RSS

Günlük arşivler: 04 Ekim 2011

HERKES GİDER Mİ? 4

Sensiz sabahlara uyanıyorum. Yüreğimi taşıyamacağımı zannediyorum. Çok yalnızım, kadınım.( Nesrin ) Sen giderken beni esir alan öfke de gitti yapayalnız kaldım. Kocaman bir suskunluk kaldı, geride. Sabahları hazırlanırken dinlediğim radyo bile suskun artık. Seni ve senli günleri hatırlatan hiçbir şeye tahammülüm yok.

Ofiste çalışırken, Çevremdeki tüm sesler susmuş, tüm renkler silinmişte hareket eden sadece bedenim-miş gibi geliyor. Bu sessizlik hapsetti beni. Bazı anlar birşey oluyor; birden seni iş yerinde çalışıyor sanıyorum, elim telefona gidiyor. Akşam mesai bitince eve dönecekmişim sanıyorum. Seni, bizi ne kadar çok ertelemişim , Nesrin. Aklıma düştüğün anlarda seni arayıp özlediğimi söyleseydim. Çiçekçinin önünden geçerken, trafiği boşverip kapsaydım bir demet çiçek. Rüzgar saçlarında dolanırken yüzümü sürüp, sarılsaydım doyasıya. Ertelemelerin böyle bir son hazırlayabileceğini bilemediğim, sahip olduğumuzun ne kadar özel olduğunu unuttuğum için affet beni.

Arkadaşlarım bıkıp usanmadan arıyorlar. Senin evde olduğunu, olacağını bildiğim akşamlar; ne kadar çekici gelirdi, bir kadeh atmalar, erkek erkeğe sohbetler. Sen benim ne kadar çok şeyim-mişsin. İçimde ne kadar çokmuşsun ki sen gittiğinden beri, anlamsız kaldı, herşey.

Nedensiz uyanıp, usul usul ağlıyorum, geceleri. Korkulu rüyalardan uyandığımda; masallar, ninnilerle annemin dizlerinde uykuya daldığım çocukluk gecelerimi özledim. Yitirilmemiş şansları, kirletilmemiş, nasır tutmamış duyguları, yürek titremelerini…Tekrar annemin dizlerinde yatan o çocuk kadar yolun başında olabilmeyi ne çok istiyorum bir bilsen.

Ben herşey yolunda zannederken daha doğrusu öyleymiş gibi yaparken; anlatmaya çalışmaktan vazgeçmedin. Ne zaman ”nefes alamıyorum” dedin. İşte o an durdu herşey. O andan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Kim bilebilirdi ki; ikimiz içinde birer başlangıç cümlesi olacağını. Evet, başlangıç. Ne kadar sancılı olsa da…Cebimizde ağırlık yapan herşeyi boşaltıp, yanımıza yalnızca zaman içinde biriktirdiğimiz masallarımızı alarak yola çıkma vakti.

Şimdi nerede, ne yapıyorsun, acaba? Uzun zamandır ertelediğin yolculuktasın. Güneş senin için tekrar doğmaya başlamıştır, umarım. Her zaman dediğin gibi; zaman, zamanla geçecek. Zaman benide iyileştirecek. Seni hatırlatan herşeye, herkese tebessümle bakabileceğim, günü geldiğinde.

ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

Reklamlar
 

HERKES GİDER Mİ? 3

   Nesrin:

   Çay molasından sonra tekrar yola koyuldum. Çok önceleri okuduğum bir biyografide, kadının yaşadığı her dönemi bir film, kendisinide başrol oyuncusu olarak gördüğünü okumuştum. Bu şekilde herşeyin üstesinden daha kolay gelebildiğini yazmıştı. Herşey bir film gibi; başlıyor ve bitiyor.Yolculuğumun başlangıcından beri ben de bir filmin içinde gibiyim. Yazanın da, yönetinin de, oynayanının da ben olduğum bir film. Bu düşünceler içinde birkaç saat daha araba kullandıktan, virajlarda, batmaya hazırlanan güneşle saklanbaç oynadıktan sonra girişinde sağlı sollu zeytin ağaçlarının olduğu bir köye geldim. Deniz kenarına giden yolu takip ettim.

   Yanından geçtiğim yabancının, tarif ettiği pansiyonun önüne parkettim arabayı. Beyaz boyalı, üç katlı bir binaydı. Pansiyonun önündeki tahta iskemlede, orta yaş üstü bir adam oturuyordu. Ben arabadan inerken ayağa kalkıp yanıma gelerek, güleç yüzüyle selam verdi. Adının Pakize olduğunu sonradan öğrendiğim eşiyle beraber, ufak el çantamla odama çıkana kadar eşlik ettiler, bana.

   Oda mis gibi badana kokuyordu. Odada; çift kişilik bir yatak, ufak bir gömme dolap ve bir masayla sandalye vardı.Uçlarında dantel oyası olan keten perdelerden akşam güneşi sızıyordu. Hemen bir duş alıp kendimi yatağa atmak için sabırsızlanıyordum.

Uyandığımda hava kararmıştı. Karnım açlıktan adeta zil çalıyordu. Giyinip aşağıya indim. Binayla deniz arasına konan altı masa vardı. Etrafı, uzun beyaz, ağaç dallarına dolanmış kabloya eklenmiş olan ampuller aydınlatıyorlardı. Diğer masalar yemeğe çoktan başlamışlardı. Pakize Hanım’ın eşi Mahmut Bey, saygıyla yanıma yaklaşarak menüde bulunan yemekleri sıraladı. Benim içinde uygun olduğunu söylememden sonra mutfağa doğru yöneldi.

   Bardağımdaki buzların üzerlerine döktüğüm rakıyla buluşmalarını izlerken mest olmuştum, hele o anason kokusu, yok mu. İlk yudumu alırken diğer masalara şöyle bir göz attım. Yaşlı bir çiftin masasında bir haraket vardı. Adam elindeki şalı  eşinin omuzlarına yerleştirdikten sonra kalkmasına yardım etti. Eşinin kolunu tutup özenle kendi kolunun arasına yerleştirdikten sonra ”iyi geceler” dileyerek, ağır adımlarla pansiyona doğru yöneldiler. Diğer masada ki çift çocuklarını henüz uyutmuş pusete yerleştirmiş, sessizce konuşuyor, gülümsüyorlardı. Muhabbet onlar için yeni başlıyordu.

   İkinci kadehe geçmiş, dalmıştım ki bir ud sesi çalındı; çakıl taşlarına vuran suyun sesiyle dolmuş olan kulaklarıma. Daha güzel hiçbir şey eşlik edemezdi, masamdaki kadehim ve geceme…

   Odaya çıkıp yastığa kafamı koyduğumda ilk defa Ahmet’in o an ne yaptığını düşünmüştüm. Ayrılma kararı arifesinde de, sonrasında da O’nun içinde iyi olanı dilemiştim, hep. İkimizin içinde de bizi peşinden sürükleyebilecek, devam edebilmek için ihtiyacımız olan, istek kalmamıştı. Hiçbir zaman evliliğin standartları  olduğuna, belli kalıplar içinde yaşanılması gerektiğine inanmamıştım, zaten. Ama yaşadığını hissedebilmeliydi, insan. Benimkiler kadar Ahmet’in de, yaşadığını hissedemeden geçirmiş olduğu günler için üzülüyordum. Umuyorum ki; O’da silkelenir ve tekrar nefes almaya başlar.

   Sabah gözlerimi açtığımda, tekrar filmin başrol oyuncusuydum. Demli çay ve tatlı sohpetin eşlik ettiği kahvaltıdan sonra Mahmut Bey ve Pakize Hanım’la vedalaşarak yola koyuldum.

ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

 
 
%d blogcu bunu beğendi: