RSS

Aylık arşivler: Eylül 2016

gözümün süzgeci

screen-shot-2016-09-22-at-10-11-43-pm

Çocuklara özgürlük! Pankart yaptıracağım bir tane, üzerinde de bu yazacak; ‘’Çocuklara Özgürlük’’. Çok sık rastladığım delirmiş anne-babaların ellerinden çekip almak istediğim çocuklar var. Oyun parkurlarının olduğu yerlere çocuklarıyla gelirler ama çocuklarının o parkurlarda oynama izinleri yoktur. Hele okullarda rastadıklarım tam dövülüp dövülüp kenara atılacak cinslerden. O sınıf olsun! Bu kursa gitsin! O takıma girsin! Arkadaşlarının ailelerinin özellikleri şunlar bunlar olsun! Osu da olsun! Busu da olsun! Her şeyi bilsin! Herkesten iyi olsun! En başarılı o olsun! Çocuklarını evde yerip yerip başkalarının yanında övmelere doyamayanlar mı ararsın… Kocasına-karısına kızıp hırsını çocuğundan çıkaran mı… Çocuğu dışındaki herkesin düşündüğünü önemseyip çocuğunu dinlemeyenler, vakit geçirmeyi birlikte alışveriş yapmak zannedenler. Evli- musmutlu- çocuklu- kariyerliyim koca yalanının içinde yaşayıp komik, yalancı gözükenler. En tehlikelileri yalnızca -desinler, -derler için yaşayanlar herhalde.

Tanıdığım akademisyen çift var; kızları çalan sokak kapısını açıp geleni karşılayabilmekten, yanından geçerken komşusuna ‘merhaba’ demekten aciz. Çocukları için planladıkları akademik kariyer planına ilkokuldan başlamış başka bir ailenin yolu gün gelip psikolağa düştüğünde psikoloğun önerisi ebeveynlerin tedavi olması doğrultusunda olmuştu. Karı – koca diyalogları sıfır olduğu halde arkadaşlıklarının hemen hepsinde sorun yaşayan çocuklarındaki sorunu anlayamayanlar vardı mesela. Kendi hayatımızı yaşayacağız diyerek ergen çocuklarını şehirde yalnız bırakanlar, aynı evin içinde ayrı hayatlar yaşayanlar. Hazmolmamış, tatmin olmamış, başarılamamış, yarım kalmış ne varsa çocuğun telafi etmesini bekleyen çoğunluk. Yani bir kısım çocukla kafayı yemiş, bir kısım kendileriyle. Benim tezim; hepsinin temelinde biz ebeveynlerin kendilerimizle kafayı bozmuş olmamız yatıyor. Dudak uçuklatıcı kariyerleri olanlar da, eğitim hayatı çok başarısız geçmiş olanlar da… Özetle hepimiz aynı bokun lacivertleriyiz. De; bu çocukların günahı ne? Delirmiş anne babalarının ellerinden kendini sıyırabilenler sıyırıyorlar. Geri kalanlar da geçmişinin hangi döneminde yara var yaklaşık kırk yaşına kadar yarayı arıyorlar. Kırk yaş bunalımının popülerliği buradan ileri geliyor olsa gerek; yara bulmaca. Ha yarayı bulmakla da iş çözülmüş olmuyor tabii ki. Ya yaranı öpüp koklayıp, affedip bağrına basacak ve yoluna devam edeceksin. Ya da yarayı kaşıyıp kaşıyıp iltahaplandıracak yaranın başından ayrılamayacaksın.

Ben hangi katagoriye girerim acaba? Kırklıklar katagorisinde; öpülüp sarmalanacak yaram kalmamıştır herhalde, inşallah, maşallah. Ebeveynler katagorisideki yerimi ben değerlendiremem.

Ama kızı onsekiz, oğlu dokuz yaşına gelmiş bir anne olarak tek önerim olabilir; yalnızca çok sevin, elinizden geldiği kadarını yapın, güvende hissetmelerini sağlayın ama boğmayın. Bir de ve en önemlisi; kendinizi hırpalamayın, onların ayrı birer birey olduklarını, hayatın çok kısa olduğunu, onlar için yapmış olduğunuz her şeyi gönüllü yapıyor olduğunuzu yani ‘ben senin için saçımı süpürge ettim, yıllarımı gençliğimi harcadım’ sitemlerinin para etmediğini, etmemesinin çok normal olduğunu unutmayın. Hırpalamayın çünkü büyüdüklerinde onlar kendilerini sizin için asla hırpalamıyorlar, en azındım şahit olduğum yaşa kadar öyle oldu. Tatil mi, mümkünse yalnız gidin. Uygunsuz saatte uykunuz mu geldi, uyuyun. Biraz yalnız kalmak mı istiyorsunuz, kalın. Konuşmak, cevaplamak istemiyor musunuz, susun. Yemek pişirmek istemediğiniz gün, pişirmeyin. Toplamak istemediğiniz gün, bırakın dağınık kalsın. Ütü yapmak istemiyor musunuz, ütüsüz giydirin. Ağlamak mı istiyorsunuz, ağlayın. Yalnızca delirmeyin. Ben delirdim. Doğruyu söylemek gerekirse buna da alıştılar ama biraz zor oluyor. Iyisi mi siz delirmeyin.

Son söz olarak diyeceğim:

Bu gözlemlerimi sakın yanlış anlamayın. Her dağın karı ayrı, dağına göre. Burada paylaştıklarım yalnızca benim küçücük çevremde gözlemleyip, minnak süzgecimdem süzebildiklerim. Daha önce okuyanlar az çok bildiler zaten benim sorularının içinde boğulan hallerimi, keli olup merhemi hiç bulamayan hallerimi, çocuklarla ilgili girdiğim çıkmazlarımı, kendimi yerden alıp duvarlara vuruşlarımı… Ha bu açıklama da yalnızca gerçekten darda olan, halinden anlamamış bilememiş olduklarım içindir. Yoksa burnundan kıl aldırmayan, mükemmel insanların yazıyla herhangi bir bağ kurabilmeleri zaten mümkün değil. Biz hâlâ derdi yalnızca kendi kendisiyle, kendi derdiyle olan, basit hayatlarına anlam katmaya çalışan sayısı az azınlık olarak buradayız.

Yemin ediyorum beş kere okudum şu üstteki paragrafı! Hani pot kırmamak, herkesin gönlünü yapmaya çalışırken sıçtığı boka tüğ dikenler vardır ya işte tam o tüyü dikme evresine gelmişim. Ama silmedim. Bilmeyen, öğrenemeyen varsa tüğ dikmek nasıl olur onu da görsünler diye. Aslına bakarsanız benim kimsenin kalbi kırılmasın diye herkese nabzına göre ayrı ayrı şerbet veren ve adeta bir mikser gibi ortalığı karıştıran çok yakİİİn bir tanıdığım var: Babam. Bok ve tüğ kelimelerini içeren cümleye babamı asla dahil edemezdim çünkü babam hayatımda tanıdığım en kibar, en centilmen adamdır. Şimdi oturup burasını da toparlamaya çalışırsam iyiden iyyiye boka bulanacağım. En doğrusu ben burada kopayım.

Yağmur iyidir, tazeler. Yağmur iyidir, temizler. Yağmur camdan baktırır. Köklerin yolunu gözlediği, yaprakların çağırdığıdır. Rengi yoktur yağmurun, kokusu vardır. Yağmurun romatizma ağrısı vardır. Bir çay demlemelik hatırı vardır. ‘Yataktan çıkma’ diye fısıltısı vardır. Baharların eşlikçisi, yokluğu zor olandır yağmur. Şükürle dinlenecek sesi vardır. Şükür.

Notun Dibi: Ceviz toplayanlar için zamansız mış bu yağmurlar, civarlarında hava toparlar inşallah, amin. Kanalizasyon altyapısını tamamlamamış şerefsiz belediyeler sular altında kalsın inşallah, amin.

özgür tamşen yücedal

Reklamlar
 
Yorum yapın

Yazan: 22 Eylül 2016 in GENEL

 

yaz aşkı

screen-shot-2016-09-18-at-9-58-54-pm

Kabul edilesi değil. Anlaşılabilesi değil. Mecburcu. Boyun eğdirici. Anlamaya çalışmaktan vazgeçirici. Daha dün; okullar tatil oldu, yaz tatili başladı, çocuklar üç ay evdeler … laflarını ederken ahan da yarın sabah itibariyle, resmi olarak yaz tatili bitmiş olacak. Adına zaman dedikleri, dakikalarla ölçülen, nasıl – ne ara geçip gittiği bir türlü idrak edilemeyen şey gene çok hızlı, biz daha ne olup olmadığını anlayamadan geçip gitti. En fenası yaz aşkı yaşayanların evlere dönüşüdür, eminim. O gençler sakın üzülmesinler kış gelince bir yaz aşkı biter, gelecek yaz yeni yaz aşkı başlar. Zaten adından belli; Yaz Aşkı. Öyle ya da böyle, aşksız ya da aşklı, devrile devrile hayatlarımızdan birer yaz daha eksildi yani. Yaşayacak daha kaç yaz mevsimimiz var acaba, hiç düşündünüz mü? Düşünmeyin. Ben düşündüm çünkü… Kimse bilemez tabii ama tahminini bir hesap yapınca bile çok az kalmış geliyor insana.

Planladığım asıl paragrafımın başlangıç cümlesine gelince:

Ne yazdı be! Olan olmayan, başıma gelen gelmeyen, hayra mı hayırsıza mı yormak gerekir karar verilemeyen çok şey yaşadım bu yaz. Dün gece oturup günceme yazmaya niyetlendiğimde daha net çıktı ortaya çok oldukları. Ortaya çıkan netlik karşısında da kalakaldım ve yazmaktan vazgeçtim. Burada da yazmayacağım, korkmayın. Ben korkmuyorum. Tümünü yaşamam gerekiyor muş demek. Başıma gelecekleri var mış. Özet gene aynı: Her şeyin başı sağlık. Sağlık olsun, gönüller hoş olsun. Her şey biter.

Derken derken sonbahara girişi dün sabah marketteki seramoniyle başlattım, eksik gedik tamamladım. Okula gidip Ouzun dolabına kırtasiye yerleştirmek onun ardın da yemek pişirmek geldi. Ne kadar heyecan verici, değil mi!!! Lakîn bu sabahın erken saatlerinde başlayıp akşamüzerine kadar süren kuaför buluşmam efsaneydi. Orada geçirdiğim süreyi bir kadın olarak şehirden uzak geçirdiğim üç ayda fiziksel görüntümün ne noktaya gelmiş olduğu tahmin edebilin diye yazdım. Çıktığımda ki haliyet i ruhiyeyemi anlatacak tek cümle ‘Kendime yabancılaştım.’ . Amannn insanoğlu her şeye alışıyor, alışırım. Yaşanan çok şey kesilen saçlarımla beraber geçmişte kaldılar. Kuaför & Kadın ilişkisi kadar derin, sadakatli, samimi başka bir ilişki türü var mıdır? Sanmıyorum. Benim bir de rutin kontrollerimi yapan Burak Hoca ve Türker Hoca’yla aramda benzer ilişkiler var, o kadar. Diğerleri hep menfaati. Kabul.

Bu kabulleniş alışmalar, vardır bir hayrı demelerle iyiden iyiye yaydım götü. Fena da olmadı. Kafası rahatlıyor insanın valla. Okuyacağım kitaplarda adeta sıraya girmiş hazır olmamı bekler gibi ardı sıra dizilince taşlar yerine oturuyor. Misal; ‘Ömrümden Uzun İdeallerim Var’ ( Suna Kıraç ) ilk sıradaydı, yolumu açtı. Ardından gelen ‘Herkes Kendi Hayatının Kahramanı’ ( Gülcan Özer ) biraz oyaladı. Durun asıl bomba şimdi elimde olan kitap ‘Tanrı’nın Formülü’ ( Jose Rodrigues Dos Santos ). Giriş bölümünü Feyza’ya okuduğumda, ki kendisi yakın arkadaşım olur, ondan gelen tepki ‘Aman aman okuma annem sen bu kitabı, okuma’ oldu. Kafamın karışacağından korkmuş olmalı. Büyük büyük sorular, büyük büyük cevaplar. Henüz yarısına gelmek üzereyim ve yazılanların çoğunun bir kez daha üzerinden geçiyorum. Buraya kadar her yazılan şahaneydi, merak heyecanla okuyorum.

Sonbahar hayatlarımıza bahar gibi gelsin dilerim. Tüm çocuklara zihin açıklığı, eğitmenlere sabır, velilere güç kuvvet, kırtasiyecilere insaf dilerim. Büyüyecekler bu çocuklar da tıpkı bizler gibi. Ve bizler de ana-babalarımız gibi ‘Büyüdükçe dertleri de büyüyor.’ diyeceğiz. O sebeple ne bugünkü sorunları büyütmenin ne de henüz zamanı gelmeden geleceği dert etmenin anlamı yok. Rahat olmak lazım. Rahatlayın.

Bu defayı kısa bir merhaba kabul edin lütfen. Çünkü; gerçekten yalnızca kısa bir merhabaydı.

Eyvallah!

özgür tamşen yücedal

 
2 Yorum

Yazan: 18 Eylül 2016 in GÜNLÜK, GENEL

 
 
%d blogcu bunu beğendi: