RSS

Etiket arşivi: kadınlar

bir daha olmaz

 

Koltuğun üzerinde yatan gri battaniyenin altında kalmış. İki sene öncesinin kışında annemin benim için aldığı gri battaniye. Yıkamaya kalktığımda gavur ölüsü gibi olan, yıkamaya olan niyetimden pişman ettiren. Halbukî görseniz uzaktan ve hatta dokunsanız yumuşaklığına hiç beklemezsiniz ondan o halleri. Çeker insanı kendine, dokunmadan duramazsınız. Dayanamayıp gölgesine girdiyseniz kaçışınız yoktur artık, teslim eder sizi uykuya. Boşadır direnişleriniz. Siz bilmeseniz bile o biliyordur çünkü gizlide kalan arzularınızı. Bilir o gizliden gizliye arzularınızın peşinden gitmek istediğinizi. Gideceğinizi bilir. Yola girdiğinizden emin olunca da umursamaz artık, bırakır sizi sizinle.
Yağmur mu gelecek gene acaba, gölgelendi gökyüzü. Sanki işbirliği yapıyorlar. Battaniyeliğine nasıl güveniyorsa: ‘Sen bulutlandır gerisini ben hallederim.’ demiş gibi gökyüzüne.
Üç tek sigara kalmış pakette. Gece boyu tırım tırım dolandım evde şu nankör paket için. Son sigarayı içirtmeden uyuttu beni. Bu da ıslanınca ağırlaşan, yükü insana ağır gelen battaniyenin işi olamaz herhalde.
Hale, halime bak; bir battaniye bile alt etti beni. Oyuna getirdi. İnandırdı. Kandırdı. Ya da ne çok kanasım varmış, lanet olsun. Ne için ‘bir daha olmaz’ dediysem oldu. Bu defa dememeli miyim? Kanmam bir kez daha. İnanmam yumuşaklığına, seviyor muş gibi duruşuna, kol kanat gerecek miş gibi endamına. O da diğerleri gibiy miş. Hepsi aynıy mış.
Dün sabah yürüyüşten elim boş dönseymişim dün değil belki ama şimdi üzülürmüşüm. İyi ki toplamışım çiçekleri, hemde yağmurda ıslanmayı umursamadan serominiyle, aheste aheste. İyi kilerimden bir demet vazomda. Battaniye mi? O da kıçımın altında.
Pazar keyfine gelince; ben onun ne anlama geldiğini pek bilemedim. Her seferinde: sokağa çıksam ‘pazar trafiği-yorgunluğu’ olur. Yok sokağa çıkmayıp evde otursam ‘pazar miskinliği’. Günleri keyifli hale getirenlere selam olsun.
Yalancısı da olsa mimozaların selamları var.
Battaniyetse, suskun.

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

Reklamlar
 
Yorum yapın

Yazan: 25 Mart 2018 in GENEL

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , ,

dileyen dilediği yere

 

Her şeyin önemini yitirdiği, anlamsızlaştığı zamanlar…

Her şeyin başının sağlık olduğunu hatırlatan günler…

Akıldan gideni akla getirmek için ayağa takılan taşlar…

Hiçkimse gördüğünden geri kalmasın duaları….

Davetsiz geldiği halde buyur edilmek zorunda kalınanlar…

‘Git’ denildiğinde gitmeyen, ‘Gelsin’ dediğinde bir türlü gelmeyenler…

Başlanamayan satır başları, konulamayan noktalar…

Akılda tam söylenecekken unutulanlar….

Unutulmak zorunda kalınanlar…

Bir türlü unutulmayanlar…

Yastıkta kalan baş izi gibi iz bırakanlar…

Diye mırıldanırken önce deterjan fiyatlarının uygun olduğu marketten çamaşır yumuşatıcısı, ardından pazardan sebze, sonrasında bir başka marketten kahvaltılık aldıp eve döndüm. Cüzdanımdaki parayı kontrol ettim. ‘Ulan’ dedim. ‘Bir karın doyumluğu dediğimiz şey anasının nikahı oldu!’ Bu yetmezmiş gibi; uber mi taksi mi diye tartışan insanları okudum. Hele ki metrobüslere kitaplık yapılsın önerisini de okudum mu! ( Tartışılacak dünyalar kadar şeyimiz varken bu da tartışılmayı versin. ) Ben tamamdım artık. Neye mi? O hangi taşıta binmeli, hangisi haklı diye tartışanlarla kitaplık fikrini savunanları üst üste koyup mesai saati başlangıcı ya da bitiminde metrobüse bindirmeye. Bindirip ilahi emir gibi ‘Oku’ demeye. Hem de o keşmekeşin içindeyken çok güzel bir yerde olduklarını hayal edebilmelerini sağlayan tek şey olmadan; müzük çalar ve kulaklık.

Yemişim samanlığı seyran eden aşkı meşki, komuşum yastıkta kalan ize mize… Dileyen dilediği yere itttir olup gitsin ve hatta ardına bile dönüp bakmadan. Hayatta kalıp, karın doyurup, çocuk büyütmek yeterince zor valla. Bu sebeplerce izsiz mizsiz yalnızca aşkına, keyfine, meşkine gelen varsa gelsin, bulan varsa bırakmasın. Ötesi için kimsenin mecali yok.

Şimdi bunları mırıldanıyorum işte. Her şeyi anlamsız kılan yegâne şey hastalık, açlık, çaresizlikten başka şeyler değil.

Elbirliğiyle önce dünyayı, sonra insanlığı ve birbirimizi tükettik. Tükenmişlik sendromunu birkaç yıl önce duymuştuk, şükürler olsun artık iliklerimize kadar tükenmiş sendromlardayız.

Bu kuşlar da zevkten uçmuyorlar mış!

Mecburiyetten!

Tüm bunlarla birlikte; ÖNCESİ-SONRASI fotoğraflarından gına geldi. Yakındır bir adet öncesi-sonrası fotoğrafı paylaşmam. Tahmin ediyorum planladığım gibi bir tane paylaştıktan sonra kimse kalmayacak. Olsun. Ben rahatlayacağım. Şu an bile hafif rahatladım.

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

 
Yorum yapın

Yazan: 19 Mart 2018 in GENEL

 

Etiketler: , , , , , , , , , ,

hayırlısı

ekran-resmi-2017-01-27-23-45-47

Gelir, geçer dediğim şeyler oluyor ki; geçişleri ya çok uzun oluyor ya da geçmiyorlar. Bazen olsa da olur, olmasa da olur dediklerim oluyor ki; olmadıklarında olamadığım. Ya hep ya hiç dedilklerim mesela ‘hiç’ olduğunda hiçliğine tahammül edemediklerim. Çoğunun zarar olduğu şeylerin azıyla yetinemediklerim. Kendimi bir daha olmaz diye düşündüğüm şeylerin tekrarını yaşıyorken bulduğumdaki şaşkınlığım, kendime verdiğim sözleri kolayca bozabiliyor olmam, kendimi yenemeyişlerim. Varımın kendim, zorumun kendimle olması hiç de fena değil aslında.

Sonunu nereye bağlayacağımı hiç bilmeden oturup yazmaya başlamış olmama gelirsem; bu kiminle olan zorum? Dışarısı gecenin zifir karanlığında, köpeklerin havlama sesinde. Ev uyku mahmurluğunda. Yamacında oturduğum mutfak masası sigara kokusunda, mandalina – orkide-ceviz-kayısı komşuluğunda. Halbukî az önce yatağa uzanmış elimdeki kitabın ( Candı Yüceldi Şarabiydi ) son satırlarını okurken uyuyup rüyalar alemine dalacağımı sanıyordum. Insanoğlu işte ne zaman nerede, ne yapacağı belli olmayan mahluk. Hatta kendisinin bile ne yapacağından haberi olmayan mahluk. Insanın en çok kendine yeniliyor olması bu sebepten olsa gerek, kendinden haberdar olamamasından. Vardır elbet çok kontrollü, bir değil adımlar sonrasında nerede olacağını hesap edip orada olmayı başarabilenler. Onlar gibileri gıpta ettiğim dönemlerimi hatırlıyorum, çok geçmiş dönemlerdi. Hesap etmedim, çok kitaba uygun hareket ettiğim de söylenemez ama şu an oturduğum mutfak sandalyesinden bakınca kesinlikle istemediğim bir yerde değilim. Ben hesap etmemiş olsam da benim yerime bunu hesap eden bir düzen olmalı.

Bu evrene salınanlar, evrenden salınıp gelenler, kader vardıy dı, yoktuy du, saçmay dı, değil di, alnımızda yazıyor du, okuyan oluyor, okuyamayan çok oluyor du falan felan davalarında çoğumuz gibi benim de tutturamadığım yerler olmalı. O hayırlısı ne zamansa beklemeye tahammülü kalmamış olanları da tanıyorum. Hiç beklemediği bir zamanda hayırlısı diye kabul edilebilinecek bir olay karşısına çıkanları da. Düşünsenize gerilim filmi gibi; hayatlarımıza dahil olacaklarla, hayatlarına dahil olacaklarımız birbirlerimizden bihaber yaşayıp duruyoruz. Ürkünç. Bir şeyleri değiştirmeye çabalıyorken ha babam de babam boşa kürek sallamak… Su akıp yolunu bulacaksa, buluyorsa akıntıya kendini bırakmak o kadar zor olmamalı. Gençlikte bunun farkına varamamak, bedel olarak ardına baktığında boşa geçmiş vakit yığını görmek… Vardın mı farkına! Iki saniye durdun, aydın diyelim; olduğun yerden keyifle yaşayabilirsen ne âlâ.

Devamında ne olacağını bilemiyor insan! Bilse ki; hayatını değiştirecek bir başlangıcın başında, not eder tarihi saati… Gerçi farklı açıdan bakınca da, başı sonu belli olmayan, ezeli ebedi bir şey oluyor kayıtsız başlangıçlar. 

Tüm bunların farkında, düşüncesinde olan biri olarak tam şu anda diğer yandan dokuz günü daha kalmış sömestr tatilinde çocuğunu nasıl oyalayabileceğini, yarın ne pişirebileceğini, kendisinden sabah spora gitme kararından uyandığında kendisini vazgeçirmemesini diliyorsa şu aciz kadın vay ki ne vay!!! Ben ne diyeyim artık şu Özgür için? Aklıma gelen tek söz:

‘Uçmuyorsam Newton’a saygımdan!’

Haydi eyvallah

özgür tamşen yücedal

 
Yorum yapın

Yazan: 27 Ocak 2017 in GÜNLÜK, GENEL

 

Etiketler: , , , , , , , , ,

bir hayat bir hayata değer ( ahmet altan )

InstasizeImage-6

Merhaba,

Gene gece… Sessiz… Sakin… Şükür huzurlu. Başucumda elime almak için sabırsızlandığım bir kitap. Bitmesini istemediğim, sayfa ayracı kullanmadığım türden. Elime her aldığımda denk gelen sayfayı daha önce okuyup okumadığıma aldırmadan okuyorum. Aslında hep bildik duygular, bilip uygulayamadığım, bir türlü vazgeçmediğim tekrarlar, pişmanlıklar, heyecan umutlar… Ama diğerleri gibi değil, kişisel gelişememişliğimi yüzüme yüzüme abuk sabuk cümleler, hayali hikâyelerle vuranlar gibi daha doğrusu vuramayanlar gibi değil. Sadece anlatıyor.

Sırf muhteşem bir kokuya sahip olduğu için tarumar edilmiş, adı kötüye kullanılmış bir çiçek diye bahsettiği leylek mesela. Leylek kokulu bir sabahı anlatışı var arkadaşına yazdığı bir veda mektubunda; ‘’ Hepimizin, birbirimizi son kez gördüğümüz bir gün olacak. O günün hangisi olacağını bilemeyeceğiz. Ve o gün gelecek. Koyu bir gecede beliren kara bir muhrip gibi girecek hayatımıza. ‘’ diye başlıyor mektup.

‘’ Hele kabukları çok daha kalın olan kadınlar hayattan ve kendilerinden neler saklıyorlar?

Hayatın ani bir darbesi o kalın kabuğu kırsa, şatonun duvarlarını çökertse, zihnimizin kabuğumuzu besleyen ince zarını yırtıp geçse içinden ne çıkacak?

Kendi kabuğumuzun altından çıkacak olan bizi tanıyacak mıyız?

Biliyor muyuz kim var içimizde?

Bir ömür boyu kendimizi kabuğumuzdan ibaret sanarak yaşayabiliriz. ‘’ diye yazıyor bir masalın içinde.

Aydınlık Bir Kış Sabahı nı anlatırken;

‘’ Hiç aklınıza uyarak mutlu oldunuz mu? ‘’ diye soruyor. Ardından:

‘’ Hayatınızda aklınızın önderliğinde mutluluğa ulaştığınız örnek var mı?

Daha zengin, daha huzurlu, daha güvenli bir hayata akıl sizi götürebilir belki.

Ama mutluluğa?

Mutluluğun yolunu akıl gösterir mi size?

Kendinizden daha fakir birini sevdiğinizde, bir çılgına ya da bir oynağa âşık olduğunuzda aklınız size ne diyor, duygunuz ne diyor?

Hepimiz biliyoruz ki bir çılgını ya da oynak bir kadını sevmek hem yararsız hem gereksizdir.

Ama genellikle onları severiz.

Aklınız onları reddeder, duygularınız onları ister.

Ne yapacaksınız?

Şimdiye kadar ne yaptınız?

Aklınıza uyduğunuzda mutluluğunuzu kaybedeceksiniz, duygularınıza uyduğunuzda ise mutluluk parlamasından sonra büyük ihtimalle mutsuzluk gelecek.

…..

Akıl ‘’şimdi’’yi öldürür.

O hep ‘’daha sonra’’sına bakar.

Duygular ise şimdiyle ilgilidir.

Daha sonrası için şimdiden vazgeçmekle, şimdi için daha sonrasından vazgeçmek… ‘’ diye devam ediyor.

Derken derken sorular sorarken buluyorsunuz kendinizi işte. Fazla düşünmeyin, ben vereyim cevabınızı; ‘’ Artık geçmiş ola. ‘’

Hayır bazen ulan bu herif beni biliyor olabilir mi ya da içine bir kadın falan mı kaçmış diye tebessüm ediyorum. Daha önceki kitaplarını okuma sürecimden tanıdık bu tebessümler gerçi. Hep bir ensemde hissetme hali.

Bu kadar büyümemiş, hepimizin aşağılı yukarılı aynı şeyleri, aşina duyguları yaşadığımızı bilmediğim, bilemediğim, tam emin olmadığım dönemlere ait olan şüphelerim şimdilerde yoklar artık. Artık biliyorum herbirimizin kendimizi ne kadar kalın kabuklara hapsetmiş olduğumuzu, içimize kaçan gün gelip karşımıza dikilse belki tanıyamayacak olduğumuzu, o aklın birçoklarımızın hayatının içine ettiğini, kimilerimizin geceden karanlık olduğunu, kimimizin en derin maviden mavi, dilsizden suskun, bezmişten vazgeçmiş olduğunu, gitmek istediği yere varamayanların belki de hiç varamayacak olduklarını, her şeyin bir sonu olduğunu, korku endişelerin benzer olduğunu, teslim olmanın verdiği rehaveti, aramaktan bezmiş bacaklarla olduğu yere çökmenin ne demek olduğunu ve tüm yalanların büyük olduklarını.

Tam da bunlara benzer haller içinde okuyorum; özünde – başlangıcında ne olduğunu hatırlamaya çalışırken kabuğumu soy soy bitiremediğim, ben cevaplayıp susturmaya çalışmaktan yorulduğum halde kafamın içinde konuşanın konuşmaktan yorulup vazgeçmediği, çokça uyumak isteyip uyuyamadığım, susmak isteyip susamadığım, çoklu günlerde. Kötü falan değil yani tanıdık haller. 

Benden şimdilik bu kadar, uykum kapı eşiğinde evde yokum sanıp gitmesinden korkuyorum.

Hastalara şifa, arayanlara deva, ayrılara vuslat diliyorum. Gönlünüzden geçen, dilinizden dökülenler dikkat edin.

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

 
Yorum yapın

Yazan: 21 Nisan 2016 in OKUDUM

 

Etiketler: , , , , , , , , , ,

gene koptum

Screen Shot 2015-08-24 at 11.28.44 PM

Heyyy!

Bende bağlantı kabloları koptu gene. Neden? Abicim; kız, arkadaşlarıyla şehirde olmak istiyor. Oğlan, yazlıkta arkadaşlarıyla olmak istiyor. Koca, evde düzen bozulmasın istiyor. Kalan sol böbreği kontrole gittim; doktor, yorgunluk, stres yasak diyor. Annem ve babam ‘kendine bak’ diyor. Kardeş, siktir edeyim istiyor. Peki ben? Okulların açılış tarihinin ötelenmesiyle rotadan çıkmış olarak arada derede savrulup duruyorum. Hedefe kitlenmişken bir an da hedef tarihini değiştirdiler. Düşünün artık nasıl bir şartlanmaysa miktiğimin beyninin yaptığı; uzun vadeli planlar yapmadığını söyleyen Özgür bile sarsıldı. Ayrıca, bu okulların açılış tarihiyle oynayanlar hakkında yorum yapmaktan da kaçınıyorum. Bir çemberin ortasında kalmış gibiyim. Biraz daha ıkınırsam düşünme yetimi kaybedeceğim. Ulan bak yazıdığımı okuyunca farkettim aslında ben düşünmemek istiyorum. Durayım. Canım sıkılana kadar öylece mal gibi durayım.

Iki hafta kadar oluyor sanırım bir gece rüyamdan ağlayarak uyandım. Uyandım ama uyanmak istemeyerek. Bir salıvermek istedim, kendi durana kadar ağlasaydı gözlerim istedim. Damarını bulmuştu aslında akacak gözyaşı da; ağlayamadım evde misafir vardı. Yanımda biri-birileri varken ağlayamıyorum; rahatsız olurlar diye. Yanlış anlamayın, rahatlamak babında ağlamaktan bahsediyorum. Yoksa Allah dertten ağlatmasın kimseyi.

Tüm bunlar oluyorken, olduktan sonra bir kez daha anladım; ben yaz aylarını sevmiyorum. Soğukla aram iyi olmamasına rağmen kış ayları daha güvenli. En azından hepimizde –tatile gitmeliyim- paniği yok, saat aralığı belli, köylü köyünde… ve pek tabii çocuklar okullarında.

Aha bak gene oldu; kal geldi, kalakaldım. Ne yazacağımı bilmiyorum. Ev sessiz ya sanırım algı sorunu yaşıyorum. Dışarıda ay şahane… Hafif rüzgar olmalı, yaprakların hışırtısı geliyor. Yok yazamayacağım ben balkona çıkıyorum.

Yarın yeni bir gün! Kıçını kaldırabilenler gün doğumunu kaçırmasınlar. İnanın her defasında ilk defa görüyormuş gibi oluyor insan, bir mucizeye tanıklık gibi adeta.

Bir de; hasta olanlara şifa, hasta bakanlara sabır, okul kayıdı yaptıracaklara kolaylık, hasret çekenler ferahlık, aşık olanlara vuslat diliyorum. Bir-iki güne haberleşiriz. Eyvallah!

özgür tamşen yücedal

 
Yorum yapın

Yazan: 24 Ağustos 2015 in GÜNLÜK

 

Etiketler: , , , , , , , ,

yolun bir yeri işte

Screen Shot 2015-07-06 at 9.42.44 PM

“Yaş otuz beş, yolun yarısı eder” deyince şair, yolu yarılayan kadınlar aklıma gelir.

Ne aradığını ya da ne aramadığını bilen kadınlar.

Aşkı, sevdayı mutlaka tatmış olurlar.

Bu nedenle onları yüzeysel duygularla kandırmak mümkün değildir.

Aşkın da aşksızlığın da kokusu bu kadınlara sizden önce gelir.

Ömrünün diğer yarısını kendini geliştirmeye adayacağından bilinçleri doruğa yükselir.

Akıl ve bedenle birlikte girdiği ortama renk ve ışık verir.

Yolu yarılayan kadınlarla kolay ve zor bir hayat iç içedir.

Sevgisinde de, öfkesinde de cömerttir.

Evet anlamına gelen kadınsı hayırlarla kapris yapılmayacağını çoktan öğrenmiştir.

Erkeğin ne ardından gelir, ne de ilerisinde olmak için didinir.

Yan yana, can cana duruşlar tercihidir.

Bazen bir anne şefkati, bazen de bir aslan kükremesi ile şaşkınlığa çevirir.

Onunla birlikte olan erkeğin herşeye hazır olması gerekir.

Yolu yarılayan kadınlar duygularını yaşamasını bilir.

Davranışları sebepsiz değildir.

Kalbi kırıldıysa ağlar, ağlayışının sebebi erkeğin ona sunacağı sevgi değildir.

Mutluysa kahkahalar atar, gülüşünün sebebi dikkat çekmek değildir.

Seviyorsa kıskanır, kıskanç oluşunun sebebi kendine güvensizlik değildir.

Üzgünse omuz arar, destek istemesi çaresizliğinden değildir.

Suskunsa sebebi vardır, kendi haline bırakılması gerekir.

Yolu yarılayan kadınların hissiyatı kuvvetlidir.

Aldatıldığını sezgilerini kullanarak gün ışığına çıkarır.

Veda vakti geldi demenize bile gerek yoktur.

O verdiğiniz mesajı çoktan anlayıp kendi yolunu tutmuştur.

Her gidiş kadını daha da kadınlaştırır.

Gidenin ardından bakacak kadar hayatın uzun olmadığını anlamıştır.

Ve gizem kadına en çok bu yaşlarda yakışır.

Özden HORAN

Bunu okuyalı uzun zaman oldu. Madde madde… Baktım birçoğu olmuşum. Az biraz kalmış. Hâlbuki otuz beşi de geçtim ama… Akıllanması zaman alanlardanım galiba. Misâl:

Koku alma duyum pek gelişmemiş durumda.

Kapris yapmaz bir kadınken kapris yapmak için can atan ama hâlâ beceremeyen olarak kalmışım.

Öyle can cana duruş isteğim falan yok.

Duygularımla yaşıyor muş gibi yapıp mantık tarafından idare ediliyorum.

Kalbim kırılınca ağlamıyor, kıçımı dönüp ardıma bakmadan gidiyorum.

Şüphe duyduğum an kapılarımı kapatıp kilitliyorum.

Üzülmelerimde omuz aramaktan vazgeçeli çok oldu.

‘Acaba mı’ diye düşünüp vakit harcamıyorum.

Insanların kimseyi değil yalnızca kendilerini kandırabildiklerini öğrendim.

Renklerle aramda özel bir ilişki olduğu halde ilişkilerimde yalnızca siyah ve beyaz var.

Bir de okuduğunuzda belki farketmişsinizdir; otuş beşini geçmiş kadınları anlatırken hep ikinci, üçüncü şahışlarla ilişkiler temel alınmış. Hâlbuki o yaştan sonra tekil yaşamaya başlıyorsun. Seni ayakta tutacak, sabahlara heyecanla uyandıracak, geceleri hayallerle uyutacak duygunun peşinden tek başına gidiyorsun. Küslüğün, barışmaların, gitmelerin, gelmelerin hep yalnız oluyor aslında. Yalnız olduğunu kafana vurula vurula öğreniyorsun. Ve evet gökyüzü, denizler ve huzurun rengi MAVİ!

Eyvallah!

özgür tamşen yücedal

 

Etiketler: , , , , , , , , , ,

sayılı gün

Screen Shot 2015-06-16 at 12.29.49 AM

Gün aydın olsun! Neşe dolsun! Sağlıklı olsun! Şifalı olsun!

Bak şimdi; böyle giriştiğin yazıya nasıl devam etmeli acaba? Ben bodoslama dalayım en iyisi. Arada olsa da açıp okuyanlar zaten biliyorlar iç dökmece, paylaşmaca bir yer olduğunu buranın. Edebi, kültürel şeyler bekleyenlerse zaten anlamışlardır yanlış yer olduğunu buranın. Daldım gitti bile:

Karne günü tıpkı benim gibi çocuğunu okuldan almaya gelmiş bahçede bekleşen diğer velilere almak istemeyerek ama alıcı gözle bakındım. Ne göreyim; ulan herkes zayıflamış gözüküyor. ‘Herhalde iyiden iyiye deliriyor olmalısın Özgür! Bu insanların bir çoğunu tanımıyorsun! Önceden nasıl görünüyor olduklarını bilmiyorsun!‘ dedim kendime. Sonra dedim ki gene kendime; ‘Kafana hunini takabilirsin artık ya da gırtlağıma tıpa.‘. Derken benim kafada deli sorular, elimizde karne geldik eve. Karnesine bakmama gerek olmadığını düşünen ve hatta ‘Senin bakmana gerek yok, ben baktım, yeterli.’ diyerek dile getiren bir çocuğum olduğu için ne kadar şanslı olduğumu söylememe gerek yoktur herhalde. Söz dinleyen bir anne olduğum için hâlâ da bakmış değilim. Gerçi feysbukta paylaşmamam ayıp oldu.

Bak konu sapıttı gene… Kilo diyordum. Zayıflamak falan. Şimdi bende durum şu: tam diyete başlıyorum birden düşman bildiğim aynalar dost yüzlerini göstermeye başlıyorlar ve kendimi şahane hissediyorum. Sabahları üzerine çıktığım baskülün yalancı olduğuna inanıyorum. Fazla gösterdiği iki kilo gerçek değilmiş gibi adeta. Bu kaç bilinmeyenli olduğunu bulup çözemediğim denklemde bir piçlik var ama bilmek işime gelmiyor (du). Derken derken dün diyete başladım. Evet basküle inanmaya karar verdim. Dünden beri ruhum on kilo, bedenim dörtyüz gram eridi. Ruh ve beden bu haldeyken beyin bir tufana tutulmuş dönüyor. Tamam be takıldınız oraya; aman bende biliyorum eksilenin su olduğunu, kolaysa siz yiyin bakayım haşlanmış kabağı! Yemin ederim insanlığından soğuyorsun. Du bakalım bu gidiş nereye kadar? Daha doğrusu gider de ben nereye kadar yürürüm bu yollarda. Rüyamda kendimi kabak tarlası, tavuk çiftliğinde ya da su tankında boğuluyor görerek uyandığım gün biter. ‘Buraya kadar mış bu sevda.’ der, bağrıma bir somun ekmek basar giderim. Sabah kahvaltısı etmediğinde sistem kilidi açılamayan bir insan evladı olarak şu saatte gurul gurul öten bir mideyle başbaşayım.FEkat şahane bir rüya gördüm dün gece… Israr etmeyin anlatamam, anlatılacak değil saklanacak cinstendi. Özet; diyete devam.

Tüm bu keşmekeşimin üstüne dün aynı zamanda yaz tatilinin de ilk günüydü. Tahminimce Oğuz beş kere falan üst değiştirmiş, yüzlerce kere ‘anne’ demiştir (şükür) . Dört öğün karnı acıktı. O canına yandığımın can sıkıntısı, kuzenlerinden ayrılmasının üzerinden yarım saat geçmemişti ki başladı. Veledin bu konuya bakışının özet cümlesi ise: ‘Çocuk olmak çok zor. Beni anlayamıyorsun.’ ‘ Ulan beni kim anlasın. Nerelere vuram kendimi?’ desem bu defa O da beni anlayamayacak. Anlamaya, anlatmaya çalışarak üzmeye, üzülmeye hiç gerek yok. Konuyu orada, olduğu yerde bırakmak en iyisi. Ama şu an bu satırları okuyan annelere ipucu; – Ödevlerine bir bakalım istersen!, – Uzanıp kitap okuyalım! cümleleri toma etkisi yaratıyor. Olmadı kendinizi yere atıp çığlık atmaya başlayın, şaşırıp gülmeye başlıyorlar. Hele o akşam yatma vakti yaklaşınca ‘Anne yarın ne yapacağız, programımız ne?’ diye sordu ya, işte o an ben ben değildim artık. ‘Gözünü seveyim yat artık.’ diye yalvarırken inlercesine çıkan sesimin aksine içimden küfürle gelen dürtüler dalga dalgaydı. Ama ideal ebeveyn olarak ne yaptım; kendi dalgamla kendi kıyıma vurdum, Içime içime sustum. Hergün boy boy röportajı yayınlanan psikologlara göre ideali değil hatalı davranış sergileyen anne olduğumu okuya okuya yaptım üstelik. Valla onlar bi siktirip gitseler biz gül gibi geçinip gideceğiz de kaşıyıp duruyorlar insanı. O konu bu sabah için hele diyetinin ikinci gününün ilk saatlerindeki ebeveyn Özgür için çok uzun, biz bakalım işimize. Şimdi; tatilden gitti bir  gün, onu biliyor kalanını saymıyorum. Saysam mı? Sayılı gün çabuk geçer derler. Ama tecrübeyle sabittir ki; deler de geçer. Akışa bırakmak lazım. Bıraktım.

Daha bitmedi! Başka ne yaptın derseniz; yazlık giysileri çıkartdım. Mecbur kaldım. Kurdeşen dökmeden bir an önce üzerime geçirebileceğim yazlık giysilere kavuşmalıydım. O tıktığım yerlerine bir daha tıkmama kararını alarak çıkarttım. Götümden damlayan terleri hissederken vazgeçiyordum ama yapamadım. Azmettim. Kış günü sokaklarda parmak arası terlik, şortla gezindiğimi görürseniz şaşırmayın yeminim var, donma sınırına kadar çıkartmayacağım kışlıkları. Kahrolsun faşizm. Yaşasın özgürlükler.

Ulan yazdıklarımı okudum da; ne perişan haldeyim ben böyle be! Hohoytt!

Gerçek ney miş peki:

Böylesi perişanlıklar eksilmesin çoğalsın mış. Bugünlerimize binlerce kere şükürler olsun muş. Sağlık olsun, kimse gördüğünden geri kalmasın. Işler rast gitsin. Dolar düşsün, yerlerde sürünsün. Kimsenin yaptığı yanına kâr kalmasın. Herkesin yaşadığı gönlüne, niyetine göre olsun. Amin.

Bir de bu yaz tatili kaç gün gerçekten?

Selametle.

özgür tamşen yücedal

 
2 Yorum

Yazan: 15 Haziran 2015 in ÇOCUKLAR, GÜNLÜK

 

Etiketler: , , , , , , , , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: