RSS

Etiket arşivi: diyet

osuruk

ekran-resmi-2017-02-21-23-08-37

‘’Umarım bundan sonraki hayatınızda, kilonuz ne olursa olsun, mutlu bir hayat yaşarsınız. Şunu unutmayın; mutluluğun sırrı kilomuzda değil, hayata nasıl sarıldığımızda.’’ ( Onur Gökşen )

Biraz geç kalmış olarak yeni sayısını bugün eve gelirken aldım Ot Dergisinin. Şimdi elime alıp ilk en sevdiğim sayfalarından biri olan sözlük sayfasını açtığımda  yukarıda paylaştığım, Onur Gökşen’in ‘Mutluluğun Sırrı’ tanımını okudum. Tesadüfün bu kadarı mı? En önemli amacı Elf’e destek olmak olan diyetimin beşinci gününde, hergün içtiğimiz yeşil çorba sebebiyle yeşermekten korktuğum şu günleri yaşıyorken, daha bu sabah uykumdan tatlı yemeli bir rüyayla uyanmışken, etrafımda gördüğüm her şey yemeli içmeli, duyduğum her şey yemek tarifi kıvamındayken… Elf’e karşı hissettiğim vicdani sorumluluk vermem gereken kilodan ağır gelip kaçamakta yapamıyorken, zordayım. ‘Çiğneyebiliyorken ye, yürüyebiliyorken gez.‘ diye okumuş, mırıl mırıl mırıldanıp geziniyordum halbûki.

Zordayım ama mutluluğun sırrını zayıflıkta falan aradığım yok, tanıyanlar bilirler. Mutluluğun şekil şemalle, güzellik çirkinlik, zenginlik fakirlikle kesinlikle alâkalı olmadığını konuşmaya gerek yok. Hâlâ bu konuda konuşanlar varsa beklesinler büyüyünce anlayıp konuşmayı bırakıyor akıllı insanlar. ( Cümle içinde büyümüş olduğu halde boş konuşmaktan vazgeçmemiş olan akılsız insanları andığımızı farketmişsinizdir. ) Mutsuzluğa gelince onun her şeyle ilgisi var. Mutsuz olmak istemeye gör! İçtiğin çorbanın lezzeti gibi ot bok sebepten de, memleketin hali gibi avunulacak yanı kalmayan sebeplerden de mutsuz olunabilinir. Hiçbir şey bulamadın mı? Kafanı kaldırıp gökyüzüne baktığında gökkuşağını görüp tebessüm etmek yerine her defasında bulutları görüp üstüne bir de dert edip bile mutsuz mutsuz yaşayabilir insan. Tercih meselesi.

Baktığımız, duyduğumuz, gördüğümüz, izleyip okuduğumuz şeylerden ne kadar farklı çıkarımlarda bulunuyoruz. Gerçekten her şeyin çevresinde 360 farklı derecede açı var ve herkesin baktığı açı farklı. Öğle saatlerinde kardeşim Özlem’le konuştuk mesela, okuduğu kitaptan bahsetti. Bahsettiği kitabı değil yalnızca hakkında yazılan yorumları okumuştum. Okunan hikaye, kelimeler aynı olduğu halde herkesin kendine aldığı farklı. Ne mutlu Özlem kendi payına yaşantılarımızla ilgili birçok şükür çıkartmış. Şükür. Tabii O diyette değil. Bak görüyorsunuz işte neden bahsetsem sonu gelip diyete dayanıyor. Algım yemek yemek dışındaki şeylere kapanmış gibi. Doğrusu daha çok akşam saatlerinde kilitleniyorum, geçecek.

Onur Gökşen’e gelince; daha önce okumadım. Az önce adını arama motoruna yazdım. Meğerse adamın yazmış oldukları arasında 180 günde verdiği 32 kilonun hikâyesini yazdığı, ‘ Allah Belanı Versin Brokoli ‘ adlı bir trajikomik kitapta var mış. Adam çözmüş demek. Yalnız o brokoli tüm bunları hakediyor. Görüntüsü şeker şirin duruyorken haşlanmak üzere suya girdiğinde mutfağa yayılan koku o görüntüden nasıl çıkıyor? Hadi kokusu çıktı peki yenilen bir lokmanın sonrasında bünyede yarattığı o gazın kudreti nedir arkadaş yahu!!! Sıçmışım meretin ihtiva ettiği kükürt, potasyum ve selenyum ile bol diyet lifi ve B1 ile C vitaminlerine diyeceğim ama o gaza katlanılmasını gerektirecek kadar yararlı körolasıca. Yemesi zevkli her şey zararlı, yapması zevkli her şey yasSaH günah yahu! Al sana bir mutsuzluk sebebi daha. Hale bak; el el üstünde o da göt üstünde kaldık gene.

Daha fazla yazamayacağım galiba, tükendim. Tek ilaç uyku. Keramet uykuda. Milletçe en iyi yaptığımız şey zaten uyumak.

Herkese, hepimize tatlı rüyalar dilerken osurabilmenin bile çok büyük bir nimet olduğunu unutmamak gerektiğini hatırlatmadan geçemeyeceğim. Bu konuda oldukça ciddiyim; şükredelim. Birlikteliğimize brokolinin nimetlerine ithafen bir özlü sözle son vermek istiyorum:

Osuruktan tayyare selam söyle o yare!

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

 

Reklamlar
 
 

Etiketler: , , , , , , , , , , ,

ne yani

Screen Shot 2016-01-06 at 11.53.54 AM

Günaydın!

Tamam hava gri, puslu, tuslu… Bir rehavet, bir şey yapmak istememek falan… Ne yapalım yani, ne yani! Bir kuş şakısın, sevgilim olsun gelsin öpsün, ılık bir esinti tenimi okşasın, köşe başında bir adam akordiyon çalsın, muhtar gelip kahvaltı hazırlasın, çay demlenmiş olsun…. Bekleyeceksek vay halimize. Bekle bekle boktur işin.

Itiraf edeyim sonunu düşünmeden bekledim! Sonuç mu; bok! Okumaya başladığım kitabın heyecanın ipine tutundum, bedenimi yataktan kazıdım, radyoyu açtım, ocağa bezelyeyi koydum, pirinci ısladım, kahve yaptım ve beklemekten vazgeçtim. Şükür tırnağım var, kaşıdım kendimi. Ense desen günden güne kalınlaşıyor.

Bu arada, aramızda kalsın kimseye söylemeyin; diyetteyim. Hiç tartılmadan başladım diyete ( evdeki baskül bozuk ). Yarın bir hafta olacak. Ve delicesine hergün zayıflamış olduğuma inanarak mutlu oluyor, neşeyle dolduruyorum içimi. Kilo vermiş olsam da, olmasam da kilolar benim değil mi? Benim! Gelişine gidişine kendi başıma mutlu ya da mutsuz olabilirim, kimene!!! Bir tek güçlüğü var: diyetteyim ya, yanıma her akşam çocukların biri gidiyor diğeri geliyor ‘’anne evde tatlı var mı?’’ diye. Ama ne yapacaksın çocuk bunlar! Geçecek, bu günlerde geçecek. Uğruna direndiğim 3-4 kilo, geçecek. 3’ü, 4’ü gider, eksiği azı gelir ne olacak hayat geçiyor böyle böyle.

Dünya, egemen olmaya başlayan kötü düşünceler bu kadar çoğalmaya, yayılmaya başlayınca ne yapayım yani, ne yani! Bunlarla bozdum işte. Içime döneyim, iyice tıkanayım içime dedim. Hayır bazen öyle şeylere gülerken yakalıyorum ki kendimi sonra kendim kendime inanamıyorum. Örgü öreyim dedim, başladım biliyorsunuz çoğunuz. O işte olmadı. Abartmış olmalıyım ki; evdekilerin sinirleri bozuldu durmaksızın örme eylemimden. Onları duymazdan geleyim dedim bu defa da bileğim iflas etti. Alışmayan götte don durmaz mış misali… Olmadı, tığı, yünleri bazanın altına kaldırdım. Seneye çıkartırım belki. Sıyırmalara gel yani.

Bu çağda hâlâ dinî ayrımcılık yapılabilineceğine, çocukların öldürülebileceğine, para-güç için savaşılabilineceğine inanmıyorum, inanmak istemiyorum. Birini dinlemek desen, yok dinleyemiyorum kimseleri. Toplu delirmece oyunu gibi. Siktiğimin düzeni üç kuruşluk sokağa çıkma, gazete okuma, biriyle iki çift laflama, televizyona bakma keyiflerimizin içine etti. Ne yana dönsem inanamadığım haberler, laf sözler, bakışlar… Tüm dünya vatandaşları olarak Düzen Askerleri olma yolundaki evrimimizi tamamladığımızda bizimle ne yapacaklar merak ediyorum. Allahtan göremem…

Offf! Iç karartıcı oldu. Tüm bunları zaten biliyor, duyuyor, okuyorsunuz. Tamam söyleyin o halde bana: bu diş fırçalarını ambalajından çıkartırken zorlanan bir tek ben miyim? Yalnız mıyım? Hayır, neden sıkış tıkış o ambalaj. Koy abicim şeffaf bir jelatinin içine dişimizle koparalım ucundan kavuşabilelim fırçaya.

Bunun yanında fikri okuduğum günden beri kafamı kurcalayan bir mevzu daha var; cep telefonları elastik olsalar hakkEtten süper olmaz mıydı! Yok vallaha! Hani elimizden düşürmüyor, kulağımızdan – gözümüzden ayırmıyoruz ya; elastik olsalar götümüze de sokabiliriz. Tüm bu taşıma, bakma zahmetinden kurtulur düşünce gücüyle, içten yanmalı motorla kullanıverirdik.

Bir de son zamanlarda gene aldı başını coştu gitti bu ‘’İyi çocuk yetiştirmenin yolları’’ , ‘’Nasıl iyi ebeveyn olunur?’’, ‘’Çocuklarımıza nasıl davranmalıyız?’’ vb. paylaşımlar. Ulan kelin merhemi olsa keline sürer. Bi geçsinler bunları allah aşkına. Bizler insan olma yolunda sapmamak için direniyoruz. Sevmeyi unutmayalım diye. Temiz kalmaya çalışıyoruz. Ne yolu, ne metodu!!! Bizim evde iki tane emanet var; iletişebilmek için bulabildiğimiz tek yol konuşmak ve sevmek.

Ha bir de bu havalarda: Tek Çare Yün İçlik!

Sıcak tutmak lazım kalbi ve bedeni.

Ben bi kaptırdım gibi ama kalkmalıyım çişim geldi.( Ayyy! Ne terbiyesiz kadın! Halbuki bizim hiç çişimiz gelmiyor! )  Arada gene haberleşiriz.

Herkese şifa diliyorum. Sabır diliyorum. Unutmayın diyorum; kuşlar uçuyor, kafamıza sıçıyorlar ve hayat kısa.

Eyvallah!

özgür tamşen yücedal

 
Yorum yapın

Yazan: 06 Ocak 2016 in GÜNLÜK

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , ,

sayılı gün

Screen Shot 2015-06-16 at 12.29.49 AM

Gün aydın olsun! Neşe dolsun! Sağlıklı olsun! Şifalı olsun!

Bak şimdi; böyle giriştiğin yazıya nasıl devam etmeli acaba? Ben bodoslama dalayım en iyisi. Arada olsa da açıp okuyanlar zaten biliyorlar iç dökmece, paylaşmaca bir yer olduğunu buranın. Edebi, kültürel şeyler bekleyenlerse zaten anlamışlardır yanlış yer olduğunu buranın. Daldım gitti bile:

Karne günü tıpkı benim gibi çocuğunu okuldan almaya gelmiş bahçede bekleşen diğer velilere almak istemeyerek ama alıcı gözle bakındım. Ne göreyim; ulan herkes zayıflamış gözüküyor. ‘Herhalde iyiden iyiye deliriyor olmalısın Özgür! Bu insanların bir çoğunu tanımıyorsun! Önceden nasıl görünüyor olduklarını bilmiyorsun!‘ dedim kendime. Sonra dedim ki gene kendime; ‘Kafana hunini takabilirsin artık ya da gırtlağıma tıpa.‘. Derken benim kafada deli sorular, elimizde karne geldik eve. Karnesine bakmama gerek olmadığını düşünen ve hatta ‘Senin bakmana gerek yok, ben baktım, yeterli.’ diyerek dile getiren bir çocuğum olduğu için ne kadar şanslı olduğumu söylememe gerek yoktur herhalde. Söz dinleyen bir anne olduğum için hâlâ da bakmış değilim. Gerçi feysbukta paylaşmamam ayıp oldu.

Bak konu sapıttı gene… Kilo diyordum. Zayıflamak falan. Şimdi bende durum şu: tam diyete başlıyorum birden düşman bildiğim aynalar dost yüzlerini göstermeye başlıyorlar ve kendimi şahane hissediyorum. Sabahları üzerine çıktığım baskülün yalancı olduğuna inanıyorum. Fazla gösterdiği iki kilo gerçek değilmiş gibi adeta. Bu kaç bilinmeyenli olduğunu bulup çözemediğim denklemde bir piçlik var ama bilmek işime gelmiyor (du). Derken derken dün diyete başladım. Evet basküle inanmaya karar verdim. Dünden beri ruhum on kilo, bedenim dörtyüz gram eridi. Ruh ve beden bu haldeyken beyin bir tufana tutulmuş dönüyor. Tamam be takıldınız oraya; aman bende biliyorum eksilenin su olduğunu, kolaysa siz yiyin bakayım haşlanmış kabağı! Yemin ederim insanlığından soğuyorsun. Du bakalım bu gidiş nereye kadar? Daha doğrusu gider de ben nereye kadar yürürüm bu yollarda. Rüyamda kendimi kabak tarlası, tavuk çiftliğinde ya da su tankında boğuluyor görerek uyandığım gün biter. ‘Buraya kadar mış bu sevda.’ der, bağrıma bir somun ekmek basar giderim. Sabah kahvaltısı etmediğinde sistem kilidi açılamayan bir insan evladı olarak şu saatte gurul gurul öten bir mideyle başbaşayım.FEkat şahane bir rüya gördüm dün gece… Israr etmeyin anlatamam, anlatılacak değil saklanacak cinstendi. Özet; diyete devam.

Tüm bu keşmekeşimin üstüne dün aynı zamanda yaz tatilinin de ilk günüydü. Tahminimce Oğuz beş kere falan üst değiştirmiş, yüzlerce kere ‘anne’ demiştir (şükür) . Dört öğün karnı acıktı. O canına yandığımın can sıkıntısı, kuzenlerinden ayrılmasının üzerinden yarım saat geçmemişti ki başladı. Veledin bu konuya bakışının özet cümlesi ise: ‘Çocuk olmak çok zor. Beni anlayamıyorsun.’ ‘ Ulan beni kim anlasın. Nerelere vuram kendimi?’ desem bu defa O da beni anlayamayacak. Anlamaya, anlatmaya çalışarak üzmeye, üzülmeye hiç gerek yok. Konuyu orada, olduğu yerde bırakmak en iyisi. Ama şu an bu satırları okuyan annelere ipucu; – Ödevlerine bir bakalım istersen!, – Uzanıp kitap okuyalım! cümleleri toma etkisi yaratıyor. Olmadı kendinizi yere atıp çığlık atmaya başlayın, şaşırıp gülmeye başlıyorlar. Hele o akşam yatma vakti yaklaşınca ‘Anne yarın ne yapacağız, programımız ne?’ diye sordu ya, işte o an ben ben değildim artık. ‘Gözünü seveyim yat artık.’ diye yalvarırken inlercesine çıkan sesimin aksine içimden küfürle gelen dürtüler dalga dalgaydı. Ama ideal ebeveyn olarak ne yaptım; kendi dalgamla kendi kıyıma vurdum, Içime içime sustum. Hergün boy boy röportajı yayınlanan psikologlara göre ideali değil hatalı davranış sergileyen anne olduğumu okuya okuya yaptım üstelik. Valla onlar bi siktirip gitseler biz gül gibi geçinip gideceğiz de kaşıyıp duruyorlar insanı. O konu bu sabah için hele diyetinin ikinci gününün ilk saatlerindeki ebeveyn Özgür için çok uzun, biz bakalım işimize. Şimdi; tatilden gitti bir  gün, onu biliyor kalanını saymıyorum. Saysam mı? Sayılı gün çabuk geçer derler. Ama tecrübeyle sabittir ki; deler de geçer. Akışa bırakmak lazım. Bıraktım.

Daha bitmedi! Başka ne yaptın derseniz; yazlık giysileri çıkartdım. Mecbur kaldım. Kurdeşen dökmeden bir an önce üzerime geçirebileceğim yazlık giysilere kavuşmalıydım. O tıktığım yerlerine bir daha tıkmama kararını alarak çıkarttım. Götümden damlayan terleri hissederken vazgeçiyordum ama yapamadım. Azmettim. Kış günü sokaklarda parmak arası terlik, şortla gezindiğimi görürseniz şaşırmayın yeminim var, donma sınırına kadar çıkartmayacağım kışlıkları. Kahrolsun faşizm. Yaşasın özgürlükler.

Ulan yazdıklarımı okudum da; ne perişan haldeyim ben böyle be! Hohoytt!

Gerçek ney miş peki:

Böylesi perişanlıklar eksilmesin çoğalsın mış. Bugünlerimize binlerce kere şükürler olsun muş. Sağlık olsun, kimse gördüğünden geri kalmasın. Işler rast gitsin. Dolar düşsün, yerlerde sürünsün. Kimsenin yaptığı yanına kâr kalmasın. Herkesin yaşadığı gönlüne, niyetine göre olsun. Amin.

Bir de bu yaz tatili kaç gün gerçekten?

Selametle.

özgür tamşen yücedal

 
2 Yorum

Yazan: 15 Haziran 2015 in ÇOCUKLAR, GÜNLÜK

 

Etiketler: , , , , , , , , , ,

sinir bastı

Screen shot 2014-06-16 at 22.49.34

Merhaba!

İyisiniz mi? İyisiniz, inşallah! Maşallah!

Bakın ne anlatacağım: Ben hayatım boyunca soğuk duygular besledim şu zayıf insanlara karşı. Hele bir de yiyip yiyip kilo almayanlar var ki onlardan hiç söz etmiyorum bile. Tamam şükredecek, şükretmeli durumundayım ama sorun bakalım, nasıl!

Benim kilo sorunum 4 kilo 300 gram doğmamla başlıyor. İlkokul beşinci sınıfa kadar ittire kaktıra süren gelişimim beşinci sınıfta zirve yaparak neredeyse şimdiki kiloma ulaştı. Bu gelişimimde annemin kardeşime içirdiği balık yağını bir bok zannederek gizli gizli içmiş olmamın desteği olmalı. Olmalı diyorum çünkü balık yağının hedef insanı olan kızkardeşim Özlem’le birlikte diyet yapmak zorunda kaldık. O yılların favorisi olan lapa diyeti yaparak zayıfladık.

Konuyu bağlayacağım, merak etmeyin. ‘’Ulannnn ahanda beni ( ya da onu, annemi, kankamı, kardeşimi … ) anlatıyor. ‘’ diyerek aşina bulmayıp ‘’ Aman banane canım.’’ diyerekten omuz silkiyorsanız yazdıklarımı neden okuyorsunuz zaten, değil mi ama.

Yıllar geçti geçti geldim 23 yaşıma ve ilk çocuğa hamile kaldım mı! İşte tekrar zirvedeyim! Gebeliğin son aylarında, kelimenin tam anlamıyla sokaklarda bir peguen edasıyla dolaşır hale gelmiştim. Pardon, dolaşmıyor yuvarlanıyordum. Hayır, neyin kafasıyla yemişim ki o hale getirebilmişim kendimi. ‘’ Ye ye sen iki canlısın! ’’ diyen herkesi sevgiyle anıyor çocuktan sonra, almış olduğum kiloları verene kadar canımın gerçekten çıkmış olduğunu iletmek istiyorum. O döneme ait tüm fotoğraflarımı da yok ettim. Elinde kanıt olanlar varsa lütfen siz de yok edin onları.

İkincisi hamilelikte aklım başıma gelmişti. İnsanlıktan çıkmadım.

Kilo hayatımın özgeçmişi böyle işte. Bu günlere böyle biraz destek biraz köstek geldim. Yemek yemeği seviyor olmam, tatlı için ruhumu satabilecek olmam yanında özgeçmişimin inişli çıkışlı olmasının en büyük sebeplerinden biri evlendiğim adamdır. Yemek yemeyi sevmesi ayrı… Ama beni yıllardır ‘’ Çok zayıf bayanlar bence hiç çekici değiller! ‘’ yalanıyla pompaladı, dengeledi.

Buraya kadar, son haftalara kadar sorun yoktu. Ta ki benim adam zayıflayana kadar. Adamın içinden insan çıktı.

Özet: Erdo bedenen ben ruhen eridim.

Erdoya göre hala sorun yok. Olmayabilir di! Ben Erdo’nun karşısında yemek yerken hissettiklerimi hissetmiyor olsaydım, sorun yoktu. Beraber zevkle yemek yemenin ne demek olduğunu bilmiyor olsaydım sorun yoktu. Zamanında benim sözümü dinleyerek durması gereken zamanlarda durmayı bilseydi bu diyet kabusunu yaşamıyor olacaktık. Ama oldu bir kere! İşin boktan yanı şimdi birinin bana dur demesi gerekiyor, sinir bastı. Şu an mesela; sağ tarafımda şöbiyet sol tarafımda bir bardak çay ve kendimi yalnızca çıtır kabuklarını yiyorum diyerek kandırıyorum. Kandırmaya çalışırken de, kabukların tatlının bir parçası olduğunu adım gibi biliyorum. Peki Erdo nerede? Spor yapıyor! Yeminnen sinir basıyor ya! O kadar ki; spor yapma isteği falan kalmadı içimde. Hayır, bazılarını hırs basar onlar da diyet yaparlar bende tam tersi oldu. Ulan ne doğru ki bu doğru olsun karıda. Bazı zamanlar ” Aman Özgür nereye kadar böyle yaşayacaksın, manken mi olacaksın, sağlığını bozmadığın sürece yemene bak.” bazı zamanlar ” Zıkkım ye! Ye ye ne oldu bugüne kadar! Kaldı mı birinin tadı ağzında! ” diye söyleniyorum kendime. Ama bu zaman o zamanlara benzemiyor. Kendimi terkedilmiş, ötekileştirilmiş hissediyorum.Sinirliyim.

Bu gecelik bu kadar ama merak etmeyin bir süre sonra tekrar haberdar edeceğim sizleri gidişatımdan. Kelimelerimi bağlarken ‘’ Önemli olan dış değil iç güzelliği! ‘’ yazacağım sakın gülmeyin! Zaten sinirliyim. He tabii ‘’ Düş güzelliği ’’ diye bir şey de var.

Hadi Erdo gelmeden ben zıbarayım. Hepinizi öper koklar kucaklarım. Kalın sağlıcakla.

özgür tamşen yücedal

 
Yorum yapın

Yazan: 16 Haziran 2014 in GÜNLÜK, KADIN & ERKEK, İNSANOĞLU

 

Etiketler: , , , , , , , ,

diyet!

733747_10151455985502398_1041185575_n

Yemek yemek bir bağımlılık mı? Evet! Bağımlılık mış! Diyete başladım. Daha doğrusu Erdo’yla diyete başlayalım dedik ama bizim şarap çanağımıza başlayan diyet oldu. Canımız burnumuzda, sinirimiz tepemizde dolanıp duruyoruz. Dün Hande’nin de söylemiş olduğu gibi evdeki yardımcımızın gittiği şu günler yeni bir başlangıç için kesinlikle yanlış mış.

Zaten başta sabahın körü, kargaların nereye sıçtıklarını bilemediği saatlerde güne başlıyor olmak ayaklarımı yerden kesmiş durumda. ‘’ Akşam erken yat.’’ diyeceksiniz. O saatlerde de deli mikmiş gibi ayılıyorum. Gerçi sonrasında bedenim yatağa uzandığında, bacağımı kımıldatamıyorum bile. Hele ki rahatsız bir pozisyonda yatmaya göreyim…

Şimdi sopayı alıp kendime vurmaya kalkarsam eğer; ulan ne zorun var bütün işlere yetişmeye çalışıyorsun. Değil mi ama bırak etraf biraz tozlansın, ütü geciksin, yataklar hiç kapanmasın, yemek desen her gün taze yemek yemenin ne manası var. Bak yazınca ne kadar mantıklı geliyor. Ama yok benim içimde kesinlikle iki kişi var onu biliyorum. Daha fazla olma ihtimali ise çok yüksek. Böyle mantıklı mantıklı düşünen, düşünebilen tarafımı susturan, susturabilen taraf ne kadar güçlü demek ki.

Sabah Erdo’nun o şefkat dolu;  ‘’ Özgür saat 05.30! ’’ ültimatomuyla dikiliyorum. ( Bu arada dikilen neden benim? Son iki gündür Elif’e yetişemiyorum. Yani 06.30’da dikiliyorum.) Sonrasında Oğuz ve Erdo’nun ardından; diyet yağları bedenimden atmaya uğraşırken ben evi toparlayıp kendimi işe gitmek için evden atmaya uğraşıyorum.

Yazdıklarıma bakın yahu kesin önce beynimde ki yağlar, peşlerinden de hücrelerim gidiyor. Bunları yazdıran neyin kafası olabilir ki? Yalnızca diyet kafası tabi. Merak ediyor uygulamaya korkuyorum: Acaba hiçbir şey yapmasam yalnızca işe gidip gelsen ne olur? Çünkü anne, çocukları ve özellikle koca arasında yapılmış yazılı bir anlaşma, sözleşme ya da anayasada yer alan maddelerce sabitlenmiş kurallar değil bunlar. Yalnızca karınlarını doyursam. Diğer işlerin eksikliğini hissederler mi? Çünkü korkuyorum bir yerlerde bu tempodan dolayı düşer kalırsam bir de üzerine  ‘’ Sana kim yap, paralan dedi ki! ‘’ denirse sanıyorum düştüğüm yerden kalkmadan yatarım öylece.

Yok ben daha fazla dokunmayayım bu tuşlara. İç hatlar karıştı çünkü. Yazdığım her kelimenin ardından içine ettiğimin iç seslerinden bir diğeri cevap veriyor bana. Hadi ben şimdi kıçımı kaldırıp aşağıya ineyim.

Bu arada yiyip yiyip kilo almayanlara gıcık oluyorum. ( KısKaNIyorUM )

not: yazdıklarımı kontrol etmeye mecalim yok. Cümleleri yer değiştirebilirsiniz. İmla hatalarını düzeltmekde size kaldı.

özgür tamşen yücedal

 
 

Etiketler: , , , , , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: