RSS

Etiket arşivi: çocuklar

şimdilik

ekran-resmi-2016-12-22-22-40-03

En büyük derdimizin pay edilemeyen yorgan mücadelelerinin olduğu, uyumalı uyanmalı kış gecelerini özledim. Soğuktan buz tutmuş ellerle gelinen evlerimizde ağız tadıyla içtiğimiz bir tas çorbanın keyfini mesela. Kestane çizmeli sohbetleri. Ne kadar eleştirirsek eleştirelim izlemekten kendimizi alamadığımız Türk filmlerini. O filmleri izlerken kâh karın dolusu gülüşleri, kâh kolağızlarına silinen gözyaşlarını. Babamın bize meyve soymasını. Kıymetbilinirliğin anlamlı olduğu günleri. Endişenin boyutlarının bugünkü kadar genişlememiş olduğu. Bakırköy çarşıya yalnızca dolaşmak için gidilebildiği, Taksim’de yalnızca kalabalıktan çekinildiği, maçlarda yalnızca küfürden şikayet edildiği günleri. Gençlerin sokağa çıkarken bombalara değil yalnızca ‘’Serserilere dikkat et!’’ sözleriyle uğurlandığı sokak kapılarını.

Şimdilerde her şey farklılaştı gözümde. Sabahların kör karanlığında kapı kapı çocukları toplayan okul servisleri kamplara giden askeri araçlar gibi gözüküyor gözüme. O gözler her an telefon ekranında belirecek son dakika haberlerinden ayrılamaz oldular. Kulaklarıma çalınan her siren sesinde kalbim endişeyle çarpmaya başlıyor. Şehit haberlerini duydukça üşümekten, sıcak çorba içmekten, abuk sabuk hüzünlenmekten utanır oldum. Çocuklar her an yanımda olsunlar istiyorum mesela. Haberleri izleyemiyor hale gelmiş olmaktan da utanıyorum. Ki; utanması gerekenin ben olmadığımı bile bile. Yazamıyorum. Yazmadıkça daha da çaresiz hissediyorum. Isyan etsem ne yana, beddua etsem hangi yana. Her an yanımdan geçen, yanımda olan biri beni ya da başka birini öldürüverecek miş gibi. Kanunlar zaten şüpheli olan hükümlerini tamamen kaybet miş gibiler. Dünya tümden çıldırmış gibi. Barışa inanan bir avuç insan yapayalnız kalmışız gibi. Son ekmek kırıntısı gibi avucumuzda sıkı sıkı tututuğumuz umut da yokolmuş gibi. Tüm dizeler susmuş, şarkılar duyulmaz gibi. Sessizlik. Şüphe.

Bazı sabahlar uyandığımda karar veriyorum kendim kendime; bugün abuk sabuk bir heyecanın peşine takıl git diyorum kendime. Örmeye çalıştığın motifin ilmek sayısına, okuduğun kitabın hoşuna gitmeyen kurgusuna, pişireceğin yemeğin salçasına, spor yaparken harcayamadığın kaloriye, anneni aramayı unutmamaya, aklına takılan melodiye, aşkın nerelerde yaşandığına, masallara, oğlanın dersleri umursamıyor oluşuna… Azıcık zaman kanabiliyorum. Sonra Pufffff! Hepsi anlamsızlaşıyor. Bende birilerine saldırmak istiyorum. Misal; bu sabah spor salonunda duşta dakikalarca kalıp dünyanın suyunu harcayan kadına önce sövesim sonra dövesim geldi. Daha önce yaşamış olduğum birebir tecrübenin sonuçsuz sonucu sebebiyle yüzüne bakmadan çıktım yanından. Birbirlerine bağıran insanları gördüğümde hissettiğim ürpertiden korktum. Cehaletin her yerde, çok yakınlarımda bile olduğunu hatırladım falan. Sanki dünyanın sonu gelmiş gibi. İnsan türünün bir an önce yokolmasını isteyenler elbirliğiyle çalışıyorlar herhalde. Ve yediklerimizin içine bir madde enjekte ediliyor olmalı ki; gündüz kuşağında yayınlanan programlardaki insanlar ve türevleri gerçekler. Silahlarla öldüremediklerimizin beyinlerini öldürüyor olmalılar.

Yazarken kendimden iyice korkmaya başladım lan. Yaşarken değil yazarken netleşti geldiğim son nokta. Günlük koşturmacalar olmasa halim daha da ürkünç olurdu sanırım. Feryat figan bağıran yanımla koca bir suskunluğa gömülmüş yanım sığıştılar içime beraberce yaşıyoruz.

Şu an yatakta oturmuş bu satırları yazıyorum değil mi! Yorgan ufak gelir miş, Erdo çekiştirir üzerim açılır mış, alt kattaki bekliyormuşcasına benim uykuya dalmama ramak kala lanet çamaşır makinesini çalıştıracak mış, elimdeki kitabı günler olmuş bitirememişim hiçççç umurumda değil. Giyerim polarımı, takarım uyku bandı mı, ederim duamı, alırım göğsüme en dolusundan bir şükür dalarım hayaller ülkesine. Elimden gelen bu kadar mı, evet bu kadar. Şimdilik.

Hepimize sabır, gönül ferahlığı, can akıl sağlığı…

Amin

özgür tamşen yücedal

 
Yorum yapın

Yazan: 22 Aralık 2016 in GÜNLÜK, İNSANOĞLU

 

Etiketler: , , , , , , , , , ,

götüyle inatlaşan donuna sıçar

ekran-resmi-2016-11-20-21-28-15

Yaşam tuhaf serüven. Büyüdükçe daha da tuhaflaşıyor. An geliyor içinden çıkılamayacak haller alıyor. Anlamlar yükleniyor, çoğalıyor. Zamanında anlamlı olan çok şey anlamını yitiriyor.

Çocukluğumu düşündüğümde aklıma gelen ilk şey; soğuk kış sabahları yataktan çıkmak, okula gitmek istemeyişlerim. Ateşim çıksın diye tebeşir tozundan medet umuşlarım. Beşinci sınıfta en önemli şey aşık olduğum çocuktu, Özgür. Bir yıl boyunca dünyam onun etrafında dönmüştü, hatırlıyorum. Hayatımda önemi olan tek şey aşktı. Yatılı okul kabusu, bedenimin farkına varıp hayattaki en önemli şeyin dış görünüş olduğuna inanmam. Zayıflayabilmek için haftalarca pirinç lapası yediğim dönem, önemi olan tek şey zayıf görünebilmekti. Pek zayıflayamasam da oturup onsekiz yaşında olmayı bekledim büyük bir sabırla. Onsekiz yaşında olmaktan daha önemli ne olabilir di? Sonra günü geldi ve ben onsekiz oldum. Beklemeye başladım. Bir şeyler olmalıydı çünkü artık onsekizdim. Bekledim. Ne olacağını, olması gerektiğini bilmeden bekledim. Hiçbir şey olmadı. Sihirli değnek deymedi hayatıma, gökten peri falan inmedi. Aklım beş karış havada değildi. Ülkede, ailemde, çevremde olan biten birçok şeyden haberdardım. Yalnızca önem sıraları farklıydı.

Yaş almaya devam ettim. O sırada Erdo geldi, tekrar aşık oldum. Dünya bir kez daha yalnızca aşkım için dönmeye başladı. Seks. Hızlı ve ateşli girdi hayatıma. Aman tanrım dünyada sevişmekten daha güzel ne olabilirdi? Sonra mı; çalışmaya başladım. Seramik yapmak, başarabilmek en önemli şeydi artık. Evlendim. Düzen kurulmalı, ben her şeyi hatasız yapmalıyıdım. Çok hatalar yaptım. Olsun, hata yapa yapa aynı hataları tekrar yapmamam gerektiğini öğrendim.

Elf dünyaya geldikten sonra ise önemi olan tek şey Elf’ti. Zaman geçtikçe kalabalıklaştım. Ev, evlilik, iş, anne – babam, ailem, kayınvalide – kayınpeder, ailesi, arkadaşlarım, arkadaşları, komşular, politikacılar, bankalar, ödemesi gelen taksitler, ateşli geceler, bir türlü çıkmayan dişler, akan salyalar…. Uzun zaman aldıysada taksitler bitti. Kışın ısınan, musluklardan sıcak su akan, ufak bahçesi olan bir evimiz oldu. Taksitler tekrar başladı. Tekrar bittiler. Derken Ouz doğdu. Sil baştan. Anlamı olan tek şey çocuklar. Uykusuz geceler, ağlama krizleri, kesilen süt, ateşli geceler, kardeşler arası kıskançlık krizleri…

Sıra tam bana geldi diyecekken, -hayatımdaki en önemli şey benim, kendime iyi bakmalıyım- diyecekken büyümeye başladılar, tekrar ve daha da hızla çoğalmaya başladık. Arkadaşları, öğretmenleri, sınavları, ödevleri, yaz tatilleri, cevabını bilmediklerinin takip edeceği cevaplamak zorunda olduğun sorular… Büyüdükçe büyüdükçe ben ve hayatımdakiler, dahili ortağı, yanı yandaşı, izleyicisi şahidi olduğum hastalıklar, boşanmalar, küslük barışmalar, affetme affedememeler, yalanlar itiraflar, patlayan bombalar, ölen askerler, kalleş politikacılar, depremler mucizeler, birleşmeyi hayal ederken ayıra ayıra ayrışan milletler, kalkması beklenirken daha da derinleşen sınırlar, soykırımlar, insanlık üzerinde lanetmişçesine tekrarlanan soykırımlar…. Tüm bunlar yaşanırken biraz daha büyümüşse insan, boğazına takılan yumru da o kadar büyüyor ve soluksuz bırakıyor insanı. 

Gökte uçan bir kuştan, beyaz bir kelebekten, denizin mavisinden, bir tebessüm, ‘merhaba’ dan medetlenmene izin vermeyen günler, sonu hiç gelmeyecek miş, bitmeyecek miş gibi.

Her şeye rağmen bir son ve yeni bir başlangıç olmalı, olacak.

Düşünsenize; dünyada Mars’ta yaşam hazırlıklarına başlayan, kiminle evlense bilemeyip televizyon programlarına katılan, tek derdi manikür pedikürleri olan, tek umudu bağışlanan bir organ olan, yeni aracına alacağı plaka peşinde koşan, hangi partiden ne çıkar elde edeceğini hesaplamaktan kendini kaybeden, geniyle oynanmamış tohumunu toprağını kurtarmaya çalışan, dualarının karşılık bulmasını bekleyen, -de –da nın ayrı yazılıp yazılmadığıyla kafayı bozan lar ler hepimiz bir arada yaşıyoruz. Yalnızca bu bile içinde birçok son ve başlangıç barındırıyor.

Az geride kendi tarihimin içinde bahsettiğim hatalara gelince; ders aldığım hatalar elbette çok. Şimdilerde yenilerini yapmaya devam ediyorum. Ders çıkarmaya, akıllanmaya vaktim olursa inşallah bunları tecrübe olarak cebime koyup yenilerini yapmaya devam edeceğim. Ben naçizane Özgür bile kendi tarihinde ne kadar çok başlangıç bitişe şahit. Gerçek şu ki; nihayetinde herkesin dünyası öncelikle kendi küçük hayatında, kendi küçük yaşanmışlıkları için dönüyor. Bizim kalbimiz damarları onarılan bir kalp için atıyordu mesela günlerdir, şükür iyileştik. Amin. İyileştikten sonra gene tecavüz kurbanlarının, kutup ayılarının, sınav sisteminin, ABD seçimlerinin, başkanlık sisteminin… tasasına düştük. Hayat!

Özlü bir sözle satırlarıma son verirken büyüklerin yanaklarından, küçüklerin gözlerinden öper selam ederim.

‘’En güzel şeyler henüz gerçekleşmeyenler, umudunu kaybetme.’’

özgür tamşen yücedal

 
Yorum yapın

Yazan: 20 Kasım 2016 in GÜNLÜK, GENEL, İNSANOĞLU

 

Etiketler: , , , , , , , , , , ,

boyuna çizgili

InstasizeImage-7Merhaba!

Az gittim uz gittim dere tepe düz gittim. Git git ne oldu? Giderken götürdüklerimle geri döndüm. Yani; dön dolaş kürkçü dükkanındayım, şükür. Biraz dolambaçlı bir girizgâh oldu tamam. Elf’le bi’kaçıp geldik. Bu kısa kaçamaktan çıkarımlarıma gelirsek tatil özeti:

Sevgilisi olan ya da sevgilisinden ayrılan hiçkimseyle tatile gitmeyeceksin, evladın bile olsa. Tabii senin anlatabileceğin bir sevgilin yoksa…

Türkler her yerde.

Bilmediğin şehirlere gitmek demek sürekli kaybolmak demek. Ki; kaybolmak güzel şey.

Yurdışına gitmek; paramızın pul oluşunu kendi ülkende hissettiğinden daha derinde hissetmek demek.

Demleme çayı özlemek demek.

Internet bağlantısı izi sürmek demek.

Her horoz kendi çiftliğinde öter demek.

Özlemek demek.

Bla bla bla… Kavuşmak güzel şey vesselam.

Bilgisayarın başına oturmama sebep aklımdakine gelirsek; geçenlerde not almışım ‘’Gençliğimde şikayet ediyorken yaş aldıkça yolunu gözlediklerim.’’ diye. Yaşlanmak yerine yaş almak yazınca anlam değişmiyor, biliyorum. Hani böyle kandırmaca, avutmaca, kibarlaştırmaca babında yani. Aman neyse ne işte.

Not aldığım o geçenlerde, tam regl dönemime denk gelen dönemdi. Ulan dedim kendime kendim, yıllarca yıllarca sevmedin şu kanlı dönemi bak şimdi şu haline, günü gelsin diye yolunu gözler oldun. Menopoza girince kadınlığından birşey mi kaybedeksin, hayır. Sanırım derdim gençlikten kaybedilenler.

Misal; neredeyse tüm çocukluk, gençlik dönemim gür saçlarımın kabarıp şekle girmemesini dert etmekle geçti. Gel gör ki; son yıllarda gür kabarık görünsün diye saçlarıma nasıl bakacağımı şaşırmış durumdayım.

Çocukken okuduğumuz kitaplar karşılığında babam harçlık verirdi. Şimdilerde zaman oluyor harçlıklarım yetmiyor istediğim kitapların tümünü almaya.

Zaman bol gelir canım sıkılırdı mesela. Artık birşey yapmadan bekliyorum bazen sıkılsın o can diye, götü yemiyor sıkılmaya benim korkuma.

Ödev yapmak zor gelirdi. Yıllardır çocuklara verilen ödevleri onların yerine yapa yapa tatmin olamadı ödev yapma açlığım. Sonunda kullanıldığımı ve onlara kötülük ettiğimin farkına vardığım için bıraktım, açım.

Uzunca yıllar et yemeyi pek sevmedim. Böbreğin birini kaybettik, protein alımı dengeli olmalı derken ben oldum tam bir etçil. Buna da şükür.

Bu sabah ipliği iğneye geçirirken çok zorlandı gözlerim, zamanımı alsa da inat ettim geçirdim. O inat kimeyse? Sakın yanlış anlaşılmasın bu iğne & iplik örneğini vermemin kesinlikle twettlerde dolaşan ‘’ Ön sevişme önemlidir, ipliği bile iğneye geçirmek için defalarca yalıyorsunuz.’’ geyiğiyle asla alâkası yok. Valla! Sonra babam arayıp ‘’Kızım utanmıyor musun öyle şeyler yazmaya………’’ diye bir başlıyor, başladığı yerde Vilo’da giriyor devreye bağlıyoruz konferansa. Ben yalnızca safiyane olarak görme yetimin azalıyor olduğundan duyduğum endişeyi yazıya getirdim.

Saçlarımı boyatma, makyaj yapabilme izini annemden çıksın diye kaç yıl bekledim, inanamazsınız. Keşke bir o kadar yıl daha en azından yarısı kadar daha izin vermesey miş. Saçlarımın kendi rengini kaybettim. Yanında sigara içmeme de uzun yıllar müsade etmedi. Keşke hiç etmesey miş. Gerçi saatler süren sohbetlerimiz bu kadar uzun olabilirler miydi, bilemedim.

Yok ya; düşündüm de azalan vücut kıllarından şikayetim yok. Kıl sorunu büyük sorun abicim.

Dişlerimi fırçalamaya da erinirdim. Anammmm şimdi neredeyse her sigara (kahveden) sonra fırçalıyorum. Fırçalamayı geç, diş eti çekip gitmesin diye gargara margara.

Ben bu eriyen kemikler, sarkan deri, çekilen diş etleri, beyazlayan (dökülen) saçlar, küsen kaş, bölge bölge yerleşen kiloların topunun amk. İnsan insana nankör de bu bedenin sahibine nankörlüğü nedir be kardeşim. Yerin çekimininde cehenneme kadar yolu var. Sen kendini çekip dur, değil mi? Nedir derdin benimle yahu! Bırak beni benimle, çekme…

Ruhumuz da yaşlanıyor mu sizce? Eğer yaşlanıp sarkıyorsa, ruhumuzun sarkan yerlerini toparlamak mümkün mü? Elf bu sabah uçak yolculuğumuz sırasında ‘’Anne baksana bulutların içine gömüldük, saklanıyormuşuz gibi…’’ dedikten sonra ‘’Hayattaki amacın ne senin anne? Bir hayalin var mı? Ne yapmak istiyorsun?’’ diye sordu. O sordu, ben bulutlara saklandım. Bu soru için geç kalınmış bir zamanda mıyım? Hayalim var mı? Yapmak için heyecan duyduğum birşey… Saklandığım bulutun içindeyim hâlâ. Cevap ya da bir çıkar yol bulunca tekrar dönerim.

Sevgiyi ıskalamayalım. Aşka saygı duyalım. Aşkın mutlu sonlar için olmadığı sırrını aşıklara söylemeyelim. Çözümün parçası olalım. Bedenimizi fabuk sabuk işler için fazla yormayalım. Felsefik düşüncelere fazla dalmayalım, uğraşmaya değmez. Yeşili koruyalım. Maviliklere dalalım. Enine çizgili şişman, boyuna çizgili desen zayıf gösterir, unutmayalım.

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

 

 

 
Yorum yapın

Yazan: 22 Mayıs 2016 in ÇOCUKLAR, GÜNLÜK, GEZDİM

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , ,

Screen Shot 2016-05-06 at 12.14.56 AM

Niyet

Gerçeğe inanç

Dua

Eylem

Niyet ediyorum. Gerçeğe inanıyorum. Dua ediyorum. Eyleme de geçiyorum. O eyleme geçtiğim noktanın başlangıcına yakın yerlerinde bir yerlerde birşey oluyor ve bambaşka boyuta geçiveriyorum; umursamazlık, boşvermişlik.. Gerçeği inkâr falan değil yanlış anlaşılmasın; işine gelmemekten kaynaklanan inkârvari umursamazlık. Çok imrendiğim halde şu kararlı, istikrarlı insanlardan olamadım. Istiktararım istikrarsızlıktan yana. Bu konuda hükümet gibi kandırık yapmayacağım, istikrarsızken istikrarlıyım demeyeceğim.

Istikrarla istikrarsız olduğum konulara gelirsek; diyet yapmak, okumak, yazmak, iyi bir sohbet arkadaşı olmak, manikürlü gezmek, düzenli gardolaba sahip olmak, düzenli yemek pişirmek ve aklıma gelmeyen birkaç benzer şey. Tahmin ediyorum diyet birçoğumuzda aynı şekilde başlayıp çok benzer şekillerde içinden çıktığımız hallerden.

Okumak deseniz dönem oluyor ardı ardına günler, gecelerce okuyorum.’’ Aferin kızım Özgür gözüme girdin, böyle devam et.’’ diyorum. Ulan sonra kendime nazar mı değdiriyorum ne, haftalarca elime öyle soluksuz biçimde kitap alamıyorum, aldığımda da on-onbeş sayfa ancak. Yazmaya ara vermem pek benzer değil aslında tek sebebi gündem. Müdahale edemediğimiz ama dolaylı müdahili olduğumuz bunca acı olaylar yaşanıyorken yazamıyor insan. Yoksa her cebimde, çanta içlerinde, peçete, kağıtlarda notlar dolu. Telefonumda aklıma gelen şeyleri kaydettiğim kısa ses kayıtları…

Dün yağmurun eşliğinde annemin evine doğru yoldayken gökkuşağının tam altına gidebilmeyi hayal ettiğim çocukluk günlerim geldi mesela aklıma. Masal yazdırabilecek kadar içime girdi, kaldı. Gökkuşağının tam altını bulabilmeyi, dokunabilmeyi hayal ettiğim günler. Gökkuşağının ışık ışınlarının su damlaları içinden geçerken kırılmasıyla ve yansımasıyla oluştuğunu bilmediğim çocukluk günlerim. Neyin ne olduğunu, herşeyin anlamını bilmediğimiz en saf, en mutlu günlerim. Bildik öğrendikçe coşkumuz azalıyor gibi. Geçen gün de Oğuz’a gökyüzüne bakmasını söyledim. Bulutların göğe ne kadar yakıştıklarını görsün diye. Mavinin ne kadar kocaman bir renk olduğunu görsün diye. ‘’Bak bulutlar gökyüzü çiçekleri gibiler değil mi ‘’ dedim oğluma. Bulutlara dokunabilmeyi hayal etsin çok istedim. Bulutların üzeride yatabilmeyi… Gerçi Kristal Çocuklar dedikleri bu nesil bulutların nasıl oluştuklarını falan bilerek doğuyor gibiler. Onlara hayal kurdurtabilecek şeyler daha çok teknolojik ya da ütopik şeyler. Rahat rahat bir terlik bile fırlatamıyorsun çocuklara, dönüp psikolojik tahlilini yapıyorlar kalıyorsun ” Hııı ” diye. Tansiyonumuzu o noktaya tırmandıracak olaylar yaşadığımız zamanlarda Oğuz’un ‘’ Tamam anne şimdi son saati ( ya da olanları ) unutalım. Hiç yaşamamışız gibi baştan başlayalım.’’ diyor serseri. Terliği bırakın, kendimi nereye fırlatsam şaşırıyorum o anlarda.

Aslına bakarsanız yapmaya, uygulamaya karar verip sonrasında vazgeçtiğim her şeyle ilgili kendime çok mantıklı başkalarına bahanesel bir ( birkaç ) sebebim mutlaka oluyor.

Örgü işi bitti, neden? Yaz geldi.

Ameliyattan beri yağlıboya resim yapmıyorum, neden? Taşındığımız evde yer yok.

En fazla onbeş gün arayla manikür yaptırıp tertemiz, ojeli ellerle gezecektim, ne oldu? Onbeşte bir ona o parayı ne diye vereyim yahu oturur evde biraz çeki düzen verdin mi tamamdır.

Gardolabı düzenledikten sonra bir daha asla bozulmayacağına dair kararım ne oluyor da üzerinden sayılı gün geçer geçmez karman çorman oluyor? Düzen bozulmak içindir, aradığımı bulabildikten sonra sorun yok.

Kendime bu yaştan sonra birşey kanıtlayamam, tamam. Ama şu çocuklara iyi örnek olabileydim iyi olurdu. Derken burada da bakacak kendime göre bir pencere buldum: Belki onlar da benim gibi olmamak için kararlarında kararlı çocuklar olurlar, kimbilir. Gördünüz mü işte tam bu şekilde oluyor, ilik gibi sıyırıyorum kendimi. Eteğime paçama, yüzüme gözüme bulaştırmadan.

Istikrarlı olduğum konular tabii ki var; sevmek mesela. Sevmekten vazgeçmiyorum. Ilişki bitirmek denilebilinir ama sevmekten vazgeçiş değil asla. Işte o kararı verme sürecim, direnişim çok istikrarlı oluyor. Sonuna kadar direniyor kalbim, beynim. Defalarca yokluyorum kalbimi, beynimi. Ta ki bomboş hissedene, boşalana kadar. O nokta da ise yaşanan şeylerin hatırası temiz kalsın, riya, inkâr, sahte hiçbir şey olmasın diye vazgeçiyorum ilişkiden. Sevmekten değil…

Böyleyken böyle işte…

Şimdi beni, umur umursamaz, istikrar istikrarsızlığımı falan bırakalım bir kenara:

Bu gece Hıdırellez! Bahar geldi. Herkes dilekler tutuyor, dua ediyor. Ağaç dallarına kurdelalar bağlıyorlar. Ateşler yakıp dans ediyorlar. Hızır’ı bekliyorlar. Bolluk bereket için. Arkadaşım Feyza yollamış duasına ortak olayım, duamız ortak olsun diye, şükür. Dua edip etmeme üzerine az önce telefonda konuşup hayli güldük. Dilediklerimiz, olanlar olmayanlar, oluş şekilleri falan felan. Sonuç olarak dua fazlası zarar olan birşey değil dedik. Buradan da sizlerle paylaşalım duamız büyüsün dedim. Şimdiden kabul olsun, herkesin gönlüne göre versin amin. Ya valla cıvıtmak istemiyorum da; karşılıklı dua edenlerin hangisinin hayrına nasıl karar veriliyor acaba? Tamam tamam be! İşte Ayça Oğuş sözcükleriyle bu geceki duamız:

Sevdiğim kim varsa, kendim de dahil, sevebileceğim herkes de dahil…
sağlığı iyi olsun.

Kalbi ritmini çalsın. Yanakları kiraz pembesi, dudakları bal olsun. Teni sıcak kalsın, enerjisi dışına taşsın.

Ciğerlerinden nefes, midesinden gurultu, bacaklarından güç eksik olmasın. 

Kanı bol olsun, damarlarında dönüp dönüp dolaşsın.

Sevdikleriyle birarada olsun. Kolu kollarına değsin, gözü gözlerinin içine baksın. Lafları birbiriyle başlasın.

Nesi varsa, bölüşücek biri olsun; nesi yoksa, bulup getiricek biri olsun. Bu birileri az ama öz olsun. Bazıları dünyada tek olsun.

Sevgisinin tamamını harcasın. Harcasın ki, ona büyük bir miras kalsın.

Sevmekten bıkıp usanmayacağı biri olsun. Onun yeri ayrı olsun. Onu soysun, başucuna koysun ama yalan uydurmasın.

O herşeyine, her haline tek tanık olsun. Bir hareketiyle güldüren, bir hareketiyle ağlatan olsun. Duyguların hepsi onda olsun.

Kalbi buna teslim olsun. Bütün şarkılar onu anlatsın. Aşık olsun, sırılsıklam olsun. Kurumasın.

Yapmaktan bıkıp usanmayacağı bir işi olsun. Başarının gerçek adının bu olduğunu unutmasın.

İbadet eder gibi, bu keşfini hergün yeniden kutlar gibi, onu yapıp dursun.

Yaptıkça daha iyi yaptığını görsün. Daha iyi yaptıkça bunu başkaları da görsün.

O başkalarının bunu gördüğünü, dış gözüyle görsün, iç gözüyle işine baksın.

Neşesi bol olsun. 

Kendini mutlu etsin, durduk yere neşelenmek nedir bilsin. İçinde birşey durup durup zıplasın.

Duydukları, gördükleri onu gıdıklasın, kahkaha attırsın. Gürültü çıkarsın. Saçma şeyler söylesin.

Çocuklukta en şımardığı ana, sık sık gidip gelsin. Nereye gidip geldiği bilinmesin.

Değiştirmek istedikleri değişsin.

İçte ve dışta, iyi günde ve kötü günde tadilat yapsın.

Eskilerini atsın, ruhunu havalandırsın.

Kapıda hep kamyonu dursun. Dilediği yere taşınsın. Kendinden taşınmak isterse, içindeki güç, dışındaki sevgi ona yardımcı olsun.

Bileği, bütün alışkanlıklarıyla, bağımlılıklarıyla güreşsin.

Bir şey ona sürpriz olsun. Günlerinden bir günü, bir pakete sarılı olsun. Açılınca, içinden hiç beklemediği güzel bir haber çıksın.

Bugün üçyüzaltmışbeş’ten herhangi biri olsun.

Öylesine bir pazartesi, arkaya kavuşturduğu ellerinde, unutulmaz bir salı saklasın.

Öyle tahmini mümkün olmayan birşey olsun ki bu, hayatın zekasını anlatsın.



Bir hayali gerçek olsun.

Bir hayale gözünü yumsun.

Peşinden koşup, onu sobelesin. Hayalini kendinden saklamasın.

Bir çizgi filmde olduğunu, herşeyin mümkün olduğunu unutmasın.

Bu duayı okusun. Kendi sesiyle duysun.

Duası gerçek olsun.



Her kelimesine şükretsin.

Tek satırına nazar değmesin.

Amin.

özgür tamşen yücedal

 
1 Yorum

Yazan: 05 Mayıs 2016 in ÇOCUKLAR, GÜNLÜK

 

Etiketler: , , , , , , , , ,

taksit taksit

Merhaba,

Gene gecenin içinden bir merhaba… Uzun zaman oldu. Bu uzun zaman içinde çok şey oldu. Benim hikayemdekiler hepimizde olduğu gibi iyisi, kötüsü, sevinçli, endişeli, telaşlı, kuşkulu ve her zaman ki gibi çok sorulu çok şey. Yazmama engel şeyler değillerdi. Yazmama engel olan şeyler hergün gazetelerde okuduğumuz, hepimize ait şeyler ve neredeyse hepsi kötü. Yaşadığına utandıran, güleceğine ağlatan, güvenini alt üst eden, parmakları yazmaya vardırmayan, sözcükleri hapseden anlamsızlaştıran şeyler. Hâl böyleyken oluyor o uzun aralar. Her şeye rağmen hayat devam ediyor diyemiyor insan. Adeta bildiği bir çaresizliğin içinde hapsolup devam edemiyor muş gibi…

Tüm bunlardan mıdır bilmiyorum ama tamamlayamayışlarım, taksit taksit yapışlarım. Âna tutumakta zorlanıyorum. Tam o sırada bir şey geliveriyor aklıma, duruyorum. Ne yapacağını bilemez bir durma hali.

Yanımda son iki sayfası kalmış kitabım duruyor. Yalnızlar İçin Çok Özel Bir Hizmet ( Murat Gülsoy ). Son iki sayfa… Son iki sayfanın ortak başlığı Kara Sayfa, ilk cümlesi ‘’ Bu kara sayfa yaşadığımız kötü günleri unutmayalım diye.’’ . Önceki sayfalarda yazanlar mı? Kocaman bir yalnızlık. Sayıların gizli anlamları. Bulmak istemediklerimizi arayışlarımız. Bitmeyecek olanlar. Kaybolan cehennem. Arka kapakta yazdığı özetiyle: Delirmekten ve yalnızlıktan kurtulmanın yolunu ölüme yaklaşmakta bulan karakterler, ölümle kol kola girdikçe deliliğin kaçınılmazlığını deneyimliyorlar.

Screen Shot 2016-02-24 at 12.38.54 AM

Geçtiğimiz haftasonu izlediğim Selfless adlı filmde de; sonsuz yaşamın sırlarını arayan insanoğlunun ölümsüzlük hayalinin varolan döngü, karşı konulamaz düzen içinde nasıl bir kabusa dönüştüğünü anlatıyordu. Gene yalnızlık, gene ölüm.

Inanın ben seçip bulmuyorum tüm bu film ve kitapları. Murat Hoca’nın kitabı arkadaşıma hediye olarak aldığım günü akşamı eve geldiğimde kızımın masasındaydı, kapanın elinde kalır şeklinde okuduk. Film deseniz; hediye. Ben oluruna bırakıp kafa yormadan yaşamaya çalıştıkça üstüme yağıyor zorlayan düşünceleri saklamış, sınırları zorlayan kitap, film, insanlar. Yoksa basit biriyim.

Screen Shot 2016-02-24 at 12.39.43 AM

Yok ya içimde tutamayacağım! Yazmama engel olan bir şey daha var, bir eleştiri. Beni ‘’Acaba gerçekten öyle mi?’’ diye düşündüren. Ama sonra dedim ki kendime kendim: ‘’Kimin doğrusu kime doğru, kime yanlış? Kimin anlamı kime anlamlı, anlamsız? Kimin aşkı kime karşı ya da karşılıksız? Kimin acısı kime, anlayana mı yaşayana mı? Ve burası benim. Burası sırdaşım, dertdaşım, günlerimin günlüğü, yaşadıklarımın izi. Dum duma, kim kime, kimene.’’

Sonra mı? Bugün ilk kez enginar ayıkladım. Tabii youtube videoları desteğiyle. Anam ayır ayır elinde kalan cücük kadar şey. Ki; çıkan çöp cabası. Gerçi az buhar, üzerine zeytinyağı – limonla enfes oldu ama… Ama lı bir iş anlayacağınız.

Çoluk çocuk deseniz, şükür. Ne bileyim: Oğuz’un yüzündeki dikiş izlerine artık kırılan ön dişindeki dolgusu eşlik ediyor. Elif; giderli gelirli, atarlı tutarlı devam. Erdo; diyet miyet işleriyle meşgul. Eve alıştık. Gerçi herkes alışmış bir ben kalmıştım. Galiba ben de alıştım, zorunda kaldım. Ayy ev bana küser diye korkuyorum valla yazmaya ama bana zor bu işler. Neyse dün İkea’ya gidip kitap raflarını aldım. Belki duvarlarına kitaplarım yerleşince daha bir samimi oluruz, kimbilir.

Son söz (nereden not ettiğimi hatırlamıyorum):

‘’ Biz kimsenin kalbi kırılmasın diye kendi kalbini parçalara bölüp başkalarına ikram eden çocuklardık. ‘’

Dolunay şahitli güzel geceler, rüyalar diliyorum.

Dualar kabul olsun.

Herkese gönlüne, hayrına göre payolsun inşallah, maşallah, amin.

özgür tamşen yücedal

 
Yorum yapın

Yazan: 23 Şubat 2016 in GÜNLÜK, OKUDUM, İNSANOĞLU, İZLEDİM

 

Etiketler: , , , , , , , , , ,

ne yani

Screen Shot 2016-01-06 at 11.53.54 AM

Günaydın!

Tamam hava gri, puslu, tuslu… Bir rehavet, bir şey yapmak istememek falan… Ne yapalım yani, ne yani! Bir kuş şakısın, sevgilim olsun gelsin öpsün, ılık bir esinti tenimi okşasın, köşe başında bir adam akordiyon çalsın, muhtar gelip kahvaltı hazırlasın, çay demlenmiş olsun…. Bekleyeceksek vay halimize. Bekle bekle boktur işin.

Itiraf edeyim sonunu düşünmeden bekledim! Sonuç mu; bok! Okumaya başladığım kitabın heyecanın ipine tutundum, bedenimi yataktan kazıdım, radyoyu açtım, ocağa bezelyeyi koydum, pirinci ısladım, kahve yaptım ve beklemekten vazgeçtim. Şükür tırnağım var, kaşıdım kendimi. Ense desen günden güne kalınlaşıyor.

Bu arada, aramızda kalsın kimseye söylemeyin; diyetteyim. Hiç tartılmadan başladım diyete ( evdeki baskül bozuk ). Yarın bir hafta olacak. Ve delicesine hergün zayıflamış olduğuma inanarak mutlu oluyor, neşeyle dolduruyorum içimi. Kilo vermiş olsam da, olmasam da kilolar benim değil mi? Benim! Gelişine gidişine kendi başıma mutlu ya da mutsuz olabilirim, kimene!!! Bir tek güçlüğü var: diyetteyim ya, yanıma her akşam çocukların biri gidiyor diğeri geliyor ‘’anne evde tatlı var mı?’’ diye. Ama ne yapacaksın çocuk bunlar! Geçecek, bu günlerde geçecek. Uğruna direndiğim 3-4 kilo, geçecek. 3’ü, 4’ü gider, eksiği azı gelir ne olacak hayat geçiyor böyle böyle.

Dünya, egemen olmaya başlayan kötü düşünceler bu kadar çoğalmaya, yayılmaya başlayınca ne yapayım yani, ne yani! Bunlarla bozdum işte. Içime döneyim, iyice tıkanayım içime dedim. Hayır bazen öyle şeylere gülerken yakalıyorum ki kendimi sonra kendim kendime inanamıyorum. Örgü öreyim dedim, başladım biliyorsunuz çoğunuz. O işte olmadı. Abartmış olmalıyım ki; evdekilerin sinirleri bozuldu durmaksızın örme eylemimden. Onları duymazdan geleyim dedim bu defa da bileğim iflas etti. Alışmayan götte don durmaz mış misali… Olmadı, tığı, yünleri bazanın altına kaldırdım. Seneye çıkartırım belki. Sıyırmalara gel yani.

Bu çağda hâlâ dinî ayrımcılık yapılabilineceğine, çocukların öldürülebileceğine, para-güç için savaşılabilineceğine inanmıyorum, inanmak istemiyorum. Birini dinlemek desen, yok dinleyemiyorum kimseleri. Toplu delirmece oyunu gibi. Siktiğimin düzeni üç kuruşluk sokağa çıkma, gazete okuma, biriyle iki çift laflama, televizyona bakma keyiflerimizin içine etti. Ne yana dönsem inanamadığım haberler, laf sözler, bakışlar… Tüm dünya vatandaşları olarak Düzen Askerleri olma yolundaki evrimimizi tamamladığımızda bizimle ne yapacaklar merak ediyorum. Allahtan göremem…

Offf! Iç karartıcı oldu. Tüm bunları zaten biliyor, duyuyor, okuyorsunuz. Tamam söyleyin o halde bana: bu diş fırçalarını ambalajından çıkartırken zorlanan bir tek ben miyim? Yalnız mıyım? Hayır, neden sıkış tıkış o ambalaj. Koy abicim şeffaf bir jelatinin içine dişimizle koparalım ucundan kavuşabilelim fırçaya.

Bunun yanında fikri okuduğum günden beri kafamı kurcalayan bir mevzu daha var; cep telefonları elastik olsalar hakkEtten süper olmaz mıydı! Yok vallaha! Hani elimizden düşürmüyor, kulağımızdan – gözümüzden ayırmıyoruz ya; elastik olsalar götümüze de sokabiliriz. Tüm bu taşıma, bakma zahmetinden kurtulur düşünce gücüyle, içten yanmalı motorla kullanıverirdik.

Bir de son zamanlarda gene aldı başını coştu gitti bu ‘’İyi çocuk yetiştirmenin yolları’’ , ‘’Nasıl iyi ebeveyn olunur?’’, ‘’Çocuklarımıza nasıl davranmalıyız?’’ vb. paylaşımlar. Ulan kelin merhemi olsa keline sürer. Bi geçsinler bunları allah aşkına. Bizler insan olma yolunda sapmamak için direniyoruz. Sevmeyi unutmayalım diye. Temiz kalmaya çalışıyoruz. Ne yolu, ne metodu!!! Bizim evde iki tane emanet var; iletişebilmek için bulabildiğimiz tek yol konuşmak ve sevmek.

Ha bir de bu havalarda: Tek Çare Yün İçlik!

Sıcak tutmak lazım kalbi ve bedeni.

Ben bi kaptırdım gibi ama kalkmalıyım çişim geldi.( Ayyy! Ne terbiyesiz kadın! Halbuki bizim hiç çişimiz gelmiyor! )  Arada gene haberleşiriz.

Herkese şifa diliyorum. Sabır diliyorum. Unutmayın diyorum; kuşlar uçuyor, kafamıza sıçıyorlar ve hayat kısa.

Eyvallah!

özgür tamşen yücedal

 
Yorum yapın

Yazan: 06 Ocak 2016 in GÜNLÜK

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , ,

derin nefes

Screen Shot 2015-12-21 at 1.21.35 AM

Merhaba!

Gene gecenin bir yarısı… Evde uyanık olan yalnızca uykunun sessizliği, saatin tik takları bir de ben… Üzerimde kışlık üniformam haline gelen siyah polar sabahlığımla mutfak masasında oturuyorum. Kahve kokusu burnumda, tadı damağımda. Okuyorum. Kafamın içinde yüzlerce kelime dans ediyorlar. Sıraya nasıl koyacağımı bilemediğim düşünce var aklımda. Kısa kısa sahnelerini hatırladığım rüyalarımdaki yüzler gelip gidiyorlar gözlerimin önüne. Gülümseyenler, şaşkınlıkla bakanlar, korkuya kapılmış olanlar, meraklılar, beyaz ışıklar içinde sessizce duranlar. Izi, hatırası silinmeyen kokular, dokunuşlar… Nereye varacağını bilmeden, düşünmeden yazmaya başladım. Aslında nereye gideceğini bildiğim, yazmayı çok istediğim, gizli saklı olan, birgün gelir belki yazarım dediğim şeyler, hayallerim, düşüncelerim de çok. Zamanı geldiğinde belki. Bunca törpülenmeye, an da kalmaya tutunmaya çalışmama rağmen hâlâ böyle söylüyor olmam ayrıca ironik; o gelecek zaman ne zaman? Gelecek, gelmesi beklenen zaman ne zaman? Ya gelmezse? Ya geldiğinde zamansız olursa? Ya pişman olursam ve pişmanlık gene bir işe yaramazsa? Hayat geç kalınmış zamanlarla dolu! Zamansızlıklarla! Yaşamak için geç kalmış insanlar topluluğuyuz. Iska geçilmiş anlar. Geçişinin ardından mal mal baktığımız fırsatlar. Tadına varmayı beceremediğimiz tatlar. Bozup bozup tekrar eski haline getiremediklerimiz, yıkıp yıkıp yeniden yapamadıklarımız. Her gece yastığa kafamı koyduğumda hatırlatıyorum kendime; biten günün ardından bile bile ‘’Bitti’’ diyorum. Tekrarı olmayacağını bile bile ‘’Bitti’’ diyorum. Bu biten günlerin hele hele boşa geçen günlerin hesabını yapmayanları, hesapta yanlışlık yaptığını fark ettiği halde olduğu yerden fark ettiği yerden dönmeyenleri anlayamıyorum. Ne bileyim sevdiğine sevdiğini söylemediği, takmaması gereken şeyleri kafasına takmış olduğu günleri, her şeyi kusursuz yapmak uğruna her şeyi kendisi yaparak vakit kaybedenleri, hep daha fazlasının peşinde kendini helâk edenleri, sarılmamış olanları, -mış gibi yapanları anlayamıyorum. Ben öyle bir gün geçirdiysem kendimden özür diliyorum. Ki; gene tekrarının olmadığını bile bile, bittiğini bile bile. Ve sanırım gerçekten yaşamımızdaki hemen hemen tüm problemlerin iki sebebi var. İlki; 
düşünmeden hareket etmemiz. Diğeri ise; eyleme geçmeden düşünüp durmamız. Duranlara sakın takılmayın. Yanlarında durmayın. Onları durakta bırakıp, baktıkları trenlere binip yolculuğa devam edin. Ne bileyim bilmediğiniz, merak ettiğiniz bir şey mi var; araştırmak için saatler harcayın. Karnınız mı acıktı; üşenmeyin yalnızca kendiniz için bir sandviç hazırlayın. Uzun zamandır aklınızda olan filmi izleyin. Telefonunuzu kapatın. İşi asın, bir gün de olsa gitmeyin. Görmek istediğiniz biri mi var; atlayıp gidin yanına. Canınız istemiyor mu; konuşmayın. İmkan varsa uzun zamandır ertelediğiniz seyahat için bilet alın. Imkan yoksa o seyahatle ilgili hayal kurmak için zaman ayırın. İnanın dünya durmaz! Hayat bize verilmiş en güzel hediye. Takmayın. Taktırmayın. Çığlık atın. Derin nefes alın.

Geceler iyi olsun.

Sabahınız aydınlık olsun.

Hafta hayırlı olsun.

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

 
Yorum yapın

Yazan: 20 Aralık 2015 in GÜNLÜK

 

Etiketler: , , , , , , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: