RSS

Etiket arşivi: çocuklar

adını bilmediğim ağaç

Erkenden uyandım bu sabah da. Gece yattığımdan beri kaçıncı uyanışım olduğunu bilmiyordum. Bildiğim, ilk değildi. Elif’e yazdım, ‘’uyandın mı?’’ diye. Oğuz okulda dedim kendime. Sonra gece yatarken makyajımı temizlemiş miydim acaba diye düşündüm. Temizlemiş olduğumun hatırasıyla rahatladım. Sanki temizlememiş olsam yataktan daha ağır kalkacakmışım gibi. Gerçi hafif hissetsem de, ağır ağır kalktım yataktan. Önce popomun üzerine oturup etrafı dinledim. Kuşlar… Kendimi yatağın kenarına sürüyüp bacaklarımı sarkıttım. Rüzgarla bacaklarıma değen tüle bakakaldım; yürüyüşe gitsem mi, gitmesem mi kararsızlığında. Kollarıma abanıp kaldırdım bedenimi nihayetinde yataktan. Gidecektim.

Çıtır çıtır sesler eşliğinde banyoya doğru yürüdüm. Her adımımda beyaz ahşap yer döşemesinden gelen sesi seviyorum. Önce çişimi yaptım. Dişlerimi fırçalamadım. Yüzümü yıkayıp krem sürdüm. Giyindim. Alt kata indim. Çorap almayı unuttuğumu farkedip üst kata geri çıkıp çorap aldım. Alt kata indim. Dün sabah ayakkabının vurduğu sol ayak başparmağım sızladı çorabı giyerken. Tırnağı iyice kısaltıp eski ayakkabılarımı giymeliydim. Üşenmeden yapmalı, aynı hatayı iki kere yapmamalıydım. Sağ ayağımda giymiş olduğum ayakkabı, çıplak sol ayağımla aksayarak tekrar üst kata çıkarken üçüncü basamakta durdum bir an. Annemi düşündüm. Aksayan ayağına alışması zor olmuştur, dengesi bozuluyor insanın. Içim annem doldu. Ardından bir basamak daha sonra bir basamak daha derken bitti. Tırnak makasını aradım. Ararken sinirlendim çünkü gene biri kullanmak için almış, her zaman ki gibi aldığı yerine koymamıştı. Yoktu. Yalnızca şu kocaman tırnak makasları vardır ya hani ondan vardı bir tane. O büyük tırnak makaslarını her gördüğümde rahmetli büyükbabam geliyor aklıma. Nedenini bilmiyorum. Beynimde gizlenmiş bir hatırası vardır mutlaka ama hayli derinde ki bulamadım. Tekrar alt kattaydım. Tırnağı kesip attım. Eski ayakkabılarımı giyip çıktım evden.

Kilometrelerce yürüdüm. Annem, dedem, tırnak makası ve dün gece arkadaşımın Ömer Hayyam’dan alıntılayarak yazdıklarıyla beraber.

’Adam olduysan hesap ver kendine:

Getirdiğin ne?

Götürüreceğin ne?’’ Yazmıştı. Ardından da:

‘’Her tercih bir vazgeçiştir. Hatırla.’’

Sabaha dair yasemin kokularını da unutmamalıyım. Her yer bembeyaz, mis gibi. İyi ki geçen yaz kapımızın girişine ekmişim. Kapı önümüz de mis gibi, şükür.

Şu anda mı? Karşımda dönüş yolunda toplayıp vazoya koyduğum adını bilmediğim ağacın çiçekleri, kulağımda The Trees We Wear, masamda bir şişe soğuk suyumla varendadaki büyük masada oturuyorum. Az sonra kahve yapacak sonrasında pamukçuklanan begonvili ilaçlayacak ve kendime hesap vermeyi sürdüreceğim.

Hepimize güzel günler, mis gibi kokular diledim.

 

Eyvallah

 

özgür tamşen yücedal

Reklamlar
 
Yorum yapın

Yazan: 10 Haziran 2019 in GENEL

 

Etiketler: , , , , , , , , , ,

rüyalar alemi

 

Defalarce kere çıktım aynı merdivenleri. Daracık kabinli asansörle tekrar tekrar indim. Ne kadar uğraşsam da ulaşamadım beşinci kata. En sonunda yakaladım kendimi. Meğer başkasının arayışının peşindeymişim durmaksızın. Aldım kendimi ondan ve arka koridorda kalan son basamakları çıktım. Beşinci kattaydım. Kapısı Murat Gülsoy’un son okuduğum kitabındaki eskici dükkanına açıldı. Dün üst sokağımızdaki döşemecinin kapısında duran, yüzü soyulmuş eski koltuk oradaydı. Soyulmuş, çıplak, sünger minderine oturdum. Dilimdeyse ‘Okyanus sensin neden elinde kovayla dolanıp duruyorsun,’

Uyandım. Yastığa gömülmüş yüzümde duran yarı açık gözlerimi kaydırdım. Dijital saatin göstergesinde 03.14 yazıyordu. Sağ kolum yoktu. Göğüslerim bedenimin ağırlığıyla ağrımıştı. Yattığımdan beri hiç kımıldamamışım, diye düşündüm. Sol kolumla yokladım, sağ kolum kafamın üzerinde, uyuşmuştu. Yavaşça döndüm. Sol kolumla kaldırıp yanıma yatırdım uyuşmuş olan sağ kolumu. Bakışlarımı tavana dikip kan akışıyla uyanmasını bekledim. Artık vardı sağ kolum da.

Kalktım. Üzerime sabahlığımı alıp mutfağa yürüdüm. Elektrikli su ısıtıcının düğmesine dokundum. Su kaynadı. Kahveyi koyduğum fincana döktüm sıcak suyu. Balkona çıktım. Bir sigara içtim. Siyah bulutların arasındaydı ay. Dolunay yaklaşıyor diye geçti aklımdan. Dillendirmedim. İçeri girip bir bardak su içtim.

Tekrar yattım. Uyumuşum. Orta yaşın üstü bir kadın masaj yaptı bana bu defa. ‘Çok ağrın var,’ dedi. İkiye ayırdı bedenimi. ‘kendini bana bırak,’ dedi. Sonra avucumu açıp ufak kağıt parçasını koydu. O yanımdan gittikten sonra okudum. Gülümsedim. Özlemekle ilgili bir şey yazıyordu ama gülümsetti işte.

Tam kocaman bir depoya girmişken ben, ‘saat altı elli Özgür,’ sesiyle tekrar uyandım. Tekrar sabahlığımı giydim. Tekrar mutfaktaydım. Buzdolabından yumurta, süt, fırının altındaki çekmeceden unu alıp tezgaha koydum. Dokuz dereceye getirdiğim ocağa ısınması için krep tavasını… Krepleri pişiriş, öpüş kokuşla Oğuz’u uyandırış, yolculayış…

Hemen her gece kırılıp büküldüğü söylenen zamanda gezip dolaşıp, bölük pörçük uykular uyuyup, hemen her sabah aynı şeyleri yapıyorum. Arkadaşım Hanzade geçen hafta, ‘’uzun zamandır yazmıyorsun, neden?’’ diye sormuştu. Cevabım galiba bu… Kovayı götürüp bulduğum yere bıraktım. Rüyalar alemindeyim.

 

özgür tamşen yücedal

 
Yorum yapın

Yazan: 15 Mayıs 2019 in GENEL

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , ,

bizde ancak domates

( Allah kimseyi domatesle terbiye etmesin! )

Miskin bir Pazar gününün daha sonuna gelmiş bulunuyoruz. Bitti. İlk dileğim denizi görmekti bu sabah. Şöyle mavi bir kahvaltı. Şükür, kalktık gittik. Hem de en sevdiğim yerlerden birine, Baylan Bebek. Cumartesi gecesinden sonra ne iyi gelir bilememiştim, iyi geldi. Galiba. Of çok soru kaldırabilecek gibi değilim şimdi, kendim kendime soruyor olsam bile kaldıramam. Pek de iyi gelmiş gibi değil mi ne? Neyse işte kahvaltıyı bitirip sahil şeridine kalabalık basmadan kaçıp önce oğlanın sömestr tatilinde bir hafta gideceği aşçılık kursuna kaydını yaptırdık ardından eve sığındık. Tabii ben derhal pijamalarımın güvenli sıcaklığına bürünüp önce güneşli balkona daha sonra salona yayıldım. Öğle saatlerinden itibarense Netflix’de aşklı, ayrılık acılı, ayrılma, barışma, affetme, affetmemeli, arkadaşlar ve kadının gücü adına ne varsa izledik.

Allahtan buzdolabında zeytinyağlı enginar vardı. Acıkma molasında; üzerindeki jelatini salondaki orta sehbanın üzerinde açılmak, yanına siyah zeytin ve ekmek koymak suretiyle yendi. Böylece bir öğle yemeği geçiştirmesi yapıldı.

Ve Pazar klasiği maçlarla beraber şu saatte herkes kendi alanına çekilmiş bulunmakta. Artık futbol, basketbol, bilardo, tenis hangisinin müsabakaları var, bilmiyorum. Merak mı? Hiç merak etmiyorum vallahi.

Izlediğim son filmde beğendiğim parçanın bulunduğu albümü açtım spotify’den, bangır bangır. Az önce dayanamayıp kalkıp dans etmeye başlayan annesini görünce Ouz ‘’ Anne çıldırdıııı! ‘’ diyerek ve karşımda dans ederek uğraştı benimle. Iyiyim böyle. Dur dur gelip baktı şimdi ne dinliyorum diye. Ve hâlâ dans ediyor. O’da beğendi galiba.

Ayyy bunlar aşina ev halleri işte… Asıl gelelim filmlere. Maddeler halinde kısaca paylaşayım öğrendiklerimi, işine yarayacak olanlarımız vardır belki. Gülmeyin be! Hepsini gerçekten tek tek not aldım izlerken. Ya aşk acısı yaşayıp yerlerde sürünenlerimiz var ve kimse onlara geçeceğini söylemediyse? Toplumsal bir hizmette bulunuyoruz buradan.

1) Sevgili terkine uğrayan kadınlar beş evrede yaşıyorlar ayrılık acısını:

Öfke

İnkar

Pazarlık

Daha sonra pazarlığı kazanılamayınca Depresyon

Ve en son Kabullenme aşaması.

Ki bu süreci kimi uzun ve zor, kimi daha kısa ve rahat geçirir.

2) Dünyadaki her şeyin suçlusu erkeklerdir. Bulut geçse bile sorumlusu erkeklerdir.

3) Erkeklerin duyguları yoktur.

4) Söz konusu aşk olunca kadınlar birer aptaldır.

5) Acısı adım adım geçecek. Birinin onu size sorduğu ve ne diyeceğinizi bilemediğiniz günlerde geçmeye başlamış demektir.

6) Hergün iyi olmaya biraz daha yaklaşıyorsunuz.

7) Ayrılığın ardından onunla karşılaştınız diyelim; alkol almayın, umursamaz davranın, bir şey bulamadınız mı çikolata yiyin.

8) Erkekler yalancıdır. Ağızlarıyla kuş değil aslan getirseler bile güvenmeyin.

9) Erkekler ayrı geçirilen sürede her şeyin bıraktıkları gibi kaldığına inanır, hiçbir şeyin değişmeyeceğini düşünürler.

10) Masallar yalan ve yalnızca dalga geçmek içindir.

11) Kendi beyaz atlı prensimiz olmalıyız! Çünkü kendine saygısı olan bir prenses herkesi kurtarabilir.

12) Aşk acısı kız arkadaşlar arasında pay edilerek atlatılır.

Yazdıklarıma inanmayan, aldığım notları yeterli bulmayanlar için kanıt dizinin adı; ‘’ The Hook Up Plan ‘’. Filmin adı; ‘’ How To Get Over a Breakup ‘’.

Benden bu kadar valla. Gerisi aşkı ya da aşk acısı olanlara kalmış. Ben gelmişim kaç yaşıma ne anlarım aşktan meşkten. Bizde ancak domates… Şimdi bir duş yapıp heyecanla, Cuma akşamı, nihayetinde elime geçebilen yeni kitabımı okumaya başladımmı benden kralı yok.

Sömestr annesi daha doğrusu sömestr gazisi annelere selam olsun. Can sıkıntısı normal bir şeydir ve o can yalnızca çocukken sıkılır, unutmayalım unutturmayalım.

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

Not: Görsel Yiğit Özgür’ün “Hunililer”inin sergilendiği tiyatro oyununun afişidir. 

 

 

 

 

 

 
2 Yorum

Yazan: 20 Ocak 2019 in GÜNLÜK, KADIN & ERKEK

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , ,

kör mü oldum

 

Ben: üç yıl öncesini okuyorum Belgin, daha iyi yazıyor muşum gibi… ne oldu bana acaba! kendi evimizden taşınınca aidiyet kaybı falan mı oldu bende? Savrulan savrulacak yaprak gibi hissediyor ve bir masa ya da ana bağlanamıyorum.

Belgin: üçüncü gözünle alakalıdır

Ben: kör mü oldum lan

Belgin: hayır salak! Yalnızca parmağını onun üzerinden çek! Ve yıllardır içinde biriktirdiğini doğur artık!

Bu sohbetten doğurma, parmağı çekme, yazma kısmına gelemeden ‘ yaşarken farkına varamamak ’ noktasında asılı kaldım ben. Sabah Ouz’u okula yolladıktan sonraydı, Masumiyet Müzesi geçti elime;

‘’ Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum.’’ yazıyordu.

Bu cümlenin üzerine yürüyüşe çıktım, eve dönerken kasaba uğrayıp yarım kilo kıyma aldım, kasabın karşısındaki site güvenliğine kiralık daire olup olmadığını sordum ‘’ Yok ‘’ dedi, eve döndüm, kahvaltı ettim, bir termos kahve içtim, son fincana iki yemek kaşığı Baileys kattım. Içindeyken yaşamayı beceremeyip sonrasında yalnızca hatırladığım ne çok şey yaşamışım, farkına vardım. Yani o an yapmam gerekirken, anlamlandırmayı, ne yaşadığımı bilmeyi sonralarında becerebilmişim. Hâlbuki ne çok yerdeymişim, ne çok histeymişim, ne çok kişilerleymişim. Şimdi anlıyorum.

Kendi evimizin içindeyken de farkına varamamışım; insanın kendine ait bir evde oturmasının – oturabilmesinin ne kıymetli bir şey olduğunun. Ha oradan taşınmaya karar verirken hâlâ geçerliliğini koruyan haklı gerekçelerimiz vardı. Ama gelin görün ki dün akşam ev sahibesinin yollamış olduğu zam ve ‘ işinize gelmiyorsa daireyi boşaltın ’ içerikli mesajından sonra birkez birkez daha toparlanıp bir yerlere sığışma fikriyle beraber uyudum. ‘ Eşya dünya ağırlığı ’, ‘ paran varsa tüm evler senin ’ ve benzeri söylemlerde bulunan biri iyi ki yoktu dün akşam yanımda valla yapıştırıverirdim terliği ağzının ortasına.

%70’I su ya insanoğlunun bence %100’ümüz de kaygı!

Sonra:

Sabah oldu, şükür. Ilk olarak müzik istedim sabahın içindeki şükrümün üzerine, bir tuşla Mina ‘Nessuno’ dedi. Sizlere rezil olmamak için şarkının sözlerine baktım şimdi; aşkla ilgili. Olsun! Çok iyi geldi melodi. Nefes almak nasıl anlamlı, anlamı olan tek şey miş gibi geldi. Sağlık… Huzur…

Dün gece hiçbir yerlere taşınamayan, bulamayan, sığamayan, ödeyemeyen biz her şeyi yapabilirdik bu sabah. Hatta Erdo’ya ‘’ dün gece kiralık ilanlarına baktım da, Bartın’a taşınsak mı acaba diyorum Erdo? Kiralar uygun, evler geniş…’’ diye bile sordum, ‘’ yan yana iki tane stüdyo daire tutsak daha ekonomik oluyor! ‘’ dedikten sonraydı. En son ‘ Sonra ‘ dan sonra Erdo sustu ve işe gitmek üzere çıktı evden.

Bu işte tıpkı çük davası gibi yani; herkes kendi çükünü en büyük sandığı gibi kendi derdini de büyük sanıyor. Ama yok öyle bir şey; sorun sorun değildir, yaşandıktan sonra geçip bitecek olandır. Sağlık olsun! Bittiğinde elimizde ne kalıyor ona bakmalı… Çükle başbaşa kalırsak asıl sorun o bence!

Ayyy bakın bir de ne soracağım; saatlerdir kene gibi yapıştı, hatırlamadım da; bu çuvaldızı kim kime, kim neresine batırıyordu?

Her şeye, her söze, her olaya, mutluluk, mutsuzluğuna anlam arayanlarımız için son söz:

‘’ Nefes alabiliyor olmak anlamlı bir şeydir! ‘’

Basit…

Şimdi kalkmalı, ev her ne kadar bizim olmasa, her ne kadar bugün var yarın yoksa da evde yalnız olmanın tadına vara vara bolonez soslu makarna için soğan doğrayıp kıyma kavurmalıyım, Ouz’a söz verdim. Daha yatakları bile toplamadım. Özgür kaçar yani!

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , ,

umut yeşertici

Geçtiğimiz günlerde bir paylaşımda okudum:

‘’ Biz zamanında otobüse binerdik. Çocuk falan gördüğümüzde göz kırpar, başını okşar çocukların, güldürürdük. Şimdi; ailesi yanlış anlar diye kafamızı çeviriyoruz. Ne çok şeyimiz çalındı. ‘’ yazıyordu.

Dün yapmış olduğu metrobüs yolculuğunda edepsizliğin boyları aştığı ortamda yaşanılan saygısızlıkları kahır, umutsuzlukla izlerken ihtiyaç sahibi birine yer veren adamı görüp, yanına gidip:

‘’ Teşekkür ediyorum, umudumu yeşerttiniz. ‘’ diyen arkadaşım gözleri dolarak anlattı yaşadıklarını.

‘’ Tüm yaşananlara sessiz kaldığım için çok utandım be Özgür. Ama o gençlerden biri kalkıp bana –sanane lan orospu – dese ne cevap vereceğimi bilemedim. –senin anandır orospu mu diyeceğim yani o cevaba Özgür.-‘’

Ben mi? Bu sabah site güvenliğinden çıktığım sırada dairelerden birindeki günlük ev temizliği işine gelen genç kadın da siteye giriş yaptı. Tam o sırada havuz kenarından geçmeyip sitenin çevresini dolaşması için uyarıldığına şahit oldum. Ki; yıllar öncesinde site içindeki transfer araçlarını kullanmalarının site sakinleri tarafından yasaklandığına da şahitlik etmişliğim var. Tıpkı o gün olduğu gibi bu sabah da kafam uçtu, beynime kan akışı durdu ve kendimi kaybettim.

‘’ Kim bu rahatsız olan, yasakları koyanlar!! ‘’ diye bağırmaya başladım site girişinde.

‘’ Bunların tümü insanlıklarını kaybetmişler. Burada oturuyor olmak, otoparkı dolduran araçlara biniyor olmak ne ayrıcalık tanıyor onlara!!! Nedir bu haller!! İfşa edilsin şikayetçi olanlar, bilelim kim onlar. ‘’

Tansiyonum gökyüzüne çıktı. Tek tek kapıları çalmak istedim. Kapılarını çalıp sormak istedim. Çalmadım. Ama böyle giderse çalacağım gün çok yakın. Ben delirmişçesine çırpınırken zavallı güvenlik görevlileri beni sakinleştirmeye çalışıyorlardı.

‘’ Biz yalnızca emirleri uyguluyoruz Özgür Hanım. ‘’ diyerek.

Sustum.

Fitili ateşlenmiş bir bomba gibi başladım yürümeye. Peşimde kendilerini başkalarından üstün görenlerin yetiştirdikleri çocukların çocuklukları. Bunu yazıyorum çünkü o çocuklarla da çocuklarım yaşıyorlar. Çoğu ailelerinin kopyaları. Selam vermeyi bilmez, her cevabı kendine hak görür, menfaatin sözlük anlamının ne olduğunu bilmeden menfaatçi olan çocuklar. Ama onlar yalnızca çocuklar… Onlara kızgın değilim, olamam. Yalnızca; çocuklarım şaşkınlar. Umuyorum, diliyorum ve bunun için elimden geleni yapıyorum ki; hayatları boyunca şaşırsınlar. Onlar gibi olmayıp hep şaşkoloz olsunlar. Anne babaları olarak Erdo ve ben kaçıncı yaşlarımıza geldik hâlâ şaşırabiliyoruz, şükür.

Yürüdüm. Yaşanan, birebir şahidi olmadığım ama okuduğum, bildiğim tüm haksızlıklar dizildiler boğazıma. Tek kelime daha duysam, söylemeye kalksam ağlamaya da başlayacaktım. Ağlamadım. Yutkundum. Yürümeye devam ettim.

İnatla yanımdan geçen herkese ama herkese, bakışlarını kaldırıma gömen, kafasını çeviren, görmezden gelenlere bile ‘’ Günaydın ‘’ dedim. O bakışlarını kaldırıma gömen, kafasını çeviren, görmezden gelenlereyse özellikle, yüzlerine kusarcasına dedim.

Sonra… Rüzgar esinti getirdi omuzuma bıraktı. Beton yığınlarının arasında yalnız başına kalmış zakkumun kokusu geldi burnuma. Beyaz kelebek kanat çırptı, gözüme çarptı. Her şeye inat yol kenarında açmaya devam eden yabani çiçekleri gördüm. Yalancı Aster onların adları dedi, tavuklarını yemleten adam. Hani bahsetmiştim size selamıma kolunu kaldırarak yanıt veren ama bir sohbetlik yanında durmadığıma pişman olduğum yaşlı adam. Bu sabah O durudurdu beni.

‘’ Nereden topladınız o çiçekleri? Yalancı Aster bunların adları çok sever arılar, iyi toplayabilmişsiniz. ‘’ diye.

‘’ Arılardan izin aldım valla, paylaştım onlarla. İzin vermiş olmalılar ki; hiç dokunmadılar bana.’’ diye yanıt verince oturduğu taburesinden kalkıp geldi kaldırıma, yanıma. Ardı sıra kangal köpeği geldi. Ayaklarımızın dibinde tavukları.

‘’ Nasıl güzel geliyor şu selamınız söylemek istedim. Böyle insanların kaldığını bilmek güzel şey, sağolun. Zaten çiçekleri, arıları seven insanlardan zarar gelmez.’’ dedi. Benli yaşlarda oğlu geldi o sırada yanımıza. Selamını aldım, selamımı verdim. Yoluma devam ettim. Ferda’nın metrobüste rastladığı gibi birine de ben bu sabah rastladım yani.

Umut yeşerticiler…

Eminim bu yeşertme işi karşılıklı ve bulaşıcı.

Kucağımda çiçeklerle site girişinin görüş alanına girdiğim anda güvenlik binasındaki görevlilerin hepsi ayağa kalkıp dışarıya çıktılar, gülümsediler. Sözcükler olmadan tekrar selamlaştık.

Evin kapısını Ouz açıp ‘’ Günaydın annecim ‘’ diyerek karşıladı. Ardında Elf geldi yanımıza. Çiçekleri beraberce bölüştürdük vazolara. Yaşadıklarımı anlattım, yüzlerinde gene aynı şaşkın ifade belirdi. Yüzlerini öptüm. Vazolardan birini alt komşum Yasemin’e götürdük. Umudu paylaştık.

Paylaşalım lütfen. Paylaşıp çoğaltalım.

Gün aydın olsun dilerim.

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

 
Yorum yapın

Yazan: 09 Temmuz 2018 in GENEL

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , ,

oksitosin

Mutlu olmalısın. Tıpkı mutluy muş gibi gözüken herkes gibi.

Sabah uyanır uyanmaz limonlu su içmelisin.

Zayıf, fit görünmelisin.

Modaya uygun giyinmelisin.

Sağlıklı – organik beslenmelisin.

Sevgilin olmalı.

Sevgilinle ilişkini yürütebilmelisin.

Popüler olan dizi – filmleri izlemelisin.

Köpekleri sevmelisin, kedileri de sevmelisin.

Bol bol seyahat etmelisin.

Karşında olana görmek için bakmamalı öncelikle fotoğrafını çekmelisin.

Başarılı olmalısın.

Herkesi sevmelisin.

Herkesle iyi anlaşabilmelisin.

Herkesi olduğu gibi kabul etmelisin.

Evlendin mi? Çocuk yapmalısın.

Çocukların zeki – uslu olmalılar.

Evliliği yürütebilmelisin.

Herkesin kariyer planı, kariyeri olmalı.

Düzenli seks yapmalısın.

Derken derken arada vakit bulduğunda da yaşarsın.

Oksitosin hormonun yok ya da çok azsa sen ne yapar ya da yapmazsan, yap ya da yapma mutlu olamıyor muşsun. Hadi oksitosinin var diyelim bu defa da özgürce yaşamana izin yok.

‘ Alayına isyan!!! Yemişim başkalarını da, ne düşüneceklerini de… ‘ diyebilmeyi başardı, başarma yolundaysan devam.

Hep mutlu olmak zorunda değilim. Ki; ben genelde evrende hüzünlü bir şarkı çalıyor muş da onu yalnızca ben duyuyor muşum kıvamındayım. Kendim kendime iyiyim yani.

Sabahları uyandığımda canımın ilk çektiği sigara – kahve eşliğinde uyandığım için şükredip, rüyalarımı düşünmek oluyor, düşünüyor ve içiyorum. Limonu kesmeye, sonra sıkmaya, sonra da ılık suya katmaya üşeniyorum, çoğu zaman da aklıma bile gelmiyor.

Spor yapmayı seviyorum ama kendimi yarmıyorum. Sahip olduğum mal belli, yani benden 1.70 boyunda, boyuna orantılı ağırlıkta bir hatun zaten çıkamaz, çıksa da sevmem ve en önemlisi spor yaparak harcayacağım gereğinden fazla saatler için daha tatmin edici tercihlerim var.

Moda mı? Herkesin giydiğini giymeye utanmam bir yana uzunnnn zamandır üste başa para yığmak bana feci saçma geliyor, çula çaputa para vermiyorum.

Sevgili yok!

Evliyim. Yürütüyoruz, büyütüyoruz, yaşlanıyoruz.

Herkesle anlaşamıyorum. Özellikle benimle anlaşmaya niyeti olmayanlarla. Önyargı kötü bir şey, tanımak lazım.

Herkesi sevmiyorum. Özellikle kendini sevemeyenleri. ‘sevmiyorum’ demem yanlış oldu, ‘bir şey hissetmiyorum, nötrüm’ demem daha doğru olacak. Zaten gönlümün gözü, gözümün götü nerem açıksa tuhaf bir şekilde hissedebiliyorum yanımdakinin hissettiklerini. Çok kereler zorladım, olmadı, olamadı. Bir de hep başkalarıyla zoru olan insan türüne tahammülüm yok.

Herkesi olduğu gibi kabul edeyim tamam ama hayatıma kabul etmek zorunda değilim. Ben bu uğurdaki tüm enerjimi kendim için harcadım, harcıyorum. Kendimi olduğum gibi kabul etmem, sevmem, kendimle yaşayabilmem falan derken başkalarıyla uğraşacak derman kalmadı yani. Olduğun gibi gel, oldu oldu – olmadı olmadı. Zorlamanın mânâsı yok.

Çocuklara gelirsek; çoğu zaman ne halt edeceğimi bilemiyorum, bilmiyorum. Tek bildiğim onları çok sevdiğim. Güdülerler güdü güdü geldik bunca yaşlarına. Kalp sesi!

Televizyon izlemiyorum diyebilecek noktanın sınırındayım, çok az kaldı.

Önerilen iyi film varsa izlemeye bayılıyorum.

Köpekleri seviyor, kedilere mesafeliyim. Her iki türün de sokaklarda kontrolsüz üremelerine, bakımsız, zaman zaman insanlar için tehlike arz edecek biçimde yaşamalarına müsaade eden belediyeleri sorumsuz ve gayrî medeni buluyorum.

Tatile gitmeden önce gideceğim yer hakkında bol bol okuyorum. Gittiğimdeyse okuduklarımda ilgimi çekip ‘beni görmelisin’ hissini veren bir yer yoksa sokaklarda deliler gibi dolaşıyor ya da hiçbir şey yapmadan yatıyor, önüme ne çıkarsa yiyor, bakınıyorum.

Politika, din, seks konuları hakkındaki düşüncelerimi paylaşmayacağım.

Herkes gibi, olmamızı istedikleri gibi ya da değil ama canım gibi, canımın istediği gibi…

Mutlu muyum?

Nedir mutluluk?

Eğer ufak ufak anlarsa, o anların toplamıysa sık sık mutlu hissettiğim oluyor. Şu an mutluyum. Sabah Erdo ve Ouz’un kahvaltılarını hazırlayıp yolcu ettim. Bir saat spor yaptım. Markete uğradım. Akşam yemeği için balık aldım belki bir tek eşliğinde yerim diye. Erdo’nun akşam için programı var mış, Ouz için yemek hazır. Çerçeveciye tablolarımı bıraktım. Kitapçıdan sipariş ettiğim kitabı aldım. Eve geldim. Sütlü gevrek hazırladım, yedim. Kahve yaptım, içiyorum. Yazıyorum. Köpeğimiz Mila yanımda uyuyor. Marketten getirdiklerimi yerleştirmeye üşeniyorum, kitabı merak ediyorum. Ezan okunuyor. Al sana mutluluk.

Yaşam nedir ki aslında!

Sağlık olsun!

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

 
Yorum yapın

Yazan: 06 Şubat 2018 in İNSANOĞLU

 

Etiketler: , , , , , , , , ,

stabil

 

 

‘ Topla şu belini bıkınını! ‘

Çocukluğun hadi neyse büyüdüm sonra biraz daha derken koca kadın oldum hâlâ aynı cümle. Bununla büyüdüm. Ama ben daha küçükken pek bu şekilde değil de;

‘ Topla şu belini bıkınını bir daha söylemeyeceğim!..’ şeklinde, hafif yükselen ses tonuyla söylerdi annem. Kalabalık ailelerin şanından mıdır nedir pek bilemiyorum ama sağolalım bizim ailede herkes yüksek sesle konuşur. Biraraya geldiğimizde oluşturduğumuz kalabalık durumdan dolayı kendimizi duyurmak için sesimizi yükseltmek zorunda kalmaktan kaldı bu, diye kabulleniyorum. Hele beş teyzemden adı lazım değil, Nalan olan var ki; ses tonu ve şiddeti ağzından çıkan her sözü komut şeklinde algılamanızı sağlayacak cinsten, maşallah. Eee haliyle annem Vilo’da çekmiş kadın ne yapsın. Çocukken yüklenilen anlamları nasıl değişiyor her şeyin. Kocaman olduğunda nasıl özlüyor insan o yükselen sesleri, fırlatılan terlikleri, olduğu yere zımbalayan bakışları… Şükürler olsun ‘ Geliyorum oraya şimdi!’ nidalarının sonunda hiç gelmedi annem bulunduğumuz yere çünkü gelmesine gerek kalmadan komuta zincirini izlemek üzere yetiştirilmiş, o özelliklerle doğmuş bir nesildik. Şimdi ki nesilde oraya gitmeyi bırak kendini oradan oraya at, dediğimi dedim – düdüğümü çaldım hali var çocuklarda. Hadi modern, anlayışlı, anlayan, açıklayan bir anne olmaya çalış o da ergenlikte elinde patlıyor, anlayışın elinde oturuveriyorsun. Geçenlerde okuduğum bu anlayan-anlatan-dinleyen anne durumunu fazlaca abartmış olan çıldırık anneler için yazılmış olan bir anektodu paylaşayım:

‘’ Ablam oğlunun her yaramazlığına modern anne olarak uzunca konuşuyor. Çocuk o kadar bıktı ki, geçen gün ‘ Anne ne olur beni döv ve daha fazla konuşma!’ dedi. ‘’ Bahsettiğim durumu özetlemek için yeterli bence. Her şeyin bokunu çıkartacağız ya bu ilgilenme olayının da çıkardık. Itiraf ediyorum bir dönem o yola sapacak gibi olacaktım ki Özlem vurdu kafama, düzeldim. Ama şimdi parkta, mağazalar da falan bu türleri görünce dövesim geliyor, ‘ Kendine gel yahu! ’ diyesim geliyor.

Bak ya konu gene sapıyor…

Bu bel bıkın toplama mevzunu diyordum. Annem gene haklı, gene haklı, hep haklı. Şimdilerde sokağa çıkarken giyisilerimin en içine ne giydiysem onu güzelce sokuşturuyorum donumun içine oh sıcacık. Hava girmiyor içine insanın. Ama çocuklar olunca anlayabildim; çocuk topluyor o beli bıkını işte o an asıl ısınan anne oluyor. Annelerinizin içini ısıtmak için kendimizi sıcak tutalım. Hatırlıyorum büyük dedemi mesela, O’da içliğini sokardı çorabının içine, sıcacık mış meğer. Ayak ısıtmayı pek çözebilmiş değilim. Ayaklar en içten üşüyorlar adeta. Ayaklarınızı ovarak, okşayarak ısıtacak biriniz varsa sizler anlamazsınız o bir türlü ısınamayan ayaklarla yaşamanın ne olduğunu. Biz damdan düşenler biliyoruz.

Bu satırları yazarken üşüyen yerim yok, şükür. Oğlum yanımda uzanmış, karşımızda sobada odunlar çıtlıyorlar, üzerine koyduğumuz portakal kabuğu misliyor bizi. Bir de çayı demleyip sobanın üzerine koymaya üşenmeyen annesi olaydı oğlanın tam olacaktı amma velakîn yok.

Mutluluk çok dayanıksız bir şey!

Işte bunların hepsinin sebebi bu galiba. Neresinden yakalasa tutunmaya çalışıyor insan. Tutunduğunun yalan olduğunu bile bile bırakmadığı bile olabiliyor insanın. Kimene, banane, sanane diye diye yaşanabiliniyor? Ne o mutluluk kırıntısı, mutlu hissedilen bir an, mutluluk oyunu, mutluluk umudu. Mutlu olmak zorunda mıyız? Stabil durum en güvenlisi bence. Mutlu da hissetmeyeceksin, mutsuz da. Öylesine yaşayıp gideceksin falan. Ne hayal kırıklığı, ne yalan, ne başkalarına ne de kendine ihanet ve benzeri inişli çıkışlı duygu durumları olmadan yaşanılan bir hayat. Yemişim mutluluğu! Ha geldi ha gelecek diye beklenip bir türlü gelmeyen orgazm gibi, kursağında lokmayla kalmış gibi ortalar da falan bırakmalar, kalmalar olmadan stabil stabil yaşayıp gidilmeli bu dünyadan, temiz.

Özetle:

Bizim aramızda yok ama varsa sizlerin aranızda doğum günü olanlar; hepsinin yeni yaşları kutlu, mutlu, sağlıklı olsun.

Üşüyen, dışarıda çalışmak zorunda olan herkese kolaylık diliyorum.

Akılsız başlara akıl, sabırsız gönüllere sabır, hayali olmayanlara hayal diliyorum.

Sağlık olsun.

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

 
Yorum yapın

Yazan: 30 Kasım 2017 in GENEL

 

Etiketler: , , , , , , , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: