RSS

Etiket arşivi: hayat

yara

 

-Hadi gel derse başlamadan sana bir şey okumak istiyorum

-O ne anne

-Gelsene oğlum

-Su içeyim geleceğim

-Ulan iki satır okuyacağım şey…

-Tamammm

Yazlık kapı komşumuz, beraber geçirdiğimiz iki yazın ardından duygularını paylaştığı bir mektup bırakmış bize. Çok kibar kadın. Aslında ailece öylelerdir. Vedalaşamamıştık. Birkaç gün önce geçebildi elime. Tek isteğim oğlanla yarından itibaren başbaşa geçireceğimiz bir haftanın arifesine sohbet katmaktı. Ki; Jülide’nin hakkımızda yazdıklarını okuduğumda etkileneceğini biliyordum. Öyle de oldu. Yukarıdaki diyalogdaki gibi başlasa da samimi-duygusal yazılmış satırlardan sonra gecemizin devamı sıcacıktı. Yarın gerçekleşecek olan ingilizce sınavı sebebiyle biraz da amazing. Kaç günümüz bu modda sürer bilmiyorum. Ben yokken babalarıyla kaldıklarında genellikle kıskanıyorum. Ama uzun süre birarada olduğumuzda da birbirimizi yiyoruz!

Ablasıyla hergün yaptığımız uzun WhatsApp konuşmaları mesela;

-Anne hadi gel artık sana ihtiyacım var’ la bitiyor. Aybaşında yanına gittikten sonra kaç gün aynı hislerde olacak, kimbilir.

Yaşımız ne olursa olsun herkesin kendi düzeni oluyor ve hiçkimse o düzenin uzun süreli bozulmasına dayanamıyor.

Bunlar kesinlikle kesinlikle özel durumlar için geçerli değil tabii ki!

Yaşarken ne kadar şanslı olduğumuzu, kaçıncı şansımız olduğunu, değerini bilmediğimiz nice nice anlarla geçiyor hayatlarımız ya işte! En mutlu anımız ardımızda kalmış bile olabilir. Bir an! Düşününce nasıl da üzgünç…

Bu yaşımda bunların tümünü bile bile, unuta unuta sonra hatırlaya hatırlaya yaşamaya devam ediyorum. Kızgınlığım bundan, anlayamamazlık, ayamayışlarından yana. Çok kızgınım kendime yahu!

Misal çocukların söylediği ve beni vuran her cümlelerini not etmek istiyorum, paylaştıklarımızı unutmamak için. Hele geçen gün oğlanın yaptığını anlatayım size:

Öğle saatleriydi wordpress “istatistikleriniz patlıyor” mesajı yolladı. Şaşırdım. Şaşırdım çünkü uzuncadır yayın yapmamıştım. Kontrol etmek için blog panelini tuşladım. Gelen mesaj gerçekti, okuma oranı yüzlerceydi. Ve hemen hepsi Google aramadan…

Akşamüzeri Oğuz geldi okuldan.

-Anne bugün birkaç yazını okudum. Çok güldüm biliyor musun!

-Nasıl yani,

-Kitabında yayınlanacak mı benim hakkımda olanlar da?

-Oğlum Ipad mi götürdün okula?

-Hayır, kütüphanedeki bilgisayarlardan okudum. Ha anne ya! Bir de tüm bilgisayarlarda senin bloğunu tıkladım, dolaştım. Kapatırken de sayfanı açık bıraktım hepsinde. Düşünsene açtıklarında ilk senin blog, wowww!

Böylece istatistikleri patlatan ortaya çıkmış oldu.

Sanırsınız en alâ PRcı. Durmadan plan proje üretiyor benim için. Dediğine göre kitap yayınlanana kadar instagram beğeni, takipçisi sayılarını arttırabilmem için de çok şey öğrenmem gerekiyor muş.

Daha oniki yaşındaki veletle başedemiyorken entrikalarıyla film sektörünü geçmiş edebiyat sektöründe ne yapabilirim hiç bilmiyorum. Benim bildiklerim yalnızca dinlemek, yazmak ve hayal kurmak.

İngilizce sınavı mı? Az önce yattığı yerden mesaj yollamış; tamamdır bu iş, diye. Yarın yemek için ne pişireceğimi de sormuş. Henüz bilmediğim için cevapsız bıraktım. Yaprak sarma yapmayacağım kesin!

Her güne bir mektup mu yazmalı acaba? Hani çoğumuzun okul çağlarında tuttuğu günlükler gibi. Allahım bir de kilit falan takıp köşe bucak saklardık anne babalarımızdan. Keşke yazdıktan sonra okumaları için başuçlarına bıraksaymışız, bilirlerdi neler hissettiğimizi. Kimbilir belki o zaman daha az olurduk gençliğinden yara taşıyanlar. 

özgür tamşen yücedal

 
2 Yorum

Yazan: 24 Ekim 2019 in ÇOCUKLAR, GÜNLÜK, İNSANOĞLU

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

neval

 

Sabah körü Neval’e uğradım. O saatte Neval, kocası, bakkal, bahçevanlar, kahveci, daha birkaç kişi, bir de ben uyanığız köyde. Köpekler mayış mayış, kediler gölgelerden çıkmamış oluyorlar henüz. Tüm sokaklar mis gibi incir kokuyorlar.

“Kızzzz yürümedin mi bu sabah,” diye seslendi köşeyi dönünce ben.

Zaten -kızzzz- diyo ya bana, bitiyorum ona. Onun sesini duyan karşı komşusu Emel Abla sarkıttı camdan yarı gövdesini, dayadı kollarını memelerinin altında pencere pervazına.

‘’Huuu günaydın, erkencisin gene Özgürrrr.’’

‘’Günaydın, günaydın. Uyuyacağım da ne olacak be Emel Abla, gözüm açılıverince kalkıyom işte.’’

Ardından elin belinde bize bakan Neval’e cevap verdim;

“Yok anacım uyanıyom da mecalim olmuyor yürümeye.”

“He bu yukarıda ay, gezegenler falan bi’şiler oluyo birbirlerine giriyorlar mış. Ondan herkes hasta gibiymiş. Akşam haberlerde dediler. Sen de ondan böylesindir belki. Bak benim de belim ağrıyor kaç gündür.”

“Valla kim kime giriyor, kim kimden çıkıyor bilmiyom be Neval. Umurlarında olduğumu da sanmıyorum. Neyse boşver sen yukarıyı, senin adamın bacağına ne oldu? Arabayı parketmiş yürüyordu bu yana, gördüm.”

“Denizde kayaya sıyırttı dün.”

“Çok kötü olmuş be! Ne sürdünüz?”

“Kantaron. İyi eder hemencecik.”

“Kısa zamanda geçmiş olsun inşallah.”

“Amannn iyi olur olur nedir bunlar, dert mi. Boşgeç, ne vereyim bak bamya az çıktı bu sabah, çıkanı sen al.”

O sırada çıkmaz sokaktaki kahvenin yan evinde oturan yaşlı amca geçti yanımızdan. El arabasına yüklenmişti gene oyuncak dolu büyük koliyi. Pazarın bir köşesinde tezgah açıyor her Cumartesi. Günaydınladık birbirimiz. Emel Abla’da almıştı eline ince belli bardağını demliyordu sabahını demli çayıyla.

‘’Vereyim mi çay kız, taze?’’

‘’Sağolasın, evde beklerler kahvaltıya. Benim koca gidecek bugün, dünya iş evde. Akşamüzeri siz uğrayın isterseniz.’’

‘’Bakarız, bakarız. Kolay gelsin sana.’’

Tam dönecekken aklıma geldi, Neval’in kocaya;

‘’Çeksen bi’fotomuzu be Neval’le bunca yıldır beraberiz yok hiç hatıra fotomuz,’’ dedim.

Neval üstüm başım bu halde çekinmeyelim deyince kızdı kocası;

‘’İşçi insanız biz ne olacak mış üstün başınla,’’ yanıtını alınca sustu. ‘’Haklı adam, ne olacak halimiz şahane be Nevalcim.’’

Gerçi Neval selfi çekinelim istedi ama üçümüzü sığdırıp beceremedik. Söz veridim, selfi çubuğu alıp haberli gideceğim bir gün onlara.

El kol dolu döndüm mahallemizin adeta buluşma yeri olan kemeraltından. Bahsetmiştim daha önceleri de Neval’lerden. Hemen arka sokağımızda yaşıyor, her sabah bostanlarından toplayıp getiriyorlar günün hasadını.

Hatta geçen yıl bir süre Oğuz’u katmıştım yanlarına, çalışmıştı onlarla. Ta ki; bostancılığın ne kadar zor, meşakkatli iş olduğunu anlayıp sabah gündoğumunda kalkmaya dayanamayana kadar. Harçlık yerine getirdiği incir, karpuz, domat, salatalıkların tadı hâlâ ayrı yerde bizim için.

Sohbet, alışverişimizden sonra mı?

Eve dönüp kahvaltıyı hazırladım. Yendi, çaylar içildi. Ardından aldıklarımı İstanbul’a götürmesi için yan komşumun yaptığı ekşi maya ekmeklerle beraber Erdo’nun arabasına yükleyip yolculadım onu. Kahvaltı sofrasını toplayıp kahve içtikten sonraysa pazarı dolandım. Kendime beş liraya mavi bir bileklik aldım, o kadar. Bir de girişteki penyeci de bir bardak çay içtim. Maksak birkaç merhaba, hayırlı işler, bereketini görler… Parayla olmayan alışverişler bu sözlü olanlar.

Henüz geldim eve. Makinede yıkanmayı bekleyen çamaşırlar, süpürülmesi gereken odalar, oğlana sörften döndüğünde yemesi için pişirilmesi gereken yemek… İş çok anlayacağınız. Ama açıldım, halsizlik falan kalmadı şükür.

Bu sabahtan asıl kalansa Neval’in söylediği:

‘’Amannn olur olur nedir bunlar, dert mi. Boşgeç…’’ oldu. Belki mecalimi yerine getirip sabahımı güzelleştiren de bu sözlerdi.

Güzel günler olsun diledim.

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

 
Yorum yapın

Yazan: 20 Temmuz 2019 in GÜNLÜK

 

Etiketler: , , , , , , , ,

yapamayış durumları

Ekran Resmi 2018-12-25 07.30.20

Yatağa uyumak niyetiyle girdiğimde saat 22.15’ti. Şu an saat 01:15 olduğuna göre   yatağın içinde, sağ yanıma dönmüş şifonyere bakarak uyumayı bekleyeli tam üç saat olmuş. 0lmadı. Bu gece de uyuyamadım. Yazmaya hazırlanmama gelirsek hayli meşakkatli olmasına rağmen, üşenmedim. Kalktım. İlk olarak mutfağa gelip elektrikli su ısıtıcısının düğmesine bastım. Yatak odasına dönüp çoraplarımı giydim. Yan odadan yün siyah hırkamı aldım. Oğuz’un odasından bilgisayarımı aldım. Çantamdan, kalan son paket sigaramı ve okuma gözlüğümü alıp hepsiyle beraber tekrar mutfağa gelip camın önündeki siyah mermer yemek masasına yerleştim. Kahveyi de yaptım tabii. Balkon kapısı açık, yağmurun sesi geliyor. Şarkıdaki gibi aşka davet falan yok sesinde valla. Yere düşen her damla harap da etmiyor. Yağıyor yalnızca. Rüzgara göre ara sıra coşuyor o kadar. Karşı apartmanda da hâlâ uyumamış birkaç kişi var, evlerinin ışıkları yanıyor. Uykusunu bulamamışlar kulübü gibiyiz.

Uzunca zamandır olduğu gibi bu gece de uyuyamadığım saatler boyunca baştan alıp alıp tekrar başına geldiğim planlar yaptım. A planım, B planım, C planım falan var artık. Zorlarsam D, E, F diye sıralayabilirim. Terkedilme planım var mesela. Terketme planım. Birisi bana ” Şu kadar aylık ömrün kaldı.” derse bir gün, öleceğim güne kadar yapacaklarımın planlı. Taşınırsak eşya toplama, düzen sırasını planladım geçen gece de. Elimi attığım hemen her yerde olan karalamalarımı toparlama planım. Yeni başlayacağım yağlıboya tablonun zemin rengini düşüncede beş kez falan değiştirdim, neyi nereye koyacağımı planladım defalarca. Şimdiden F’ye geldim bile. Eskiden düşünmekten devrelerim yanar diye korkardım. Artık korkmuyorum, yanmıyorlar. Düşündüklerim elle tutulur şeyler olmadığından olsa gerek. Bir dünya iş yaptığını sanıp ardına döndüp baktığında bir dünya boşluk görmek gibi benim düşünüşlerim. Fanice, zavallıca şeyler.

Bugün atölyede çalışma günümüzdü. Atölyeye ikinci giden kişiydim. Karadenizli akrabaların oturduğu çok katlı apartmanın bodrum katında atölye. İki odasında şövalelerimiz, boya arabalarımız, önlüklerimiz, tablolarımızın, eskizlerimiz var. Pencerelerindeyse kaldırımda yürüyenlerin adımları, yoldan geçen arabaların tekerlekleri … Atölyeye girip çayı demlememin ardından beraber çalışacağım arkadaşlarım da teker teker geldiler, sabah saatleriydi. Kahve, çay ritüelimiz sırasında paylaştıklarımız da tıpkı benim düşünüşlerim gibi fanilik ve zavallığımızı kanıtlar türdendi. Gelecek için planlar yaparken aniden gelen hastalık ve ölümler. Duyduklarımın yeterini duyduktan sonra kahvemi bitirip usul usul kalktım yanlarından. Çalışma kıyafetlerimi giyip şövalemin önündeki tabureme elimde fırçamla oturduğumda artık birçok şey anlamını yitirmişti. O an anlamı olan tek şey yaptığım resimceymişcesine çalıştım geç saatlere kadar. Bu anlam yitirişler özellikle son dönemde çok sık tekrarlanmasına rağmen arada geçen kısacık zamanda onca anlamı tekrar nasıl yüklenebiliyorlar başıma gelen ya da gelme ihtimali olanlar onu da anlayamıyorum. ‘’ Her şey boş! ‘’ lafının boş gelişleri mesela. Neden ısrarla boş olmadığını kanıtlamaya çabalayışlarım anlayamıyorum yani.

Anlayamıyorum, uyuyamıyorum, değiştiremiyorum … aman allahım hep yapamayış durumundayım. Tek yapabildiğim haraket halinde olmak. Artık sokağa çıkıp hayata karıştım, nihayetinde. Böyle yaşayınca daha az düşünüldüğünü söylediler. Kız kardeşim ve tüm arkadaşlarım depresyona girdiğimden endişelendiler çünkü. İki ayı geçkin süre mecbur kalmadıkça evden neredeyse hiç çıkmayınca girdim sandılar, ama girmemiştim. O günler boyunca depresyon bana girdiyse eğer, bilemem. Ama bir ağırlık hissetmiyorum, içimdeyse beraber iyiyiz demek.

Evde geçirdiğim uzun günler saatler boyunca yemek pişirip Oğuz’la ilgilenmek dışında neredeyse durmadan okudum. Geriye dönüp yazdığım tüm güncelerimi okudum. Değişimimi, dönüşümümü, evrilişimi, coşup coşup durulmalarımı, kendi kendime isyanlarımı, çoğundan kimsenin haberinin olmadığı kırılışlarımı, içime kaçışlarımı, gene kendime sözler verip tutamayışlarımı hepsini tekrar okudum. Hatırladım. Unutmamam gerekenleri hatırladım. Gene arkadaşlarımın çoğunu evimizde ağırladım o günlerde. Uzun çok uzun saatler toplanmayan kahvaltı sofrasının başında sohbetler yaptık. Öyle iç dökmeli değil çünkü dökülecek pek  şeyim yoktu, yuttum ben hepsini. Kahve fallı, gülmeli, anıp ağlamalı sohbetler oldu çoğu. Evet evet şu an kenarındaki krem rengi sandalyede oturduğum, mutfak camının önündeki siyah mermer masada oldu bunların hepsi. Her yolculadığım bir şeyini bırakıp gitti. En fazla ihtiyacım olanın o olduğunu bilmeden çokça sevgi bıraktılar, sağolsunlar. Bir de her gelen taze çiçekle geldi, hep olsunlar.

Tüm bunlardan sonra yeni bir başlangıç mı? Tabii ki hayır. Kaldığım yerden devam. Kaldığım yere kadarkilerin hepsi benimler ve değerliler, bırakmam. Unutur sonra tekrar hatırlarım, dursunlar.

Yağmur durdu. Yalnızca rüzgarın sesi kaldı. Arada uçaklar geçiyorlar. Ellerim üşüdüler. Uçaklar ve ellerim çoğul olduk. Neyse; biraz okursam iyi gelir üşümeme de, çoğulluğuma da. Hem belki uykum da gittiği yerden gelir. Şebnem Aybar’ı okuyorum dünden beri kalkıp alayım kitabı, çantamda olmalı. Işık yaktığımda rahatsız edeceğim birinin olmadığı tek yer burası olduğu için eksiklerimi alıp alıp geldiğim yer hep aynı. Hep aynı yerdeyim.

Durumlar, haller, bi’şiler…

Benden bu kadar.

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

 
Yorum yapın

Yazan: 24 Aralık 2018 in GÜNLÜK

 

Etiketler: , , , , , , , , , , ,

gelmiş

Kış geldi mi? Gelmiş hali bu mu? Daha çok gelecek mi, kalacak mı? Peki: On pezevenk biraraya gelince bir aziz eder mi? Düne kadar iyiydik hani! Kışa kıyın kıyın, fazla elleşmeden yaşayıp gidiyoruk. Ne olduysa birden bire oldu.

Şimdi aranızda gözü her an açık, hafıza zehir, hava tahmin raporlarını an be an takip edenleriniz, gözlem yeteği yeteneklileriniz vardır mutlaka ki! Bu ve benzer sebepler sebebiyle;

‘’ Ben gözleyemez, takipsiz biriyim. Bana olanlar aniden oldu, kışım birden bire geldi benim. ‘’ demem daha doğru olacaktır.

Olanı biteni hayli geç idrak edişlerim, ihtimal hesapları yapmayış, yapmayı denemeye kalkıp hep yanlış ihtimallere çıkışlarımın etkisi büyüktür. Olsun. Her türlü hiç anlayamadım valla gelişini!

Görmezden gelecek halim yok elbette, yaşıyorum. Aynı zamanda hafif üşümeye de başladım, değişik geldi. Gene en çok ayaklarım ve omuzlarım üşüyorlar. Ayıları özeniyorum. Galiba yani! Galiba ayıları özeniyorum. Kış uykusuna yatmalı, yatabilmeliydik. Istemeyen, hep koştur koştur yaşamak isteyenler yatmayabilir olmalıydılar.

Çünkü; hakkında neredeyse hiçbir şey bilmiyoruz, mecburcuyuz, yarın ne olacak, kim gidip kim kalacak, kim yaşayıp kim ölecek, kim sevecek kim nefret edecekle birlikte yüzlerce ihtimalin içinde nefes alıyoruz, adına hayat diyoruz. Biz ve bizim gibilerin ev sahibi gibi bir gerçekte var hayatlarında, yadsınamaz. Ama o büyük salaklığımızla hayal mayal kuruyoruz, planlar programlar, sevgisel aşksal, maddesel maneviyesel şeylerle uğraşıyor minnak beyinlerimizle kotarmaya çalışıyoruz. Hayal kırıklıkları, yarı yolda kalma bırakılmalar, kazıklanmalar, kazık atmalar, bizden tarafa yapılan hatalar, hatalarımız, terk etme edilmeler tecrübelendiriyor akıllarınca bizi! Hayır! Akıllanmıyor, tekrar tekrar ediyoruz tüm o haltları. Öleceğiz lan sonunda! Farklı bir son yok yani! Hepimiz ölüm günümüz geldiğinde öleceğiz. Ki; aramızda gün ve saatini bilenimiz de yok. Al sana bir bilinmezlik daha hem de en büyüğünden. Off , yorucu valla.

Hâlbuki ayı haklarına sahip olabilseydik eğer, uyuyabilecektik bu aralar. Taa ki; bahara kadar uyuyup dinlenebilecektik. Uyurken sakin sakin düşünebiliyor falan bile olabilirdik. Dinlendirici…

Evden hiç çıkmayan bir kara, bir de sivrisinek yanıltmışlar beni; yazdıklarım tam kışlık şeyler oldular. İçimden çıkanlar da bunlarsa, kışım gelmiş benim hakkaten. Artık anlaşılamayacak bir yanı kalmadan hem de, büsbütün kış mevsimindeyim. Hayırlısı!

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

not: ‘’hakkaten’’ yerine ‘’hakikaten’’ kullanabilir dileyenler. Ve hatta, ve ayrıca ekleyeyim ‘’haki:katen’’ diye de okuyabilirler.

 
2 Yorum

Yazan: 20 Kasım 2018 in GÜNLÜK

 

Etiketler: , , , , , , , , ,

kör mü oldum

 

Ben: üç yıl öncesini okuyorum Belgin, daha iyi yazıyor muşum gibi… ne oldu bana acaba! kendi evimizden taşınınca aidiyet kaybı falan mı oldu bende? Savrulan savrulacak yaprak gibi hissediyor ve bir masa ya da ana bağlanamıyorum.

Belgin: üçüncü gözünle alakalıdır

Ben: kör mü oldum lan

Belgin: hayır salak! Yalnızca parmağını onun üzerinden çek! Ve yıllardır içinde biriktirdiğini doğur artık!

Bu sohbetten doğurma, parmağı çekme, yazma kısmına gelemeden ‘ yaşarken farkına varamamak ’ noktasında asılı kaldım ben. Sabah Ouz’u okula yolladıktan sonraydı, Masumiyet Müzesi geçti elime;

‘’ Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum.’’ yazıyordu.

Bu cümlenin üzerine yürüyüşe çıktım, eve dönerken kasaba uğrayıp yarım kilo kıyma aldım, kasabın karşısındaki site güvenliğine kiralık daire olup olmadığını sordum ‘’ Yok ‘’ dedi, eve döndüm, kahvaltı ettim, bir termos kahve içtim, son fincana iki yemek kaşığı Baileys kattım. Içindeyken yaşamayı beceremeyip sonrasında yalnızca hatırladığım ne çok şey yaşamışım, farkına vardım. Yani o an yapmam gerekirken, anlamlandırmayı, ne yaşadığımı bilmeyi sonralarında becerebilmişim. Hâlbuki ne çok yerdeymişim, ne çok histeymişim, ne çok kişilerleymişim. Şimdi anlıyorum.

Kendi evimizin içindeyken de farkına varamamışım; insanın kendine ait bir evde oturmasının – oturabilmesinin ne kıymetli bir şey olduğunun. Ha oradan taşınmaya karar verirken hâlâ geçerliliğini koruyan haklı gerekçelerimiz vardı. Ama gelin görün ki dün akşam ev sahibesinin yollamış olduğu zam ve ‘ işinize gelmiyorsa daireyi boşaltın ’ içerikli mesajından sonra birkez birkez daha toparlanıp bir yerlere sığışma fikriyle beraber uyudum. ‘ Eşya dünya ağırlığı ’, ‘ paran varsa tüm evler senin ’ ve benzeri söylemlerde bulunan biri iyi ki yoktu dün akşam yanımda valla yapıştırıverirdim terliği ağzının ortasına.

%70’I su ya insanoğlunun bence %100’ümüz de kaygı!

Sonra:

Sabah oldu, şükür. Ilk olarak müzik istedim sabahın içindeki şükrümün üzerine, bir tuşla Mina ‘Nessuno’ dedi. Sizlere rezil olmamak için şarkının sözlerine baktım şimdi; aşkla ilgili. Olsun! Çok iyi geldi melodi. Nefes almak nasıl anlamlı, anlamı olan tek şey miş gibi geldi. Sağlık… Huzur…

Dün gece hiçbir yerlere taşınamayan, bulamayan, sığamayan, ödeyemeyen biz her şeyi yapabilirdik bu sabah. Hatta Erdo’ya ‘’ dün gece kiralık ilanlarına baktım da, Bartın’a taşınsak mı acaba diyorum Erdo? Kiralar uygun, evler geniş…’’ diye bile sordum, ‘’ yan yana iki tane stüdyo daire tutsak daha ekonomik oluyor! ‘’ dedikten sonraydı. En son ‘ Sonra ‘ dan sonra Erdo sustu ve işe gitmek üzere çıktı evden.

Bu işte tıpkı çük davası gibi yani; herkes kendi çükünü en büyük sandığı gibi kendi derdini de büyük sanıyor. Ama yok öyle bir şey; sorun sorun değildir, yaşandıktan sonra geçip bitecek olandır. Sağlık olsun! Bittiğinde elimizde ne kalıyor ona bakmalı… Çükle başbaşa kalırsak asıl sorun o bence!

Ayyy bakın bir de ne soracağım; saatlerdir kene gibi yapıştı, hatırlamadım da; bu çuvaldızı kim kime, kim neresine batırıyordu?

Her şeye, her söze, her olaya, mutluluk, mutsuzluğuna anlam arayanlarımız için son söz:

‘’ Nefes alabiliyor olmak anlamlı bir şeydir! ‘’

Basit…

Şimdi kalkmalı, ev her ne kadar bizim olmasa, her ne kadar bugün var yarın yoksa da evde yalnız olmanın tadına vara vara bolonez soslu makarna için soğan doğrayıp kıyma kavurmalıyım, Ouz’a söz verdim. Daha yatakları bile toplamadım. Özgür kaçar yani!

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , ,

cahilim

 

Çok şükür bitti! Uzun bir bayram tatilinin daha sonu… Ardından kalanlarsa; enkaza dönüşmüş tatil beldeleri, insanların arkalarında bıraktıkları ayakizleri yani çöp yığınları, sarsılmış – çarşıya uyamayan ev hesapları, yorgun bedenler, bunca gün birarada kalan karı-koca halleri, bozulmuş düzenler falan felan. Döviz möviz derken bizlerde tepe taklak olduk yani. Kime açıklandığını pek anlamasam da durmaksızın açıklanan önlem paketleri falansa götümüze kaçtı.
Ha tüm bunlar olurken bizim başımıza gelenler, bitenler, her şey gibi en sonunda nihayetlenecek olanlarıysa yazsam yerimiz dar kalır. Hepsi bitti derken geçen sabah Vilo ( annem olur kendisi ) yataktan düşüp 8. kaburgasını kırmış. Bak soracaktım alttan 8. mi yoksa üstten 8. mi diye, unuttum. Gerçi kaburgaların alttan ya da üstten sayılışları var mı, kaç taneler onu da bilmiyorum, cahilim. Hadi bu haberi aldım derken öğle saatlerinde sokağımızda tatilcilerden bir çift kavga etmeye başladılar sonunda adam kadına vurdu, kadın bağırmaya başladı ( aslında kadın en başından beri bağırıyordu ). Don atlet yanlarına koşup kadına ‘’ Polisi aramamızı ister misin?’’ diye sordum. ‘’Biz iyiyiz!’’ diye bağırdı. Ben de ‘’ Gebertin o halde birbirinizi! ‘’ diye bağırdım. Ouz’la koşarak eve kaçtık.
Sonra mı?
Her lafa cevap verdiği için Oğuz’a ceza verip arabayı falan yıkatıp çöpleri attırdım diğer yandansa istediği için semizotunu topraklarını arındana kadar, canımı lavabo evyesinde bırakacak şekilde yıkayıp pişirdim.
İşler bitti derken tüm uyarılarıma rağmen velet kapıdaki kaktüslerden birini avuçlamış halde geldi eve ve yatana kadar cımbız, yakın gözlüğüm, telefonun feneri eşliğinde diken ayıkladım.
Bak daraldı nefesin gene!
Hayır eli dursa ayağı, ayağı dursa eli ama en fenası hepsi dursa çenesi durmuyor eşşolunun. Dün sabah -Huzursuzluğun Kitabı- adlı romanı okumaya başladığımdan beriyse ‘’ Huzursuz musun anne? Neden huzursuzsun? Huzursuz değilsen neden okuyorsun bu kitabı? Ne anlatıyor yazar? Neden bu kadar kalın? Yeterince büyüdüğümde ben de okumak zorunda mıyım bu kitabı?……’’
Anlatabiliyor muyum?
Kitabı ( soruları ne hakkındaysa ) mı paralasam, kendimi mi paralasam ikilemi arasında yaşıyorum beteviye. Allahtan mavi gökyüzü var! Beyaz kelebekler, bulutlar, rüzgar, begonviller, kitaplar, yazarlar, şairler, gittikçe azalan iyi insanlar, kuşlar, arılar… Ve iyi ki incir ağaçları varlar, şükür. Bu sabah yürüyüş dönüş yolumda lahmacuncunun yanındakinin dalından göz hakkımı kopartıp yedim iki tane incir yedim. Sonra sarıldım gövdesine teşekkür ettim ağaca. Kafamı kaldırıp şükrettim, bu yaz da bu ağaçtan incir yemek nasip oldu diye. Diliyorum; kimseler kesmesinler o ağacı da diğer tüm ağaçları da.
Yerlere çöp atan elleriyse kendilerine ve çocuklarının geleceklerine havale ediyorum. Ve ağaç kesen, çöplerini sokaklara atanları, boşa su harcayanları düşünce aklımı uçuruyorum. Birbirlerine verdikleri zararlar, yalan dolanlar, riya, kabalık falan artık hiç umurumda değil de bunlara tahammülüm yok.
Çorapların çiftleriyse hâlâ kaybolmaya devam ediyorlar. Bamya sümüklenmekten vazgeçmedi. Domatların kurtlularına kurban olunur. Pazarcılık zor mesleklerden biri, arka sokağımızda kurulduğundan biliyorum. Ve lütfen almayacaksanız otun bokun fiyatını sormayın!
Sesini duymadan, gözlerine bakmadan, kokusunu duymadan yapılan tüm iletişimlerse sahtedir, gerçekliğinden emin olunamayandır.
Dile getirilmeyen hiçbir duygu ise ( ki; kırılmışlık da en başında gelir ) karşımızdaki tarafından tahmin edilemez. Konuşun! Anlatın! Hesap sorun!
Insanlar konuşa konuşa anlaşırlar. Ama yalnızca insanlar!

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

Henüz ¼ ini okuyabildiğim kitaptan birkaç tane alıntı:
. Kalp düşünebilseydi, atmaktan vazgeçerdi.
. Ne var ki her şey kusurludur ve en güzel günbatımının daha güzeli, bize uykuyu getiren yelin daha huzurlusu hep vardır.
Hayat; bize hükmeden, hakkında neredeyse hiçbir şey bilmediğimiz, tekdüze ve gerekli.
. … çünkü bütün dünya hayal kurar: Bizi birbirimizden ayıran şey, o hayalleri gerçekleştirebilecek gücümüzün ya da kendiliğinden gerçekleştiklerini görecek kadar şansımız olup olmadığıdır.
. hepimiz kendi dışımızdaki koşulların tutsağıyız.
( Huzursuzluğun Kitabı / Fernando Pessoa )

Not: 

 
1 Yorum

Yazan: 27 Ağustos 2018 in GÜNLÜK, GENEL

 

Etiketler: , , , , , , , , , ,

hayal bu ya,

…., yarın uyandın, bir avukat aradı ve hiç tanımadığın bir akrabandan sana on milyon dolar kaldığını ( günlük kurdan ), ayrıca her ay beş yüz bin dolar da gelirin olacağını, sen ölsen de çocuklarının bu parayı almaya devam edeceğini söyledi. Ne yaparsın? Ayrıca bu parayı yalnızca kendin için kullanabilirsin! Nasıl bir gelecek planın var?
Sabah kahvemin eşlikçisi bu pragrafı okuduğum andan beri düşünüyorum. Planım, ilk anda aklıma gelen… Çoğu insanın yaptığı gibi tanımadığım akrabımın kim olduğu, neden miras için beni seçtiği gibi sorgularamalaraysa hiç girmedim. Bodoslama oluşan hayalim?
İnsansız hava sahası! İlk şartım bu; birbirlerine,
dünyaya,
doğaya,
hayvanlara,
çocuklarına,
sevdiklerine saygısız,
bir haltlar biliyormuşluğun ardında zır cahil,
karşısında biri konuşurken bile gözünü cep telefonu ya da herhangi bir ekrandan ayırmayan,
içi küflenmiş,
yalnızca başkalarının ne yaptığıyla ilgilenen,
bin türlü yüzünün içinde aslını unutmuş,
hep ama hep mutsuz, mutluy muş gibi,
hep şikayetçi,
yalancı,
her türlü hırsızlığı (duygular da dahil) çok normal miş gibi yapabilen,
çıkarları uğruna her şeyi satabilen,
sokaklara çöp atabilen,
……..
yoruldum.

Özetle; sırtını ormana dayamış, yüzünü mavi denize dönmüş, tek kata yayılmış odalar, yere kadar pencereler, bahçesinde meyve ağaçları ve yabani çiçekler, esintisi beyaz tülleri uçuş uçuş eden bir yarın ucunda, kocaman çalışma masası ve atölyeli, taka sesli gecelere uyuyup horoz sesli sabahlara uyanabileceğim, yalnızca kendi sesi olan bir ev! Yalnızca olduğu gibi olanların ve olduğum gibi kabul edenlerin ziyaretime gelebilecekleri bir ev. Sığınağım olabilecek bir yer.
Hayal bu ya, o sebeple sağlık mevzusuna girmedim, hayal. İnsan büyüyünce gelecek güzel hayatının nasıl olacağını merak etmekten vazgeçip tüm yaşadıklarının karşısında yorgun hissediyor gerçekten. Bunca yorgunluğa bir paragrafın peşine takılıp gidiliverilen bir gün bile olsa iyi geliyor!

Oğlan omuzumda uyudu uyuyacak, buzdolabının motoru hırıldamaktan yorulmadı ya da yorgun olduğu için hırıldıyor. Uyumak istemiyorum ama sabah da erken uyanmam gerekiyor. Han, nihayet yeni markası için isim buldu, rahata erdi. Asu, nasıl acaba? İki gün oldu Vilo’yla da konuşmadık! İki adet trafik cezam var mış, Erdo aradı söyledi. “E-Devlet şifrem sende, bakıversene müebbet hapis cezam falan varsa girip yatayım!” diye cevap verdim. “Sen bana kurban ol.” dedi. “Peki!” dedi. Sonra Elif aradı, planlarını anlattı. Nihayet, buzdolabı sustu. Oğuz, uyudu.
Hadi artık hayırlı geceler!

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

not: bahsi geçen kitap; Meltem Güner’in yazmış olduğu, Destek Yayınları tarafından basılan  Niyet Defteri adlı kitap.

 
Yorum yapın

Yazan: 25 Nisan 2018 in GÜNLÜK, OKUDUM, İNSANOĞLU

 

Etiketler: , , , , , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: