RSS

Aylık arşivler: Mart 2011

SAVAŞ VE ÇOCUKLAR

     Kapitalist düzenin pençesinde, savaşın içinde yaşanan hayatlar.Büyük Orta Doğu Projesi neydi şimdi anlaşıldı. Bir ateş topu olup çıktı, Ortadoğu. Bu domino taşının ilk hamlasi için parmağını oynatanlar KİMLER? Kurtarıcı rolünde bölgeye girenler KİMLER? Asıl üzüntü verici olansa; bu kadar ülke var; Müslüman Kardeş diye geçinen. Bir araya gelip tek güç olamadılar.  Ve  dünyanın kurtarıcısı tekrar sahnede Amerika…

 

    Gözlerini iktidar ve para hırsı bürümüş olan liderleri gördükçe insanlık adına utanç duyuyorum. Varoluş sebeplerini unutmuş, insanlıktan çıkmışlar. Bir lider nasıl olurda halkının bunları yaşamasına izin verebilir, aklım almıyor. Beynimi kemirense tek bir fotoğraf var. Bomba sesleri, çığlıklar, kan, vahşet içinde çocuklarını korumaya çalışan anneler. Ruhlarını ve geleceklerini kaybeden çocuklar. Düşünsenize çocukluklarına dair hatırlayacakları, asla silinemeyecek sesleri, görüntüleri. Bir savaşta çocuklar nasıl taraf olabilirler ki? Kendilerini koruyamayan, kolay hedefler.

     Çocuklarıma izlettirmeyi bırakın ben bile izleyemiyorum  haberlerde ki görüntüleri…Çünkü; bir anda sığınaktaki anne oluveriyorum. Bana güvenen çocuğumun tanıklık etmek zorunda kalacağı çaresizliğim, korkularım sıkıştırıyor yüreğimi.

      Çocukların uğrunda savaşacakları tek şey şeker olmalı. Çocukların kirlenmemiş daha doğrusu kirletilmemiş beyinleri, bu olup biteni nasıl anlayabilir ki? Bu savaşlar onların savaşları değiller.

       Çocukların hayallerine, oyunlarına, düşmanı sokan, istemeden büyümelerine sebep olan gözü kararmış bütün güçlere lanet olsun. Gözlerinden kan kırmızısı , kulaklarından çığlık seslerinin silinmemesini diliyorum.
 Diliyorum ki savaşın içindeki bütün çocukları melekler korusun. Gözlerine muhteşem masallar, kulaklarına eşsiz melodiler fısıldasınlar. Yeryüzünde yaşayan bütün kadın ve çocukların dualarını kattıkları nefeslerini onlara taşısınlar.

        Savaşların son bulduğu, yaşanabilir bir dünya hayali kurmaya devam edelim. Ellerimiz birgün birleşecek emin olun.
 

                                                ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

 
Yorum yapın

Yazan: 30 Mart 2011 in GENEL

 

BOLT GELDİ HOŞGELDİ

 

Şu an yaşadığımız eve taşınma planlarının arasına, belki de ilk    sırasına, köpek alma fikri gelip oturmuştu, bile. Kelimenin tam anlamıyla kanımın son damlasına kadar mücadele ettim alınmaması için. Çünkü; benim için köpek ya da beslenecek herhangi bir hayvan; özenle bakılması gereken bir emanet, eklenen  sorumluluklar,  yeni bir ilişki demekti. Otuzlu yaşların başından itibaren yeni ilişkilere sıcak bakmamaya daha doğrusu tanıma, alışma, anlama safhalarına gücü kalmamaya başlamış biri için zor bir karardı. Ama bu kadar derinine inerek içimdekileri döksem Erdo ne derdi acaba? İnce hesap plan adamı olmadığı için…

Anlaşılacağı üzere, eniştenin de desteğiyle bir sabah hayatımıza girdi, Bolt. Uzun yoldan; Bursa’da bir çiftlikten gelmişti. Ufacık, muhtaç, çaresiz ve hastaydı. Veteriner hekimin teşhisi ”çiftlik hastalığı” kapmış olduğuydu. Hemen agumentin antibiyotikler, damlalar, haplar; tedavi başladı. Ben demiştim demek istemiyordum ama demiştim.

Kulübesi; Bolt gelmeden çok önce gelmişti. İlk gece sabahı sabah ettik tahmin edersiniz. Elif bir türlü uyumaz, Oğuz ilk günden kıskançlık krizlerinde kucağımdan inmez, Erdo’nun eli ayağına dolanmış…Neyse bir yerlerde okumuştum, annelerinin kokusuyla uyumaya alışık olduklarından kulübeye üzerine vücut kokusu sinmiş giyisi konulmasını tavsiye ediyorlardı. Bebeklerde de yataklarına alıştırma döneminde; annenin tişörtünü sereriz ya yatağına, o hesap. Benim bir tişörtümü yaydık altına, sabaha kadar nöbet tuttuk kapının önünde.

Uzak ve ilgisiz durmaya çalışıyordum ama bir de bana sorun. Geceleri gizli gizli kalkıp kontrol ediyordum. Kısa zamanda kendini toparladı ve alıştı. Hem de bahçedeki klima ve aydınlatma kablolarına, çam ağaçlarına, benim gözüm gibi baktığım sarmaşık gülüme tabiki bahçedeki terliklere maksimum zararı verebilecek kadar…Tamamen kontrolden çıktı. Evvelallah elbirliğiyle şımartabileceğimiz kadar şımartmıştık. Bolt artık kontrolden çıkmıştı.

Havalar soğuyunca sabahları kalkıp beslemek, ihtiyaçlarını karşılayabilmesi için gezdirmek, rutini akşam işten gelincede tekrarlıyor olmak Erdo’ya zor gelmeye başladı. Köpek alınmasını en çok isteyen Elif Hanım yok ortalıklarda, enişte desen evinde keyfinde, kaldı hepsi bizimkinin başına.Söylemek istemiyorum ama ”ben demiştim”. Hayvan sevgisi ayrı bakmak ayrı çünkü. Şimdi eğitimde; Bolt. Bakalım döndüğünde neler olacak? Laf aramızda çok özledim.

ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL


 
Yorum yapın

Yazan: 29 Mart 2011 in ÇOCUKLAR, GÜNLÜK

 

MOR ÇATILAR

Bazen en kolay kaçışı kendini kandırarak bulur insan. Aslında yaşadığı şeyin, daha doğrusu maruz kaldığı şeyin o kadar farkındadır ki… Psikolojik şiddet… Bir çok kadın ve de çocuk yaşıyor. Çocuklar, ergenlik çağına gelip, kendilerini bilene kadar neler olup bittiğinin farkında olmuyorlar. Önlerindeki  rol-model tektir çünkü. Kıyaslama yapacak yaşa ya da imkanlara sahip olduklarında anlayabiliyorlar onlara karşı davranış, söylem şeklinin yanlış olduğunu. Herbiride farklı farklı yaralar alıyorlar; bütün hayatlarını etkileyen.

Ama kadınların büyük çoğunluğu farkındalar. Bu cinsel ve duygusal ilişkide yaşanan pasif, boyun eğen taraf olma durumuna son verecek çözüm kimi zaman o kadar uzak ya da imkansız geliyorlar ki. Herkes kendince bir kılıfa uyduruveriyor. Böylece kendi kendini kandırma başlamış oluyor. Genelde  söylenen ”iyi tarafları o kadar ağır basıyor ki, kötü yanlarını kapatıyor”. Kötü yanların en hafif olanları aşağılama, küfür, ilgisizlik, bencilliğin uç noktaları… Bunlar kendi aralarında da farklı biçimlerde olabiliyor. Hele bencilliğin öyle uç noktalarda olanlarına şahit oldum ki, inanamadım. Hatta aklın alamayacağını söyleyim; bu davranışlara maruz kalmak; üstüne üstlük sebep olmuş olmakla suçlanmak. Yani; haketmiş olmakla. Düşünün ki o kadar şişmiş bir ego var karşınızda. Demezler mi adama ”Sen kimsin nesin kardeşim? Bu ne cüret. Orada bi dur bakalım.”

Eskiden; o adamlara karşı feci bir öfke dalgası yükselirdi içimde. Şimdi mi? Hayır birşey hissetmiyorum. Anladığım kadarıyla; zamanla herşey öylesine kemikleşmiş oluyor ki;  alan memnun satan memnun durumuna geliniyor. Hani aldatma içinde derler ya bir kere affettin mi, tamam tekrarı mutlaka olur diye. Küfürü de, aşağılanmayı da bir kere kabul ettiler mi,  dozu gittikçe artıyor.

Erkekler egoları yükseldikçe kendi ruh durumuna hizmet edecek bir hediye olarak görmeye başlıyor kadını. Bunu hakedecek ne yapıyorum ya da yapmalıyıma hiç kafa yormuyor bile. Ben sevginin ya da paylaşımın hiçbir türünün (çocuk sevgisi hariç) emeksiz ve tek taraflı olamayacağına inananlardan olduğum için anlayamıyorum. Adam eve gelir ağzını lütfen açar. Açtığında da hayırlı bir laf çıkmaz. Evde genel ya da çocuklara karşı sorumluluklar konusunda paylaşım söz konusu bile olamaz. Geçimi sağlayanın kim olduğundan söz etmiyorum. Çünkü; eğer karakterinde varsa evde herkes çalışıyor da olsa birşey değişmiyor, yapacağını yapıyor, söylüyorlar. Tüm dünya evin erkeğinin etrafında dönüyor ya…

Yaşayan bilir diyenleriniz vardır. Çok haklısınız. Maddi manevi destek olabilecek bir aile, gölgesine sığınılabilecek sosyal güvence olmayınca. Büyüme çağında ki çocuklar, yalnızlık korkusu, alışkanlıklar da olunca herşey çok ama çok zorlaşıyordur. Ama; ben bu gidişe sadece içindeki sesi dinleyerek ve birkaç  dostunun manevi desteğiyle kendine yepyeni hayat kurmuş kadınları da çok gördüm. Bıçağın kemiğe dayandığı o anlardan birinde karar verdiklerini söylediler. O andan sonra da hiçbirşey, hiç kimse döndüremedi onları yollarından. Karı ve kocanın taraf olduğu iç savaşa son verebildiler.

Bu yaşamımızda hiç kimse hiçbir güç kaybedilen sağlığı, zamanı, gençliği  bize geri veremez. Zaman zamanda olsa kendimizle başbaşa kalarak bunu hatırlamakta yarar var diye düşünüyorum. Sevgiyle kalın.

     ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

  1. Read the rest of this entry »

 
Yorum yapın

Yazan: 27 Mart 2011 in GENEL, KADIN & ERKEK

 

BİLGİSAYAR OYUNLARIIIIIIII

   Hemen hemen her akşam, iş dönüşü yaşadığımız bir rutin var. Oğlum Oğuz’la ortalama yarım saat kadar bilgisayar oyunu oynamak. Babasına ”hoşgeldin” demesiyle sürecin başladığını  küçücük kafası o kadar kanıksamış ki; gün içinde her ” Hoşgeldin ” dediğinde bilgisayar oynamaya  başlayacağımızı zannediyor. Geçen sabah babasını ” Hoşgeldin baba ” diyerek uyandırdı, elinde bilgisayarla…

  Neyse; bu oyunların çocuklara ne gibi faydaları olduğunu tam olarak bilmiyorum. Ama ben kendi zekamdan şüphe eder duruma geldim. Bu zeka ve beceri kategorilerindeki oyunları kaç yaşındaki çocuklar oynuyorlar allah aşkına? Bazı oyuncaklardan söz etmiyorum bile. Geçen Vilo (anneannesi) bir robot hediye etti. Oyuncağın kutusunun üzerinde  5 yaş için yazıyordu, biri 35 ve biri 40 yaşında iki kişi oturduk başına; çözebilene aşkolsun. En sonunda çekildim bi köşeye hakkından geldim ama tekrar bozup yapmaya cesaretimiz yok.

   Bilgisayar oyunlarına gelince; kaç kere hırs yapıp çocuklar uyuduktan sonra devam edeyim dedim. Sonunda pes ettim. Bir kere insan ne kadar zaman geçirebilir ki bu deli makinesinin başında? Çocukcağız da anlamış olacak ki halimi; debelenmeye başladığım an ” Boşver anne başka oyun deneyelim ” diyor. En nihayetinde becerebildiğimiz bir kaç oyun belirledik, onları oynuyoruz. Onlar da yabana atılacak oyunlar değil, yanlış anlamayın…

   Anlaşılacağı üzere Oğuz boyama, puzle gibi oyunları sevmiyor, maalesef. Beni oturtuyor bilgisayarın başına alengirli ne varsa onları seçtirip mücadelemi izliyor. Hah bak almış eline yine  bilgisayarı geliyor… Hadi bana kolay gelsin!!!

                                              ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

 
Yorum yapın

Yazan: 26 Mart 2011 in ÇOCUKLAR, GÜNLÜK

 

>BAHAR GELDİ

>   Bahar geldi… Düşecek cemre kalmadı bildiğim kadarıyla. Havanın verdiği coşkuyla, eve dönerken balık aldım. Eve girer girmez; Oğuz’u da hazırlayıp hemen bahçeye çıktım. İlk olarak; geçen kış ektiğim lale ve sümbülleri selamlayıp hatırlarını sorduk. Saksılarını özenle, mutfaktan görebileceğimiz şekilde yerleştirdik. Kış boyunca sera görevi gören yaz mutfağındaki çiçekliği de dışarıya çıkarttık. Tomurcuklanan, dallanıp budaklanan yapraklar heyecan verdi bana. Gün içinde Belgin’nin mutfak masasında bu yılda tekrar açan laleyi severken hissettiğimiz gibi… Umut için işaretleri izlemeye devam.

             Bu tablodaki bahçe keyfine, zeytin ağacının dibine kakasını yaparak çıkartan köpeğimiz Bolt’la, vileda işini abartıp kovasını da kenara attıktan sonra havuz suyunu kullanarak ahşap tüm yüzeyleri (sandalyeler dahil) silmeye çalışan Oğuz’la çığlık kıyamet mücadele eden Diloş’u  eklemek zorundayım. Erdo’yla Elif’te gelince şenlik tam oldu. Bu arada dip not; Elif hanımın keyfi yerindeydi. O kadar ki sofrayı bile kurdu; bardaklar gene yoktu ama olsun.

             Yemekten önce Bolt kulübesine dönmüştü. Oğuz’un ise çoraplarına kadar ıslanmış olan tüm üstü başı değiştirilmişti. Sofradaki tatlı keyfe eşlik eden yorgunlukta vardı, anlayacağınız. Ama yemek sonrası biralara eşlik eden  puro ve sigaranın dumanıyla uçup gidiverdi, yorgunluk.

             Her ne kadar bahçede kızartılmış olursa olsun üzerimize sinen koku sebebiyle herkesler duşa uygulamasından sonra gün çay keyfiyle biter diye bekliyordum. Taaki uyku öncesi Oğuz’dan ”ben kiminle yatacağım?”, ”Elif beni odasına almıyor” nidaları yükselene kadar. Mızmızlığının son noktası, bende başlayan, engel olamadığım gülme kriziydi. Öyle laflar ediyor ki velet, elimi kolumu bağlıyor. Krizi bitirip kesin suskunluğa dönüştüren  şey ise tam uykuya dalacağı sırada birden ayılarak ”ama daha corn flakes yiyecektim” demesi oldu. Bu günleri özleyeceğiz, düşünebiliyormusunuz?

                                                                                                            ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

 
Yorum yapın

Yazan: 17 Mart 2011 in GÜNLÜK, GENEL

 

GÜNLERDEN PAZARDI

 

  Gözlerimi açtığımda, güneş yeni güne uyanıyordu. Ev buz gibiydi. İlk, dün sandalyenin üzerine atıverdiğim paltom çarptı gözüme. Fitilli kadife pantalonumun üzerine bir kazak giydim. Yüzümü bile yıkamadan, sandalyenin üzerinden paltomu alıp çıktım evden. Sahildeki çay bahçesine doğru yürürken kaldırımdaki simitçiden bir simit aldım. Çay bahçesinde sabah mahmurluğunu üzerinden atamamış çaycı ve bir garson vardı, yalnızca. Boş masalardan bir sandalye çektim. Sandalyenin üzerindeki çiğin oluşturduğu ıslaklığı boşverip oturuverdim öylece. Ocaktaki çayın kokusunu alabiliyordum. Hiç konuşmadan bir çay işaret ettim elimle. Bir lokma simit koparttım. Boğazıma takılan simidin imdadına, daha demini tam almamış çay yetişti. Sonra elimi paltomun cebine atıp sigara paketini çıkarttım. İlk nefesini derince çektim içime.

   Uyandığımdan beri annemi düşünüyordum. Ellerindeki yaraları hiç kapanmayan annemi. Çok az konuşurdu annem. Hep koşturmacası vardı. Sabahları herkezden önce uyanır, sobayı yakıp üzerine çayı koyduktan sonra paltosu ve eşarbını kapar düşerdi yollara. Evlere temizliğe giderdi. Hiç yüksünmeden yıllarca temizleyip durdu başkalarının evlerini. Akşamları pazarın önünden geçerken almış olduğu, iki parça sebze ve bakkaldan aldığı ekmekle dönerdi. Evdeki mesaisi başlardı. Pişirir, kurar, toplar, yıkardı. Az konuşurdu annem…Merak ederdim yastığa başını koyduğunda aklından geçenleri…

   Birgün güleryüz, şefkat görmediği kocası öldüğünde hiç ağlamamıştı, annem. Bir damla gözyaşı dökmemişti, ardından. Bilirdim ama, ağlardı annem; ateşlendiğim geceler başımda çok görmüştüm ağladığını. Biriktirdiği tüm gözyaşları akardı gözlerinden; bana birşey olduğu vakit. Ama ben çok ağladım annem öldüğünde, o suskunluğuyla. Ellerindeki yaraları kapanmadan, gün yüzü göremeden, yaşayamadan ölmüştü annem. Biriktirdiğim tüm gözyaşlarım akıp gittiler.

Ne için gelmişti annem bu dünyaya? Sadece nefes alabildiği bu dünyaya tek geliş sebebi ben miydim?

   Okudum, birşekilde kurtardım kendimi. Devlet memuru olarak çalışıyorum. Nefes alıyorum ama yaşıyor muyum? Benim sebebim ne bilmiyorum. Ama gözyaşları biriktiriyorum içimde. Kim için onuda bilmiyorum.
Birden irkiliverdim. Ayağımın dibinde miyavlayan kedinin sesiyle. Kalan simit parçasınıda ona verdim. Bir bardak çay daha işaret ettim garsona. Gözlerimi kamaştırıyordu yaprakların arasından artık kendini iyice gösteren güneş. Çayımı yudumlarken bir sigara daha yaktım…

ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

 

SENİ ÇOK SEVİYORUM ANNEM

Yağmur yağıyor. Mutfak camındayım. Nasıl üşüdüğümü

bilemezsin. Menekşelerim çiçek vermiyor artık anne.

Söylediğin gibi hep dibinden su verdim ama…

şimdi telefon açsam sana, sesini duymak da yetmiyor ki.

Hep aynı cümleler; “Babamlar nasıl, ilacını aldın mı?”

Nedenini bilmediğim bir ağlamak var içimde.

Bir yerlere sığdıramıyorum yüreğimi. Bazen mutfakta

dalıp giderdin yemek yaparken, tahta kaşıkla

tencerenin başında öylece ne düşünürdün acaba?

özlemek çok fena anne. Anlamak seni; daha da fena…

Omuzlarım ağrıyarak uyanıyorum sabahları.

Benim kızımın omuzlarımı ovmasına daha çok var.

Gittikçe sana mı benziyorum ben, ya da

“Annenin kaderi kıza” dedikleri doğru mu?

“Baban eskitir her şeyi kızım” demiştin bir kez,

anlamamışım meğer, eskiyormuş anneciğim.

Omzunu ovacak kalmıyormuş meğer aynı evin içinde.

şimdi duysan bunları ne üzülürsün; mutsuz mu kızım diye,

çoktan kendinden vazgeçmiş bir sesle. Mutsuz değilim de anne,

yağmura ve mutfağımdaki kedere çare bulamıyorum.

Evimi topluyor, toz alıyor, patlıcan kızartıyor,

televizyon seyrediyor, akşam çalan kapıyı açıyorum,

açtığımı gören olmuyor.

Pişirdiğim yeniyor da, güzel olmuş denmiyor.

çay demleniyor, demleniyor, demleniyor…

Kederim mutfağımın her yerine yerleşiyor.

Ah nasıl eskiyor her şey anne, nasıl eskiyor.

Eskilerimi de atmaya kıyamıyorum. Seni çok özlüyorum.

Bana yasakladığın bahçeler, sana da mı uzaktı hep?

Gidemeyişine ağladın mı sende? Ne zaman eskiyor sevgiler?

ödenen bedellerin acısı geçince mi? işte böyle,

kalbimde bir acı. şarkılar seni söyler.

iclal AYDIN

Hakkında yazacak şey o kadar çok ki…Ama kalemimin ucuna dizemedim, anneciğim. Benimde; ocak başında elimde tahta kaşık seni düşündüğüm çok olmuştur. Ağzımda da seninki gibi yandan çarklı tüttürdüğüm sigaram. Bizim çiçeklerimizin hiç solmaması, duygularımızın eskimemesi dileğiyle… Doğum günün kutlu olsun Vilocuğum!

                                          ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

 
Yorum yapın

Yazan: 13 Mart 2011 in GENEL

 
 
%d blogcu bunu beğendi: