RSS

Etiket arşivi: kitaplar

kayık falan…

 

Hava nemli kalmış çamaşır gibi kokuyor. Yapış yapış… Kokusuyla havada asılı duran yapış yapışlık içime de bulandı adeta. Uyuyamıyor uyuyunca da uyanamıyorum. Hadi kazıdım yataktan kendini bir türlü ayılamıyorum. Son aylarda duyup, okuyup, izlediğim, içime bulanan insanlık, insanlığımız adına utandıran haberlerin üzerine yaşadığımız seçimler sonrasında bilinçli olarak uyuşturuluyor muşuz gibi. Kiminle konuşsam başı ağrıyor, bıkkın, bitkin…
Ya da bu kadar genellemem yanlış; ben benim gibi hissedenleri çekmiş, hissedenlerce çekilmiş de olabilirim. Eğer öyleyse çekim yasasının köküne kibrit çöpü! Çekmeyin! Çekiyorsam, gelmeyin!
Hele şu sevgi pıtırcığı, aman da her şey ne kadar güzelciler hiç yanaşmasınlar. En derinim, kalbimde onlarca şükrüm var, yerleri duaları daim ama bir süredir cik cik değil havadan üzerime yapışanlar.
Aman öyle ölgün ölgün evde oturduğum falan da yok. Sağolsun arkadaşlarım, arkadaşlarımın arkadaşları, kızım, kızımın arkadaşları, uzun sofralarda neşeli iç dökmeli sohbetler, kapanmayan sokak kapımız, temiz kalamayan evimiz, yıllar sonra süprizle zilimizi çalanlar, hayatıma giren yeni isimler, silinmediğini bildiğim hep olacak isimler falan kalabalığım aslında. Yalnızca günün – gecenin sonunda hüzünlü bir bakış ya da tek bir kelimeyle toslaşıyor ve kalıveriyorum. Belki de: Bi lodos, kürek, kayık falan lazımdır bana?
Hayır olmadı kurşun döktürüp döktürdüğüm kurşunu yiyeceğim.
Bu iç dökmelerimi yazıyorum ki; uzağımda kalmışlarım, tanış olmadığımız ama tanışmışız gibi hissedenler arasında son günlerde benim gibi hissedenler varsa bilsinler, yalnız – tuhaf – hasta falan değilsiniz,
değilim,
değiller,
değiliz.
Geçici bir şeyler yaşıyoruz. Belki iyi gelir paylaşmak.
Çünkü; paylaştıkça azalan sıkıntı, paylaştıkça çoğalan mutluluğa inanıyor bu Özgür. Bu defasında da inandığı gibi de oldu: İstanbul’a döndüğü gün eve girdiğinde vazoda duran en sevdiği çiçekler karşıladı ve bir kitap hediye edildi bu Özgür’e ve okudukça hafifliyor, yalnızım duygusu azalıyor. Tesadüf müdür? Kimbilir?
Sabahlık bu kadar çene yeter, kalkıp ılık bir duş alayım barî. Ardından bir kahve yaparım kendime, okurum, pişirir, saçma sabuk ama inanmak istenilesi beyaz dizilerden izlerim falan belki… Geldiği gibi… Olduğu kadar…

Sevgiyle
Eyvallah

özgür tamşen yücedal

Reklamlar
 
1 Yorum

Yazan: 01 Ağustos 2018 in GÜNLÜK, İNSANOĞLU

 

Etiketler: , , , , , , , ,

sus duyacaklar

 

 

Diş fırçalamama özgürlüğünün gücü adına merhaba!
Üç gün oldu. Neyin inadına, neyin gücüne başkaldırıdır bilmiyorum. Kimin neyine başkaldırıyorsam kaldırıyorum ama fırçalamadım. Gerçi yalnız kendime, kendi başıma yemek pişirmeye üşendiğimden dört gündür yürüyüş, resim, kitap, derleme toplama, temizlik, yoğurt, ekşi maya ekmek, domates ve yeşil zeytinle besleniyorum. Ha bir de dün saksıların diplerinde bitmiş semizleri toplayıp kattım yoğurda. Zayıfladım mı? Gülesim geldi bunu yazarken bile; benim vücut kilolarına sıkıca, derinden bağlı. Buna da şükür. Bağlılık konusunda üstüme yok. Uzağımda olsa, ırağımda kalsa bile sevdiğime, hatıralarıma, eski şarkılara, sözcüklere, hatalarıma, hayallerime, tatlıya, sohbete, verdiğim sözlere sonuna kadar bağlıyım. Bünye böyle, kopamıyor bağlandığı yerden.
Suskunum demiştim ya geçen gün; kuşlar inadıma inadıma hep bir ağızdan şakıyıp duruyorlar günlerdir. Aslında hep ötüyorlardı da duymaya mecalim yok muş. Şimdi var, şükür. Doyasıya dinliyorum onları, güzel şeyler söylediklerini farzederek dinliyorum.
Bir de şu incir ağaçları, zakkumlar alıyorlar beni benden. Her soluğu kokularına buluyorlar. Sokakta gördüğüm insanlar farketmiyorlardır diye korkuyorum. Kollarından tutup sarsmak geliyor içimden içimden.  ” Kokuyu duyuyor musun? ” diye sarsmak…
Çokça düşünüyorum; herkesi, her şeyi. O kadar çoğunuz aklımdan geçiyorsunuz ki bilseniz şaşıp kalırsınız. Uçağa oğlunu bindiren yengem oluyorum mesela, Asu oluyorum deniz ırak uzağımdaykenki suskunluğu, Selma’nın özlem giderişi, Özlem’in yan yana olmak isteyişi, Erdo’nun yüreği zaten yüreğimde, Ouz’un heyecanları, Elf’in olduğu yere sığamayışları, babamın bahçesindeki huzuru, Serkant Abim, Seda’nın telaşları, Belgin’in masasındaki çiçekleri, Tuba’nın kirazları, Han’ın misafirleri… Dedim ya; bilseniz şaşarsınız.
Ama en çok annemi özleyişim. ” Çok özledim seni Vilo! ” Öyle böyle değil çok derinden, en içimden. Ne zaman böyle çekilsem bir kenara en çok seni özlüyorum. Kokunu özlüyorum. Yandan çarklı sigara içisini, ota boka sinirlenmelerini, ansızın çıkıp gidişlerini, ansızın gelişlerini. Bu kapanma halleri hep senden geçti zaten. Farkında olmadan benim de bir kavuğumun olmasını sağladın, şükür. Kulağımda çınlayan ise ” Bok var …. ( yap sen, dinle sen, sev sen… ) ” la başlayan cümlelerin. Bazen öyle bir şey düşünürken yakalıyorum ki kendimi, aydığım an arkamdan kafama terlik fırlatacak mışsın hissi geliyor. Keşke fırlatsan, beni dövmene ihtiyacım var galiba. Seni çok seviyorum annem.
Okuduğum kitabın kahramanı kadın da perişan etti beni. Kadın, anne olarak itiraflar ancak bu kadar samimi, olduğu gibi yazılabilir miş; Elena Ferrante yazmış. Öyle ki; okurken kadına ” Sus duyacaklar! ” diye fısıldayasınız geliyor. Geçen yaz okuduğum serisinde de benzer şeyler hissetmiştim. Yüksek sesle söylemeyi bırakın aklından geçirmeye çekindiğin itiraflarını başkasının kaleminden okumak, tuhaf.
Tuhaf deyince; dün bu ay ki sayısını aldım. Okumadığım üç sayfa kaldı. Bittiğinde üzerine konuşuruz, gerekirse. Gerek duymazsak konuşmayız.
Çünkü; sanıyorum artık bana tek gerek, mavi. Bir maviliğe bırakış. Denize anlatış falan felan.
Ama önce kendimi koltuktan kazımalı, kalkmalıyım. Dişlerimi fırçalamalıyım. Çamaşır makinesinin arkasına sıkıştırdığım pazar arabasını sıkıştığı yerden çıkartıp pazara gitmeliyim. Akşam serinini beklemeyeceğim. Beklemek caydırıyor , hevesimi kaçırtıyor benim. Uzun bekledikten sonra yapmam gerekenden caydırıp, şahane bahaneler buluyorum kendime. Beklememek, bekletmemek lazım. Hayat kısa, zamanınsa acelesi var mış.
Selametle, sevgi coşkuyla…
Hastaları şifa gelip bulsun, gönülleri dualar…
Koklayın…
Dinleyin…
Şükürle…
Eyvallah

özgür tamşen yücedal

iPad’imden gönderildi

 
Yorum yapın

Yazan: 09 Haziran 2018 in GÜNLÜK, GENEL, İNSANOĞLU

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

yarın ne yemek pişirsem acaba

-Görsel neden bu kadar büyük?

-Kapak sayfalarına atılan yazı başlıklarını okuyabilelim diye.

-Neden bu markayı seçtim?

-Erkek sayısını evimizde zaman zaman gördüğüm için.

-Okuyor muyum?

-Gençliğimde okuduğum oldu, inkâr yok. Ama artık değil. Ha ama önüme çıktıkça kapak sayfalarını okumaya devam.

-Evimizde bu ya da benzer vücuda sahip kadın ya da erkekler yaşıyorlar mı?

-Hayır.

-Hiç yaşadılar mı?

-Hayır.

Görseli kullanma gerekçem için bu açıklama sanırım yeterlidir. Yani; bu fotoğrafların kullanılmış olması bir çıkar, bir ima, bir özeniş, bir haykırış falan değildir. Yalnızca bir aklın, aklımın eremeyişi, anlam veremeyişi, bir bitip tükenişe akıl erdiremeyişi söz konusu olan. Ilk göz atışta bu ve benzeri tüm dergi kapaklarında kalın, büyük, ince, uzun ama görünür şekilde geçen ortak kelimeler:

yatak, zevk, seks, ateş, partner…

Kurulan cümlelerin başında ise:

KADINLAR YATAKTA NE İSTİYOR?

ERKEKLERİ MUTLU ETMENİN TÜYOLARI!

Yazılanlardan benim anladığım:

Insanoğlu yaratıldı yaratılalı bunca zaman olmuş hâlâ erkekler kadınları nasıl mutlu-tatmin edebileceklerini bilmez durumdalar,

Kadınlarsa kendilerinden önce erkekleri mutlu etmenin derdindeler. Hâl böyle olunca da kimsenin kimseden haberi yok, ha babam de babam debelenip duruluyor. Sonuç; umutsuz tatminsizlik.

Ve diğer anladığım şudur ki; hâlâ yazılıp yazılıp bitirelemediğine göre para etmeye devam ediyor olmalı bu umutsuz tatminsizlik.

Ve bir diğeri ise; çiftler bu konu hakkında karşılıklı konuşamıyor olmalılar ki; bunca yüzyıldır, yalnızca hakkında yazılıp okunarak biteceğine inanılıyor bu umutsuz tatminsizliğin.

Farklı bir boyut ise; bizler büyük çoğunlukla her halt hakkında her şeyi bilen ama uygulamaya gelince tırtlayan nesiliz artık. İlişkiler, Beslenme, Çocuk Yetiştirmek, Sevişmek, İlişki Yürütmek, Kendini İfade Edebilmek, Karşındakini Anlayabilmek vbenzerleri. Üstelik hepsinin anahtarlarını satırlarında gizleyen milyonca kitap yazılmış, yazılıyor, yazılmaya devam edecekken. Örnk: Başarıya Giden Yolun Sırları, Doğru Ebeveyn Olmanın Anahtarı, Empatinin Gizi, Kilolara Vedanın Sırları, Sağlıklı Yaşamaya Giden Yolda El Kitabı…

Hele o Kişisel Gelişim Kitapları. Belki de büyüyüp büyüyüp gelişememiş olmamızın sebebi hep bu zırvalardır. Yoksa hergün okuduğumuz, duyduğumuz ya da şahidi olduğumuz kabalık, kötülük, vahşilik nereden peydalanıyor. Televizyonlarda bangırdayan saçmalık-yalanlar, gelişmeyelim diye yazılmış geliştirici kitaplar sayesinde mi dibine kibrit çakılası hale geldi bu dünya. Yaratılmış olanın yaratılmış olanın her türlüsüne olan nefretinin sebebi nedir? İnsanlar insanlardan, hayvanlardan, bitkilerden ne istiyorlar, bilen var mı? Zorları ne? Herkesin derdi-zoru kendi dışında bir canlıyla.

‘Biri Bizi Gözetliyor’la gün yüzüne çıktı sanki bu insanlardaki gözleme, gözlenme arzusu. Yıllardır fokurdayan bir yanardağın patlaması gibiydi. Her adımbaşına takılan (takılmak zorunda kalınan) kameralar, neredeyse göte girecek tasarımdaki cep telefonları, o telefonlarda yaratılan uygulamalar, sapkın film-diziler. Ama en çok cep telefonlarına takığım artık. Ne izleme, ne dinleme, ne karşılıklı sohbet, ne çocukla ilgilenme, ne eğlenme, ne dinlence hiçbiri yok. Önemli olan tek bir şey var; yanımda olmayan herkes ne yaptığımı-zı, yapmak isteyip yapamadığımı görsün. Mutlu gözükelim. Fotoğraf paylaşmayı, kaydetmeyi hadi anladım, tarihe not almak, eskinin fotoğraf albümü gibi oldu artık. Ama mutluluk anlarını an be an videolarla paylaşmak nedir? O kadar mutluysa daha da mutlu olup gebersin herkes mutluluktan.

Geçen hayatımda ilk kez kadınlar matinesi denilen etkinliklerden bir tanesine katıldım. Sahne almadım yahu izlemek için gittim. İzleyemedim. Oynamak için sahneye çıkan istinasız her kadının elinde cep telefonu vardı ve kendilerini kameraya çekiyorlardı. Inanamazlığın ötesiydi yaşadığım. Aslına bakarsanız içimden geçenlerin hepsini buraya yazabilmeyi çok isterdim, yazamam. Ama hissettiklerimin özeti: acınası bir dönemde yaşıyoruz.

Tüm bunların yanında dünyanın ne kadarı bilmiyorum ama bir kısmının inandığı üzere yaşanan Uzay Çağı’y sa, biz hangi çağdayız?

İstemeden, bilinçsizleştirilerek bilinçli olarak yaşatılıyorsa bu çağ, tüm bunlar…

Vebalî kimin?

Ama şimdi bunlarda nereden çıktı, değil mi? Kafa yormamız gereken daha önemli konular var: Erkeklerimizi Nasıl Mutlu Edebiliriz?

Benim derdim ise;

Yarın ne yemek pişirsem acaba?

Ayrıca derdimi çok severek dertleniyorum, hatta gece ona sarılıp uyuyacağım.

Mutsuz bir ülkenin çok mutlu insanlarıyız bizler!!!

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

 
Yorum yapın

Yazan: 11 Mart 2018 in GENEL

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , ,

bir hayat bir hayata değer ( ahmet altan )

InstasizeImage-6

Merhaba,

Gene gece… Sessiz… Sakin… Şükür huzurlu. Başucumda elime almak için sabırsızlandığım bir kitap. Bitmesini istemediğim, sayfa ayracı kullanmadığım türden. Elime her aldığımda denk gelen sayfayı daha önce okuyup okumadığıma aldırmadan okuyorum. Aslında hep bildik duygular, bilip uygulayamadığım, bir türlü vazgeçmediğim tekrarlar, pişmanlıklar, heyecan umutlar… Ama diğerleri gibi değil, kişisel gelişememişliğimi yüzüme yüzüme abuk sabuk cümleler, hayali hikâyelerle vuranlar gibi daha doğrusu vuramayanlar gibi değil. Sadece anlatıyor.

Sırf muhteşem bir kokuya sahip olduğu için tarumar edilmiş, adı kötüye kullanılmış bir çiçek diye bahsettiği leylek mesela. Leylek kokulu bir sabahı anlatışı var arkadaşına yazdığı bir veda mektubunda; ‘’ Hepimizin, birbirimizi son kez gördüğümüz bir gün olacak. O günün hangisi olacağını bilemeyeceğiz. Ve o gün gelecek. Koyu bir gecede beliren kara bir muhrip gibi girecek hayatımıza. ‘’ diye başlıyor mektup.

‘’ Hele kabukları çok daha kalın olan kadınlar hayattan ve kendilerinden neler saklıyorlar?

Hayatın ani bir darbesi o kalın kabuğu kırsa, şatonun duvarlarını çökertse, zihnimizin kabuğumuzu besleyen ince zarını yırtıp geçse içinden ne çıkacak?

Kendi kabuğumuzun altından çıkacak olan bizi tanıyacak mıyız?

Biliyor muyuz kim var içimizde?

Bir ömür boyu kendimizi kabuğumuzdan ibaret sanarak yaşayabiliriz. ‘’ diye yazıyor bir masalın içinde.

Aydınlık Bir Kış Sabahı nı anlatırken;

‘’ Hiç aklınıza uyarak mutlu oldunuz mu? ‘’ diye soruyor. Ardından:

‘’ Hayatınızda aklınızın önderliğinde mutluluğa ulaştığınız örnek var mı?

Daha zengin, daha huzurlu, daha güvenli bir hayata akıl sizi götürebilir belki.

Ama mutluluğa?

Mutluluğun yolunu akıl gösterir mi size?

Kendinizden daha fakir birini sevdiğinizde, bir çılgına ya da bir oynağa âşık olduğunuzda aklınız size ne diyor, duygunuz ne diyor?

Hepimiz biliyoruz ki bir çılgını ya da oynak bir kadını sevmek hem yararsız hem gereksizdir.

Ama genellikle onları severiz.

Aklınız onları reddeder, duygularınız onları ister.

Ne yapacaksınız?

Şimdiye kadar ne yaptınız?

Aklınıza uyduğunuzda mutluluğunuzu kaybedeceksiniz, duygularınıza uyduğunuzda ise mutluluk parlamasından sonra büyük ihtimalle mutsuzluk gelecek.

…..

Akıl ‘’şimdi’’yi öldürür.

O hep ‘’daha sonra’’sına bakar.

Duygular ise şimdiyle ilgilidir.

Daha sonrası için şimdiden vazgeçmekle, şimdi için daha sonrasından vazgeçmek… ‘’ diye devam ediyor.

Derken derken sorular sorarken buluyorsunuz kendinizi işte. Fazla düşünmeyin, ben vereyim cevabınızı; ‘’ Artık geçmiş ola. ‘’

Hayır bazen ulan bu herif beni biliyor olabilir mi ya da içine bir kadın falan mı kaçmış diye tebessüm ediyorum. Daha önceki kitaplarını okuma sürecimden tanıdık bu tebessümler gerçi. Hep bir ensemde hissetme hali.

Bu kadar büyümemiş, hepimizin aşağılı yukarılı aynı şeyleri, aşina duyguları yaşadığımızı bilmediğim, bilemediğim, tam emin olmadığım dönemlere ait olan şüphelerim şimdilerde yoklar artık. Artık biliyorum herbirimizin kendimizi ne kadar kalın kabuklara hapsetmiş olduğumuzu, içimize kaçan gün gelip karşımıza dikilse belki tanıyamayacak olduğumuzu, o aklın birçoklarımızın hayatının içine ettiğini, kimilerimizin geceden karanlık olduğunu, kimimizin en derin maviden mavi, dilsizden suskun, bezmişten vazgeçmiş olduğunu, gitmek istediği yere varamayanların belki de hiç varamayacak olduklarını, her şeyin bir sonu olduğunu, korku endişelerin benzer olduğunu, teslim olmanın verdiği rehaveti, aramaktan bezmiş bacaklarla olduğu yere çökmenin ne demek olduğunu ve tüm yalanların büyük olduklarını.

Tam da bunlara benzer haller içinde okuyorum; özünde – başlangıcında ne olduğunu hatırlamaya çalışırken kabuğumu soy soy bitiremediğim, ben cevaplayıp susturmaya çalışmaktan yorulduğum halde kafamın içinde konuşanın konuşmaktan yorulup vazgeçmediği, çokça uyumak isteyip uyuyamadığım, susmak isteyip susamadığım, çoklu günlerde. Kötü falan değil yani tanıdık haller. 

Benden şimdilik bu kadar, uykum kapı eşiğinde evde yokum sanıp gitmesinden korkuyorum.

Hastalara şifa, arayanlara deva, ayrılara vuslat diliyorum. Gönlünüzden geçen, dilinizden dökülenler dikkat edin.

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

 
Yorum yapın

Yazan: 21 Nisan 2016 in OKUDUM

 

Etiketler: , , , , , , , , , ,

taksit taksit

Merhaba,

Gene gecenin içinden bir merhaba… Uzun zaman oldu. Bu uzun zaman içinde çok şey oldu. Benim hikayemdekiler hepimizde olduğu gibi iyisi, kötüsü, sevinçli, endişeli, telaşlı, kuşkulu ve her zaman ki gibi çok sorulu çok şey. Yazmama engel şeyler değillerdi. Yazmama engel olan şeyler hergün gazetelerde okuduğumuz, hepimize ait şeyler ve neredeyse hepsi kötü. Yaşadığına utandıran, güleceğine ağlatan, güvenini alt üst eden, parmakları yazmaya vardırmayan, sözcükleri hapseden anlamsızlaştıran şeyler. Hâl böyleyken oluyor o uzun aralar. Her şeye rağmen hayat devam ediyor diyemiyor insan. Adeta bildiği bir çaresizliğin içinde hapsolup devam edemiyor muş gibi…

Tüm bunlardan mıdır bilmiyorum ama tamamlayamayışlarım, taksit taksit yapışlarım. Âna tutumakta zorlanıyorum. Tam o sırada bir şey geliveriyor aklıma, duruyorum. Ne yapacağını bilemez bir durma hali.

Yanımda son iki sayfası kalmış kitabım duruyor. Yalnızlar İçin Çok Özel Bir Hizmet ( Murat Gülsoy ). Son iki sayfa… Son iki sayfanın ortak başlığı Kara Sayfa, ilk cümlesi ‘’ Bu kara sayfa yaşadığımız kötü günleri unutmayalım diye.’’ . Önceki sayfalarda yazanlar mı? Kocaman bir yalnızlık. Sayıların gizli anlamları. Bulmak istemediklerimizi arayışlarımız. Bitmeyecek olanlar. Kaybolan cehennem. Arka kapakta yazdığı özetiyle: Delirmekten ve yalnızlıktan kurtulmanın yolunu ölüme yaklaşmakta bulan karakterler, ölümle kol kola girdikçe deliliğin kaçınılmazlığını deneyimliyorlar.

Screen Shot 2016-02-24 at 12.38.54 AM

Geçtiğimiz haftasonu izlediğim Selfless adlı filmde de; sonsuz yaşamın sırlarını arayan insanoğlunun ölümsüzlük hayalinin varolan döngü, karşı konulamaz düzen içinde nasıl bir kabusa dönüştüğünü anlatıyordu. Gene yalnızlık, gene ölüm.

Inanın ben seçip bulmuyorum tüm bu film ve kitapları. Murat Hoca’nın kitabı arkadaşıma hediye olarak aldığım günü akşamı eve geldiğimde kızımın masasındaydı, kapanın elinde kalır şeklinde okuduk. Film deseniz; hediye. Ben oluruna bırakıp kafa yormadan yaşamaya çalıştıkça üstüme yağıyor zorlayan düşünceleri saklamış, sınırları zorlayan kitap, film, insanlar. Yoksa basit biriyim.

Screen Shot 2016-02-24 at 12.39.43 AM

Yok ya içimde tutamayacağım! Yazmama engel olan bir şey daha var, bir eleştiri. Beni ‘’Acaba gerçekten öyle mi?’’ diye düşündüren. Ama sonra dedim ki kendime kendim: ‘’Kimin doğrusu kime doğru, kime yanlış? Kimin anlamı kime anlamlı, anlamsız? Kimin aşkı kime karşı ya da karşılıksız? Kimin acısı kime, anlayana mı yaşayana mı? Ve burası benim. Burası sırdaşım, dertdaşım, günlerimin günlüğü, yaşadıklarımın izi. Dum duma, kim kime, kimene.’’

Sonra mı? Bugün ilk kez enginar ayıkladım. Tabii youtube videoları desteğiyle. Anam ayır ayır elinde kalan cücük kadar şey. Ki; çıkan çöp cabası. Gerçi az buhar, üzerine zeytinyağı – limonla enfes oldu ama… Ama lı bir iş anlayacağınız.

Çoluk çocuk deseniz, şükür. Ne bileyim: Oğuz’un yüzündeki dikiş izlerine artık kırılan ön dişindeki dolgusu eşlik ediyor. Elif; giderli gelirli, atarlı tutarlı devam. Erdo; diyet miyet işleriyle meşgul. Eve alıştık. Gerçi herkes alışmış bir ben kalmıştım. Galiba ben de alıştım, zorunda kaldım. Ayy ev bana küser diye korkuyorum valla yazmaya ama bana zor bu işler. Neyse dün İkea’ya gidip kitap raflarını aldım. Belki duvarlarına kitaplarım yerleşince daha bir samimi oluruz, kimbilir.

Son söz (nereden not ettiğimi hatırlamıyorum):

‘’ Biz kimsenin kalbi kırılmasın diye kendi kalbini parçalara bölüp başkalarına ikram eden çocuklardık. ‘’

Dolunay şahitli güzel geceler, rüyalar diliyorum.

Dualar kabul olsun.

Herkese gönlüne, hayrına göre payolsun inşallah, maşallah, amin.

özgür tamşen yücedal

 
Yorum yapın

Yazan: 23 Şubat 2016 in GÜNLÜK, OKUDUM, İNSANOĞLU, İZLEDİM

 

Etiketler: , , , , , , , , , ,

ne yani

Screen Shot 2016-01-06 at 11.53.54 AM

Günaydın!

Tamam hava gri, puslu, tuslu… Bir rehavet, bir şey yapmak istememek falan… Ne yapalım yani, ne yani! Bir kuş şakısın, sevgilim olsun gelsin öpsün, ılık bir esinti tenimi okşasın, köşe başında bir adam akordiyon çalsın, muhtar gelip kahvaltı hazırlasın, çay demlenmiş olsun…. Bekleyeceksek vay halimize. Bekle bekle boktur işin.

Itiraf edeyim sonunu düşünmeden bekledim! Sonuç mu; bok! Okumaya başladığım kitabın heyecanın ipine tutundum, bedenimi yataktan kazıdım, radyoyu açtım, ocağa bezelyeyi koydum, pirinci ısladım, kahve yaptım ve beklemekten vazgeçtim. Şükür tırnağım var, kaşıdım kendimi. Ense desen günden güne kalınlaşıyor.

Bu arada, aramızda kalsın kimseye söylemeyin; diyetteyim. Hiç tartılmadan başladım diyete ( evdeki baskül bozuk ). Yarın bir hafta olacak. Ve delicesine hergün zayıflamış olduğuma inanarak mutlu oluyor, neşeyle dolduruyorum içimi. Kilo vermiş olsam da, olmasam da kilolar benim değil mi? Benim! Gelişine gidişine kendi başıma mutlu ya da mutsuz olabilirim, kimene!!! Bir tek güçlüğü var: diyetteyim ya, yanıma her akşam çocukların biri gidiyor diğeri geliyor ‘’anne evde tatlı var mı?’’ diye. Ama ne yapacaksın çocuk bunlar! Geçecek, bu günlerde geçecek. Uğruna direndiğim 3-4 kilo, geçecek. 3’ü, 4’ü gider, eksiği azı gelir ne olacak hayat geçiyor böyle böyle.

Dünya, egemen olmaya başlayan kötü düşünceler bu kadar çoğalmaya, yayılmaya başlayınca ne yapayım yani, ne yani! Bunlarla bozdum işte. Içime döneyim, iyice tıkanayım içime dedim. Hayır bazen öyle şeylere gülerken yakalıyorum ki kendimi sonra kendim kendime inanamıyorum. Örgü öreyim dedim, başladım biliyorsunuz çoğunuz. O işte olmadı. Abartmış olmalıyım ki; evdekilerin sinirleri bozuldu durmaksızın örme eylemimden. Onları duymazdan geleyim dedim bu defa da bileğim iflas etti. Alışmayan götte don durmaz mış misali… Olmadı, tığı, yünleri bazanın altına kaldırdım. Seneye çıkartırım belki. Sıyırmalara gel yani.

Bu çağda hâlâ dinî ayrımcılık yapılabilineceğine, çocukların öldürülebileceğine, para-güç için savaşılabilineceğine inanmıyorum, inanmak istemiyorum. Birini dinlemek desen, yok dinleyemiyorum kimseleri. Toplu delirmece oyunu gibi. Siktiğimin düzeni üç kuruşluk sokağa çıkma, gazete okuma, biriyle iki çift laflama, televizyona bakma keyiflerimizin içine etti. Ne yana dönsem inanamadığım haberler, laf sözler, bakışlar… Tüm dünya vatandaşları olarak Düzen Askerleri olma yolundaki evrimimizi tamamladığımızda bizimle ne yapacaklar merak ediyorum. Allahtan göremem…

Offf! Iç karartıcı oldu. Tüm bunları zaten biliyor, duyuyor, okuyorsunuz. Tamam söyleyin o halde bana: bu diş fırçalarını ambalajından çıkartırken zorlanan bir tek ben miyim? Yalnız mıyım? Hayır, neden sıkış tıkış o ambalaj. Koy abicim şeffaf bir jelatinin içine dişimizle koparalım ucundan kavuşabilelim fırçaya.

Bunun yanında fikri okuduğum günden beri kafamı kurcalayan bir mevzu daha var; cep telefonları elastik olsalar hakkEtten süper olmaz mıydı! Yok vallaha! Hani elimizden düşürmüyor, kulağımızdan – gözümüzden ayırmıyoruz ya; elastik olsalar götümüze de sokabiliriz. Tüm bu taşıma, bakma zahmetinden kurtulur düşünce gücüyle, içten yanmalı motorla kullanıverirdik.

Bir de son zamanlarda gene aldı başını coştu gitti bu ‘’İyi çocuk yetiştirmenin yolları’’ , ‘’Nasıl iyi ebeveyn olunur?’’, ‘’Çocuklarımıza nasıl davranmalıyız?’’ vb. paylaşımlar. Ulan kelin merhemi olsa keline sürer. Bi geçsinler bunları allah aşkına. Bizler insan olma yolunda sapmamak için direniyoruz. Sevmeyi unutmayalım diye. Temiz kalmaya çalışıyoruz. Ne yolu, ne metodu!!! Bizim evde iki tane emanet var; iletişebilmek için bulabildiğimiz tek yol konuşmak ve sevmek.

Ha bir de bu havalarda: Tek Çare Yün İçlik!

Sıcak tutmak lazım kalbi ve bedeni.

Ben bi kaptırdım gibi ama kalkmalıyım çişim geldi.( Ayyy! Ne terbiyesiz kadın! Halbuki bizim hiç çişimiz gelmiyor! )  Arada gene haberleşiriz.

Herkese şifa diliyorum. Sabır diliyorum. Unutmayın diyorum; kuşlar uçuyor, kafamıza sıçıyorlar ve hayat kısa.

Eyvallah!

özgür tamşen yücedal

 
Yorum yapın

Yazan: 06 Ocak 2016 in GÜNLÜK

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , ,

dediydim

Screen Shot 2015-05-10 at 10.58.13 PM

Bir yazasım var ki, sormayın! Ne yazacağını bilir bir halin ise yakınından geçmiyorum. Çok istediğim halde geçemiyorum. Ne boktan bir durum. Dün gece enfes bir rüya gördüm, uzunca etkisinde kaldım. Onu yazayım desem; bu sansürlü platform onu kaldırmaz, kaldıramaz. Parmaklarım tuşların üzerinde, suskunlar. Yüzümde mala bağlamış bayık bakışım. Havalimanından geleli birkaç saat olmuş valiz ‘’ Boşalt içimi, bunaldım! ’’ diye haykırmakta, ben de ‘’ Şimdi olmaz’’ diye. Oğuz kıçımın dibinde, hava durumu terimlerinin Fransızcalarını soruyor. Ki; anası yani ben Franszca tek kelime bilmiyor. O da biliyor bunu ama neden diretiyor sormakta? Amacı beni çizgimden saptırmak olabilir mi? Gerçi o bahsedilen çizginin neresinde durmalı onu da şaşırdım!!! Öte gitsen ayrı, beri dursan ayrı. Üstüne üstlük bir hafta üzerine kızımı bugün de görememişim. Zordayım yahu!

Hayatı basit yaşayan insanların arasında bir hafta kaldıktan sonra ayarım bozuldu. Karıştım. Balkonlarından çamaşır ya da çiçek sarkan evlerin olduğu, insanlarının siesta yaptığı, yüksek sesle kimseyi umursamadan kahkaha attıp kavga edebildiği, bol bol içtiği, hala camdan cama sohbet edebildiği, her yerinden yeşil fışkıran, limon kokulu şehirlerden sonra ülkeme dönüp ayağımın tozuyla trafikte geçirdiğim süreyi hesaba katarsak normal gerçi. Yarın 06.00’da saatin çalmasıyla kurulumum tamamlanmış olur.

Ama durun en azından görüşemediğimiz zaman zarfında okuduğum kitaplardan bahsedeyim; ‘’Fİ’’ ve ‘’Çİ’’. Bir de bu aralar Şükrü Erbaş’ın şiir kitabı dolanıyor çantamda, ötem berimde. Vitrin kitabı önyargısıyla davranıp yüzüne bakmayıp fikrine önem verdiğim arkadaşlarımdan birkaçı okuduklarını söyledikten sonra aldım, okudum Fi ve Çi’yi. Ve ‘’Önyargı kötü bir şeydir.’’ diyorum daha önce çok kereler söylemiş olduğum gibi. Bu insan oğlu mu hiç akıllanmıyor yoksa bir ben miyim akıllanmayan!!!

Akıllanmadığım çok konu var aslında benim. Bir şeyi çok iyi öğrendim ama; hiçbir şey için kimseyi suçlamamayı. Hepimiz ne halimiz varsa onu görüyoruz.

‘’Hayat, seni kendinden uzaklaşmaya başladığında yakalar ve öyle bir köşeye sıkıştırır ki kaçamazsın. Içindeki gücü bulup dönüşmen gereken şeyi net bir şekilde görene, anlayana kadar sıkıştırır. Acıtır. Anlamadan gidemezsin bu dünyadan çünkü anlamak, anlamlandırmak için buradasın. Kendini bulmadan var olamazsın çünkü potansiyelini doldurmak zorundasın. Yapman gerekeni sen yapamıyorsan olaylar öyle bir gerçekleşir ki sonunda yapmak zorunda kalırsın, olmak zorunda kalırsın, doğmak zorunda kalırsın! Yapamıyorsan, olamıyorsan, doğamıyorsan, sen olamazsın. ‘’ ( Çİ / 314 )

 

‘’Her an ölüyoruz. Doğumdan itibaren başlayan bir geri sayım içindeyiz. ………….. Hayatımı analiz ettiğimde elimde olmayan şeylerin hayatımı nasıl şekillendirdiğini fark ediyorum. Mecburiyetler bizi belirli yollara sokuyor, sonrasında o yollarda seçme şansımız olsa bile mecburiyetlerimizin arkasına saklanıp harekete geçmiyoruz. Mecburiyetlerimin beni sürdüğü yerlere gittim ve mecburiyet kordonumu kesmek varken kolay yolu seçip daha büyük mecburiyetlerin hayatımı ele geçirmesine izin verdim. …. ‘’ ( Çİ / 162 )

Mecburiyetlerden bunca bahsettikten sonra sabah erken kalkmakla başlayacacak mecburiyetlerim için sırtımın yer görmesi gerekiyor, uyumalıyım. Gördünüz mü! Ben dediydim size ‘’ Akıllanmıyorum!’’ diye. Sen otur iki kitabı ard arda oku kitap yapma etme desin sen hala –mecburum- de… Benden bir bok olmadı valla. Bu bir haftalık mola sonrasında bir kez daha anladım bunu, akıllanmıyorum. Ben ucu ucuna getirmeye çalıştıkça bakıyorum ipleri alan arkasına bakmadan topuklamış. Ama hata kimin? Tek suçlu ben.

Ulan gece vakti perişan ettim kendimi yerden yere vurmaktan. ‘’Mal bu!’’ diyerek konuyu kapatıyorum. Hoş kalın. Olmadı hoşçakalın. O da olmadıysa gerçekten haliniz neyse onu görün.

Merhaba…

özgür tamşen yücedal

 
2 Yorum

Yazan: 10 Mayıs 2015 in GÜNLÜK, OKUDUM

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: