RSS

Aylık arşivler: Mayıs 2013

yetti gari!

941908_10151619066877398_1482741821_n

Son yıllarda, özellikle bu yıl ülkemize gelen – giden nice yabancı – ünlü – şarkıcı – Dj’ler oldu, olmaya devam ediyor.  Kimilerinin ruhu bile duymuyorken kimileri ilgilendikleri için takip ediyor ve ergenlerle yaşayan bizim gibi kimileri ise bu geliş gidişleri hem ruhunda hem de cüzdanında kalan son kuruşa bakarken iliklerine kadar hissediyor. ‘’ Gelmez olasıcalar! ‘’ diye haykıracak kadar diyim ben size. Nedir ağabeycim bu? En azından yıllara bölüp bir sıraya koyalardı. Bunların ülkeye gelişlerini organize edenler hiç düşünmüyorlar mı: ‘’ Genç olanlar ( hep genç kalanlar ) ayağımıza kadar gelmiş hepsini izlemek istiyorum. ‘’ demezler mi? Derler. Peki, bunların aileleri ( sponsorları ) bu bilet paralarına nasıl yetiverecekler? Yettiremeyenler çocukları nasıl avutacaklar? Sabahın bir köründe sıralara girip nasıl bekleyecekler? Hadi beklenildi, izlenildi. Sonrasında, saattin bir yarısında o gençler evlere nasıl dönecekler? Analar babalar oturup onları beklerken ne halt edecekler? Vallahi perişan haldeyiz. Yeter!

Derken,  bu akşam da Rihanna sahnede. Sonraki günlerde ise adı T ile başlayan ( Tiesto ) dünyaca ünlü Dj var ya o geliyor muş. Ondan sonra gelecek olanları ne duymak, ne de bilmek istiyorum. Yettiler gari!

özgür tamşen yücedal

 
1 Yorum

Yazan: 30 Mayıs 2013 in GENEL

 

Etiketler: , , , , ,

ÜÇ KELEBEĞİN MASALI

       fft16_mf3327845

   Vaktiyle üç kelebek varmış bir arada yaşayan. Aynı çiçeklerin eşeylerinde dolanır, ormanın aynı ağaçlarına uçarlarmış. Bir gün ormanın bir yerinde büyük bir yangın çıkmış. Kelebeklerden bir tanesi neler olduğunu merak ederek ateşe doğru uçmuş. Bakmış ki yoğun bir duman var. Havada kesif bir yanık kokusu…Hemen geri dönmüş. Demiş ki, ileride göz gözü görmüyor. Ağaçların çatırdayarak devrildiğini duydum, ama doğru dürüst birşey göremedim. İlk kelebek yangının boyutlarından bi habermiş bunu söylerken. Bunun üzerine ikinci kelebek daha çok meraklanmış. Dayanamayıp ateşe doğru uçmuş. Epey bir süre beklemişler onu. İkinci kelebek geri döndüğünde perişan haldeymiş. O kadar yara almış ki, eskisi gibi uçamıyormuş artık. Orada göğe doğru uzanan, uzadıkça ağaçları yalayan kızıl alevler var, demiş. Söylediğine bakılırsa, o alevlerin göbeğinde sarı hareler titriyormuş. Üçüncü kelebek bunları duyunca yerinde duramamış. Arkadaşları yangın yerine gitmemesi için ne kadar yalvardıysalarda, üçüncü kelebek ateşin sırrını çözmeye alelacele uzaklaşmış. Bir daha da geri dönmemiş. O yangınla ne kadar derin bir öznellik kurduysa artık, ya alev olmuş, ya duman, ya da önce reçinesinden yanan ağaç olmuş. 

 Masalı, Sema Kaygusuz’un kaleminden okumuştum. Sabah gazete manşetindeki fotoğrafı görür görmez aklıma ilk gelen de işte bu masal oldu

 özgür tamşen yücedal

                                                        

 
2 Yorum

Yazan: 29 Mayıs 2013 in GENEL

 

Etiketler: , , , , ,

KaLItsaL

evde karın kası yapma yolları

Şimdi oturdum klavyenin başına, gecenin bu saati neredeyse sabahın kör saatinde. Ne yazsam, ne hakkında yazsam, neyi dertlenip ahh etsem? Reyhanlı’da bombalar patlamış, insanlar ölmüş hepsinin üzerine politikacılar bundan rant sağlıyor muş. Hürrem ‘ tükenmişlik sendromu ‘ na girmiş kaç mış. İçki kullanımı kısıtlan mış. Batık bankalarla barışılacak mış. Kızım gene takmış bir şeyi kafasına suratı asmış dolanıyor günlerdir evin içinde. Oğlan henüz birinci sınfta saçma salak test sorularıyla boğuşturuyorlar çocukları. Haftasonu içkiyi çok kaçırmışım ödemim var. Kardeşlerimi özlemişim. Bu saat olmuş adam eve gelmemiş. Bak hele bak! Ne yazsam, ne hakkında yazsam, neyi dertlenip ahh etsem? Hadi ettim diyelim neyi çözüverebilsem?

Tam uçları boklu değnek oldu. El el üstünde otursan, iç içe sığmıyor. Bi el atayım desen elden bi şey gelmiyor. Zaten isteksiz götten de kabuksuz yumurta çıkarmış.

Bak buldum; ben gelen yaz mevsimiyle birlikte ortaya çıkan süt beyazı, müjde çorabın 57 numarasının bir ton açığı renkteki kollar, bacakları dert edeyim en iyisi. Şu bikini – mayo almaya gidildiğinde insanı aynalardan kaçıran, kendinden soğutan renk. Ki, sırf bu sebeple ben asla sezon başında bu alışverişi yapmam. Lastiği gevşek mevşek idare eder rengim gözü kamaştırmayacak ya da kapattırmayacak kıvama gelene kadar beklerim.

Ten renginin yanında ‘’ Daha yazın gelmesine var, başlarım. ‘’ ,’‘ Dur bu hafta geçsin de sonra! ‘‘ diye diye ertelenen diyetler ve bir türlü verilemeyen kilolardan bahsetmiyorum bile. Hele bronzlaşmamışken. Zaten dört – beş yıldır ‘’ Bayanlar artık balık etli! ‘’ , ‘‘ Ceset gibi mankenler kalmayacak. ‘‘ diye diye bizi kekizleyenlerinde allah belasını versin. Nerede len bu kadınlar? Neden bir tanesine rastlanmıyor kumsallarda? Acaba benim gözler yalnızca ‘’ Yaratık ‘‘ olarak nitelendirdiğim çirozları mı görüyor. Yeminnen önlerinde insanın halaya kalkası geliyor. Ama şu bir gerçek ‘’ Kıçına tüğ taktın diye tavuk olamıyorsun. ‘‘

Gerçi son yıllarda erkeklerinde işi zor. Nedir o abdominalleri şişirip şişirip dolananların durumu. Patlamaya hazır protein deposu olarak geziyorlar. Hani biz kadınlarda vardır ya ‘’ O kızlar daha genç. Hadi bakiiim bizim gibi çocuk doğursunlar görecem onların vücutlarını. ‘‘  avuntu özlü sözü, evli ( göbekli ) erkeklerde ‘’ Onlar genç adam oğlum, bi evlenip baba olsunlar görecem ben onları. ‘‘ özlü sözünü kullanmaya başladılar. Ama yok, her şey KaLıtSaL!

Özet: Laza sormuşlar ‘’ Güzel mi, aptal mı olmak isterdin. ‘‘ diye. Bizimki ‘’ Aptal. ‘‘ cevabını vermiş. Bunun üzerine ‘’ Neden. ‘‘ diye sorduklarında ise ‘’ Güzellik geçicidir. ‘‘ diye cevaplamış.

Ee bu sattae ancak bu olur sevgili okuyucu. Gerçi olsa da, olmasa da! Haydi size iyi geceler, bol güneşli rüyalar!

özgür tamşen yücedal

 
2 Yorum

Yazan: 27 Mayıs 2013 in GENEL

 

Etiketler: , , , , , , , ,

oğullar ve rencide ruhlar ( Alper Canıgüz )

480590_10151606651277398_547428581_n

   Ortaokul çağlarımda okuduğum ilk polisiye romanlar Agatha Christie, ergenliği tam olarak atlatamamış çakma yetişkinlik dönemimde okuduklarım Ahmet Ümit’e aitlerdi. Sonra günü gelmiş olacak geçen hafta elimde yazarının Alper Canıgüz, adının ‘ Oğullar Ve Rencide Ruhlar ‘ olduğu kitap vardı.  Boğaziçi Üniversitesi psikoloji bölümü mezunu olan Alper Cangüz kendisine yöneltilen ‘’ Psikoloji ile ilgili neler yapıyorsunuz? ‘’
sorusuna  ‘’ Bunalıma giriyorum.’’  diye cevap veren bir yazar. Ayrıca
polisiye, fantastik ve mizahi edebiyatı ustaca kaynaştıran yazar olarak biliniyor.

  Diğer iki kitabınıda aldım. Okuduğum ilk kitabı olan ‘ Oğullar Ve Rencide Ruhlar ‘da; Alper Kamu (Albert Camus) isimli beş yaşında ağzı bozuk, alkolik, hatta biraz da narkotik bir veletin peşinde bir cinayeti çözüyorsunuz. Tabi benim gibi kıt polisiye tecrübesi olan biri için olayı beş yaşında çocukla çözmek feci keyifli oldu. Şimdi bu Alper’in nasıl bir çocuk, nasıl keskin, unutulmaz bir karakter olduğunu iyice anlamak isterseniz aşağıdaki paragraflara göz atın derim.

Beş yaş insanın en olgun çağıdır; sonra çürümeye başlar.

Ben Alper Kamu, birkaç ay önce beş yaşına bastım. Doğum günüm yaklaşırken vaktimin büyük kısmını pencerenin önünde, dışarıdaki insanları izleyerek geçiriyorum. Hızlanarak, yavaşlayarak, türlü sesler çıkararak ve bir yerlere bakarak yaşayıp gidiyorlardı. Bir gün onlardan biri halime geleceğimi düşünmek beni hasta ediyordu. Ne yazık ki bundan kaçış yoktu. Zaman acımasızdı ve ben hızla yaşlanıyorum. ( sayfa 7 )

Sonra doğum günü faciası yaşandı. Ben beş yaşına geldim diye oturmuş karalar bağlarken, bunu kutlama havasına soktukları için annemle babama fena bozulmuştum. Onları anlıyordum tabii. Kendilerince beni mutlu etmeye çalışıyorlardı ama biraz daha düşünmeleri gerekmez miydi? Böyle küçük burjuva adetlerinden nasıl tiksindiğimi belki bin kere söylemişimdir onlara. Netice itibarıyla yüzünü görmek istemeyeceğim ne kadar akraba, komşu ve tanıdık varsa bizim eve doluştu. Hepsi de hediye niyetine bir sürü boktan şey getirmişti. ( sayfa 12 )

‘’ Söyle bakalım küçük, ne yapmayı düşünüyorsun büyüyünce? ‘’

‘’ Cehennemde çiçeklendirme yapmayı düşünüyorum. ‘’

Hemen çekti elini kafamdan. Defolup gitti sonra da başımdan. Nereden türediğini bilemediğim bir başka hıyarla muhabbete başladı bir köşede. ( sayfa 13 )

Gül Teyze’nin hediyesi, oyuncak tabancayı çıkardım. Şarjörüne kırmızı renkli plastik bir mermi yerleştirip tekrar yatağa döndüm. Oturur vaziyette sağ tarafımdaki pencenin perdesini aralayarak dışarı baktım. Sanki pencerenin öbür tarafında Tanrı’yı görüverecekmişim ve o bana her şeyin bir şakadan ibaret olduğunu açıklayacakmış gibi tuhaf bir hissim vardır. ( sayfa 47 )

Cumartesi, her zamanki yağmurlu cumartesilerden biriydi. Geç bir kahvaltının ardından babam bulmaca üzerine bulmaca çözmeye, annem de çamaşıra girişmişti. Bütün orta sınıf çalışanları gibi iş günlerini hafta sonunu bekleyerek, hafta sonunu da iş günlerini özleyerek geçiriyorlardı. Ömürlerinin son dakikasının nasıl geldiğini anlayamayacaklardı bile. Sistemin zaferi. ( sayfa 82 )

Tanrı, içindeki tahammülfersa boşluğu doldurmak için evreni yaratır. Evrenin içine gezegenleri, gezegenlerin içine dünyayı, dünyanın içine hayatı, hayatın içine insanı yerleştirir. Ve onun içine koyacak bir şey bulamaz. İşte insan denen tuhaf hayvanın, varlıkların en yücesi ve en anlamsızı kılınışının hikayesi. ( sayfa 108 )

 ‘’ Baba? ‘’

‘’ Ne var ne yok? ‘’

‘’ Zor bir soru. Pek emin değilim ama tahminimce her şey var ve yokların içinde saklı. ‘’    ( sayfa 181 )

Romanı hayranlık, şaşkınlıkla okuyorsunuz. Psikolojik tahlillerde tutuluyorsunuz. Bazı diyaloglarda kahkaha atıyorsunuz. Son üç – dört yıl içinde hayatıma giren kitapların yazarları  varken vitrinleri süsleyen pompalanmış yazarların, reklam pompasıyla şişirilmiş kitaplarını görüyor olmak daha da inanılmaz oluyor! Lafı özü; hafta sonu bir kitapevine yolunuz düşerse aklınızda bulunsun.

özgür tamşen yücedal

 

 

 
3 Yorum

Yazan: 24 Mayıs 2013 in GENEL

 

Etiketler: , , , , , ,

özetle: kirlenmek güzeldir!

safe_image.php

Omo’nun yeni  reklamı ( ki, eskileri ve diğer reklamlardan farklı değil ):

Çocuk ” dayaklık ” denen cinsten,

Lekelerin tek yıkamada yalnızca deterjanla çıkıyor olması ‘’ ufak at civcivler yesin’’ cinsinden…

Tıpkı iki haftada kırışıklıkları yok eden kremler, tek dokunuşla en kısa tüğleri alan uyduruk ağdalar ( gözünü seveyim çamsakızı ağdanın ), önüne konulanı ‘ gık ‘ demeden yiyen çocuklar, anında kıç dibinde biten sigorta şirketleri, güler yüzlü kasiyerler, sürekli gülümseyen insanlar, havalarda uçuşan paralar, müşterisinin yollarına kırmızı halı seren bankalar, pazardan domates alacakmış gibi ev almaya giden aileler, kamu spotlarını destekleyenler, musmutlu gençler, grand tuvalet temizlik yapan ev hanımları, göğsünün altına sıkıştırdığı havluyla işe giden  ( iğrenç ) kadınlar, içtiği içecekle kanatlanan herifler, kahveyle kendinden geçenler, dondurmayla orgazm olanlar, çırılçıplak fıstık toplayan herküller…. daha hangi birini sayayım?

Özetle reklamlardaki hayatımız palavra!

Peki ya gerçek hayatımız:

Trafikte ölü geçen vakitler, bir türlü denkleştirilemeyen paralar, hiçbir şeyden mutlu olmayan gençler, kazadan sonra düzenlenemeyen raporlar, üniversitelerde gaz bombası yiyen gençler ( geleceğimiz ), bankalarda – metrobüslerde beklenen sıralar, ağlayan çocuklar, bitmeyen ev işleri, çamaşır suyu lekeli ev giyisileri, iş yerinde yaşanan ayak kaydırma oyunları, bir türlü bitmeyen borçlar, telefonla aramaktan usanmayan tacizci banka santral memurları, aldatan karılar – kocalar, gelmeyen emeklilik, gidilemeyen tatiller, gidildiğinde ızdıraba dönen tatiller, kuruyan – dökülen saçlar, kuruyup pörsüyen cilt, burnunu – şeyini kaşıyan herifler, kıllı kollarıyla çiğ köfte yoğurup lahmacun yapan herküller, entel gözükmeye çalışan kör cahiller…. daha hangi birini sayayım?

Özetle ” Kirlenmek Güzeldir. Yaşamak daha da güzeldir. ”

özgür tamşen yücedal

NOT: Aşağıdaki parçanın yukarıda yazılanlarla bağlantısı yoktur, aramayanız! Bu yalnızca kız kardeşimin güne dans ederek başlaması içindir!

 
 

Etiketler: , , , , , , , , ,

rengarenk

Saray – Başak – Islak Kum – Kum – Badem – Fıstık – Çağla – Bahar – Derya – Küçük Su – Hazan – Kar – Ekin – Kumru – Kum Taşı – Romantik Lila – Narin Pembe – Mistik Somon – Dingin Yeşil – Masum Beyaz – Gizemli Bej – Mutlu Mavi – Enerjik Yeşil …

Yukarıda bir kısmını yazdığım adlar nelere aitler biliyor musunuz? Boyalara. Neyin kafası, nasıl bir fantazi dünyasıysa bu isimleri koyduran: ‘ Ben şok! ‘

Geçen Cuma iş yeri için boya almaya gittiğimde, ‘ Hangi renk olsun? ’  sorusu kafamda, okumaya başladım karteladaki renk isimlerini. Sonra bir an da rengarenk hülyalara dalmaya başladığımı fark ettim. Ulan evet, okuduğum her renk adı bir şey çağrıştırıyordu. Kum’u okudum; ohh mis gibi yayıldım kumsala. Ardından gelen – Islak Kum – la irkilip kalkıverdim uzandığım kumsaldan. Elimede yapıştı mı o kumlar. – Çağla – yı okudum dişlerim gıcırdadı. Ardından – Fıstık – geldi gıcırtı mıcırtı kalmadı dişlerde.

Yani; bejin gizemlisinden mavinin mutlusuna , baharın yeşilinden enerjik olanına, buzun beyazından en masum olanına, betonun grisinden karanlığın siyahına, pembenin narininden pamuk şekerine, somonun mistiğinden ( ayrıca nefret ederim somon renginden ) çikolatanın kahvesine garip duygular yaşadım. Hayır reyonun önünde mal gibi durakalıp nasıl daldıysam artık! Yanımda bana yardımcı olma çabasında olan görevli ‘ Karının hatlar koptu‘ diye düşünmüş olacak ki, bir baktım  gitmiş başkalarıyla ilgileniyor.

Umurumda oldu mu? Tabi ki, hayır.

Umurumda olmadığı gibi üstüne de; gördüğü eser, ot, bok, yemek, içecek, böcek, insan, hayvan her ne olursa olsun hayrete düşüp fotoğrafını çeken Japonlar gibi fotoğraflarını bile çektim boya bidonlarının. Yapı markette boya bidonlarını ölümsüzleştiren Özgür.

Özetle: Bu pazartesi sabahında bagajımda yirmi litre  silikonlu silinebilinir boya, bir adet boya fırçası, bir adet boya ruloso, ayaklı dış mekan küllüğü, iki torba çiçek toprağı, cüzdanımda bir adet yüklüce yapı marketten alınmış faturayla işe gidiyorum.  Ve rengarenk, masraflı olmayan, kazançlı,  bol hülyalı, güzel gerçekli haftalar diliyorum.

özgür tamşen yücedal

 
Yorum yapın

Yazan: 20 Mayıs 2013 in GÜNLÜK

 

Etiketler: , , , , ,

hatırlamak lazım!

 

936354_10151589267577398_1937338114_n

Saçlarıma düşen aklar kapatılamaz, tırnaklarımın çevrelerinde çıkan etler koparılamaz, bıyıklarımda çıkan kıllar saklanamaz duruma gelmiş halimle geçen Cuma kuaförün kapısından içeriye girdim. Bu hale gelmeme sebep olan orada geçirmek zorunda olduğum zamanın anlamsızlığı, boşa gidecek olması düşüncesi içimde bir sızı halinde yanıyor olsa da çaresizce gene oradaydım işte. Tomografi cihazı gibi bir şey icat edilse, içine girdikten on beş bilemedin yirmi dakika sonra yenilenmiş olarak dışarıya çıkabilsek nasıl şahane olur! Hayır, kitap okuyayım desen;  ellerin ya üzerine örtülen siyah örtünün altında ya da ılık su dolu tasın içindeler. Müzik dinleyeyim desen;  kulaklıkları takamıyorsun çünkü kafanda ya boya süren, fırça tutan eller ya da havlu… Bunlardan en acısı da mekânda çalan müzik ne olursa olsun tahammül etmek zorunda olmak. Bu güne kadar huzur bulduran, hayaller kurduran müzik yayını yapan bir kuaföre rastlamadım zaten. İşte tüm bunlar yüzünden üç saat boyunca kurbanlıklar gibi sağa dön – dön, kafayı eğ – eğ, öbür eli ver – ver, kalk – kal, otur – otur…

Tüm bunların yanında gidildiğinde oturulan koltukta neredeyse tüm sırların kesilen saçlar gibi ortaya döküldüğü, kâh dedikodunun içilen kahveler gibi yudumlandığı, kâh dertlere derman olunduğu, saç renginiz tuttuysa gerginlik stresten eser kalmadığı, toplanılmamış yatakların, lavabodaki bulaşıkların düşünülmediği tek yer de gene kuaförlerdir herhalde.

Bu defa yukarıda sıralamış olduklarımdan çoğunu yaşamadım ama ağladım ben. ‘’ Ulan bu karıda ota boka ağlıyor! ‘’ diyeceksiniz. Evet, ağlıyorum. Bu kez de dert ettiğim her şeyden utandığım için ağladım. Kuaförüm Nihat öyle bir şey anlattı ki! Hem de on bir yaşındaki kuzeni hakkında. On bir yaşında! Neredeyse milyarda bir görülen bir rahatsızlık.

Tabi insan sürekli bunları düşünerek de yaşayamaz. Ama arada bir, o dert dediğimiz şeyleri büyütüp büyütüp deryalarında boğulmalara kalktığımız dönemlerde hatırlamak gerekiyor. O hatırladıklarımızı alıp elimize kafamıza kafamıza vurmamız gerekiyor.

Ben vurdum. Sonra anama, babama, çocuklarıma, kardeşlerime, kocama sarıldım. Yemekler pişirdik, yedik. Fenerler uçurduk. Hediyeler verdik. Hikâyeler anlattık. Herkes uyudu Özlem’le baş başa kaldık. Gecenin bir vakti Belgin’i aradık. Belgin geldi. Ayran şişesinde balık olana kadar içtik. Efkârlı şarkılar dinledik. Efkârlandık. Sonra gözümüzden yaş gelene kadar güldük. Şahane hallere büründük. Geçti, gitti.

Arada hatırlamak sonra tekrar hatırlayıncaya kadar unutmak falan lazım. Aşk lazım. Meşk lazım. Sohbet lazım. Dost lazım. En başta sağlık lazım.

İyi haftalar diliyorum.

özgür tamşen yücedal

 
Yorum yapın

Yazan: 13 Mayıs 2013 in GÜNLÜK, İNSANOĞLU

 

Etiketler: , , , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: