RSS

Etiket arşivi: insanlar

cahilim

 

Çok şükür bitti! Uzun bir bayram tatilinin daha sonu… Ardından kalanlarsa; enkaza dönüşmüş tatil beldeleri, insanların arkalarında bıraktıkları ayakizleri yani çöp yığınları, sarsılmış – çarşıya uyamayan ev hesapları, yorgun bedenler, bunca gün birarada kalan karı-koca halleri, bozulmuş düzenler falan felan. Döviz möviz derken bizlerde tepe taklak olduk yani. Kime açıklandığını pek anlamasam da durmaksızın açıklanan önlem paketleri falansa götümüze kaçtı.
Ha tüm bunlar olurken bizim başımıza gelenler, bitenler, her şey gibi en sonunda nihayetlenecek olanlarıysa yazsam yerimiz dar kalır. Hepsi bitti derken geçen sabah Vilo ( annem olur kendisi ) yataktan düşüp 8. kaburgasını kırmış. Bak soracaktım alttan 8. mi yoksa üstten 8. mi diye, unuttum. Gerçi kaburgaların alttan ya da üstten sayılışları var mı, kaç taneler onu da bilmiyorum, cahilim. Hadi bu haberi aldım derken öğle saatlerinde sokağımızda tatilcilerden bir çift kavga etmeye başladılar sonunda adam kadına vurdu, kadın bağırmaya başladı ( aslında kadın en başından beri bağırıyordu ). Don atlet yanlarına koşup kadına ‘’ Polisi aramamızı ister misin?’’ diye sordum. ‘’Biz iyiyiz!’’ diye bağırdı. Ben de ‘’ Gebertin o halde birbirinizi! ‘’ diye bağırdım. Ouz’la koşarak eve kaçtık.
Sonra mı?
Her lafa cevap verdiği için Oğuz’a ceza verip arabayı falan yıkatıp çöpleri attırdım diğer yandansa istediği için semizotunu topraklarını arındana kadar, canımı lavabo evyesinde bırakacak şekilde yıkayıp pişirdim.
İşler bitti derken tüm uyarılarıma rağmen velet kapıdaki kaktüslerden birini avuçlamış halde geldi eve ve yatana kadar cımbız, yakın gözlüğüm, telefonun feneri eşliğinde diken ayıkladım.
Bak daraldı nefesin gene!
Hayır eli dursa ayağı, ayağı dursa eli ama en fenası hepsi dursa çenesi durmuyor eşşolunun. Dün sabah -Huzursuzluğun Kitabı- adlı romanı okumaya başladığımdan beriyse ‘’ Huzursuz musun anne? Neden huzursuzsun? Huzursuz değilsen neden okuyorsun bu kitabı? Ne anlatıyor yazar? Neden bu kadar kalın? Yeterince büyüdüğümde ben de okumak zorunda mıyım bu kitabı?……’’
Anlatabiliyor muyum?
Kitabı ( soruları ne hakkındaysa ) mı paralasam, kendimi mi paralasam ikilemi arasında yaşıyorum beteviye. Allahtan mavi gökyüzü var! Beyaz kelebekler, bulutlar, rüzgar, begonviller, kitaplar, yazarlar, şairler, gittikçe azalan iyi insanlar, kuşlar, arılar… Ve iyi ki incir ağaçları varlar, şükür. Bu sabah yürüyüş dönüş yolumda lahmacuncunun yanındakinin dalından göz hakkımı kopartıp yedim iki tane incir yedim. Sonra sarıldım gövdesine teşekkür ettim ağaca. Kafamı kaldırıp şükrettim, bu yaz da bu ağaçtan incir yemek nasip oldu diye. Diliyorum; kimseler kesmesinler o ağacı da diğer tüm ağaçları da.
Yerlere çöp atan elleriyse kendilerine ve çocuklarının geleceklerine havale ediyorum. Ve ağaç kesen, çöplerini sokaklara atanları, boşa su harcayanları düşünce aklımı uçuruyorum. Birbirlerine verdikleri zararlar, yalan dolanlar, riya, kabalık falan artık hiç umurumda değil de bunlara tahammülüm yok.
Çorapların çiftleriyse hâlâ kaybolmaya devam ediyorlar. Bamya sümüklenmekten vazgeçmedi. Domatların kurtlularına kurban olunur. Pazarcılık zor mesleklerden biri, arka sokağımızda kurulduğundan biliyorum. Ve lütfen almayacaksanız otun bokun fiyatını sormayın!
Sesini duymadan, gözlerine bakmadan, kokusunu duymadan yapılan tüm iletişimlerse sahtedir, gerçekliğinden emin olunamayandır.
Dile getirilmeyen hiçbir duygu ise ( ki; kırılmışlık da en başında gelir ) karşımızdaki tarafından tahmin edilemez. Konuşun! Anlatın! Hesap sorun!
Insanlar konuşa konuşa anlaşırlar. Ama yalnızca insanlar!

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

Henüz ¼ ini okuyabildiğim kitaptan birkaç tane alıntı:
. Kalp düşünebilseydi, atmaktan vazgeçerdi.
. Ne var ki her şey kusurludur ve en güzel günbatımının daha güzeli, bize uykuyu getiren yelin daha huzurlusu hep vardır.
Hayat; bize hükmeden, hakkında neredeyse hiçbir şey bilmediğimiz, tekdüze ve gerekli.
. … çünkü bütün dünya hayal kurar: Bizi birbirimizden ayıran şey, o hayalleri gerçekleştirebilecek gücümüzün ya da kendiliğinden gerçekleştiklerini görecek kadar şansımız olup olmadığıdır.
. hepimiz kendi dışımızdaki koşulların tutsağıyız.
( Huzursuzluğun Kitabı / Fernando Pessoa )

Not: 

Reklamlar
 
1 Yorum

Yazan: 27 Ağustos 2018 in GÜNLÜK, GENEL

 

Etiketler: , , , , , , , , , ,

umut yeşertici

Geçtiğimiz günlerde bir paylaşımda okudum:

‘’ Biz zamanında otobüse binerdik. Çocuk falan gördüğümüzde göz kırpar, başını okşar çocukların, güldürürdük. Şimdi; ailesi yanlış anlar diye kafamızı çeviriyoruz. Ne çok şeyimiz çalındı. ‘’ yazıyordu.

Dün yapmış olduğu metrobüs yolculuğunda edepsizliğin boyları aştığı ortamda yaşanılan saygısızlıkları kahır, umutsuzlukla izlerken ihtiyaç sahibi birine yer veren adamı görüp, yanına gidip:

‘’ Teşekkür ediyorum, umudumu yeşerttiniz. ‘’ diyen arkadaşım gözleri dolarak anlattı yaşadıklarını.

‘’ Tüm yaşananlara sessiz kaldığım için çok utandım be Özgür. Ama o gençlerden biri kalkıp bana –sanane lan orospu – dese ne cevap vereceğimi bilemedim. –senin anandır orospu mu diyeceğim yani o cevaba Özgür.-‘’

Ben mi? Bu sabah site güvenliğinden çıktığım sırada dairelerden birindeki günlük ev temizliği işine gelen genç kadın da siteye giriş yaptı. Tam o sırada havuz kenarından geçmeyip sitenin çevresini dolaşması için uyarıldığına şahit oldum. Ki; yıllar öncesinde site içindeki transfer araçlarını kullanmalarının site sakinleri tarafından yasaklandığına da şahitlik etmişliğim var. Tıpkı o gün olduğu gibi bu sabah da kafam uçtu, beynime kan akışı durdu ve kendimi kaybettim.

‘’ Kim bu rahatsız olan, yasakları koyanlar!! ‘’ diye bağırmaya başladım site girişinde.

‘’ Bunların tümü insanlıklarını kaybetmişler. Burada oturuyor olmak, otoparkı dolduran araçlara biniyor olmak ne ayrıcalık tanıyor onlara!!! Nedir bu haller!! İfşa edilsin şikayetçi olanlar, bilelim kim onlar. ‘’

Tansiyonum gökyüzüne çıktı. Tek tek kapıları çalmak istedim. Kapılarını çalıp sormak istedim. Çalmadım. Ama böyle giderse çalacağım gün çok yakın. Ben delirmişçesine çırpınırken zavallı güvenlik görevlileri beni sakinleştirmeye çalışıyorlardı.

‘’ Biz yalnızca emirleri uyguluyoruz Özgür Hanım. ‘’ diyerek.

Sustum.

Fitili ateşlenmiş bir bomba gibi başladım yürümeye. Peşimde kendilerini başkalarından üstün görenlerin yetiştirdikleri çocukların çocuklukları. Bunu yazıyorum çünkü o çocuklarla da çocuklarım yaşıyorlar. Çoğu ailelerinin kopyaları. Selam vermeyi bilmez, her cevabı kendine hak görür, menfaatin sözlük anlamının ne olduğunu bilmeden menfaatçi olan çocuklar. Ama onlar yalnızca çocuklar… Onlara kızgın değilim, olamam. Yalnızca; çocuklarım şaşkınlar. Umuyorum, diliyorum ve bunun için elimden geleni yapıyorum ki; hayatları boyunca şaşırsınlar. Onlar gibi olmayıp hep şaşkoloz olsunlar. Anne babaları olarak Erdo ve ben kaçıncı yaşlarımıza geldik hâlâ şaşırabiliyoruz, şükür.

Yürüdüm. Yaşanan, birebir şahidi olmadığım ama okuduğum, bildiğim tüm haksızlıklar dizildiler boğazıma. Tek kelime daha duysam, söylemeye kalksam ağlamaya da başlayacaktım. Ağlamadım. Yutkundum. Yürümeye devam ettim.

İnatla yanımdan geçen herkese ama herkese, bakışlarını kaldırıma gömen, kafasını çeviren, görmezden gelenlere bile ‘’ Günaydın ‘’ dedim. O bakışlarını kaldırıma gömen, kafasını çeviren, görmezden gelenlereyse özellikle, yüzlerine kusarcasına dedim.

Sonra… Rüzgar esinti getirdi omuzuma bıraktı. Beton yığınlarının arasında yalnız başına kalmış zakkumun kokusu geldi burnuma. Beyaz kelebek kanat çırptı, gözüme çarptı. Her şeye inat yol kenarında açmaya devam eden yabani çiçekleri gördüm. Yalancı Aster onların adları dedi, tavuklarını yemleten adam. Hani bahsetmiştim size selamıma kolunu kaldırarak yanıt veren ama bir sohbetlik yanında durmadığıma pişman olduğum yaşlı adam. Bu sabah O durudurdu beni.

‘’ Nereden topladınız o çiçekleri? Yalancı Aster bunların adları çok sever arılar, iyi toplayabilmişsiniz. ‘’ diye.

‘’ Arılardan izin aldım valla, paylaştım onlarla. İzin vermiş olmalılar ki; hiç dokunmadılar bana.’’ diye yanıt verince oturduğu taburesinden kalkıp geldi kaldırıma, yanıma. Ardı sıra kangal köpeği geldi. Ayaklarımızın dibinde tavukları.

‘’ Nasıl güzel geliyor şu selamınız söylemek istedim. Böyle insanların kaldığını bilmek güzel şey, sağolun. Zaten çiçekleri, arıları seven insanlardan zarar gelmez.’’ dedi. Benli yaşlarda oğlu geldi o sırada yanımıza. Selamını aldım, selamımı verdim. Yoluma devam ettim. Ferda’nın metrobüste rastladığı gibi birine de ben bu sabah rastladım yani.

Umut yeşerticiler…

Eminim bu yeşertme işi karşılıklı ve bulaşıcı.

Kucağımda çiçeklerle site girişinin görüş alanına girdiğim anda güvenlik binasındaki görevlilerin hepsi ayağa kalkıp dışarıya çıktılar, gülümsediler. Sözcükler olmadan tekrar selamlaştık.

Evin kapısını Ouz açıp ‘’ Günaydın annecim ‘’ diyerek karşıladı. Ardında Elf geldi yanımıza. Çiçekleri beraberce bölüştürdük vazolara. Yaşadıklarımı anlattım, yüzlerinde gene aynı şaşkın ifade belirdi. Yüzlerini öptüm. Vazolardan birini alt komşum Yasemin’e götürdük. Umudu paylaştık.

Paylaşalım lütfen. Paylaşıp çoğaltalım.

Gün aydın olsun dilerim.

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

 
Yorum yapın

Yazan: 09 Temmuz 2018 in GENEL

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , ,

yarın ne yemek pişirsem acaba

-Görsel neden bu kadar büyük?

-Kapak sayfalarına atılan yazı başlıklarını okuyabilelim diye.

-Neden bu markayı seçtim?

-Erkek sayısını evimizde zaman zaman gördüğüm için.

-Okuyor muyum?

-Gençliğimde okuduğum oldu, inkâr yok. Ama artık değil. Ha ama önüme çıktıkça kapak sayfalarını okumaya devam.

-Evimizde bu ya da benzer vücuda sahip kadın ya da erkekler yaşıyorlar mı?

-Hayır.

-Hiç yaşadılar mı?

-Hayır.

Görseli kullanma gerekçem için bu açıklama sanırım yeterlidir. Yani; bu fotoğrafların kullanılmış olması bir çıkar, bir ima, bir özeniş, bir haykırış falan değildir. Yalnızca bir aklın, aklımın eremeyişi, anlam veremeyişi, bir bitip tükenişe akıl erdiremeyişi söz konusu olan. Ilk göz atışta bu ve benzeri tüm dergi kapaklarında kalın, büyük, ince, uzun ama görünür şekilde geçen ortak kelimeler:

yatak, zevk, seks, ateş, partner…

Kurulan cümlelerin başında ise:

KADINLAR YATAKTA NE İSTİYOR?

ERKEKLERİ MUTLU ETMENİN TÜYOLARI!

Yazılanlardan benim anladığım:

Insanoğlu yaratıldı yaratılalı bunca zaman olmuş hâlâ erkekler kadınları nasıl mutlu-tatmin edebileceklerini bilmez durumdalar,

Kadınlarsa kendilerinden önce erkekleri mutlu etmenin derdindeler. Hâl böyle olunca da kimsenin kimseden haberi yok, ha babam de babam debelenip duruluyor. Sonuç; umutsuz tatminsizlik.

Ve diğer anladığım şudur ki; hâlâ yazılıp yazılıp bitirelemediğine göre para etmeye devam ediyor olmalı bu umutsuz tatminsizlik.

Ve bir diğeri ise; çiftler bu konu hakkında karşılıklı konuşamıyor olmalılar ki; bunca yüzyıldır, yalnızca hakkında yazılıp okunarak biteceğine inanılıyor bu umutsuz tatminsizliğin.

Farklı bir boyut ise; bizler büyük çoğunlukla her halt hakkında her şeyi bilen ama uygulamaya gelince tırtlayan nesiliz artık. İlişkiler, Beslenme, Çocuk Yetiştirmek, Sevişmek, İlişki Yürütmek, Kendini İfade Edebilmek, Karşındakini Anlayabilmek vbenzerleri. Üstelik hepsinin anahtarlarını satırlarında gizleyen milyonca kitap yazılmış, yazılıyor, yazılmaya devam edecekken. Örnk: Başarıya Giden Yolun Sırları, Doğru Ebeveyn Olmanın Anahtarı, Empatinin Gizi, Kilolara Vedanın Sırları, Sağlıklı Yaşamaya Giden Yolda El Kitabı…

Hele o Kişisel Gelişim Kitapları. Belki de büyüyüp büyüyüp gelişememiş olmamızın sebebi hep bu zırvalardır. Yoksa hergün okuduğumuz, duyduğumuz ya da şahidi olduğumuz kabalık, kötülük, vahşilik nereden peydalanıyor. Televizyonlarda bangırdayan saçmalık-yalanlar, gelişmeyelim diye yazılmış geliştirici kitaplar sayesinde mi dibine kibrit çakılası hale geldi bu dünya. Yaratılmış olanın yaratılmış olanın her türlüsüne olan nefretinin sebebi nedir? İnsanlar insanlardan, hayvanlardan, bitkilerden ne istiyorlar, bilen var mı? Zorları ne? Herkesin derdi-zoru kendi dışında bir canlıyla.

‘Biri Bizi Gözetliyor’la gün yüzüne çıktı sanki bu insanlardaki gözleme, gözlenme arzusu. Yıllardır fokurdayan bir yanardağın patlaması gibiydi. Her adımbaşına takılan (takılmak zorunda kalınan) kameralar, neredeyse göte girecek tasarımdaki cep telefonları, o telefonlarda yaratılan uygulamalar, sapkın film-diziler. Ama en çok cep telefonlarına takığım artık. Ne izleme, ne dinleme, ne karşılıklı sohbet, ne çocukla ilgilenme, ne eğlenme, ne dinlence hiçbiri yok. Önemli olan tek bir şey var; yanımda olmayan herkes ne yaptığımı-zı, yapmak isteyip yapamadığımı görsün. Mutlu gözükelim. Fotoğraf paylaşmayı, kaydetmeyi hadi anladım, tarihe not almak, eskinin fotoğraf albümü gibi oldu artık. Ama mutluluk anlarını an be an videolarla paylaşmak nedir? O kadar mutluysa daha da mutlu olup gebersin herkes mutluluktan.

Geçen hayatımda ilk kez kadınlar matinesi denilen etkinliklerden bir tanesine katıldım. Sahne almadım yahu izlemek için gittim. İzleyemedim. Oynamak için sahneye çıkan istinasız her kadının elinde cep telefonu vardı ve kendilerini kameraya çekiyorlardı. Inanamazlığın ötesiydi yaşadığım. Aslına bakarsanız içimden geçenlerin hepsini buraya yazabilmeyi çok isterdim, yazamam. Ama hissettiklerimin özeti: acınası bir dönemde yaşıyoruz.

Tüm bunların yanında dünyanın ne kadarı bilmiyorum ama bir kısmının inandığı üzere yaşanan Uzay Çağı’y sa, biz hangi çağdayız?

İstemeden, bilinçsizleştirilerek bilinçli olarak yaşatılıyorsa bu çağ, tüm bunlar…

Vebalî kimin?

Ama şimdi bunlarda nereden çıktı, değil mi? Kafa yormamız gereken daha önemli konular var: Erkeklerimizi Nasıl Mutlu Edebiliriz?

Benim derdim ise;

Yarın ne yemek pişirsem acaba?

Ayrıca derdimi çok severek dertleniyorum, hatta gece ona sarılıp uyuyacağım.

Mutsuz bir ülkenin çok mutlu insanlarıyız bizler!!!

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

 
Yorum yapın

Yazan: 11 Mart 2018 in GENEL

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , ,

yaşasın fazilet

 

‘Doğru insan diye bir şey yoktur, biraz yakından bakınca herkes biraz sorunludur.’

Buraya kadar tamam. Tamam da; insanlar çocuk sahibi olduktan sonra neden deliriyorlar. Zamanında ben de biraz delirmiş olabilirim, delirmiştim. Ama arabanın camına ‘’Arabada Bebek Var’’ etiketi yapıştıracak kadar değil. O kadar delirmedim. Şimdilerde bu etiketlere taktım. Camında bu etiketi taşıyan araçların yanlarına yaklaşıp özellikle içlerine bakıyorum. Nasıl olsa trafik hep duruyor bu şehirde.

Tesadüf eseridir ki; emziğini yatağında unutup sokağa çıkmışçasına perişan halde, saçları tepeden mandal tokayla tutturulmuş, ağzında sigara, kulağında cep telefonu olan bir kadın gördüm mesela aracının camında etiket var ama bebek yoktu.

Öpüşen bir çift gördüm; öpüştüklerine göre evli değillerdir diye tahmin ettim, camda etiket vardı ama arabada bebek yoktu mesela.

Kiminde bebekle birlikte çok sayıda insan vardı araçta, bebek o arabada olmak istemiyordur kesin diye şe’ettim, mesela.

Hele hele geçen gün denk geldiğim efsaneydi: camda ‘Arabada Prens Var’ etiketi yapışıktı, yaklaştım. Içeriye baktım, bebek yoktu. Bir de ne göreyim ön koltuklarda iki tane kaytan bıyıklı, beyaz gömlekli, cüssece iri adamlar oturuyorlar. Adamlardan birinin prens olduğu dönemde yapıştırılıp bugüne kadar unutulmuştur herhalde, diye düşündüm.

Ama itiraf edeyim bir tanesi vardı ki; durup sonra durdurup bebeğe çeyreklik takasım geldi. Neden mi? Örnek alınabilecek şıklık, donanımda, anne gibi bir anne, arka koltukta bebek, asılı bebek oyuncakları, camda etiket tastamamlardı. Düşününce, bu donanımda olduklarına göre onlar arabada yaşıyor da olabilirler. Çünkü ben nasıl o kadar şahane, unutmadan, düzen püzen içinde olunur onu da pek anlayamam, beceremem de galiba.

Aman tamam be; başkalarının etiketinden, yapıştırdıklarından, saç sigaralarından banane, doğru. Ama insan bir takılmaya görsün hepsi gözüne gözüne giriyor. Bu satırları okuyanlar arasında da trafikte böylelerine rastalayacak olanlar olacak ve şu satırları hatırlayacaklar, eminim.

Yalan! Emin değilim. Artık hiçbir şeyden emin değilim. Eminliğim bu yaşa kadar mış, bitti. Yediğim hurmalar götümde, ağzımın payı dilimde, derslerim kalbimde, şükürler olsun. O sebepten eminliğim parça pinçik, emin falan değilim.

Ama diyim mi size; bu gibi absürt şeylere takmazsam kafayı duramayacağım bu şehirde, insan içinde falan. Geçen hafta köye gittim, dönesim gelmedi. Sessiz. Sakin. Koşturmacasız. Çiçek böcekli. Temiz kokulu. He orada da huzur bozucu, damara basıcı insanlar yok mu, yoksa da istenmeyen ot dibinde bitmez mi?  Ama oralarda en azından topuklayıp kaçacak yer, yerler var..

Istanbul’da mı? Istanbul’u Fatih’ten, yerin altı üstündeki, gizlisi alenisi devletlerden, Acun, Ağaoğlu ve nicelerinden sonra bu defa da ‘Fazilet Hanım Ve Kızları’ tekrar fethetmişler, haberimiz olmadan.

Sosyo(ekonomik), sosyo(kültürel), sosyo(fizyolojik), sosyo(psikolojik), sosyo(dostluk), sosyo(aşık), sosyo(şehircilik), sosyo(eğitimli) ve benzeri sosyo’nun tüm değerlirini yedik, yedirttiler. Artık sosyo(ayrıştırıcı), sosyo(feysbukçu), sosyo(intagramcı), sosyo(riyakâr), sosyo(eleştirmen), sosyo(meraklı), sosyo(boş-çene), sosyo(acuncu), sosyo(tokici), sosyo(psikopat), sosyo(bihaber), sosyo(her-boktan-aşina) bireylerin yaşadığı topluluğu, ülkesi, ülkeleri, dünyası olduk.

Önümüzdeki yıllarda her şeyi yapay zekalar yapacaklar deniyor ya, net. Olmalı da zaten. Kalan son doğal zekalar, yapay zekaları icat ve imâl ettiler, kalan sahalar yapay zekalarındır. Önce doğayı sonra dünyayı sonra birbirimizi yiye yiye bitirdik.

Yaşasın Fazilet!

Halbuki bizim ‘Ferhunda Hanım Ve Kızları’ ve ‘Bizimkiler’le, ‘İkinci Bahar’da, ‘Kara Şimsek’e bindiğimiz, ‘Dallas’lı ne güzel günlerimiz oldu, değil mi?

En çok merak ettiğim ise: aşkın saf olanını, gerçeğini yaşayanlar kaldılar mı acaba. Düz, öylesine, duygusuna, akışına, sevdalısına, hesapsız, kitapsız, sosyal-paylaşımsız, intagramsız yaşayanlar kaldılar mı acaba? Eğer varsa aşkını bu şekilde yaşayanlar bilsinler ki çok şanslılar ve gene bilsinler ki, onlardan çok az kaldı, bu duyguların yalnızca hayalleri kaldı. Selam benden.

Insanın olduğu yerde umut tükenmez miş.

Yerimizin aldığınca delirelim.

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

 
Yorum yapın

Yazan: 15 Ekim 2017 in GENEL

 

Etiketler: , , , , , , , ,

hatırladıkça

Screen Shot 2015-11-30 at 2.10.59 AM

Yaratıcının sonsuz gücüne, kudretine

Duaların hayırlısının kabul olduğuna

Herkesin kalbindekini yaşadığına

Doğan her yeni güne

Batan her geçmiş güne

Iyiliğe

Kuşlara

DeniZlere

Aşka

Sevgiye

Mavinin mucizesine

Yeşilin huzuruna

Bazılarıyla karşı karşıya

Kimileriyle yanyana

Kimiyle koyun koyuna, kalp kalbe geldiğimize

Ve hiçbirinin boş yere ya da tesadüfen olmadığına

Dönüp dönüp birbirimizi bulduğumuza inanıyorum.

Kimilerinden yana, kimilerinden öteye yürüyoruz şu iki kapılı handa

Şükür ettiğim şeyler azalmadığı sürece uyanmak istediğim sabahlar olacak

Isınmış yorgan altı, kavrulmuş soğan kokan mutfak, “topla dağıttıklarını” diye söylenen birileri olan evler hep olsun hayatlarımızda. Bir ‘Merhaba’ya da, kimseye de muhtaç kalmayalım hiçbirimiz. Dengede kalacak manevi güce sahip çıkalım. En çok kendimizi sevelim, kendimize bakalım. Hatırladıkça gökyüzüne bakalım. Göğe baktıkça aslında ne kadar küçük, gönlümüze baktıkça ne kadar büyük olduğumuzu hatırlayalım. Kötü hissettiklerimize ve yayalara yol verelim.

Yeni hafta hayırlı olsun. Yeni hafta kaldığı yerden değil yeni baştan olsun. Adaletli olsun. Savaşlar dursun. Hastalar şifa bulsun. İşler rast gelsin. Gönüller denk düşsün.

Eyvallah!

özgür tamşen yücedal

 
Yorum yapın

Yazan: 30 Kasım 2015 in DENEMELER & RÜYALAR, GENEL

 

Etiketler: , , , , , , , , , ,

-muş, -miş, -mış ve diğerleri

Screen Shot 2015-05-28 at 9.58.48 AM

Gene ne oldu? Nedir bu haller? Kime dokunsan bin ah! Herkes sıkkın. Bulutlar dolu, insanlar dolu, trafik sıkışık, yaz gösterip vermiyor, deniz suyu ısınmadı, balık yasağı var, sardalya sezonu (y MUŞ ), okullar kapandı kapanacak, üniversite sınavının son ayağına yaklaşıl MIŞ, okullarda son sınavlar yapılıyor MUŞ, öğrenciler yayım yayım yayılMIŞlar, dolar ne bok yiyeceğini bilemez halde, iş sektörü seçimi bekliyor MUŞ, caddelerde asılı bayraklardan yolu göremiyorsun, Tarkan Umre’ye gidiyor MUŞ, yaz şarkıları henüz çıkmaMIŞ, herkes yaz aşkı hayalleri kuruyor MUŞ, eski aşklar bitiyor MUŞ, depresyon ilaçları peynir ekmek gibi satılıyor MUŞ, kiraz reyonlarda yerini alMIŞ ama çok pahalıy MIŞ, satılan karpuzlar nereden geliyor tartışılıyor MUŞ, annem cebine koyduğu telefonunu tuvalete düşür MÜŞ, suya düşen telefonlar pirince konuyor MUŞ sonra iflah olmuyor MUŞ, instagrama baksan herkes mutluy MUŞ, Rusya, Türkiye’den ithal edilen 4 ton kayısıda insan sağlığına zararlı haşere bulunduğu gerekçesiyle ülkeye girişine izin verme MİŞ, son pişmanlık fayda etmiyor MUŞ, bezelye ayıklamak rahatlatıyor MUŞ, cümle âlem ‘Çiçek Bahçesi’ adlı boyama kitaplarını boyuyor MUŞ, hatta kimileri gölgelendirme bile yapıyorlar MIŞ o kadar sıyrıl MIŞ yani, düğün sezonu açıl MIŞ, ne giyeceğim derdi çok büyük MÜŞ, bir an önce bronzlaşmak iyiy MİŞ, koyu ten zayıf gösteriyor MUŞ, Arap ve Suriyeliler ülkeyi zapt etMİŞ… Ama ney MİŞ; bunların hepsinin sebebi haftanın her günü yayınlanan Survivor MIŞ. Yani benim kişisel kanaatim bu. Her şeyin sorumlusu Acun!

Şimdi ben sandalyeye yerleştirdiğim kıçımı kaldırıp hazırlanmalıyım. Iki hatunla randevum var. Anlatıp anlatıp depreşmek, depresyonun dibine vurmak gibi bir planımız var. Akşam üzeride Oğuz’u okuldan alıp saç traşına götüreceğim. Yemek yapasım deseniz; gelemedi bugün, yolda bir yerlere takılmış olmalı, bekleyemem, beklemeyeceğim. İki gündür kitap okuma çabalarım da sonuç vermeyince salma kararı aldım. Du bakalım vardır bunda da bir hâyır. Tüm hâyırlarımız hâyrımıza çıksın inşallah. Yukarıda hepsini sıraladım işte sorunumuz yok, iyiyiz.

Eyvallah!

özgür tamşen yücedal

 

 
3 Yorum

Yazan: 28 Mayıs 2015 in GÜNLÜK

 

Etiketler: , , , , , , , , ,

uzak durun

Screen Shot 2015-02-17 at 9.36.58 AM

Merhaba,

‘Günaydın’ diyemedi dilim. Bu sabahta ‘Günaydın’ dediğimde bir yerlerde, birilerine günün hiç aymadığını bildiğim sabahlardan biri daha. Gerçi her defasında bunu bile bile, ama ferahlık götürmesini dileye dileye diyor dilim.

Kırk yaşındayım, 2011 Şubat tarihinden beri burada hep Aşina Duygular ı paylaştık. Bir göz attım, ne zaman kötü bir düşünce, korku, facia, afet yaşasak hep beraber –kadınlar ve çocuklar- demişiz. Hep ‘’Kadınları, çocukları koruyun!’’ demişiz. ‘’ Ölmesinler!’’ demişiz. Daha doğrusu ben yazdım yüzlerceniz okuyup, mesajlar yolladınız. Ve anladım ki; aşina ymış bu duygularımız, paylaşıyor muşuz. Paylaştıkça çoğaldık, belki çok olursak başka yerlerde, başka evlerde yaşanan acılara ortak olur bir nebze azaltabiliriz umuduyla.

Dün Çidik paylaşmış: ‘’ HER KADIN BAŞINA GELEN BİR TACİZ OLAYINI ANLATSA FACE KİTLENIR. ‘’ diye.

Evde, yoksa okulda, yoksa sokakta, yoksa işyerinde, yoksa evlenince, yoksa doğurunca… ama mutlaka bir zaman bir yerlerde…

Hayatımızda bir yerlerde mutlaka yaşamışızdır.

Dilleriyle, bakışlarıyla, sikleriyle, paralarıyla ya da dünyanın en mükemmeli sandıkları sikleri kadar olan beyinleriyle taciz, eziyet ederler.        ” Seni seviyorum.” cümlesinin ağzından çıktığı duyulmuş olsa bile taraftarı olduğu takımı seviş biçimlerine bakarak ” Beni sevme! ” diye haykırılası adamlar var lan bu dünyada. ” Sizin için çalışıp, kazanıyorum.” dediği halde kazandığı para dürülüp dürülüp götüne sokulası adamlar var. Gülmene, giyinip kuşanmana karışan başka kadınlarda gördüğü memenin, bacağın arasına dalan adamlar var. Kızına yan gözle bakılmasına tahammül edemeyip kızı yaşındaki kızları yatağına alan var. Erkekliklerini cinsel organlarıyla ölçer ama ” Sik beyinli!” diye bir küfür olduğunu unuturlar. Tüm bunlarla beraber hemcinslerini görüp erkekliğinden utananlarda var, şükür.

Günah, ayıp, yasak, kız kısmı, erkek kısmı, damattır, oğuldur, babadır diye diye, susturula susturula yetiştirilen eski nesil, yeni nesil kadınlar neye uğradığımızı, ne yaşadığımızı bile anlayamadan ve en kötüsü anladığımızda da ses çıkartamadan yaşadık, yaşıyoruz.

Ses çıkarttığında; kız kısmısın sus, sen kaşınmışsındır, kimse duymasın, babana söylerim, parasız bırakırım, sokağa atarım, ne yapabileceksin… cevabını duya duya yaşadık, yaşıyoruz.

Okullarda yaşananları, en son yakınımızdaki AVM’nin tuvaletinde erkek çocuğunun yaşadıklarını, toplu taşımalarda tanık olduklarımı, haberlerde duyduklarımı yani tanığı olduklarım, duyduklarımdan sonra iyice psikopata bağladım. Elif yürümeye başladıktan sonra edindiğim psikopatlık artık zirvede. Düşünün ki; sevmesi için Elif’i kimsenin kucağına vermedim, el öptürtmedim, sarınılmasına müsaade etmedim. Biraz daha büyüdü beynini yıkadım ‘’ Bedenin sana ait, sen istemediğin sürece kimse sana dokunamaz, bakamaz! ’’ diye.

 Dün akşam Oğuz’la birlikte yanımdalar, ben gene bir başladım ‘’ Götü başı kollayacaksınız, hep etrafınızı kollayacaksınız, konuştuğunuz arkadaş dediğinize dikkat edeceksiniz, ses çıkartmaktan bağırmaktan korkmayacaksınız, korkmayacaksınız, korkmayacaksınız, korkmayacaksınız… ‘’ derken bağırmaya başladığımın farkına vardım. Çocuklarına ‘Korkmayacaksınız’ diyen ama içimde oluşan nefretten korkan bir anne oldum.

Daha ne desem, ne yazsam inanın bilemiyorum.

Eski bir arkadaşım ‘’ En korktuğum duygu çaresizlik. ’’ demişti. Çaresizlik. Yalnızlık. Aciziyet. Korkmak. Korumak. Nefret etmek. Öldürmek. Çalmak. Sevmek…. Ve yaratılmış olana ait tüm güdüleri, duyguları içimizde taşıyoruz. Bunların hepsini hissedebilir, bastırabilir, hissettiklerimize göre davranabiliriz. Ama bizim gibileri öldürebilen, eziyet edebilen, taciz edebilen, çalabilenlerden ayıran bir şey olmalı, aynı dünyayı paylaşmamalıyız. Paylaşmak zorundaysak eğer bizler birbirimize sahip çıkmalıyız, birimize yapılırken ses çıkartmalıyız, yan yana durmalıyız, korkmamalıyız. Hep birlikte olmalıyız. Yüksek sesle usanmadan söylemeliyiz: ‘’ Kadınlar ve çocuklar! ‘’

 NOT: Bu noktada dinden imandan, adalet,cinsiyet, kılık kıyafet, açık kapalıdan bahsedenler benden, çocuklarımdan, sevdiklerimden uzak dursunlar. Ki; nefretim bile onlara veremeyecek kadar kıymetli düşünün artık. Uzak durun.

 özgür tamşen yücedal

 

Etiketler: , , , , , , , , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: