâ geçerliliğini koruyan haklı gerekçelerimiz vardı. Ama gelin görün ki dün akşam ev sahibesinin yollamış olduğu zam ve ‘ işinize gelmiyorsa daireyi boşaltın ’ içerikli mesajından sonra birkez birkez daha toparlanıp bir yerlere sığışma fikriyle beraber uyudum. ‘ Eşya dünya ağırlığı ’, ‘ paran varsa tüm evler senin ’ ve benzeri söylemlerde bulunan biri iyi ki yoktu dün akşam yanımda valla yapıştırıverirdim terliği ağzının ortasına.

%70’I su ya insanoğlunun bence %100’ümüz de kaygı!

Sonra:

Sabah oldu, şükür. Ilk olarak müzik istedim sabahın içindeki şükrümün üzerine, bir tuşla Mina ‘Nessuno’ dedi. Sizlere rezil olmamak için şarkının sözlerine baktım şimdi; aşkla ilgili. Olsun! Çok iyi geldi melodi. Nefes almak nasıl anlamlı, anlamı olan tek şey miş gibi geldi. Sağlık… Huzur…

Dün gece hiçbir yerlere taşınamayan, bulamayan, sığamayan, ödeyemeyen biz her şeyi yapabilirdik bu sabah. Hatta Erdo’ya ‘’ dün gece kiralık ilanlarına baktım da, Bartın’a taşınsak mı acaba diyorum Erdo? Kiralar uygun, evler geniş…’’ diye bile sordum, ‘’ yan yana iki tane stüdyo daire tutsak daha ekonomik oluyor! ‘’ dedikten sonraydı. En son ‘ Sonra ‘ dan sonra Erdo sustu ve işe gitmek üzere çıktı evden.

Bu işte tıpkı çük davası gibi yani; herkes kendi çükünü en büyük sandığı gibi kendi derdini de büyük sanıyor. Ama yok öyle bir şey; sorun sorun değildir, yaşandıktan sonra geçip bitecek olandır. Sağlık olsun! Bittiğinde elimizde ne kalıyor ona bakmalı… Çükle başbaşa kalırsak asıl sorun o bence!

Ayyy bakın bir de ne soracağım; saatlerdir kene gibi yapıştı, hatırlamadım da; bu çuvaldızı kim kime, kim neresine batırıyordu?

Her şeye, her söze, her olaya, mutluluk, mutsuzluğuna anlam arayanlarımız için son söz:

‘’ Nefes alabiliyor olmak anlamlı bir şeydir! ‘’

Basit…

Şimdi kalkmalı, ev her ne kadar bizim olmasa, her ne kadar bugün var yarın yoksa da evde yalnız olmanın tadına vara vara bolonez soslu makarna için soğan doğrayıp kıyma kavurmalıyım, Ouz’a söz verdim. Daha yatakları bile toplamadım. Özgür kaçar yani!

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , ,

fuşya renkli olan

Pazarın girişindeki iç çamaşırı satan tezgahın önünde durdum. Merhabalaşıp hal hatır sorduktan sonra likralı sütyenlerden almak istediğimi söyledim. üstte duran fuşya renkli olanı beğenmiştim. Onunla beraber bir tane de siyah almaya karar verdim. Kadın istediklerimi poşete koymak üzereyken bir de beyazından alayım, dedim. Ne kadar ödeyeceğimi sordum. Normalde tanesini 20 tl’ye sattığını ama bana 15 tl’ye vereceğini söyledi. Sabah siftahıy mış. 45 tl ödeyip tezgahtan ayrılırken altı yazdır her kuruluşunda pazara buradan girip kadının tezgahının önünden geçtiğim halde ilk alışverişim olduğunu, bundan sonra çamaşır ihtiyacım için başka biri değil bu kadına gelmeliyim diye düşünüp karar verdim.

Sebze tezgahlarına giden yolda içimi dürten şey; gerçekten sandığım gibi samimiyetle mi davranmış yoksa bu defada mı… İşte o rahatsızlık battı bana ve önüme gelen üç çamaşır tezgahında durup aynı ürünün fiyatını sordum. Hepsinde tek fiyat vardı; 15 tl. Bu yanıtı almak istememiştim aslında, korkmuştum. Tabii ki kadın benim kahverengi saç, kahverengi gözlerimin hatrına indirim yapmamıştı ama neden ‘’ sana 15 tl ‘’ olsun demişti. Demesindi. Iyilik yapıyor gibi yapmasındı. Sanırsınız sevgilim var da o aldattı beni. Öyle bir kırılmışlık. Kararımı vermiştim, dönüşte uğrayıp söyleyecektim. Tek sorun vardı; ne diyecektim kadına.

Pazar bitiminden eve dönerken köşedeki cami minaresinden yükselen ilahilerin altında, mezarlığın duvarına kolumu yaslayıp durdum. Düşündüm. Tamam önce diğer tezgahlara fiyat sormalıyıdım falan yani bu kazıklanma falan değildi belki, kazıklanan yalnızca içimdeki iyi niyetlerimdi, inanmıştım kadına. Ulan aldın git işte daha ne kuruyorsun kafanda; iyi kadına benziyor, daha önce neden hiç buradan almamışım, bundan sonra hep buradan alayım falanlar. Salak mıyım acaba? Niyetin iyi olanı günümüzde aptallığa da giriyor olabilir. Değişmedim. Değişemiyorum. Bu ve yanlarında bunun incir tanesi kadar kalacağı daha nicelerini yaşadım. Herkes dürüst, herkes samimiy miş gibi yaşadım, yaşıyorum. Ilahiler bitti. Ezan başladı. Işte o anda yeni bir karara vardım; ne aptal ne de salağım. Kaybettiğim iş gücü, para oldu bu hallerimden dolayı. Anlayamamazlık, anlamdıramamazlık, kızgınlık sonrasında gelenler oldular. Aman kimse alınmasın, kırılmasın, zor durumda kalmasın diye diye…

Bu yaşa kadar değişmediysem bundan sonra değişebilme ihtimalim yok. Ve ayrıca kaybettiğim sandığım şeylerin en büyük kazanımı iç huzuru oldu, huzurluyum. Kimseyi aldatmak, düdüklemek için kullanmadığım kalbim ve beynim var. Benden gitti sandıklarımla, benden bir şeyler aldığını sananların başları göğe de ermemiş, zengin de olamamışlardır. Eminim.

Bir de babam var tabii, babamın da hiç eksildiğini görmedim. Sonsuz iyi niyetli bir adamdır, sonsuz…. Ona ayıp olmuşluklar falan çok olmuştur lakîn ayıp edenler farkına bile varmamışlardır, kimbilir. Ama babam hep çoğaldı benim.

Iki gün önce bitirmiş olduğum kitabım bir bölümünü okurken de aynı şeyleri düşünmüştüm. Üşenmeden alıntılayacağım merak edenleriniz olur belki diye. Kitabın elime gelişi ise çok zamanlı oldu, ayrıca. Ki; bilen bilir vitrin kitaplarını pek almam. Bu defa da almadım, hediye geldi. Yazar bana, senin gibilerden çok var, henüz tükenmedik, desin diye hediye edilmiş. Senin gibi anlayamayan, unutan, hatırlayan, küsen, sonra kedi kendine barışan… En komiği dağa küsen karınca hallerim, derdi küstüğü dağ değil de kendimin olduğu hallerim. Ama yalnız değilmişim, değilmişiz. Hatırlatıldı. Köşe başları olmasa bile zamanı geldiğinde kitap sayfalarında, kelimeler aracılığıyla buluşabiliyoruz.

Pazara gelince ise; tezgahlara sergili tazecik, rengarenk sebze-meyveleri görünce kendinden geçen, bir pişiribilite, bitirilebilite halleri içine giren yalnızca ben değilimdir, herhalde. Hayır kendini çekirdek aile değil de ufak bir aşiretin yemeklerinden sorumluy muş gibi hissedip kilo kilo alışlarım ne peki! Kapı komşularımızla paylaşacak zeytinyağlı fasulye, deniz böğrülcesi, mısırımız bolca var bu hafta. Paylaşmak da eksiltmez bizi?  

Yani çok da şe’etmemek lazım. Eve gelir gelmez çitiledim sütyenleri lavaboda musluğun altında, kurudular bile. Mis gibi giyilmeye hazırlar. Sebzeler dolaba yerleştirildiler, mısırlar düdüklüdeler…

Bir pazar maceramız daha son bulmuşken büyüklerin ellerinden, küçüklerin gözlerinden öper selam ederim.

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

İşte Alıntı:

‘’’’’’ Biz nedense evimiz için eşyalı ilanı vermişiz ve evi ilk gezen beğenmiş, alacak.

Toparlanıyoruz, annem daha jelatinleri üzerinde balkon salıncağımızı bırakmak istemiyor; babam, ‘’ Olmaz,’’ diyor, ‘’ evi böyle gördüler ayıp olur.’’

Annem Almanya’dan aldığı vitray avizeyi söktürmek istiyor; babam, ‘’ Olmaz,’’ diyor, ‘’ ben evi bu halde eşyalarla gösterdim, bire bir bırakmak zorundayız. Ayıp olur. ‘’

Çok küçüktüm ama o evden annemin buzdolabı süslerini zor alarak çıktığını hatırlıyorum. Çünkü babam öyle söz vermişti, aksi ayıp olurdu. Annem vitray avizeyi sormasa daha iyiyidi, ne de olsa yenisi alınırdı.

Ev, satın alanların üç hafta sonra yeni evimize gelip, bir önceki ayın kapıcı parasını ( bugünün yarım ekmek döner parası ) bizden istediğini ve annemin yüzünü hatırlıyorum; ‘’ Çok ayıp oldu! ’’

Bizim böyle çok anımız var.

Annemin silinebilir, beyaz, gıcır yeni tip panjurlar konusunda diretmesine rağmen babam, apartmanın üç dairesinde daha olan, eski tip sarı panjurlardan taktırmıştı. Tamam, o yeniler çok kolay temizleniyordu, çok daha güzeldi ama beyazlığı dışarıdan bakılınca görünüş bütünlüğünü bozardı; kimseye ayıp olmasındı.

Biz eski tip panjurları taktırdıktan on gün sonra üst kattaki komşumuz, yeni tip beyazlara geçiş yaptı.

Anneme bayağı ayıp oldu. ‘’’’’’’’ ( Bütün İyiler Biraz Küskündür / Nilay Örnek )

 
2 Yorum

Yazan: 05 Ağustos 2018 in GÜNLÜK, GENEL, İNSANOĞLU

 

Etiketler: , , , , , , , ,

kayık falan…

 

Hava nemli kalmış çamaşır gibi kokuyor. Yapış yapış… Kokusuyla havada asılı duran yapış yapışlık içime de bulandı adeta. Uyuyamıyor uyuyunca da uyanamıyorum. Hadi kazıdım yataktan kendini bir türlü ayılamıyorum. Son aylarda duyup, okuyup, izlediğim, içime bulanan insanlık, insanlığımız adına utandıran haberlerin üzerine yaşadığımız seçimler sonrasında bilinçli olarak uyuşturuluyor muşuz gibi. Kiminle konuşsam başı ağrıyor, bıkkın, bitkin…
Ya da bu kadar genellemem yanlış; ben benim gibi hissedenleri çekmiş, hissedenlerce çekilmiş de olabilirim. Eğer öyleyse çekim yasasının köküne kibrit çöpü! Çekmeyin! Çekiyorsam, gelmeyin!
Hele şu sevgi pıtırcığı, aman da her şey ne kadar güzelciler hiç yanaşmasınlar. En derinim, kalbimde onlarca şükrüm var, yerleri duaları daim ama bir süredir cik cik değil havadan üzerime yapışanlar.
Aman öyle ölgün ölgün evde oturduğum falan da yok. Sağolsun arkadaşlarım, arkadaşlarımın arkadaşları, kızım, kızımın arkadaşları, uzun sofralarda neşeli iç dökmeli sohbetler, kapanmayan sokak kapımız, temiz kalamayan evimiz, yıllar sonra süprizle zilimizi çalanlar, hayatıma giren yeni isimler, silinmediğini bildiğim hep olacak isimler falan kalabalığım aslında. Yalnızca günün – gecenin sonunda hüzünlü bir bakış ya da tek bir kelimeyle toslaşıyor ve kalıveriyorum. Belki de: Bi lodos, kürek, kayık falan lazımdır bana?
Hayır olmadı kurşun döktürüp döktürdüğüm kurşunu yiyeceğim.
Bu iç dökmelerimi yazıyorum ki; uzağımda kalmışlarım, tanış olmadığımız ama tanışmışız gibi hissedenler arasında son günlerde benim gibi hissedenler varsa bilsinler, yalnız – tuhaf – hasta falan değilsiniz,
değilim,
değiller,
değiliz.
Geçici bir şeyler yaşıyoruz. Belki iyi gelir paylaşmak.
Çünkü; paylaştıkça azalan sıkıntı, paylaştıkça çoğalan mutluluğa inanıyor bu Özgür. Bu defasında da inandığı gibi de oldu: İstanbul’a döndüğü gün eve girdiğinde vazoda duran en sevdiği çiçekler karşıladı ve bir kitap hediye edildi bu Özgür’e ve okudukça hafifliyor, yalnızım duygusu azalıyor. Tesadüf müdür? Kimbilir?
Sabahlık bu kadar çene yeter, kalkıp ılık bir duş alayım barî. Ardından bir kahve yaparım kendime, okurum, pişirir, saçma sabuk ama inanmak istenilesi beyaz dizilerden izlerim falan belki… Geldiği gibi… Olduğu kadar…

Sevgiyle
Eyvallah

özgür tamşen yücedal

 
1 Yorum

Yazan: 01 Ağustos 2018 in GÜNLÜK, İNSANOĞLU

 

Etiketler: , , , , , , , ,

zamanıdır belki

Eğer ülkede her şey yolundaysa neden seçime gidiyoruz?
Eğer ülkede işler yolunda değilse neden aynı kişiyi başkan seçelim?
Eğer ülkeyi kurtaracak aynı kişiyse, ülkeyi bu hale getiren kim?
Sorunsalları arasında tam gaz seçime gidiliyor. Sokaklar, ekranlar bangır bangır. Entrikalar çığır çığır.
Bayram ha geldi gelecek derken bitti bile hem de bulutların egemenliğinde şılır şırıl.
Yavru bir köpek insanlık dışı muameleye maruz kaldı ve can verdi. Akıllarımızın alamayacağı şekilde zulüm gören diğer birçok hayvan ve insan gibi…
Kimileri için araya kaynayan kimileri içinse ödenecek kredi borçları sebebiyle ne olursa olsun araya kaynayamayacak döviz endeksleri.
Her sabah görevli olduğu bahçelerin bakımını yapan bahçevanlar.
Kurulacak pazar yerlerindeki tezgahları için gün ağarmadan yola düşen pazarcılar.
Gene aynı saatlerde klüplerden çıkanlar.
Gitme hayalleri kuranlar, asla gidemeyeceğini bilenler. Gittiği yerde mutlu olanlar, bin pişman olanlar.
Özlemin soğuyamadığı yürekler, buluşmanın heyecanıyla gümbürdeyenler.
Beyaz soğan dikmediğine pişman bostan sahibi, diktiğini biçmeye nasibi olmayanlar.
Tüm ses ve soruların susmasını isteyenler, bir sadaya muhtaç olanlar.
Uyanmak için gailesi olmadığı için yattığı yerden kalkmak istemeyenler, tam tersi uzun yapılacaklar listesi sebebiyle yattığı yerden kalkmak istemeyenler.
Bir hikayenin kahramanı olduğunun farkında olanlar yanında farkında olmayanlar için hikayeler yazanlar.
Sivrisineklerin ekosistemdeki görevleri nedir, 100 milyon yıldır yaşayıp hastalık dağıtmak dışında ne işe yaramışlar?
Çoğu zaman kendini anlayamıyor, beyin-hormonlar-mikroplar vb. güçlerin güdümünde olan duygularını kontrol edemezken insanoğlu, bir başkasını nasıl tanıyabilir?
Daha niceleri düşüncelerime uçuşunca dünya çok hızlı dönüyor muş gibi… Yakalamaya çalışmak biçarelik değil de nedir!

Dünya, sefillerin talip olduğu, talip olmayana da dünyanın talip olduğu yeryüzü küresi. Yüzlerceden bir tanesi, güneşin etrafında el pençe duranların üçüncüsü, etrafında dönüp dönüp yüzeyini kızartıp içi hâlâ çiğ kalanların, -Domatesim biberim de bu sayede iyi oluyor, kemer patlıcanım ile fasulyelerim zırıl olmuş.- diyenlerin en yuvarlağı, magma ile deprem ile tehdit edip tepesinden ve tabanından buz sarkan, göbeği hararetli, dönme yorgunu, koskoca semada bir uyduruk aydan başka kendine biat edecek bulamamış, milyarcanın her gece birbirlerine binyıllardır -Aha bak ay, birkaç güne hilâle döner, dünyanın uydusu- dediği dilsiz dişsiz, şekli belirsi, dünya artık beni tanıyıp da daha adımı ağzına almasın diye her gece şekilden şekle giren bir ağzı açık halayık.” ( “Öyle miymiş?” / Şule Gürbüz )

Biçarelikleri, çareleri falan kenara bırakıp; kuşlar ötüyor, duyabiliyor, hissedebiliyor yani hâlâ hayattayken zamanıdır belki…

Eyvallah  

 

özgür tamşen yücedal

 
1 Yorum

Yazan: 19 Haziran 2018 in GÜNLÜK, GENEL, İNSANOĞLU

 

Etiketler: , , , , , , ,

sus duyacaklar

 

 

Diş fırçalamama özgürlüğünün gücü adına merhaba!
Üç gün oldu. Neyin inadına, neyin gücüne başkaldırıdır bilmiyorum. Kimin neyine başkaldırıyorsam kaldırıyorum ama fırçalamadım. Gerçi yalnız kendime, kendi başıma yemek pişirmeye üşendiğimden dört gündür yürüyüş, resim, kitap, derleme toplama, temizlik, yoğurt, ekşi maya ekmek, domates ve yeşil zeytinle besleniyorum. Ha bir de dün saksıların diplerinde bitmiş semizleri toplayıp kattım yoğurda. Zayıfladım mı? Gülesim geldi bunu yazarken bile; benim vücut kilolarına sıkıca, derinden bağlı. Buna da şükür. Bağlılık konusunda üstüme yok. Uzağımda olsa, ırağımda kalsa bile sevdiğime, hatıralarıma, eski şarkılara, sözcüklere, hatalarıma, hayallerime, tatlıya, sohbete, verdiğim sözlere sonuna kadar bağlıyım. Bünye böyle, kopamıyor bağlandığı yerden.
Suskunum demiştim ya geçen gün; kuşlar inadıma inadıma hep bir ağızdan şakıyıp duruyorlar günlerdir. Aslında hep ötüyorlardı da duymaya mecalim yok muş. Şimdi var, şükür. Doyasıya dinliyorum onları, güzel şeyler söylediklerini farzederek dinliyorum.
Bir de şu incir ağaçları, zakkumlar alıyorlar beni benden. Her soluğu kokularına buluyorlar. Sokakta gördüğüm insanlar farketmiyorlardır diye korkuyorum. Kollarından tutup sarsmak geliyor içimden içimden.  ” Kokuyu duyuyor musun? ” diye sarsmak…
Çokça düşünüyorum; herkesi, her şeyi. O kadar çoğunuz aklımdan geçiyorsunuz ki bilseniz şaşıp kalırsınız. Uçağa oğlunu bindiren yengem oluyorum mesela, Asu oluyorum deniz ırak uzağımdaykenki suskunluğu, Selma’nın özlem giderişi, Özlem’in yan yana olmak isteyişi, Erdo’nun yüreği zaten yüreğimde, Ouz’un heyecanları, Elf’in olduğu yere sığamayışları, babamın bahçesindeki huzuru, Serkant Abim, Seda’nın telaşları, Belgin’in masasındaki çiçekleri, Tuba’nın kirazları, Han’ın misafirleri… Dedim ya; bilseniz şaşarsınız.
Ama en çok annemi özleyişim. ” Çok özledim seni Vilo! ” Öyle böyle değil çok derinden, en içimden. Ne zaman böyle çekilsem bir kenara en çok seni özlüyorum. Kokunu özlüyorum. Yandan çarklı sigara içisini, ota boka sinirlenmelerini, ansızın çıkıp gidişlerini, ansızın gelişlerini. Bu kapanma halleri hep senden geçti zaten. Farkında olmadan benim de bir kavuğumun olmasını sağladın, şükür. Kulağımda çınlayan ise ” Bok var …. ( yap sen, dinle sen, sev sen… ) ” la başlayan cümlelerin. Bazen öyle bir şey düşünürken yakalıyorum ki kendimi, aydığım an arkamdan kafama terlik fırlatacak mışsın hissi geliyor. Keşke fırlatsan, beni dövmene ihtiyacım var galiba. Seni çok seviyorum annem.
Okuduğum kitabın kahramanı kadın da perişan etti beni. Kadın, anne olarak itiraflar ancak bu kadar samimi, olduğu gibi yazılabilir miş; Elena Ferrante yazmış. Öyle ki; okurken kadına ” Sus duyacaklar! ” diye fısıldayasınız geliyor. Geçen yaz okuduğum serisinde de benzer şeyler hissetmiştim. Yüksek sesle söylemeyi bırakın aklından geçirmeye çekindiğin itiraflarını başkasının kaleminden okumak, tuhaf.
Tuhaf deyince; dün bu ay ki sayısını aldım. Okumadığım üç sayfa kaldı. Bittiğinde üzerine konuşuruz, gerekirse. Gerek duymazsak konuşmayız.
Çünkü; sanıyorum artık bana tek gerek, mavi. Bir maviliğe bırakış. Denize anlatış falan felan.
Ama önce kendimi koltuktan kazımalı, kalkmalıyım. Dişlerimi fırçalamalıyım. Çamaşır makinesinin arkasına sıkıştırdığım pazar arabasını sıkıştığı yerden çıkartıp pazara gitmeliyim. Akşam serinini beklemeyeceğim. Beklemek caydırıyor , hevesimi kaçırtıyor benim. Uzun bekledikten sonra yapmam gerekenden caydırıp, şahane bahaneler buluyorum kendime. Beklememek, bekletmemek lazım. Hayat kısa, zamanınsa acelesi var mış.
Selametle, sevgi coşkuyla…
Hastaları şifa gelip bulsun, gönülleri dualar…
Koklayın…
Dinleyin…
Şükürle…
Eyvallah

özgür tamşen yücedal

iPad’imden gönderildi

 
Yorum yapın

Yazan: 09 Haziran 2018 in GÜNLÜK, GENEL, İNSANOĞLU

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

öyleyken böyle


Nasılsın?
Îmla hatası yapmamaya çalışacağım, hata bulmaya çalışma lütfen. Gelişine oku. Gelen yazın hatırına…
Kış boyunca yüzünü görmediğin, belki havayı fırsat bilip o da yürüyüşe çıkmıştır dediğin her kimse , onu görme ihtimali gibi heyecanlı değil mi! Terlemekle üşümek arasında, özlemekle kavuşmak arasında, umutla süpriz bağlamında bir şey yazın ilk günleri. Aşk hayallari kurduran, olmama ihtimaline inanan yüreklere bile heycanını bulaştıran mevsim. Kâh tedbirli olmayı hatırlatan, kâh her daim elde tutulan tedbiri savurup attıran.
Dün büyük şehirden ayrıldım, küçük köye geldim. Kış boyu koltukları örten pikeleri kaldırdım üzerime serililer miş gibi. Pencereler açtım hiç kapatmayacak mışım gibi. Zeytin ağaçları gebe kalmışlar, dalları zeytin dolu. Domatlarsa olmamışlar henüz. Sabah arka sokakta oturan Nevbahar’a uğradım da “10-15 günü var.” dedi. Ardımdan “Az biraz bekle geliyorum.” dedi. Geldi. Elinde bir demet kurutulmuş adaçayıyla…Hediye etti bana. Ferahlık-nazarlık için tütsüleyeyim diye. Sen tanımazsın onu; kalın camlı gözlükleri, kocaman memeleri, meraklı çenesi, savruk halleri var Nevbaharı’ın. Karı koca yaşıyorlar. Güneş daha yükselmeden gidip sebze topladıkları bostanları var. Arada Ouz ve benim misafirleri olduğumuz bostanlarında yaşlanmış, yaşlandıkça dolgunlaşmış incir ağaçları da var. İncir kokulu sabahlara uyandıran… Sokaklarda ise arife sükûneti… Ama ya begonviller! Kimseyi beklemez, dinlemezler bilirsin… Rengarenk patlatmışlar çiçeklerini mavi göğün altında. İzin alamadım dikenli dallarından, eve getiremedim. Zakkumlar ise gönüllü geldiler benimle, kahvaltı tepsimin yanındalar. Sonra Zeyno aşık olmuş. Çok romantik yerlerdeler sevgilisiyle. Dün yazdım O’na “heyecanın bulaştı etrafa” diye. Aşkın kucağında, heyecanlıy mış.
Ben mi? Umursuzum! ” Umurumu kaybettim, bulan olursa hükümsüz değildir. Tepe tepe kullanabilirsiniz.” ilanını verebilecek kadar hemde.

Tuhaf bir şekilde derin bir kabulleniş yaşanıyor iç tarafımda. Gözünün önünde olan biten haksızlıklara karşılık, haksızlık yapanların karşılarına dikilip “yeter artık, dur hata yapıyorsun” diyemeyen, demesini beklediğim insanlara bile umurum tükendi.
Herkesin anlaşabilir, ortak paydada buluşabilir, mutlu – huzurlu – birarada yaşayabilir ihtimalim de söndü sönecek. Arada umutlanır gibi oluyorum ki; bir bakıyorum çalınmış.
Haller böyle bir dönemdeyken bulabildiğim, güvende hissettiğim yer sessizlik oldu. Sustum. İçime kaçar mıyım diye de korkmuyorum.
Korkmak yerine anlattığım gibi pikeleri kaldırdım, çiçek topladım, dolapları toparlıyor fazlalıklarımdan arınmaya çalışıyorum. Yan evde marangoz çalışıyor, o da zımparayla kışın izlerini silmeye çalışıyor galiba.
Fenerbahçe’nin başkanlık seçimlerini izledin mi? Ben izledim. Hem de tüm haftasonu… Bak sonuçlar karşısında da bi umut dolar gibi oldum mesela. Onu da çalmak üzereler. Ben izin verdiğim için mi çalınıyor durmadan bir şeylerim?
Neyse canını sıkmak asla istemedim, istemem de. Can sıkacak bir şey de yok zaten. Yalnızca insanlık halleri. Fazla şe’etmemek lazım.
Asıl diyeceğim; yaz geldi! Farkında değilsindir belki… Yaşarken bir çok şeyin farkına varamıyoruz ya işte öyle. Bir de yaşayacak kaç yazımız kaldığını bilemeyişimiz var tabii. Sabahları erken uyan, yeni güne “merhaba” de. Sahip oldukların, şükrettiklerine sıkıca sarıl. Ben birazdan çıkıp nalbura gideceğim. Masanın ayağındaki teker kırılmış, yenisini alıp geleyim de öğlende vidalayayım.
Öyleyken böyle, böyleyken öyle işte.
Selam eder gözlerinden öperim.

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: