RSS

Etiket arşivi: anlamak

çevirimiçi

Gittim

Döndüm

Aynı yerdeyim

Anlamsızca film izliyorum

Kitap, dergi okuyorum

Spor yapıyorum

Uyumak istiyor, uyuyamıyorum

Hep aynı saatte, aynı güdüyle uyanıyorum

Kaç gün oldu hatırlıyorum

Öğle saatlerine kadar sağ salim gelebilirsem ‘bugünü de atlattım’ diyorum

Debelenip duruyorum

Hâllerden hâl beğeniyorum

Sorgulayıp duruyorum

Dönüp kendime çarpıyorum

Düşüyorum

Sonra kalkıyorum

Susuyorum

Susmayan yanıma söyleniyorum

Bol bol kaVe içiyorum

Haberleri izlemiyorum

Kesinlikle damar parçalar dinlemiyorum

Doğrusu nedir? bilen arıyorum

Bir diz istiyorum

Maviyi bir de gündoğumlarını özledim korkuyorum

Içim giderken ben duruyorum

Duran yanım kırgın, biliyorum

Insan her bahar tazelenmeyebilir miş

Gönülün niyette olması yetmiyor muş

Bazen basit

Bazen -miş gibiy miş

Bana basit değil miş.

Özgür Tamşen Yücedal

NoT: Satırlara destek veren aşk temalı Ot yazısına,

        Serkan Kaya şarkılarına,

       iki kadeh rakıya teşekkürü borç bildim, teşekkür ediyorum.

 
Yorum yapın

Yazan: 07 Nisan 2017 in GENEL, İNSANOĞLU

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , ,

aL! beyin

screen-shot-2016-11-03-at-10-39-17-pm

Alooo

Ses soluk kesildi! Tadilattaydım, bitti. Yani; galiba bitti. Dökülen saçılanı toparlayıp kaba temizlikten sonra ince temizliği de yaptık( tıy) mı, tamamdır. Dönüş süper ve kardeşimin yazın beni ziyareti sırasında önerdiği kitapla oldu. ‘’BeyiN’’ ( David Eagleman )

Okudukça anlıyorum ki; 1- Kitapta anlatılan beyin bende yok. 2- Kardeşim ‘’Bak beyin! Al kafana sok.’’ demek istemiş olmalı. 3- Demiş olduğunu tahmin ettiğim şeyi demişse eğer, kitap bittiğinde cevabım büyük ihtimalle ‘’ O beyin bu kafaya olmaz be kardeşim.’’ olacak. Karmakarışık sistem. Her düşündüğüm, kararlarım; bir gördüğüme, bir hissettiğime, bir kokladığıma, ellediğime, duyduğuma falan falan bağlı. O ondan, bu bundan, şu şundan. Biraz kendi haline bırakmak gerekiyor. Bugüne kadar başının çaresine nasıl baktıysa bu günden sonra da bakacaktır.

Neyse ne! Özetle; benim beyin gelişimini tamamlayamamış desem… Bu yaştan sonra gelişse ne işime yarar. Alıştım ben böyle yaşamaya. Zaten sen istediğin kadar akıllı olduğuna inan,’ akıllıyım’ de nafile. Mutlaka ve mutlaka seni aptal yerine koyanlarla dolu oluyor etrafın. Sonra da insan şaşırıyor; kim aptal, kim akıllı… Bu benim için bile biraz ağır olmuş olabilir fakat benim beyinde dorsolateral prefrontal korteksinin etkinleşmediği artık bilmsel olarak kanıtlanmış durumda. Niye mi? Çünkü; irade gücüm sıfır. Yemeyeceğim dediğimi yemişliğim, gitmeyeceğim dediğime gittiğim, aramayacağım dediğimi aramışlıklarım say say bitmez. DPK ( önceki cümleden okuyun bir kez daha yazamayacağım adını ) de olmayıversin, allah kalp yarası – kırgınlık vermesin.

Tek olumlu çıkarımım: ‘’ Herkesin doğrusu kendine. Ne kime göre, neye göre doğru ya da yanlış’’ diye dolanıp duruyordum. Umursamamazlık safhasına geçişimde doğruy muşum. Haklı – doğru yolda olduğumu biliyordum, yazılı kayıt altına alınmış halini görünce tastiklenmiş oldu.

‘’ Beyin bize habire hikâyeler anlatır ve her birimiz de anlattığı bu hikâyelere inanırız. Ister bir görsel yanılsamaya kanın, ister içine hapsolduğunuz rüyaya inanın, ister harfleri renklerle birlikte deneyimleyen, ister bir şizofreni atağı sırasında yaşadığınız sanrıyı gerçek sanın, beyin hikâyelerini size nasıl sunarsa siz de gerçekliğinizi o şekilde kabullenirsiniz.

……….

Daha da tuhafı, her beynin anlattığı hikâye, büyük olasılıkla bir diğerinin anlattığından farklılıklar içerecektir.

Birden fazla tanığı olan bütün olay ve durumlarda, her beyin kendi öznel deneyimini yaşar. Gezegen üzerinde yedi milyar insan beyninin ( ve trilyonlarca hayvan beyninin ) dolanıp durduğu hesaba katıldığında, tek bir gerçekliğin olamayacağı da gerçeklik kazanır. Her beynin doğrusu kendinedir.

Öyleyse nedir gerçeklik? Gerçeklik, yalnızca sizin seyredebildiğiniz ve kapatamadığınız bir televizyon programı gibidir. Ancak ne büyük bir şans ki, izlemeyi umabileceğiniz en ilginç programdır.: kurgudan geçmiş ve kişileştirilmiş halde yalnızca sizin için sunulan bir program. ‘’ ( sayfa 82 )

Bu paragrafa benim baktığım açıdan ben doğruyum. Sizin baktığınız taraf sizin beyninize bağlı. Aslında genele bağlayınca oturup dertleşmenin de hiç anlamı kalmıyor. Daha doğrusu karşımızdakinin bizi anlamasını beklemek kadar büyük bir ahmaklık yok! Her şey tırı vırı. Hele hele birbirimize, birilerine kızmamız en büyük ahmaklık. Uzun uzun anlattığın şeyin boşa bir çaba olduğunu anladığımız saniye kullandığımız; ‘’ Sen nerdesinnnn, ben nerde be gülüm…’’ pes etmişlik cümlesi var ya işte çözümlemenin özet cümlesi budur. Hiçbirimiz aynı yerde değiliz.

Şimdi ne yapıyor muşuz; kafamıza göre takılıyor muşuz. Bilmediğimiz geleceğimize doğru yaşarken hayat yalnızca şu an. Bitti. Üzerine söz yok. Vakti saati geldiğinde olacak, başlayacak, bitecek, gelecek, gidecek, sevecek, bırakacak, kalkacak, inecek…… Ne zaman bilmiyoruz, vakti geldiğinde.

Yazmaya başladığımda geceydi. Bu satırları ise yağmurlu bir İstanbul Cuma sabahında yazıyorum, dün gece uyuya kalmışım. Tiktiğimin beyni benim yazmaya niyetlenmiş olmamı hiç mi hiç iplemeden bedene UYU komutunu vermiş, uyumuşum. Ki; bunda benim hiçbir dahlim yok. Şunu bile kontrol edemiyorken ne lüzumu var direnmeye, değiştirmeye çalışmaya.

Haydi şimdi gün aydın olsun hepimize.

Salıyoruz

salıyoruz

saldık gitti.

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

 
Yorum yapın

Yazan: 04 Kasım 2016 in GÜNLÜK, GENEL, OKUDUM

 

Etiketler: , , , , , , , ,

sakın anneme söylemeyin

InstasizeImage

Yıllardır sen ve arkadaşlarının varlığı için şükrettim. Yerlerinizi ilkokul sıralarında öğrendim. Ne işe yaradığınızı, ayrı ayrı ne kadar önemli olduğunuzu, birlikte nasıl bütün olduğunuzu… Büyüdükçe büyüdükçe ‘’ Rabbim nasıl mükemmel yaratmış. Birbirlerini nasıl da kollayıp, idare ediyorlar.’’ diyerekten kendi haline bıraktım seni de diğerleriyle beraber. Arada yokladım falan ama itiraf ediyorum çok önemsemedim seni; ‘’Bize bir şey olmaz.‘’ diye. Olabilir miş. Olur muş. Arızalanabilir miş. Ve hatta özen göstermezsen veda günü gelebilir miş. Işte bugün bizim veda günümüz tatlım. Sana daha iyi bakabilirdim. Daha sık sorabilirdim halini hatırını.

Peki sen!!! Bir uyaramaz mıydın beni? Bi dürtemez miydin? Benden iyi hatun bulabileceğini sanıyorsan, yanılıyorsun. Kim eğlendirebilir seni benim eğlendirdiğim kadar. Hiç canın sıkıldı mı benimleyken? Kim gezdirebilir seni benim kadar? Söylesene! Var mı cevabın? Olsa ne farkeder desene! Artık tüm bu hatalar, yapılan, yapılmayan, yapılabilir olanlar geçmişte kaldılar. Geçmişimiz oldular.

Elveda Sağ Böbreğim! Bugüne kadar vermiş olduğun tüm hizmetler için teşekkür ediyorum, minnettarım. Hakkını helal et. Oradakilere selam söyle. Hatta de ki;

‘’Özgür Kadın tomografi cihazına bilmem kaçıncı girişinde bakışlarını bir noktaya kilitlemiş gözyaşları içindeyken ‘’Amına kodumun hayatıııı! Ulan bu mu, bu mu yani övünüp durduğun. Gösterip vermeyen kaşarlar gibi misin! Ulan ben iyileşip bir kalkayım ayağa işte o zaman kork benden. O öyle yenmez böyle yenir deyip yatırmazmıyım seni önümeeee!’’ diye haykırdı.’’ dersin. Ve bilsinler ki, korkmalılar. Haydi şimdi selametle…

Haydi ben şimdi biraz narkoz alıp dumanlanayım.

Sevgiyle kalın.

 özgür tamşen yücedal

 

 
2 Yorum

Yazan: 05 Nisan 2015 in GÜNLÜK

 

Etiketler: , , , , , , , , ,

vay anasını!

Screen Shot 2015-03-06 at 3.56.00 PM

Geç kalmadan, ya geç kalırsam diye telaşa kapılmak. Mutluyken, ya sonra mutsuz olursam diye mutluluğun tadına varamamak. Başlamadan, bittiğinde ne yaparım diye korkmak. Aşıkken, birgün biterse onsuz ne yaparım diye kabuslar görmek. Lezzetli bir yemek yerken, ya kilo alırsam diye yemeğin tadına varamamak. Sınava girmeden, ya kazanamazsam diye baştan kabul etmek. Diye diye diye… Özetle; yağmur yağabilir diye her an yağmurlukla oturmak, güneşi görememek, karanlıkta kalmak… ‘Du lan hele bi olsun olacak, gelsin gelecek, gitsin gidecek o zaman düşünürüz.’ demezler mi adama. Gerçi yağmurluğun fermuarını gırtlağa kadar çekmiş, kolları birbirine kenetleyip, çömelip oturmuş olana kim ne dese boş ya neyse.

Şimdi ben burada böyle bilgece atıp tutuyorum ya, sanmayın ben ermişim, çözmüşüm ilmini bu sikindirik hayatın, bir o kadar sikindirik ilişkilerin. Belki de bir çoğunuzdan fazla gelip konuyor kafama, yüreğime bir dünya soru, endişe, korku, anlayamamazlık… İçine ettiğim çok oluyor tadı çıkartılası anların. Bugün bir arkadaşıma yazdığım gibi; mükemmel hatalarım oldu, ileride olacakların daha mükemmel olmaları için imtina gösteriyorum. Daha güzel bir deli olabilmek için falan. Yalnız tüm uğraşlarım neticesinde bir tek şunu başarabildim: Bu tür şeyler geldiğinde aklıma içimde iki kişi varmış gibi konuşturuyorum onları. Ki; çoğu zaman kavga ediyorlar. Biri diğerinin kafasına patlatıveriyor falan. Ve endişeli tarafın ağzını bantlıyorum. Olmadı mı; duymazdan geliyorum onu, fanusun içine hapsediyorum. Anı yaşayabilmek için…

Geçen gün annemin arkadaşlarıyla beraberdim. Feci keyifli hatunlar, seviyorum hepsini. Çok şey dinliyorum onlardan. Öğreniyorum diyemiyorum çünkü kimsenin tecrübesinin kimseye öğretici olabileceğine inanmıyorum. O kazık girecek bir kere göte işte ancak o zaman öğreniyor insan.

Ama çok şey görüyorum onlarda; anneliğe dair, kadınlığa dair, insanlığa dair, birikmişliğe dair. Şu kafatasının içinde hapsolmuş pandoranın kutusu var ya, adına beyin dedikleri; nasıl bir yazılımı var! SAVE tuşuna bastın mı anam, bitti iş. Vay anasını! Kilitli kutu lan. Içine aldığını öldür allah bırakmıyor.

Işte diyeceğim o ki; anlattılar, dinledim. Annelerin gözünde hiç büyümeyen çocukları hakkında, endişeleri, geçen hastalıklar, olan hastalıklar, kabul edilenler, edilmeye çalışılanlar, görmezden gelinenler, kocalar… Zaman zaman gözler doldu, eller tutuldu, susuldu, kahkahalar havalarda uçuştu… Deniz coştu, duruldu, bulutlar gittiler, mavi canlandı, çayın demi tatlandı, ayva tatlısı yendi…

Muhabbetin ucundan tutup ‘ Boşver tatlım, sıyır bu düşüncelerden kendini an da kalmayı dene.’ diyecek oldum boncuk gözlü, badem dudaklı olanına. Sonra mı? Sonra hayatım boyunca aklıma kazınmış cevapların yanına bir yenisi daha yazıldı: ‘’ Biz sizler gibi yaşamadık ve sanırım öğrenemeyiz de hayata sizin gibi bakarak yaşamayı. Bizim zamanımızda –an da kal, -anın tadını çıkar yoktu. Bizim için yalnızca geçmiş ve gelecek oldu, hala da öyle. Maalesef böyle. Çağın kadınları sizin gibiler. İyi ki…’’

O günden beri düşünüyorum. Geçmişte kaldıkları halde kapanamamış hesaplar, kabuk tutmasına izin verilmeyen yaralar. Henüz gelmediği halde gelecek günler için endişe duyuyor olmak. Nasıl yorucu. Yağmurluk bünyeye kaynamış. baktım ki, ulan bu baya baya biziz, hepimiziz. Çağ mağ dinlemeyen bir şey bu hal. Hepimiz biriz. ( Son paragraf tam pankartlık oldu. ) Tek fark aramızdan üç beş çatlak çıkıyoruz işte; ‘’ An da kalın. Takmayın. Taktır mayın. Affedin. Unutun. Yaraların kabuk tutmasına izin verin, tırnak atıp yolmayın.’’ gibi laflar ediyoruz. Ama birileri demeli? Dürt meli? Yoksa nice halimiz. Boka sararız.

Böyleyken böyle işte. Biz niyet edelim: Yağmurluksuz gezeceğimiz günler çok olsun. Hafta sonu uğurlu olsun. Her şey değişebilir onun ne zaman olacağı da belli değil o sebeple akışa bırakalım. Eyvallah.

 

özgür tamşen yücedal

 
1 Yorum

Yazan: 06 Mart 2015 in GÜNLÜK, İNSANOĞLU

 

Etiketler: , , , , , , , , , ,

erkekler için

Screen shot 2014-05-09 at 14.20.37

BİR KADIN, BİR ADAMI ÇILDIRTABİLİR Mİ?

Aslında adamına göre değişir. Eğer akıllı ise kılıbık olur ve çıldırmaktan kurtulur. Bu yüzden erkeklerin çoğu hayatta kalabilmek için kılıbık olmayı seçer.

Sorun kadın değildir. O sizi çıldırtmak için bir çaba sarfetmez. Sadece onların zihinleri değişik çalışır. Durum, manyetik alandaki kutuplar gibidir. Bir kadın ne kadar farklıysa size o kadar cazip gelecektir. Sizin gibi oldukça çekim kaybolur.

İlişki kemere benzer. Bir kemer yapacağınızda, karşılıklı konulan tuğlaların zıtlığı, bir güç yaratır ve yapının ayakta kalmasını sağlar.

Kadının düşünme biçiminin farklılığı erkek için çıldırtıcı olabilir. Kadın mantıkla hareket etmez. Fakat bu onun yoludur, doğasındır. Çıldırma mantıksal zihne ait bir olgudur. Bir kadını sevdiğinizde, onu ne pahasına olursa olsun kaybetmek istemezsiniz, onu anlamak, hissetmek istersiniz. Tüm hayatınızı ve çalışmanızı ona adayabilirsiniz. Fakat ne yapsanız fayda etmez, neyin ne olduğunu anlayamazsınız. O hiçbir zaman sizi anlamaya çalışmaz. O sonuca, prosedür olmadan ulaşır, atlama yapar. İşin mucize tarafı onun mantıksal hareket etmeden haklı çıkmasıdır. Bu durum çıldırtıcı olabilir.

Karısının büyük piyangoyu kazandığını duyan koca çok şaşırır ve nasıl başardığını sorar.

Karısı hemen anlatmaya başlar: ‘’ Rüyamda yedi rakamını üç kere gördüm ve bunun yirmisekiz manasına geleceğini düşünerek bu rakamla başlayan bileti aldım. ‘’

Kocası çok şaşırır ve ‘’ Ama üç kere yedi yirmisekiz etmez ki ‘’ der.

Karısı hemen yanıtlar ‘’ Sen matematikçi olabilirsin ama piyangoyu kazanan benim. ‘’

Matematiği kim ne yapsın, önemli olan sonuçtur. Kadın zaten anlamıştır, bu yüzden anlamaya çalışmaz. Çağlardır erkekler kadınları anlamaya çalışarak hata yaptılar.

Bayan psikanalizci, hastasının zihinsel ve duygusal durumu hakkında üç aylık yoğun araştırmasını tamamlar. Son sözlerini söylemek için hastasını çağırır. Hafifçe öksürür, kağıtlara bakar ve sözlerine başlar. ‘’ Eee çalışmalarım sonucunda varmış olduğum nihai ve profesyonel kanım şudur ki siz manyağın tekisiniz. ‘’

Hasta şok olur ve kızgın bir şekilde sorar ‘’ Söyleyeceğiniz başka bir şey yok mu?’’

‘’ Evet var aynı zamanda da çirkin birisiniz. ‘’

Kadınları anlamaya çalışmayı bırakın. Onların varolan farklılıklarının, hayata değişik yaklaşımlarının tadına varın. Kadın sizin gibi düşünmez, sadece bedeni değil ruhuda farklıdır. Zihninizi bir kenara bırakın ve mevcut olanı yaşayın. Daha az entelektüel olun. Onunla dans edin, şarkı söyleyin, onu sevin. Onunla tartışmaya çalışmayın. Böylece kaybetmez ve çıldırmazsınız.

 Zen Yolu / Tasavvuf Yolu ( sayfa 62-63 )

Evet anlaşıldığı üzere bu cuma; ha la anlamamış – anlayamamış – anlamak istememiş – umursamamış – sırtını dönmüş – yenilmiş – terk edilmiş – terk etmiş tüm erkekler için olsun diyoruz.

Foto ise; anlamamış – anlayamamış – anlamak istememiş – umursamamış – sırtını dönmüş – yenilmiş – terk etmiş – terk edilmiş tüm kadınlar için…

Her ne olmuşsa olmuş ŞEREFE…

özgür tamşen yücedal

 
Yorum yapın

Yazan: 09 Mayıs 2014 in KADIN & ERKEK, OKUDUM, İNSANOĞLU

 

Etiketler: , , , , , ,

İçimizde Bir Yer ( Ahmet Altan )

Screen shot 2014-03-31 at 17.03.08

Ben ne zaman bu konuyu düşünsem aklıma hep Amarcord filmindeki o sahne gelir.

Koca mememli bakkal kadın, köyün ufak oğullarından birini bakkal dükkanının arka tarafına çeker.

Hayatında hiç çıplak kadın görmemiş oğlanın meraktan ve heyecandan faltaşı gibi açılmış gözleri önünde o inanılmaz büyüklükteki memelerini çıkartır. Kendisine bakan küçük oğlanın ağzına verir memelerinden birini.

Ve öfkeyle azarlar oğlanı.

– Üflemeyeceksin salak, emeceksin.

Kadınlarla erkeklerin konuşmalarının bir yerinde hep, ‘’ üflemeyeceksin salak, emeceksin ‘’ tuhaflığının yaşandığını düşünürüm.

Kadınların bir şey söylediklerinde aslında başka bir şey söylemek istemiş olabileceklerini kendim mi farkettim, yoksa bunu bana usulca, bazen sabırsızca sözleriyle kadınlar mı öğretti, şimdi tam çıkartamıyorum.

Ama bir kadın, ‘’Ben üşüyorum‘’ dediğinde, bunun cevabının, ‘’üstüne bir şey al‘’, ‘’istersen bir taksiye binelim‘’, ‘’eve geldik zaten‘’ türünden bir söz olmadığını, ‘’üşüyorum‘’ dediğinde kadının, ‘’bana sarılsana‘’ demek istediğini ve ona sarılmak gerektiğini öğrenmek epey zamanımı aldı.

Sanırım binlerce yıl boyunca isteklerini açıkça söylemelerine izin verilmediği için ‘gizli bir dil‘ geliştirmek zorunda kalan kadınlar, bu kadar basit bir şeyin erkekler tarafından niye anlaşılmadığını, niye ‘emeceklerine üflediklerini‘ hiç anlayamazlar.

Erkeklerin, bakkal dükkanının arka tarafındaki salak küçük oğlana benzediğini düşünürler.

‘Anlayışsız ve beceriksiz salaklar.‘

Sevgi ve şefkat eksikliğine hiç tahammül edemeyen, bunların ‘açıkça‘ söylenerek elde edilmesinin ise elde edilenin değerini düşüreceğine inanan kadınların, niye isteklerini düpedüz söylemediklerini ise erkekler için hep bir sırdır.

Duygularını göstermenin kadınlara özgü bir davranış olduğunu sanan erkekler, açıkça sevgilerini ve şefkatlerini göstermekten hep utanırlar.

Farkında olmadan, onlar, bu duyguların gösterileceği tek yerin yatak odası olduğuna inandıklarından, kalabalıkların içinde sevgi ve şefkat gösterdiklerinde, herkesin seyrettiği bir yerde sevişiyorlarmış hissine kapılıp tedirgin olurlar.

Erkekler için duygular, kapalı yerlerde yaşanması gereken ‘mahrem‘ şeylerdir, kadınlar ise bunun, hayatın her anında yaşanması gereken bir şey olduğunu düşünürler.

Hemen hemen hepsi gizli bir ‘derebeyi‘ olan erkekler, kadınların her isteğinde, her talebinde bir isyan, bir başkaldırı, hatta bir hakaret görürler.

Erkeklerin bekledikleri, kadınların ‘üşümeleri‘ ya da ‘acıkmaları‘ değil, erkeğin yanında soğuğu ve açlığı hissetmeyecek kadar kendinden geçmiş bir aşka kapılmaları ve bu aşkı, taleplerini dile getirmeyerek göstermeleridir.

Galiba bu yüzden, erkeğin biraz kadınsılaştığı ve duygularını alabildiğine özgür bıraktığı aşkın ilk günleri geçtikten sonra ve erkek yeniden erkekliğine döndüğünde, kadınlar ‘üşümeye‘ başlar.

‘’Benim uykum geldi‘’ dediğinde erkeğin onla beraber yatmamsını, perhize başladığı sırada aniden bir hoşluk yapma isteği duyan erkeğin ona sevdiği yemekleri almasını ‘düşmanca‘ bulmaya koyulurlar.

Artık, erkeğin her davranışı ince eleklerden geçirilip, onun sözlerinde ve davranışlarında ‘ sevgisizlik ‘ işaretleri tek tek saptanır.

Ve o gizli dil daha sık ortaya çıkar.

Kendilerinden yakınırlar önce, ‘’çok şişmanladım‘’, ‘’çok yaşlandım‘’, ‘’çok çirkinleştim‘’ diye; bunları söyledikten sonra erkeklerin ne söyleyeceklerine, ne yapacaklarına bakarlar.

Kendilerine büyük bir ilgi eksikliği olarak gözüken o anlayışsızlıkların, artık eskisi kadar beğenilmediklerinden ya da sevilmediklerinden mi kaynaklandığını anlamaya uğraşırlar.

Baştan savma verilecek her cevap, bakkal kadının öfkeli tepkisini hak eder.

– Üflemeyeceksin salak, emeceksin.

Ama erkekler bu durumlarda genellikle üflerler.

– Yoo, hiç de şişmanlamadın, iyisin, biraz kilo aldın belki ama önemli değil.

Bu yakınmalar onlara manasız ve çocukça gelir çünkü.

Kadınlar ise sinirlenmeye başlarlar.

– Sen beni eskisi kadar sevmiyorsun.

Bunun cevabı elbette, ‘’Nereden çıkardın bunu, tabii ki seviyorum‘’ değil, sıkı bir sarılış ve iyi bir öpüşmedir.

Bir şeylerin yanlış gitmeye başladığını gören erkek ise, güzel bir hediye almanın ya da daha kestirmesi ‘biraz para vermenin‘ zamanı geldiğini düşünür.

Onun için sorunun tedavisi öpüşmede değil, paradadır.

Kabul etmeli ki, kendi değerini, gizliden gizliye kendine verilen parayla ölçmeye yatkın kadın için yapılacak ‘ fedakarlığın ‘ miktarı bir zaman işe yarar; kadın, ‘salağın‘ duygularını böyle ifade etmeye çalıştığını anlar.

Erkek ise, o düz vahşeti ve insafsızlığı ile, ‘ağlıyorsa biraz para ver‘ çözümlemesini benimser.

Ama hediyelere ve paralara çabuk alışır, sarılışların ve öpüşmelerin özlemi yeniden başlar.

Kadın ‘üşür‘.

Read the rest of this entry »

 
2 Yorum

Yazan: 31 Mart 2014 in KADIN & ERKEK, OKUDUM

 

Etiketler: , , , , ,

Annenin kokusu, mamalar, oyunlar, cicili bicili giysiler, tepine tepine ağlamalar…

Rakamlar, harfler, kelimeler, cümleler, oyunlar, kitaplar, ilk arkadaşlar, tepine tepine ağlamalar…

Sınavlar, yeni arkadaşlar, ilk aşk, aşklar, aşk acısı,  ilk hayal kırıklıkları, dargınlıklar, isyan, haykırışlar, arkadaş kazıkları, geleceğe dair hayaller, asla dediklerin, tepine tepine ağlamalar…

Kendini kaybettiğin dönem…

Üniversite, yeni arkadaşlar, arkadaş kazıkları, aşk, aşk acısı,  isyan, haykırışlar, yavaş yavaş kendinle tanışmalar, sorular, sorgulamalar, gelecekle ilgili planlar, asla dediklerin, yalnız başına ağlamalar…

İş hayatı, iş arkadaşları, yenilen kazıklar, hedefler, çalışmak, aşk, aşk acısı, para kazanma derdi, kendini bırakıp etrafındakileri tanıma ( tanıyabilme telaşı ) çabası, sessizce ağlamalar…

Evlilik?

Kendini bulduğunu sandığın dönem, içine içine ağlamalar…

Yaş otuz oldu telaşı…

Kendinle buluşman…

Anneni anlayabilmen…

Anneni özleyişin…

İçine kaçmaya başlayıp kafaya vura vura ağlamalar…

Asla, asla dememeye kesin karar verişin…

Sözünü dinlediklerini, umurunda olanları elemeye başlaman…

Azalmaya başlayan gözyaşları…

Yaş kırka geldi şaşkınlığı…

Kendinle yüzleşmen…

Geç mi kaldım telaşı…

Kendini sevişin…

Mutluluğu bulman…

Aklını başına toplayıp dünyayı siktir edip yaşamaya başlaman…

Geç kalmış olduğunu kabul edip, neresinden dönersem kardır deyişin…

Hayat bana güzel ulan deyişin…

Gerçekten yaşamaya başlaman…

Ölüp gidişin.

Arayışla geçen takribi otuz yılın arkandan ağlayışı.

özgür tamşen yücedal

 
2 Yorum

Yazan: 04 Mart 2013 in GENEL

 

Etiketler: , , , , , , , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: