RSS

Kategori arşivi: GENEL

kastettiğim

Sabahları gözümü açtığım ilk an… Aklımdan geçen ilk şey… Sonrasında ilk yaptığım yoklama… İçimi, dışımı, uyuşan uzuvlarımı yokluyorum. Hele bu sabah ellerim o kadar uyuşmuşlardı ki gözlerimi bile açamadan parmaklarımı eklem yerlerinden hareket ettirmeye uğraşırken aklımdan geçenler ve nihayetinde hareket ettirebilmemin şükürünü fısıldayışım… Ardından bir süre daha hareketsiz kalıp rüyalarımı hatırlamaya çalışıyorum. Rüyalarımdan kalan his genellikle bir koku ya da tek bir an. Sonra resmi olarak, evrenin kabul edeceği kadar uyanmış oluyorum.

Bu sabah da uyandım yani.

Müzik.

Biraz ter atma.

Duşun ardından tekrar pijamalarıma sarınışım.

Pijamalarım üzerimde salona gidip boylu boyumca halıya uzanıp bitsin mi, hiç bitmesin mi karar veremediğim kitabı okumaya devam edişim. Boylu boyunca deyince yanlış anlaşılmasın hepi topu minik bir şey olarak uzanış kastettiğim. Baktım satırlar arasında yuvarlanıp duruyorum ve hiç çıkasım yok, gene boylu boyumca kaldırdım kendimi halıdan. Alelacele elime geçen gömlek, hırka, eşofmanı üzerime takıp çıktım evden. Önce iade ürünler için kargoya uğramam gerekiyordu. Arabayı yıkatmam, gene arabaya yakıt almam, markete ve eczaneye uğramam ardından eve dönüp valiz hazırlamam gerekiyordu.

Ilk olarak kargo… Arabayı kargo şirketinin yakınına parkedip indim arabadan. Üzerinde yürüdüğüm kaldırımın kenarından geçtiği apartmanın hizasından geçerken ben, dördüncü kattan halı silkelemeye başladı yüzünü göremediğim birisi. Halı silkelenirken üzerinden uçuşanlar başımdan aşağı indiler. Kaçmaya fırsat bile bulamadan hem de. ‘’ Yapacak bir şey yok, olacağı varmış. En azından halı beyazdı. Beyaz iyidir.’’ gibi bir şeyler geveledi düşüncelerim. Allahtan o kadarla kaldılar eğer, ‘’ Vardır bunda da bir hayır.’’ virajına girselerdi düşüncelerim yetmez kafamı kesip bırakıverirdim herhalde o kaldırımda. 2018’in en belirgin izi işte bu! O hayırlar, anlam aramalar falan var ya onların tümü yandı. Saldım. Eller havaya durumu… Geçenlerde biri bana ‘’ Sustur şu kafanı!’’ demişti. Söz dinliyorum.

Yeni yıla istinaden dilek sıralaması, dilek panosu, beklenti şeysi de yapmadım. Geçen yıla karşı boş değildim ve yapmıştım en cafcaflısından bir dilek panosu. Dileklerimi simgeleyen fotoğraflar falan kesmiştim, üzerine, kenar, köşelerine simgeleri kelimelere döküp yazmıştım. Açıktım 2018’e karşı. Ne oldu? Yalnızca olması gerekenler sanırım. Peki bu olması gerekenlerin panomda yerleri var mıydı? Hayır? 2018 dilek panomu dürdü! Peki fena mı oldu? Hayır! Aklımı başıma devşirdi. Aklım başımda, gerçekleşmeyen dileklerim çöp kutusundalar. Beklentilerim artık yıllardan değil kendimden yanalar.

Neyse başımda aşağı silkelenen halıda kalmıştım. Elimle hafif bir dokunuşla saçlarımı silkeledim. Içeriye girip işimi halledip çıktım. Ardından benzin istasyonuna gittim. Önce depoyu fulledim sonra araba yıkamacısına girdim. Araç yıkatıp ikisi için ödediğim tutardan sonra ekonomik olarak düzelme beklentilerim de yerle bir oldular.

Yere yığmış olduğum beklentilerimi kaldırmak için yardıma ihtiyacım olacağını sezmiş gibi arkadaşım Yasemin o güzel sarı saçları ve güler yüzüyle gelip aldı, yol üzerinde olmayan Kahve Dünyası’na götürdü beni. Yığdıklarım onunkilerle birleşince kalkmamız çok uzun sürdü. Dönüşümüzde market, eczaneye uğramayı es geçip arabayı istasyondan alıp doğruca eve geldim. Beklentisizdim. Evde yalnız olmamın lüksünü kullanıp önce tuvalete girip işedim. Ellerimi yıkayıp üzerimi bile değiştirmeden oturup kitabı bitirdim.

Valizler mi? Bekliyorlar.

Uyku? Gelecek inşallah. Ama beklemiyorum. Gelirse gelir, gelmezse gelmez. Kendi bilir valla.

Yeni yıl için zencefilli kurabiye de yapmadım. E dilekler de içimde, kağıda dökmedim, gerçekleştikçe yazarım. Öylece saf saf bekleyeceğim gerçekleşmelerini. Onlar biliyorlar zaten gerçekleşecekleri zaman ve yerleri.

Son olarak; kendim için olan tüm iyi dileklerimi iyi niyetlerimle hepimiz paylaşalım isterim.

Sağlık olsun.

Huzurla olsun.

Gelen gideni aratmasın.

Iyilik olsun.

Aşk olsun.

Ağız tadıyla olsun.

Şükürle…

Iyi seneler!

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

Reklamlar
 
2 Yorum

Yazan: 28 Aralık 2018 in GÜNLÜK

 

Etiketler: , , , , , , , , , , ,

yapamayış durumları

Ekran Resmi 2018-12-25 07.30.20

Yatağa uyumak niyetiyle girdiğimde saat 22.15’ti. Şu an saat 01:15 olduğuna göre   yatağın içinde, sağ yanıma dönmüş şifonyere bakarak uyumayı bekleyeli tam üç saat olmuş. 0lmadı. Bu gece de uyuyamadım. Yazmaya hazırlanmama gelirsek hayli meşakkatli olmasına rağmen, üşenmedim. Kalktım. İlk olarak mutfağa gelip elektrikli su ısıtıcısının düğmesine bastım. Yatak odasına dönüp çoraplarımı giydim. Yan odadan yün siyah hırkamı aldım. Oğuz’un odasından bilgisayarımı aldım. Çantamdan, kalan son paket sigaramı ve okuma gözlüğümü alıp hepsiyle beraber tekrar mutfağa gelip camın önündeki siyah mermer yemek masasına yerleştim. Kahveyi de yaptım tabii. Balkon kapısı açık, yağmurun sesi geliyor. Şarkıdaki gibi aşka davet falan yok sesinde valla. Yere düşen her damla harap da etmiyor. Yağıyor yalnızca. Rüzgara göre ara sıra coşuyor o kadar. Karşı apartmanda da hâlâ uyumamış birkaç kişi var, evlerinin ışıkları yanıyor. Uykusunu bulamamışlar kulübü gibiyiz.

Uzunca zamandır olduğu gibi bu gece de uyuyamadığım saatler boyunca baştan alıp alıp tekrar başına geldiğim planlar yaptım. A planım, B planım, C planım falan var artık. Zorlarsam D, E, F diye sıralayabilirim. Terkedilme planım var mesela. Terketme planım. Birisi bana ” Şu kadar aylık ömrün kaldı.” derse bir gün, öleceğim güne kadar yapacaklarımın planlı. Taşınırsak eşya toplama, düzen sırasını planladım geçen gece de. Elimi attığım hemen her yerde olan karalamalarımı toparlama planım. Yeni başlayacağım yağlıboya tablonun zemin rengini düşüncede beş kez falan değiştirdim, neyi nereye koyacağımı planladım defalarca. Şimdiden F’ye geldim bile. Eskiden düşünmekten devrelerim yanar diye korkardım. Artık korkmuyorum, yanmıyorlar. Düşündüklerim elle tutulur şeyler olmadığından olsa gerek. Bir dünya iş yaptığını sanıp ardına döndüp baktığında bir dünya boşluk görmek gibi benim düşünüşlerim. Fanice, zavallıca şeyler.

Bugün atölyede çalışma günümüzdü. Atölyeye ikinci giden kişiydim. Karadenizli akrabaların oturduğu çok katlı apartmanın bodrum katında atölye. İki odasında şövalelerimiz, boya arabalarımız, önlüklerimiz, tablolarımızın, eskizlerimiz var. Pencerelerindeyse kaldırımda yürüyenlerin adımları, yoldan geçen arabaların tekerlekleri … Atölyeye girip çayı demlememin ardından beraber çalışacağım arkadaşlarım da teker teker geldiler, sabah saatleriydi. Kahve, çay ritüelimiz sırasında paylaştıklarımız da tıpkı benim düşünüşlerim gibi fanilik ve zavallığımızı kanıtlar türdendi. Gelecek için planlar yaparken aniden gelen hastalık ve ölümler. Duyduklarımın yeterini duyduktan sonra kahvemi bitirip usul usul kalktım yanlarından. Çalışma kıyafetlerimi giyip şövalemin önündeki tabureme elimde fırçamla oturduğumda artık birçok şey anlamını yitirmişti. O an anlamı olan tek şey yaptığım resimceymişcesine çalıştım geç saatlere kadar. Bu anlam yitirişler özellikle son dönemde çok sık tekrarlanmasına rağmen arada geçen kısacık zamanda onca anlamı tekrar nasıl yüklenebiliyorlar başıma gelen ya da gelme ihtimali olanlar onu da anlayamıyorum. ‘’ Her şey boş! ‘’ lafının boş gelişleri mesela. Neden ısrarla boş olmadığını kanıtlamaya çabalayışlarım anlayamıyorum yani.

Anlayamıyorum, uyuyamıyorum, değiştiremiyorum … aman allahım hep yapamayış durumundayım. Tek yapabildiğim haraket halinde olmak. Artık sokağa çıkıp hayata karıştım, nihayetinde. Böyle yaşayınca daha az düşünüldüğünü söylediler. Kız kardeşim ve tüm arkadaşlarım depresyona girdiğimden endişelendiler çünkü. İki ayı geçkin süre mecbur kalmadıkça evden neredeyse hiç çıkmayınca girdim sandılar, ama girmemiştim. O günler boyunca depresyon bana girdiyse eğer, bilemem. Ama bir ağırlık hissetmiyorum, içimdeyse beraber iyiyiz demek.

Evde geçirdiğim uzun günler saatler boyunca yemek pişirip Oğuz’la ilgilenmek dışında neredeyse durmadan okudum. Geriye dönüp yazdığım tüm güncelerimi okudum. Değişimimi, dönüşümümü, evrilişimi, coşup coşup durulmalarımı, kendi kendime isyanlarımı, çoğundan kimsenin haberinin olmadığı kırılışlarımı, içime kaçışlarımı, gene kendime sözler verip tutamayışlarımı hepsini tekrar okudum. Hatırladım. Unutmamam gerekenleri hatırladım. Gene arkadaşlarımın çoğunu evimizde ağırladım o günlerde. Uzun çok uzun saatler toplanmayan kahvaltı sofrasının başında sohbetler yaptık. Öyle iç dökmeli değil çünkü dökülecek pek  şeyim yoktu, yuttum ben hepsini. Kahve fallı, gülmeli, anıp ağlamalı sohbetler oldu çoğu. Evet evet şu an kenarındaki krem rengi sandalyede oturduğum, mutfak camının önündeki siyah mermer masada oldu bunların hepsi. Her yolculadığım bir şeyini bırakıp gitti. En fazla ihtiyacım olanın o olduğunu bilmeden çokça sevgi bıraktılar, sağolsunlar. Bir de her gelen taze çiçekle geldi, hep olsunlar.

Tüm bunlardan sonra yeni bir başlangıç mı? Tabii ki hayır. Kaldığım yerden devam. Kaldığım yere kadarkilerin hepsi benimler ve değerliler, bırakmam. Unutur sonra tekrar hatırlarım, dursunlar.

Yağmur durdu. Yalnızca rüzgarın sesi kaldı. Arada uçaklar geçiyorlar. Ellerim üşüdüler. Uçaklar ve ellerim çoğul olduk. Neyse; biraz okursam iyi gelir üşümeme de, çoğulluğuma da. Hem belki uykum da gittiği yerden gelir. Şebnem Aybar’ı okuyorum dünden beri kalkıp alayım kitabı, çantamda olmalı. Işık yaktığımda rahatsız edeceğim birinin olmadığı tek yer burası olduğu için eksiklerimi alıp alıp geldiğim yer hep aynı. Hep aynı yerdeyim.

Durumlar, haller, bi’şiler…

Benden bu kadar.

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

 
Yorum yapın

Yazan: 24 Aralık 2018 in GÜNLÜK

 

Etiketler: , , , , , , , , , , ,

planlı

 

Aman da ne hayırladılar, ne hoşladılar bu Aralık ayını! Her yerde boy boy ilanlar; ‘’ Hoşgeldin Aralık! ‘’, ‘’ İyi ki geldin Aralık! ‘’. Hayır 2018’in son ayıy mış, sanki ilk defa sona kalmış bu Aralık. Ayrıca ne özelliği varmış bir yılın daha bittiğinin son habercisi olmaktan başka. 2018 deseniz; diğer aylarından ne hayır gördük de Aralık’tan ne göreceğiz. Kalan ne oluyor geçip giden yılların ardında? Izler! Iyi ya da kötü birkaç iz! Gerisi hep aynı terane…

Misal Aralık’ın bu gecesi; uyuyamıyorum. Ben ne ettim de uyutmuyor beni bu çakma 3 Aralık. 4 Aralık’ın başlangıcı gibi gözüken, 3 Aralık’ın sonuymuş gibi yaşadığım saat 00:13’de ne işim var benim ayakta. Uğraştım, uyumak için uğraşıyorum saat 22.00’den bu yana. Erdo’yu uyandırmamak için kımıldayamıyorum derken kollarım uyuştular yastığın altında. Az biraz dalmışım bir ara, rüya gördüm, üç köpek geldi yanıma, korktum, uyandım. Neden? Diğer aylardan farklı olarak, olsaydı bir hoşluğu uğraşmazdı benim uykumla falan. Gitsin Noel Baba’ya inananların dileklerini toparlasın. Ben ayın başından inanmaya başlarsam ne dileyeceğimi karar veremem zaten. Dönüp iki paragraf ne yazdım diye kolaçan ettim; hayal kırıklığı! Geceye mi, yılın son ayına mı, beni yalnız bıraktığı için uykuma mı, üzerimden geçen ve gitmekte olan bir yıla daha mı… Hangisinden yana hayal kırıklığım acaba? Bakın dedim size ‘’ aynı terane ‘’ler diye.

Uzun zamandır planladığım kendime kahvaltı ısmarlamak fikrimi geçen Cuma günü yağmur münasebetiyle hayata geçirmeye karar vererek uyandım. Müzik listemin destekleriyle yataktan çıktım, giyindim. Spora gittim, eve döndüm. Duş yaptım. Gece uyumadan önce planladığım gibi baştan ayağa gri giyindim. Kafam üşümesin diye saçlarımı kuruttum. Arabaya binip yola çıktım. Gene yağmur ve yer yokluğu münasebetiyle evden çıkarken saydığım paramın bir kısmına kıyarak aracı valeye verdim, ağlamadım. Tebessümle pastaneye girdim. Vitrinin önünden geçerken durup çilekli turta sipariş edip üzerlerine beyaz masa örtüleri serilmiş masalardan birine oturacağım bir de ne göreyim; deniz, yağmur ve martılar. Tebessümüm yapıştı dudaklarıma. Oturdum. Çantamdan önce son günlerde büyük zevkle okuduğum kitabı sonra okuma gözlüklerimi çıkarttım. Dilinde ‘’ Günaydın‘’ la gelen garsona günaydınlı bir kahve sipariş ettim. Yağmurun sesi ve manzaramdakiler ilk bir saat okumama izin vermediler, tutturdular adeta ‘’Bize bak’’ diye. Baktım. Derin derin… Kahvenin ardından bir çay, onun ardından bir kahve daha içtim. Turtayı yiyemedim. Kitaptan onlarca sayfa okudum. İyi ki buraya gelmeden önce okumamışım diye düşündüm, öncesinde okumuş olsaydım sonrasında buraya gelmezmişim. Gelmiş bulunmuştum. Önce markete ardından lostra salonuna uğrayacağım, öğle saatlerinin ilerisine çok kalmak istemediğim ve planımı gerçekleştirmiş olduğum için hesabı ödeyip kalktım. Tebessüm mü; götüme kaçtı.

Aracı bu defa ücretsiz bir yere parkedip girdim lostra salonuna; şimdilerde burun farkıyla tekrar moda olmuş, uzun yıllardır giymediğim çizmelerimin burunlarını kestirtmek için. Beni ‘’Merhaba’’yla karşıladı çalışan. Yarısını kitapta yazanları okurken kaybettiğim yarım ‘’Merhaba’’ mı verdim ona. Bim poşetine tıkıştırdığım çizmelerin ilk çiftini çıkartıp koydum arkasında çocuğun, önünde benim durduğum tezgaha. Işte ne olduysa o an oldu ve genç çocuk: ‘’Zamanında bunlar mı modaydı!’’ deyiverdi. Nasıl baktıysam ağzından çıkanın hemen ardından gözlerini kaçırdı gözlerimden. Gülümsemiştim hâlbuki. ‘’Canım benim!!! Şimdi bu yere yapıştırdığın beni yerden sen mi kazıyacaksın yoksa sürünerek kendim kendimi mi kazıyım!’’ dedim. O da gülümsedi. Içinde bir parça özür vardı. Yani öyle olmasını umdum, inşallah vardı. Yok eğer hiç özürlü falan değilseydi o gülümseme, buradan yazıyorum; iyi niyetli gülümsemem de ona girsin.

Akşam eve geldiğinde Erdo’ya anlattım. Tıpkı okulda bana yanlış yapan arkadaşımı şikayet eder gibi. Gözünüzde canlandırmaya çalışırsanız tahmin edebilirsiniz ses tonumu, bakışlarımı falan. Ama canım Erdo ne yaptı? Günümün lostra salonunda yiten kısmını tutup kurtardı: ‘’Yok sen yanlış anlamışsındır, o kesin başkasının çizmelerini getirdiğini sanmıştır.’’ dedi. Avunmak isteyince nasıl kolaycacık avunuveriyor insanın avunabilir yerleri. Avundum. Ardından da bana bir sinema filmi ısmarladı Erdo. Ağladım.

Ki; o gün de Kasım aynın son günüydü. Bitti.

Uykum? Gelmedi hâlâ. Takılmıştır birilerinin rüyalarında, kesin. Neyse aramızda birileri mutlu olsun en azından. Ben de yok onlarda da olmasıncılık yapamam, yapmadım, yapmayacağım. Hem zamanında yuttuğumuz sabır taşları böyle günler için değillermi ydi? Böyle günler için yutup hazmedik biz o taşları.

Oooo 641 kelime olmuş. Bırakıyorum. Yeter. Hemen sağ kolumun yanında duran kitabı elime alıp okumaya başlayayım, avutur sonra da uyutur belki?

Allah rahatlık versin.

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

 
Yorum yapın

Yazan: 03 Aralık 2018 in GÜNLÜK, İNSANOĞLU

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , ,

gelmiş

Kış geldi mi? Gelmiş hali bu mu? Daha çok gelecek mi, kalacak mı? Peki: On pezevenk biraraya gelince bir aziz eder mi? Düne kadar iyiydik hani! Kışa kıyın kıyın, fazla elleşmeden yaşayıp gidiyoruk. Ne olduysa birden bire oldu.

Şimdi aranızda gözü her an açık, hafıza zehir, hava tahmin raporlarını an be an takip edenleriniz, gözlem yeteği yeteneklileriniz vardır mutlaka ki! Bu ve benzer sebepler sebebiyle;

‘’ Ben gözleyemez, takipsiz biriyim. Bana olanlar aniden oldu, kışım birden bire geldi benim. ‘’ demem daha doğru olacaktır.

Olanı biteni hayli geç idrak edişlerim, ihtimal hesapları yapmayış, yapmayı denemeye kalkıp hep yanlış ihtimallere çıkışlarımın etkisi büyüktür. Olsun. Her türlü hiç anlayamadım valla gelişini!

Görmezden gelecek halim yok elbette, yaşıyorum. Aynı zamanda hafif üşümeye de başladım, değişik geldi. Gene en çok ayaklarım ve omuzlarım üşüyorlar. Ayıları özeniyorum. Galiba yani! Galiba ayıları özeniyorum. Kış uykusuna yatmalı, yatabilmeliydik. Istemeyen, hep koştur koştur yaşamak isteyenler yatmayabilir olmalıydılar.

Çünkü; hakkında neredeyse hiçbir şey bilmiyoruz, mecburcuyuz, yarın ne olacak, kim gidip kim kalacak, kim yaşayıp kim ölecek, kim sevecek kim nefret edecekle birlikte yüzlerce ihtimalin içinde nefes alıyoruz, adına hayat diyoruz. Biz ve bizim gibilerin ev sahibi gibi bir gerçekte var hayatlarında, yadsınamaz. Ama o büyük salaklığımızla hayal mayal kuruyoruz, planlar programlar, sevgisel aşksal, maddesel maneviyesel şeylerle uğraşıyor minnak beyinlerimizle kotarmaya çalışıyoruz. Hayal kırıklıkları, yarı yolda kalma bırakılmalar, kazıklanmalar, kazık atmalar, bizden tarafa yapılan hatalar, hatalarımız, terk etme edilmeler tecrübelendiriyor akıllarınca bizi! Hayır! Akıllanmıyor, tekrar tekrar ediyoruz tüm o haltları. Öleceğiz lan sonunda! Farklı bir son yok yani! Hepimiz ölüm günümüz geldiğinde öleceğiz. Ki; aramızda gün ve saatini bilenimiz de yok. Al sana bir bilinmezlik daha hem de en büyüğünden. Off , yorucu valla.

Hâlbuki ayı haklarına sahip olabilseydik eğer, uyuyabilecektik bu aralar. Taa ki; bahara kadar uyuyup dinlenebilecektik. Uyurken sakin sakin düşünebiliyor falan bile olabilirdik. Dinlendirici…

Evden hiç çıkmayan bir kara, bir de sivrisinek yanıltmışlar beni; yazdıklarım tam kışlık şeyler oldular. İçimden çıkanlar da bunlarsa, kışım gelmiş benim hakkaten. Artık anlaşılamayacak bir yanı kalmadan hem de, büsbütün kış mevsimindeyim. Hayırlısı!

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

not: ‘’hakkaten’’ yerine ‘’hakikaten’’ kullanabilir dileyenler. Ve hatta, ve ayrıca ekleyeyim ‘’haki:katen’’ diye de okuyabilirler.

 
2 Yorum

Yazan: 20 Kasım 2018 in GÜNLÜK

 

Etiketler: , , , , , , , , ,

sır

 

Birkaç hafta oldu gene annemi aradığım rutin sabahlardan biri:

‘’ Vilo dayanamayacak ve sana bir şey söyleyeceğim. Yemin ver kimseye söylemeyeceksin.’’ dedim. Yemin versin, söylemekten korksun diye de:

‘’Bak sonra nazar mazar değer olmaz.’’ diye de ekledim.

Ve dayanamadığım güce dayanmaktan tamamen vazgeçerek söyledim. Aman çok gizli bir şey de değil aslında Özlem (kardeşim ) hakkındaydı. Ertesi günün sabahı gene hal hatır için aradım Vilo’yu, konuştuk. Tam telefonu kapatacağım;

‘’ Özlem dayanamadı aradı gece, söyledi.’’ dedi.

‘’ Peki sen ne dedin. Bilmiyor muş gibi yaptın değil mi?’’ diye sormama daha fırsat bulamadan:

‘’ Biliyorum Özgür söyledi dedim.’’ dedi.

İşte bizim aile değil sülale boyu sır saklama potansiyelimizin sınırı bu kadardır. Üçgen dersin birkaç saat sonra olur sana piramit. Gerçi aramızda en ketum annemdir, nuh deyip peygamber demeyen cinsinden. Beş teyze, bir yenge olunca ise sır saklama yerimiz geniş aslına bakarsanız. Bugüne kadar asla bir zararını görmedik bu piramit boyutlu ağımızın o ise ayrı. Bu ağdan şikayeti olan ise tek kişi var; babam. Bu ağın onun da dahil olduğu konularda tek merkezi var; babam. Yalnızca bu sebepten lakabı: mikser!

Hele beni aramış ve konuşmasına;

‘’ Kızım bak annenim haberi yok… ‘’ ya da

‘’ Annene söyleme ama …. ‘’ diyerek,

müsaitliğimi bile sormadan konuya girdiyse bilin ki ya annemle kavga etmişler barışmak istiyordur ya da kesinlikle olan her ne ise hepimizin bilmesini istiyordur.

Aslında benim sır saklama kapasitem oldukça geniştir diyeceğim ama neresinden, kime göre bakarsınız bilemeden. Bu satırları yazarken anlıyorum ki; paylaşmayı istediğim, bana söyleyeninde mutlaka haberi olarak paylaştığım sırlar hep güzel şeyler olmuş. Paylaştıkça çoğalacağına olan inancımdan… E burasından bakınca ortada sır mır da kalmış olmuyor zaten. Saadet zincir gibi bir şey.

Ama anlayamadığım, anlamlandıramadığım şeyler, cevapsız sorularım olduğunda çok susuyorum ben, sır küpü gibi. Sırlar benim, küp kendimim şeklinde. Uzuncadır da suskunum. Mecbur kalmadıkça evden çıkmıyor neredeyse kimseyi görmüyorum. Dün geçirdiğim günden sonra daha da susacak gibiyim aslında. Dün denizi gördüm haftalar sonra, hâlâ mavi. İşaret miydi? Köprülerden geçtim; sonları var. Kitap kokulu bir gündü. Beklenmedik. Plansız. Süprizli. Değişik. Yeni. Unutulmuşu hatırlatan. Gizemli. Merak uyandırıcı. Sonunu benim belirleyebileceğim. Hele ki o kitap kokusundan ayrılırken bir hediye verildi ki bana; işaret dolu. Tüm gece okudum. Ama söyleyemem. Sorularımı cevaplayabileyim; sonra paylaşırım sırrımı belki.

Gerçi sır dediğin nedir ki?

Mezara giden sırlar kime ne kazandırmış?

Tutulan sır yararlı mıdır, zararlı mıdır?

Sır tutana mı, verene mi ağırdır?

Sırrın yalnızca sana söylendiğinden emin olabilir misin?

Kaç tür sır vardır?

Bunları bilemem ama benim dün kendi kendime söylediğim sır bir yere gelecekse yalnızca benimle mezara gelecek türden galiba.

Ohooo saat kaç olmuş! Hadi yatalım artık. Yatıp uyuyabilene kadar bekleyelim. Bebekler uykuya gideceği zaman söylenen:

‘’ Uykularım senin olsun. ‘’ temennisini hep çok sevmişimdir. Bu gece ise büyükler olarak sırlarımızı değil ama uykularımızı paylaşabiliriz belki.

Uykular hepimizin olsun, rüyalar kendimizin.

Allah rahatlık versin.

Eyvallah

 

özgür tamşen yücedal

 
Yorum yapın

Yazan: 07 Kasım 2018 in GÜNLÜK, GENEL

 

Etiketler: , , , , , , , , , ,

kör mü oldum

 

Ben: üç yıl öncesini okuyorum Belgin, daha iyi yazıyor muşum gibi… ne oldu bana acaba! kendi evimizden taşınınca aidiyet kaybı falan mı oldu bende? Savrulan savrulacak yaprak gibi hissediyor ve bir masa ya da ana bağlanamıyorum.

Belgin: üçüncü gözünle alakalıdır

Ben: kör mü oldum lan

Belgin: hayır salak! Yalnızca parmağını onun üzerinden çek! Ve yıllardır içinde biriktirdiğini doğur artık!

Bu sohbetten doğurma, parmağı çekme, yazma kısmına gelemeden ‘ yaşarken farkına varamamak ’ noktasında asılı kaldım ben. Sabah Ouz’u okula yolladıktan sonraydı, Masumiyet Müzesi geçti elime;

‘’ Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum.’’ yazıyordu.

Bu cümlenin üzerine yürüyüşe çıktım, eve dönerken kasaba uğrayıp yarım kilo kıyma aldım, kasabın karşısındaki site güvenliğine kiralık daire olup olmadığını sordum ‘’ Yok ‘’ dedi, eve döndüm, kahvaltı ettim, bir termos kahve içtim, son fincana iki yemek kaşığı Baileys kattım. Içindeyken yaşamayı beceremeyip sonrasında yalnızca hatırladığım ne çok şey yaşamışım, farkına vardım. Yani o an yapmam gerekirken, anlamlandırmayı, ne yaşadığımı bilmeyi sonralarında becerebilmişim. Hâlbuki ne çok yerdeymişim, ne çok histeymişim, ne çok kişilerleymişim. Şimdi anlıyorum.

Kendi evimizin içindeyken de farkına varamamışım; insanın kendine ait bir evde oturmasının – oturabilmesinin ne kıymetli bir şey olduğunun. Ha oradan taşınmaya karar verirken hâlâ geçerliliğini koruyan haklı gerekçelerimiz vardı. Ama gelin görün ki dün akşam ev sahibesinin yollamış olduğu zam ve ‘ işinize gelmiyorsa daireyi boşaltın ’ içerikli mesajından sonra birkez birkez daha toparlanıp bir yerlere sığışma fikriyle beraber uyudum. ‘ Eşya dünya ağırlığı ’, ‘ paran varsa tüm evler senin ’ ve benzeri söylemlerde bulunan biri iyi ki yoktu dün akşam yanımda valla yapıştırıverirdim terliği ağzının ortasına.

%70’I su ya insanoğlunun bence %100’ümüz de kaygı!

Sonra:

Sabah oldu, şükür. Ilk olarak müzik istedim sabahın içindeki şükrümün üzerine, bir tuşla Mina ‘Nessuno’ dedi. Sizlere rezil olmamak için şarkının sözlerine baktım şimdi; aşkla ilgili. Olsun! Çok iyi geldi melodi. Nefes almak nasıl anlamlı, anlamı olan tek şey miş gibi geldi. Sağlık… Huzur…

Dün gece hiçbir yerlere taşınamayan, bulamayan, sığamayan, ödeyemeyen biz her şeyi yapabilirdik bu sabah. Hatta Erdo’ya ‘’ dün gece kiralık ilanlarına baktım da, Bartın’a taşınsak mı acaba diyorum Erdo? Kiralar uygun, evler geniş…’’ diye bile sordum, ‘’ yan yana iki tane stüdyo daire tutsak daha ekonomik oluyor! ‘’ dedikten sonraydı. En son ‘ Sonra ‘ dan sonra Erdo sustu ve işe gitmek üzere çıktı evden.

Bu işte tıpkı çük davası gibi yani; herkes kendi çükünü en büyük sandığı gibi kendi derdini de büyük sanıyor. Ama yok öyle bir şey; sorun sorun değildir, yaşandıktan sonra geçip bitecek olandır. Sağlık olsun! Bittiğinde elimizde ne kalıyor ona bakmalı… Çükle başbaşa kalırsak asıl sorun o bence!

Ayyy bakın bir de ne soracağım; saatlerdir kene gibi yapıştı, hatırlamadım da; bu çuvaldızı kim kime, kim neresine batırıyordu?

Her şeye, her söze, her olaya, mutluluk, mutsuzluğuna anlam arayanlarımız için son söz:

‘’ Nefes alabiliyor olmak anlamlı bir şeydir! ‘’

Basit…

Şimdi kalkmalı, ev her ne kadar bizim olmasa, her ne kadar bugün var yarın yoksa da evde yalnız olmanın tadına vara vara bolonez soslu makarna için soğan doğrayıp kıyma kavurmalıyım, Ouz’a söz verdim. Daha yatakları bile toplamadım. Özgür kaçar yani!

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , ,

ne idüğü belirsiz

Hakkını söke söke alanlar nasıl söküyorlar? Hakkın kimin olduğuna kim karar veriyor? Hak edilen her zaman hak edenin olabiliyor mu? Eğer olmazsa başkasına yar olabiliyor mu? Hak edilmeden alınanın hayrı olabiliyor mu? Peki herkes kendine göre haklıysa, ‘hak’ ortada mı kalıveriyor? Nedir yani bu hak meselesi?

Peki kaç yaşından sonra yaşlı hissediyor insan kendini? Ya da yorulmuş, yenilmiş… Kaç sevdadan sonra kalpsiz olunuyor? Ve nihayetinde kaç kelimeden sonra lâl oluyor dil? Dili lâl olanlar içlerine içlerine mi konuşuyorlar?

Ilk aşk unutulmaz, son pişmanlık dönülmez falanken nasıl oluyor bu yaşama işi?

Pirince kararınca su katılmayınca da ya lapa ya da diri kalıyor zaten.

Bunların yanında; sağ gözümün kapağında haftalardır geçmeyen ne idüğü belirsiz bir yumru, sol serçe parmağımda sızısı dinmeyen bıçak kesiği, balkon seramiklerimizin derzlerinin birinde tohumunun nereden, hangi kuş tarafından hediye edildiğini bilmediğimiz çiçeğe durmuş domates fidemiz var.

Ama en önemlisi sabahları güzel uyandırılma hakkım var benim de! Ozan Önen ‘’ Güzel uyandırılmak insan hakkıdır, yazın bir kenara. ‘’ dedikten sonra yazmıştım bir kenara hâlbuki. Hakkım yazdığım yerde duruyor, söke söke alamadım henüz. Hak sökmeyi bilemediğim, beceremediğimden olsa gerek. Sökebilmiş olsaydım her sabah ‘’ Ooozgur saat altı elli, kalk hadi! ‘’ diye uyandırılmazdım. ( Kızma Erdo ya!!! Ama aynen bu şekilde oluyor uyanışım! ) Diğer yandan şikayet ettiği şeylerden beslenen diğer insanlar gibi ben de; daha işememe fırsat bulamadan, uyanışımın üzerinden 4-5 dakika geçmemişken koridordan Ouz’un ‘’ kahvaltıda ne var anne! ’’ diye hönküren sesini duyduğumda şükrediyor ve gülümsüyorum. Gelip ” Günaydın anne ” diyerek sarılıyor. Sonra geçiyor, sabah olmuş oluyor.

Hakkım yazdığım yerde!

Yumrum göz kapağımda!

Sızım serçe parmağımda!

Kalbim mi?

Ege’de…

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

 
Yorum yapın

Yazan: 18 Ekim 2018 in GENEL

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: