RSS

Aylık arşivler: Haziran 2013

BEN YOKKEN

BEN YOKKEN.

 

sıyırmaya gel!

 

Ohhh mis! Nur topu gibi bir travmam daha oldu. Gün içinde park krizi falan tutuyor. Kalabalık göresim, aralarında oturup kitap okuyasım, müziklerini dinleyesim geliyor. Ulan insan oturup ‘’ O gençler şimdi ne yapıyorlar acaba? ‘’ diye düşünür mü,  sıyırmaya gel!

Geçen güneş koruyucu krem almak için AVM’ ye girdim. Anacım girmez olaydım. Hal ve hareketlerimi izleyen olsa ( belki de vardı! ) kesin manyak teşhisi koymuştur. Elime ne alsam fırlatı fırlatı verişim mi, arkamı dönüp dönüp kontrol edişim mi, biri gördü mü acaba korkum mu, apar topar arabaya binip kaçışım mı… hangi birini anlatayım. Dersin ki krem ayaklandı, dile geldi ‘’ Kenarımın protestocusu seni! Aha senden de bu kadar olur. İhanetinin hesabı gün gelecek sorulacak!’’ diyerek bir güzel patakladı beni.

Gece yatağa girdiğimde twitter kontrolü yapmadan uykuya geçemiyorum. Geçtiğimde ne halt oluyorsa? Dön baba dönelim koyunlara gidelim. Ya da tomalara gelelim.

İşin garibi, tüm bunları yaşıyorken kimseyle olaylar hakkında konuşasım da yok. Anlayabilme stoklarım yanında anlatabilme stoklarım da tamamen tükendi. Hele abuk sabuk dünyadan bi haber konuşup, anlamamış anlayamamış onu da geç hele anlayabilme ihtimali hiç olmayanlar var ya onlara hiç gelemiyorum.

‘’ Onlar ‘’ diye tabir edilenlerden hangi çoğunluğun içindeyim şaşırdım.  Sanırım böyle böyle iyileşeceğim. Ama konuşmadıkça, okuyup, gördükçe anladım; sanıyorum hiçbirinden değilim. Onlar – bunlar, namaz kılan – kılmayan, ermeni olan – olmayan, Yahudi olan – olamayan, inanan – inanmayan… gibi ayırımların olmadığı yalnızca insan olan – olmayanların ( düşünebilenlerini kastediyorum ) olduğu dünyam bana yeter. Yetmeli. Yetecek. Çocuklarıma da yetinmeyi öğreteceğim. Dünyaya güzel bakmalarını sağlayabilecek ne var ise benliğimde, son damlasına kadar vereceğim.

Peki, nasıl mı idare ediyorum? Kitap okuyarak. Son günlerde en yakınlarım Barış Bıçakçı ve Murat Menteş. Uzun aradan sonra dün gece bir tanede film izledim çiçek gibi geldi. Tabi bu arada hani içine buz konulduğunda onunla sevişen, bünyeye girince nefes aldırtıp özlem giderten şeyi söylememe sanırım gerek yok.

Not: Bu paylaşımlarımı beş duyu organı olduğu halde hala ve hala götünden anlayanlara, beyinlerinin kısıtlı imkânları, at gözlükleriyle değerlendirmeye alanlara ise bundan gayri diyecek hiçbir lafım yoktur. Biline!

özgür tamşen yücedal

 
1 Yorum

Yazan: 24 Haziran 2013 in GÜNLÜK, GENEL

 

Etiketler: , , , , ,

hayattan ne öğrendiler? ( Mustafa Alabora )

mustafa_alabora

Nerede dünyaya gelirse gelsin; bir çocuğun dostlarının ve düşmanlarının, ondan önce gelenler tarafından belirlendiğini öğrendim. Çocuk, kendi seçimi olmadan; dini, dili, ırkı belirlenmiş olarak dünyaya geliyor.

Dünyanın,  insani olmadığını öğrendim. İnsanlık tarihi, bana göre, erkekler tarafından yazılmıştır. Bu durumda, biz ‘’ insanlık tarihi ‘’ derken bile yalan söylüyoruz. ‘’ Seçme ve seçilme hakkı ilk defa Türk kadınlarına verildi! ‘’ derken, ‘’ Verildi ‘’ eylemi derinlemesine düşünülürse; ‘’ Erkekler tarafından kadınlara bir şey lütfedildi! ‘’ anlamını taşımıyor mu? Biz erkekler kim oluyoruz ki insanlığın diğer yarısı olan kadını binlerce yıldır hiçbir şeye karıştırmayıp, onların cinsel kimliklerinden politika yapıp, dini kadına baskı unsuru olarak kullanıp ve sonra da tarihi kendimiz yazıp, buna da ‘’ insanlık tarihi ‘’ diyoruz.

Kadınların, masum olduğunu öğrendim. Kadın televizyona çıkıyor, kocasından ya da sevgilisinden dayak yemiş ve ‘’ Ben bunu hak etmedim! ‘’ diyor. Bu, şu demek: Biz erkekler kadınları öyle koşullandırmışız ki, bazen dayak yemeyi ‘’ hak ettiklerine ‘’ inanır hale gelmişler.

Sorulmamış soruları sorup, düşünmeyi ve düşündürmeyi öğrendim.

Bildiğimi sandığım her şeyi, tekrar tekrar sorgulamam gerektiğini öğrendim.

Kendi başıma öğrenmediğimi, bana öğretildiğini anladım ve bize öğretilmiş bütün kavramları, bütün bilgileri, sözde insanlık tarihini sürekli sorgulamam gerektiğini öğrendim.

Kendimi geliştirebilmemin tek koşulunun, başkaları tarafından eleştirilmeme ve de özeleştiri yapmama bağlı olduğunu öğrendim. İnsanların çoğu, başkaları tarafından eleştirilmekten hoşlanmaz ve bu yüzden, bir süre sonra, en çok kendilerine hayran olmaya başlarlar. Hatta bu konuda, bir atasözümüz vardır; ‘’ Pazarda akılları satışa çıkarmışlar, herkes kendi aklını beğenmiş. ‘’

Mizahın, biz akıllı insanların toptan çıldırmasına engel olduğunu öğrendim.

Aklını kullanmadan yaşamanın, zamanı tüketmek olduğunu öğrendim. Shakespare’in ‘’ Kral Lear ‘’ oyununda, soytarısı Kral Lear’a, ‘’ Sen benim soytarım olsaydın, vaktinden önce ihtiyarladığın için sana sopa atardım! ‘’ der. Kral Lear da ‘’ Neden? ‘’ diye sorar. Soytarı cevap verir; ‘’ Akıllanmadan ihtiyarlamamalıydın! ‘’

İnsanın asıl, kendinden önceki kuşakları küçümsediği, aşağıladığı zaman yaşlandığını öğrendim. Kendinden önceki kuşakları küçümseyen bir insanın, beyninin nasıl durduğunu ve dünyanın gelişimini nasıl kavrayamadığını gördüm. 19 yaşındaki bir gencin, kendinden dört – beş yaş küçük birinin fikirlerini küçümsemesi, onunla alay etmesi; kendisinin, 19 yaşında dahi yaşlanmış olduğunu gösterir. Usta şair Nazım Hikmet’in söylediği gibi, ‘’ Babamdan ileri doğacak, çocuğumdan geri. ‘’

Kendimi başkalarının yerine koymayı öğrendim. Hocam Melih Cevdet Anday bir gün bana dedi ki, ‘’ Bir yargıç bir suçluyu anlarsa; ama gerçekten anlarsa, asla onu cezalandırmaz! ‘’

Bir Afrika atasözü der ki, ‘’ Biz dünyayı torunlarımızdan ödünç aldık! ‘’ Benim doğayı fark ederek yaşamamın, ağaçlarımla birlikte büyümemin gelecek nesillere umut olduğunu öğrendim. Yıllardır, her gittiğim yazlık yere ağaç, bitki dikerim. Gözümün önünde değillerse, yıllar sonra onları ziyaret ederek, heyecanlanırım.

Aşkı, sadece kadın erkek arasında yaşanan bir ilişki olarak nitelendirmenin yanlış olduğunu öğrendim. Yaşam içinde; örneğin müziğe veya doğaya âşık olmanın da ihtiyaç ve aradığım heyecan olduğunu gördüm. J.S Bach, Tanrı aşkıyla, ona olaşabilmek için müzik yapardı. Yarattığı besteler, asırlardır binlerce kişiyi heyecanlandırıyor.

Mustafa Alabora ( 2010 )

  Mustafa Alabora’nın ‘’ Hayattan ne Öğrendim? ‘’ başlığı altında vermiş olduğu cevapları okuduğumda inanamadım.  2010 yılında vermiş olduğu cevaplar o kadar bu güne aitler ki. Demek biz insanoğlu gerçekten hep ama hep aynı yollardan, hep aynı hataları yaparak ve hep aynı sonuçları çıkararak yaşayıp gidiyoruz.  

özgür tamşen yücedal

 

arapsaçı

Kafam allak bullak oldu! Arapsaçı misali… ‘’ Günaydın ‘’ diyerek uyandığımız, ‘’ İyi uykular ‘’ diyerek uyuduğumuz günleri geceleri daha şimdiden çok özledim. Geçen saat 02.00’ye kadar ekran başında duran adamla durduğum gecenin ertesi sabahı gözlerimi açtığımda Erdo’ya söylediğim ilk şey ‘’ Adam hala duruyor mu? ‘’ oldu. Oğuz ( 6 ) ‘’ Ne zaman direnmeyi bırakacaksınız? Yeter hep haberler, haberler bıktım! ‘’ diye isyanlarda. Arkadaşlarımla telefon konuşmalarımız ‘’ Neler olacak?’’ la başlayıp ‘’ Hayırlısı ‘’ temennisiyle bitiyor. Yaz gelmiş neyime! nidası içimizde dilimizde. Her gün bir yenisinin eklendiği mektuplara bir de benim yazdığım eklensin başbakana bir de ben mi mektup yazsam? Dursam mı? Önüne gelenin söylediği gibi ‘’ Benimde elimde belgeler var! ‘’ mı desem bilemiyorum. Ne halt etsem şaşırdım.

 Ülke de tüm bunlar yaşanıyorken olup bitenden haberi olmayanlarla karşılaştığımda ise ne hissettiğimi söylemeyeyim.  Herkesi zırcahil olmakla itham eden zır-âlim danışmanlar, kendisinden farklı düşünce, kültür ve yaşam biçimleri benimsemiş bütün insanları aşağılayan – ayrıştıran başbakan, haber alma özgürlüğünü hiçe sayarken asparagas haberlerin yayılmasına zemin hazırlayan televizyon kanalları – gazeteler, aldığı emiri uygulayıp uygulamama ya da nasıl uygulaması gerektiğine karar verebilecek polis memurları, dilinin kemiğini olmadığının kanıtı olacak biçimde yorumlar yapan – paylaşımlarda bulunan insanlar,  hükümetin istifa ettiğinin sabahı hemen sorunsuz – kaossuz bir sabaha uyanacağımızı zannedenler, Beşiktaş Çarşı grubundan terör örgütü çıkarma becerisini göstermiş olanlar, ampulü ağzına koyanlar, götünde kıl arananlar…

Daha depremin yarattığını atlamamışken bu yeni travmatik dönemden nasıl çıkarız? Hızı kesilmeyen haber akışının yarattığı paranoyadan nasıl sıyrılırız? Çoğunluğun yolunu gözlediği eşitlikçi, yatıştırıcı, az yalancı, dik duruşlu, az dolandırıcı, az yiyici, az küfürbaz, egosu yarı şişik bir lider çıkar mı aramızdan?

Kafamın karışıklığı böyle, çığırından çıkmış işler durumu yaşıyor iken, dilime kemik, parmaklarıma ket vurma kararı aldım. Ve bunu da facebook sayfamda aşağıdaki paylaşımla yaptım. Durmaksa durmak, direnmekse direnmek… En azından benimde bir mektubum oldu:

Read the rest of this entry »

 
Yorum yapın

Yazan: 21 Haziran 2013 in GÜNLÜK, İNSANOĞLU

 

hayattan ne öğrendiler? ( Nasuh Mahruki )

 

 

nasuh

– Hayatımın en önemli odaklarından biri olan dağcılık ya da daha açıkçası ‘’ dağın yol ‘’ sayesinde; göreceli olarak çok yer gezdiğimi, çok değişik insan ve kültür tanıdığımı söyleyebilirim. Daha görecek çok ülke, gezecek çok coğrafya, tanıyacak çok insan ve kültür olduğunun farkındayım; yine de bu kadar tecrübeyle bile, birkaç güzel ders aldığımı düşünüyorum.

– Doğayı, her şeyiyle birlikte, olduğu gibi sevmeyi öğrendim. Bu sevgi, beklentisiz ve karşılıksız, saf ve içten bir sevgi olmalı. Aragon’un aşk için söylediği çok hoş bir söz var; ‘’ Aşk, bize güç veren tek özgürlük yitimidir. ‘’

– Kızılderililer; ağaçları, hayvanları, dağları, nehirleri kardeşleri olarak görür ve onları dinleyerek, çok şey öğrendiklerini söyler. Oysa 20. Yüzyılın uygar, beyaz adamı; ormanların, ırmakların, dağların dilini çoktan unutmuş. Tekrar hatırlamamız gereken birinci şey şu; dağın, ırmağın, ormanın; kısacası doğanın dilini, yeniden öğrenmeliyiz.

– Doğadayken, büyük ağaçların ya da büyük kayaların yakınından geçerken, yolumu uzatmak pahasına bile olsa, onlara yaklaşır ve dokunurum. Büyük, heybetli ağaçlara ya da dev kayalara elimi sürmek, dokunmak için dayanılmaz bir istek duyarım. Onları; ellerimle okşar, severim, hatırlarını sorarım, teşekkür ederim; sadece orada oldukları için.

– Ne kadar mütevazı olursa olsun, yaşamın her türlüsüne saygı duymak gerektiğini öğrendim. En küçük böcekten en garip hayvana, en değişik bitkiye kadar her şeyin en az bizim kadar yaşama hakkı olduğunu düşünüyorum. Eğer bu dünyada kutsal olan bir şey varsa, bence ‘’ hayat ‘’ın ta kendisi olmalı.

– Bu dünyada, yeteri kadar acı var; bu yüzden, herhangi bir şeye, canlı olsun cansız olsun, gereksiz yere zarar vermekten kaçınıyorum. İnsanoğlunun zevklerinden biri, öldürmek olmamalı. Doğada yürürken, bir çiçeğin, bir böceğin bile üzerine basmamaya bu kadar dikkat ederken; bazı insanların, avcılık adı altında nasıl bu kadar rahatlıkla cinayet işleyebildiklerini anlayamıyorum.

– Torununuza tanıtmak istediğinizde; o muhteşem Orta Çağ şövalyesi gergedanların, heybetli kaplanların ya da dev balinaların, yalnızca filmlerini, fotoğraflarını göstermek durumunda kalacağınızı hiç düşündünüz mü?

– Yıllar önce, Bilkent Üniversitesi Doğa Sporları Toğluluğu’nun başkanlığını yaptığım dönemlerde çıkarttığımız Dost dergisinin ikinci sayısında, ‘’ Bir Küçük Rica ‘’ başlığıyla kısa bir yazı hazırlamıştım. Bu yazıda; ‘’ Çocuklarınıza öldürmektense, gözlemlemeyi; doğayla mücadele etmektense, onunla uyum içinde yaşamayı öğretin. ‘’ diye yazmıştım.

– İnsanlık tarihinin, kanla dolu olduğunu öğrendim. Uygar insan, kendisinden başka renkteki insanların bile yaşama hakkına çoğu zaman değer vermemiş. Bu yüzden, yaşama hakkına saygı duymayı; tekrar hatırlamamız gereken değil, artık öğrenmemiz gereken şey olduğunu görüyorum.

– Öğrendiğim bir başka şey ise; güzelin, güzelliğin tadını çıkarmak. İnsan, yaşamının her anını elinden geldiği kadar güzel şeylerle doldurmalı. Güzellik, elbette görecelidir, herkes kendi değerlerine, beklentilerine göre güzelliği algılar.

– Yaşamın her anında, değişik güzellikler olduğunu düşünüyorum; ama bunu görebilmek için, çaba sarf etmek gerekir. Âşık Veysel’de dile geldiği gibi, ‘’ Güzelliğin on para etmez, şu bendeki aşk olmasa. ‘’ Ve Leonardo da Vinci’nin dediği gibi; işin sırrı ‘’ Saper vedere. ‘’; yani görmeyi bilmekte.

– Aşk, hoşgörü ve görmeyi bilmek… Bence başlangıç için bu kadarı yeterli.

 
 

direnmekteyim, döneceğim!

Direnmekteyim, döneceğim!

Direniyoruz:

Vatanın her karışı yabancılara satılıp peşkeş çekilmesin diye

Tüm vatan toprakları AVM cehennemine dönmesin diye

Anayasa maddeleri bir kesimin istekleri doğrultusunda ( habersiz ) değiştirilmesin diye

Çiftçiler tarım yapabilsinler diye

GDO’lu yiyecekler bizleri zehirlemesin diye

Çocuklarımız mahallelerindeki okullarda okuyabilsinler diye

Herkes istediğine inanasın, istediği gibi yaşayabilsin diye

Kimse bir diğerinin hakkına tecavüz edemesin diye

Herkes hakkını bilsin, koruyabilsin diye

Kimse cinsel kimliği yüzünden dışlanmasın, öteki olmasın diye

Kitaplar yakılmasın diye

Yazarlar, düşünenler hapsolmasın diye

Diller lal olmasın diye

Gözler kör edilmesin diye

Kulaklarımız sağır olmasın diye

Kapitalist düzen insanlığımıZI yutmasın diye

Mahalle baskısı olmasın diye

Kadınlar öldürülmesin diye

Aile içi şiddet, taciz olmasın diye

Her şey şeffaf olsun, halkın haberi olsun diye

Ormanlar yanmasın ( yakılmasın – yağmalanmasın ) diye

Halk polisinden, askerinden korkmasın diye

Şiddetin her türü dursun diye

Analar ağlamasın diye

Çocuklar yetim kalmasın diye

Laik yaşayabilelim diye

…….

Geri kalan satırlar sizler için. Biz direniyoruz. Biz hepimiz için direniyoruz. Bir aydınlık günler için direniyoruz. Biz güneş çamura bulanmasın diye direniyoruz. El ele tutuşalım. Aynı göğün altında yaşıyorsak, zamanı geldiğinde beraber ağlıyor isyan ediyorsak şimdi yan yana, omuz omuza olmak günleridir. Unutmayalım, unutturmayalım.

özgür tamşen yücedal

 
Yorum yapın

Yazan: 08 Haziran 2013 in GÜNLÜK

 

Etiketler: , , , , , , ,

yanılmışım. çok üzgünüm.

Neden? Hala aklım almıyor, alamıyor. Nasıl bu kadar ayrılmışız, ayrışmışız. Diğer yanda nasıl bu kadar bir olmuş, birleşmişiz. Ağaçların peşinden yola çıkıp geleceğimizin aydınlık günleri için el ele, omuz omuza sokaklara dökülmüş olmamız, olduğum taraftan bakınca umut verici. Evet, ben bir taraftaymışım. ‘’ Taraf ‘’ kelimesi hiç olmadığı kadar içi dolu, soğuk, ayırıcı, uzaklaştırıcı geliyor özellikle bugün.Çünkü, ben sanıyordum ki, farklı düşünüyor olsak bile hayalini kurduğumuz dünyada beraber yaşıyor olmalıydık, yan yana…

Belki de bugüne kadar hiç bu kadar uzak hissetmemiştim. Bir tarafta olmanın anlamını iliklerimde hissetmemiştim. Demoktarik, özgür yaşamanın karşılıklı saygı göstermek, saygı görmek olduğu öğretildiği ve buna delicesine inanmış olduğumdan sanıyorum.  İnsanca yaşamanın yalnızca tek bir anlamı olduğuna inanmıştım. Eşit, özgür, laik, kardeşçe yaşamak sanmıştım insanca yaşayabilmeyi. Yanılmışım. Çok üzgünüm.

Okuduğum vahşet, düşmanlık, kin dolu, kardeşi kardeşe düşürücü yorumları görünce dehşete kapıldım. Bir hafta öncesine kadar aşını, sırlarını, elem, mutluluklarını paylaştığı arkadaş, akrabalarını düşman ilan etmişleri görüp duyunca dehşete kapıldım. Yanılmışım. Kör bakmışım. Pespembe görmüşüm. Çok üzgünüm.

İleride yaşayacakları güzel aydınlık günler hayal ederken çocuklarım için , hayallerime tüm çocukları katmıştım. Alkol kısıtlaması geldiği gün gençler arasında hapçılığın artacağı endişesi sardığında kafamı, bütün çocuklar için korkmuştum.  Şimdi bu ihtimalleri ( ki,  Tanrı hepimizin çocuklarını korusun ) yalnızca karşı tarafta gördükleri insanların çocuklarına mal edenleri görünce ürperiyorum. Gençlikten bu kadar uzak yaşadıklarına inanamıyorum. Kendi evlatları için hayal ettikleri geleceği anlayamıyorum. Yanılmışım. Gerçekten çok üzgünüm.

Bir ezan sesiydi dualarımızın ortak olduğu. Üzerinde dumanı tüten bir tabak helvaydı ağzımızın tadını ortak eden. İstiklal marşıydı geçmişimizi, geleceğimizi ortak eden. Türk bayrağıydı göğümüzü ortak eden. Kimimiz için iftar sofrasıydı beraber el açtığımız. Kimimiz için içki sofrasıydı beraber meşk ettiğimiz. Bayram sabahlarımız vardı bizim el öptüğümüz, şekerle sohbetimizi tatlandırdığımız. Çocuklarımız el elelerdi halaylarda.  Yakıldıklarında ağladığımız, isyan ettiğimiz alevi dostlarımız vardı bizim. Vurulduklarında sokaklara döküldüğümüz Ermeni dostlarımız vardı bizim. Ortak bir yaradanımız vardı bizim. Dili ayrı, temennisi aynı dualarımız vardı bizim. Taşı kuşlara bile atamazdık biz. Soluğu olurduk düşenin. Kim taraf yaptı bizi? Ne zaman düşman olduk biz? Hani rengarenk ve mutluyduk biz. Ne zaman karardık, kör, sağır olduk? Nasıl aydınlanırız, ne zaman tekrar kardeş oluruz bilemiyorum ama çok üzgünüm, çok.

özgür tamşen yücedal

 

 

 
4 Yorum

Yazan: 03 Haziran 2013 in GENEL

 

Etiketler: , , , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: