RSS

Günlük arşivler: 17 Mart 2011

>BAHAR GELDİ

>   Bahar geldi… Düşecek cemre kalmadı bildiğim kadarıyla. Havanın verdiği coşkuyla, eve dönerken balık aldım. Eve girer girmez; Oğuz’u da hazırlayıp hemen bahçeye çıktım. İlk olarak; geçen kış ektiğim lale ve sümbülleri selamlayıp hatırlarını sorduk. Saksılarını özenle, mutfaktan görebileceğimiz şekilde yerleştirdik. Kış boyunca sera görevi gören yaz mutfağındaki çiçekliği de dışarıya çıkarttık. Tomurcuklanan, dallanıp budaklanan yapraklar heyecan verdi bana. Gün içinde Belgin’nin mutfak masasında bu yılda tekrar açan laleyi severken hissettiğimiz gibi… Umut için işaretleri izlemeye devam.

             Bu tablodaki bahçe keyfine, zeytin ağacının dibine kakasını yaparak çıkartan köpeğimiz Bolt’la, vileda işini abartıp kovasını da kenara attıktan sonra havuz suyunu kullanarak ahşap tüm yüzeyleri (sandalyeler dahil) silmeye çalışan Oğuz’la çığlık kıyamet mücadele eden Diloş’u  eklemek zorundayım. Erdo’yla Elif’te gelince şenlik tam oldu. Bu arada dip not; Elif hanımın keyfi yerindeydi. O kadar ki sofrayı bile kurdu; bardaklar gene yoktu ama olsun.

             Yemekten önce Bolt kulübesine dönmüştü. Oğuz’un ise çoraplarına kadar ıslanmış olan tüm üstü başı değiştirilmişti. Sofradaki tatlı keyfe eşlik eden yorgunlukta vardı, anlayacağınız. Ama yemek sonrası biralara eşlik eden  puro ve sigaranın dumanıyla uçup gidiverdi, yorgunluk.

             Her ne kadar bahçede kızartılmış olursa olsun üzerimize sinen koku sebebiyle herkesler duşa uygulamasından sonra gün çay keyfiyle biter diye bekliyordum. Taaki uyku öncesi Oğuz’dan ”ben kiminle yatacağım?”, ”Elif beni odasına almıyor” nidaları yükselene kadar. Mızmızlığının son noktası, bende başlayan, engel olamadığım gülme kriziydi. Öyle laflar ediyor ki velet, elimi kolumu bağlıyor. Krizi bitirip kesin suskunluğa dönüştüren  şey ise tam uykuya dalacağı sırada birden ayılarak ”ama daha corn flakes yiyecektim” demesi oldu. Bu günleri özleyeceğiz, düşünebiliyormusunuz?

                                                                                                            ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

Reklamlar
 
Yorum yapın

Yazan: 17 Mart 2011 in GÜNLÜK, GENEL

 

GÜNLERDEN PAZARDI

 

  Gözlerimi açtığımda, güneş yeni güne uyanıyordu. Ev buz gibiydi. İlk, dün sandalyenin üzerine atıverdiğim paltom çarptı gözüme. Fitilli kadife pantalonumun üzerine bir kazak giydim. Yüzümü bile yıkamadan, sandalyenin üzerinden paltomu alıp çıktım evden. Sahildeki çay bahçesine doğru yürürken kaldırımdaki simitçiden bir simit aldım. Çay bahçesinde sabah mahmurluğunu üzerinden atamamış çaycı ve bir garson vardı, yalnızca. Boş masalardan bir sandalye çektim. Sandalyenin üzerindeki çiğin oluşturduğu ıslaklığı boşverip oturuverdim öylece. Ocaktaki çayın kokusunu alabiliyordum. Hiç konuşmadan bir çay işaret ettim elimle. Bir lokma simit koparttım. Boğazıma takılan simidin imdadına, daha demini tam almamış çay yetişti. Sonra elimi paltomun cebine atıp sigara paketini çıkarttım. İlk nefesini derince çektim içime.

   Uyandığımdan beri annemi düşünüyordum. Ellerindeki yaraları hiç kapanmayan annemi. Çok az konuşurdu annem. Hep koşturmacası vardı. Sabahları herkezden önce uyanır, sobayı yakıp üzerine çayı koyduktan sonra paltosu ve eşarbını kapar düşerdi yollara. Evlere temizliğe giderdi. Hiç yüksünmeden yıllarca temizleyip durdu başkalarının evlerini. Akşamları pazarın önünden geçerken almış olduğu, iki parça sebze ve bakkaldan aldığı ekmekle dönerdi. Evdeki mesaisi başlardı. Pişirir, kurar, toplar, yıkardı. Az konuşurdu annem…Merak ederdim yastığa başını koyduğunda aklından geçenleri…

   Birgün güleryüz, şefkat görmediği kocası öldüğünde hiç ağlamamıştı, annem. Bir damla gözyaşı dökmemişti, ardından. Bilirdim ama, ağlardı annem; ateşlendiğim geceler başımda çok görmüştüm ağladığını. Biriktirdiği tüm gözyaşları akardı gözlerinden; bana birşey olduğu vakit. Ama ben çok ağladım annem öldüğünde, o suskunluğuyla. Ellerindeki yaraları kapanmadan, gün yüzü göremeden, yaşayamadan ölmüştü annem. Biriktirdiğim tüm gözyaşlarım akıp gittiler.

Ne için gelmişti annem bu dünyaya? Sadece nefes alabildiği bu dünyaya tek geliş sebebi ben miydim?

   Okudum, birşekilde kurtardım kendimi. Devlet memuru olarak çalışıyorum. Nefes alıyorum ama yaşıyor muyum? Benim sebebim ne bilmiyorum. Ama gözyaşları biriktiriyorum içimde. Kim için onuda bilmiyorum.
Birden irkiliverdim. Ayağımın dibinde miyavlayan kedinin sesiyle. Kalan simit parçasınıda ona verdim. Bir bardak çay daha işaret ettim garsona. Gözlerimi kamaştırıyordu yaprakların arasından artık kendini iyice gösteren güneş. Çayımı yudumlarken bir sigara daha yaktım…

ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

 
 
%d blogcu bunu beğendi: