RSS

Etiket arşivi: arkadaş

adını bilmediğim ağaç

Erkenden uyandım bu sabah da. Gece yattığımdan beri kaçıncı uyanışım olduğunu bilmiyordum. Bildiğim, ilk değildi. Elif’e yazdım, ‘’uyandın mı?’’ diye. Oğuz okulda dedim kendime. Sonra gece yatarken makyajımı temizlemiş miydim acaba diye düşündüm. Temizlemiş olduğumun hatırasıyla rahatladım. Sanki temizlememiş olsam yataktan daha ağır kalkacakmışım gibi. Gerçi hafif hissetsem de, ağır ağır kalktım yataktan. Önce popomun üzerine oturup etrafı dinledim. Kuşlar… Kendimi yatağın kenarına sürüyüp bacaklarımı sarkıttım. Rüzgarla bacaklarıma değen tüle bakakaldım; yürüyüşe gitsem mi, gitmesem mi kararsızlığında. Kollarıma abanıp kaldırdım bedenimi nihayetinde yataktan. Gidecektim.

Çıtır çıtır seler eşliğinde banyoya doğru yürüdüm. Her adımımda beyaz ahşap yer döşemesinden gelen sesi seviyorum. Önce çişimi yaptım. Dişlerimi fırçalamadım. Yüzümü yıkayıp krem sürdüm. Giyindim. Alt kata indim. Çorap almayı unuttuğumu farkedip üst kata geri çıkıp çorap aldım. Alt kata indim. Dün sabah ayakkabının vurduğu sol ayak başparmağım sızladı çorabı giyerken. Tırnağı iyice kısaltıp eski ayakkabılarımı giymeliydim. Üşenmeden yapmalı, aynı hatayı iki kere yapmamalıydım. Sağ ayağımda giymiş olduğum ayakkabı, çıplak sol ayağımla aksayarak tekrar üst kata çıkarken üçüncü basamakta durdum bir an. Annemi düşündüm. Aksayan ayağına alışması zor olmuştur, dengesi bozuluyor insanın. Içim annem doldu. Ardından bir basamak daha sonra bir basamak daha derken bitti. Tırnak makasını aradım. Ararken sinirlendim çünkü gene biri kullanmak için almış, her zaman ki gibi aldığı yerine koymamıştı. Yoktu. Yalnızca şu kocaman tırnak makasları vardır ya hani ondan vardı bir tane. O büyük tırnak makaslarını her gördüğümde rahmetli büyükbabam geliyor aklıma. Nedenini bilmiyorum. Beynimde gizlenmiş bir hatırası vardır mutlaka ama hayli derinde ki bulamadım. Tekrar alt kattaydım. Tırnağı kesip attım. Eski ayakkabılarımı giyip çıktım evden.

Kilometrelerce yürüdüm. Annem, dedem, tırnak makası ve dün gece arkadaşımın Ömer Hayyam’dan alıntılayarak yazıklarıyla beraber.

’Adam olduysan hesap ver kendine:

Getirdiğin ne?

Götürüreceğin ne?’’ Yazmıştı. Ardından da:

‘’Her tercih bir vazgeçiştir. Hatırla.’’

Sabaha dair yasemin kokularını da unutmamalıyım. Her yer bembeyaz, mis gibi. iyi ki geçen yaz kapımızın girişine ekmişim. Kapı önümüz de mis gibi, şükür.

Şu anda mı? Karşımda dönüş yolunda toplayıp vazoya koyduğum adını bilmediğim ağacın çiçekleri, kulağımda The Trees We Wear, masamda bir şişe soğuk suyumla varendadaki büyük masada oturuyorum. Az sonra kahve yapacak sonrasında pamukçuklanan begonvili ilaçlayacak ve kendime hesap vermeyi sürdüreceğim.

Hepimize güzel günler, mis gibi kokular diledim.

 

Eyvallah

 

özgür tamşen yücedal

Reklamlar
 
Yorum yapın

Yazan: 10 Haziran 2019 in GENEL

 

Etiketler: , , , , , , , , , ,

lakin

kucuk-prens-2015

Bazılarımız büyüyoruz. O kadar büyüyoruz ki; çocukluğumuza ait olan ne varsa hatırlayamayacağımız kadar uzaklarımızda kalmış oluyor. Çocukluklarımıza ait masum, heyecanlı ne varsa uzaklarda kalmış oluyor. Büyük büyük yaşıyor, zamanı dolduruyoruz. Zaman doluyor, kiminin cepleri doluyor, evleri evleri evleri, arabaları, parayla satın alabilecekleri şeyleri doluyor… Tüm bunlar olurken içleri boşalıyor, bomboş kalıveriyorlar. Sonra ölüyoruz. Kimimiz yaşarken ölü olduğumuzun bile farkında varamıyor.

Ötelenen her plan ötelenen diğer şeylerle birlikte bir köşede bekleşiyorlar.

‘Haftaya’,

‘Öbür ay’,

‘Seneye’,

‘Şu işi bitsin sonra’,

‘Bir tane daha alalım sonra’… Yok abicim hiçbir zaman gelmiyor o sonralar. Ya da geldiğinde çok geç olmuş oluyor. 

Biz bugün çok büyümüş gibi davrandığımız bir günün ardında sinemaya gittik. Küçük Prens!

Evet, ilk okuyuşumda anlayamayıp arkasından tekrar okuduğum, anladıktan sonra başucu kitabı yapmış olduğum hikayenin filmini izledik. Biraz, az biraz dürtüldüm ama çoğunlukla ‘aferin’ dedim kendime kendim. İmkânlar elverdiği sürece üşenmek, bahane üretmek, gerçekten istediğim şeye zaman bulamamak, başkalarının isteklerine bağımlı yaşamak, giderlerse gitmek – yaparlarsa yapmaktan uzun zaman önce vazgeçmiş olduğum için tebrik ettim kendimi. Gene imkânlar dahilinde herkese öneririrm. 

Bu arada salonda çocuk izleyiciden çok yetişkin vardı. Aramızda bu duruma en çok şaşıran Ouz oldu. Tabii çocuk nereden bilsin; kaç yaşına gelmiş olursa olsun masumiyetinin bir ucundan tutmak için çabalayan, hâlâ kendinden ümidini kesmemiş olanlarımız var. Baktığını görmek, hissedebilmek, sevebilmek, affedebilmek, anlayabilmek için çabalayanlarız. Şükür!

Eklemeden geçemeyeceğim bir şey daha var ki; ne kadar çabalarsa çabalasın kendisinde ümitlenmemesi gerekenler de çok aramızda. En azından benim fikrim. Kıstas mı ne? Mesela birisi vardı; burnundaki sümüklerini çıkartmak için yaptığı müdahaleyi o kadar abarttı ki sümkürürken beyni eline gelecek zannettim ve bunu istedim. Altı çocukla ön sıramızda oturan üç kadından bahsedecek olursam; sitelerinde dönen tüm dedikodulardan artık bizde haberdarız. Cep telefonuyla konuşan mı ararsın, cep telefonu ışığı yüzüne vurmuş tavşan görünümlü olanlar mı… Yemin ediyorum çocuklar çok daha saygılılar hem kendilerine hem de çevrelerine. Şimdi bunu yazdım başım göğe mi erdi; hayır. Ama gözünüzü seveyim yapmayın lan, yapmayın.Tamam bir Küçük Prens değil olamayız ya da Küçük Prens gibi bir arkadaşımız olmamış olabilir ama insaf!

On dakikadır ekranın karşısında oturmuş bön bön bakıyorum. Yazıyı bağlayayım diyor lakin bağlayacak bir şey bulamıyorum. Böylece bırakacağım galiba, uykum geldi kalk gidelim diyor. Gittim ben!

İyi Geceler!

özgür tamşen yücedal

”Peki insanlar nerde?” dedi Küçük Prens. ” İnsan kendisini çölde çok yalnız hissediyor.”

”İnsanların içinde de öyle hissedersin.” dedi Yılan.  ”Arada pek fark yoktur.”

”Senin gezegenindeki insanlar” dedi Küçük Prens.”Tek bir bahçeye beş bin gül dikiyorlar ama yinede aradıklarını bulamıyorlar…”

”Evet bulamıyorlar ” diye yanıtladım onu.

”Halbuki,aradıkları tek bir gülde ya da bir yudum suda olabilir.”

”Haklısın” dedim.

Bunun üzerine küçük prens şöyle dedi:”Ama gözler gerçeği görmez ki.Yüreğiyle aramalı insan.”’

‘’İnsan gerçekleri sadece kalbiyle görebilir. En temel şeyi gözler göremez.’’

 

 
1 Yorum

Yazan: 03 Ekim 2015 in ÇOCUKLAR, İNSANOĞLU, İZLEDİM

 

Etiketler: , , , , , , ,

gene koptum

Screen Shot 2015-08-24 at 11.28.44 PM

Heyyy!

Bende bağlantı kabloları koptu gene. Neden? Abicim; kız, arkadaşlarıyla şehirde olmak istiyor. Oğlan, yazlıkta arkadaşlarıyla olmak istiyor. Koca, evde düzen bozulmasın istiyor. Kalan sol böbreği kontrole gittim; doktor, yorgunluk, stres yasak diyor. Annem ve babam ‘kendine bak’ diyor. Kardeş, siktir edeyim istiyor. Peki ben? Okulların açılış tarihinin ötelenmesiyle rotadan çıkmış olarak arada derede savrulup duruyorum. Hedefe kitlenmişken bir an da hedef tarihini değiştirdiler. Düşünün artık nasıl bir şartlanmaysa miktiğimin beyninin yaptığı; uzun vadeli planlar yapmadığını söyleyen Özgür bile sarsıldı. Ayrıca, bu okulların açılış tarihiyle oynayanlar hakkında yorum yapmaktan da kaçınıyorum. Bir çemberin ortasında kalmış gibiyim. Biraz daha ıkınırsam düşünme yetimi kaybedeceğim. Ulan bak yazıdığımı okuyunca farkettim aslında ben düşünmemek istiyorum. Durayım. Canım sıkılana kadar öylece mal gibi durayım.

Iki hafta kadar oluyor sanırım bir gece rüyamdan ağlayarak uyandım. Uyandım ama uyanmak istemeyerek. Bir salıvermek istedim, kendi durana kadar ağlasaydı gözlerim istedim. Damarını bulmuştu aslında akacak gözyaşı da; ağlayamadım evde misafir vardı. Yanımda biri-birileri varken ağlayamıyorum; rahatsız olurlar diye. Yanlış anlamayın, rahatlamak babında ağlamaktan bahsediyorum. Yoksa Allah dertten ağlatmasın kimseyi.

Tüm bunlar oluyorken, olduktan sonra bir kez daha anladım; ben yaz aylarını sevmiyorum. Soğukla aram iyi olmamasına rağmen kış ayları daha güvenli. En azından hepimizde –tatile gitmeliyim- paniği yok, saat aralığı belli, köylü köyünde… ve pek tabii çocuklar okullarında.

Aha bak gene oldu; kal geldi, kalakaldım. Ne yazacağımı bilmiyorum. Ev sessiz ya sanırım algı sorunu yaşıyorum. Dışarıda ay şahane… Hafif rüzgar olmalı, yaprakların hışırtısı geliyor. Yok yazamayacağım ben balkona çıkıyorum.

Yarın yeni bir gün! Kıçını kaldırabilenler gün doğumunu kaçırmasınlar. İnanın her defasında ilk defa görüyormuş gibi oluyor insan, bir mucizeye tanıklık gibi adeta.

Bir de; hasta olanlara şifa, hasta bakanlara sabır, okul kayıdı yaptıracaklara kolaylık, hasret çekenler ferahlık, aşık olanlara vuslat diliyorum. Bir-iki güne haberleşiriz. Eyvallah!

özgür tamşen yücedal

 
Yorum yapın

Yazan: 24 Ağustos 2015 in GÜNLÜK

 

Etiketler: , , , , , , , ,

-muş, -miş, -mış ve diğerleri

Screen Shot 2015-05-28 at 9.58.48 AM

Gene ne oldu? Nedir bu haller? Kime dokunsan bin ah! Herkes sıkkın. Bulutlar dolu, insanlar dolu, trafik sıkışık, yaz gösterip vermiyor, deniz suyu ısınmadı, balık yasağı var, sardalya sezonu (y MUŞ ), okullar kapandı kapanacak, üniversite sınavının son ayağına yaklaşıl MIŞ, okullarda son sınavlar yapılıyor MUŞ, öğrenciler yayım yayım yayılMIŞlar, dolar ne bok yiyeceğini bilemez halde, iş sektörü seçimi bekliyor MUŞ, caddelerde asılı bayraklardan yolu göremiyorsun, Tarkan Umre’ye gidiyor MUŞ, yaz şarkıları henüz çıkmaMIŞ, herkes yaz aşkı hayalleri kuruyor MUŞ, eski aşklar bitiyor MUŞ, depresyon ilaçları peynir ekmek gibi satılıyor MUŞ, kiraz reyonlarda yerini alMIŞ ama çok pahalıy MIŞ, satılan karpuzlar nereden geliyor tartışılıyor MUŞ, annem cebine koyduğu telefonunu tuvalete düşür MÜŞ, suya düşen telefonlar pirince konuyor MUŞ sonra iflah olmuyor MUŞ, instagrama baksan herkes mutluy MUŞ, Rusya, Türkiye’den ithal edilen 4 ton kayısıda insan sağlığına zararlı haşere bulunduğu gerekçesiyle ülkeye girişine izin verme MİŞ, son pişmanlık fayda etmiyor MUŞ, bezelye ayıklamak rahatlatıyor MUŞ, cümle âlem ‘Çiçek Bahçesi’ adlı boyama kitaplarını boyuyor MUŞ, hatta kimileri gölgelendirme bile yapıyorlar MIŞ o kadar sıyrıl MIŞ yani, düğün sezonu açıl MIŞ, ne giyeceğim derdi çok büyük MÜŞ, bir an önce bronzlaşmak iyiy MİŞ, koyu ten zayıf gösteriyor MUŞ, Arap ve Suriyeliler ülkeyi zapt etMİŞ… Ama ney MİŞ; bunların hepsinin sebebi haftanın her günü yayınlanan Survivor MIŞ. Yani benim kişisel kanaatim bu. Her şeyin sorumlusu Acun!

Şimdi ben sandalyeye yerleştirdiğim kıçımı kaldırıp hazırlanmalıyım. Iki hatunla randevum var. Anlatıp anlatıp depreşmek, depresyonun dibine vurmak gibi bir planımız var. Akşam üzeride Oğuz’u okuldan alıp saç traşına götüreceğim. Yemek yapasım deseniz; gelemedi bugün, yolda bir yerlere takılmış olmalı, bekleyemem, beklemeyeceğim. İki gündür kitap okuma çabalarım da sonuç vermeyince salma kararı aldım. Du bakalım vardır bunda da bir hâyır. Tüm hâyırlarımız hâyrımıza çıksın inşallah. Yukarıda hepsini sıraladım işte sorunumuz yok, iyiyiz.

Eyvallah!

özgür tamşen yücedal

 

 
3 Yorum

Yazan: 28 Mayıs 2015 in GÜNLÜK

 

Etiketler: , , , , , , , , ,

tatil tipi

Screen Shot 2015-04-27 at 10.45.41 AM

Ağır mevzu bu ‘Tatile kiminle gidilir, gidilmez’ konusu. Dostunu tatilde tanırsın… Yok; kavgada tanırsın, kötü günde tanırsın, iyi günde tanırsın, hastalıkta tanırsın yok aynı evde kalınca tanırsın falan da derler de bence dostunu tanıyamazsın ayrı mevzu. Ha dost denilen kelimenin içi boşalmıştır artık en azından benim için o ise apayrı mevzu. Bunları yazdıktan sonra kendimi taktir ettim yemin ediyorum; kafamda olandan kopup parmağımın ucuna alakasız şeyler getirebilip yazdığım için. Bu arada ‘Günaydın’

Tatile dönersek; tatile mıy mıy hep yorgun, doğduğuna pişman olan tiplerle gidilmez. Tatile tatili uyunacak vakit olarak görenle gidilmez. Tatile hastalık hastası tiple gidilmez. Tatile cimri insanla gidilmez. Tatile pis insanla gidilmez.

Peki hangisi daha tehlikelidir bu tatil insan tipinin? Söyleyeyim; yemek yemeyi seveni. Işte bu tiplerden tam yedi kişi tam dört gün bir aradaydık. Şimdi mi; ölüm diyetindeyim!

Sabahın köründe uyanan masayı sandalyeyi güneşin önüne serip kahve suyunu koyduktan sonra evdekileri uyandırdı. Kahvenin yanına konulan ufak atıştırmalıklarla başlayan yemek yeme seramonisi gecenin geç vakitlerinde, denizden çıkan tüm midyeleri içleri doldurularak dolma haline getirilmiş halleriyle tükettikten, dondurmanın en doğalını külahlarca yedikten, menemeni sıyırıp, çayla demlendikten sonra tamamlandı. Tabii araya sıkıştırılan normal öğünleri yazmaya gerek yok. Birkaç gün daha kalaydık ben kalan böbreğimi de yemek yemekten Alaçatı’da bırakıp gelirdim herhalde.

Ama en güzeli evde televizyonun bozuk olmasıydı. Gerçi düğmesine basmaya hiç fırsat olmadı ama televizyon izlenme ihtimalinin olmaması bile şahane! Hele hele haberleri izlememiş olmak çok iyi geliyor. Ülkeyi yönettiklerini zannedenlerin meydanlarda birbirlerine sövmelerini, bizim gibileri hiç alakadar etmeyen dedikodu programlarını, birbirlerini öldüre öldüre bitiremedikleri dizileri, giyinip soyunup kendilerini beğendiremedikleri, topa vurup vurup gol atamadıkları, gol atılsa bile yorumlaya yorumlaya sabahlara kadar bitiremedikleri programlar olmadan hayat daha sade.

Bak program deyince aklıma geldi; bu yemek pişirme programları var ya! Ameliyattan bu yana o programlara bakar oldum. ( niyeyse ) İşte o programlarda pişirdiği şeyin tadına bakıp gözlerini belerterek beğenmeyen oldu mu acaba. Tadım anına geldikleri an hep aklıma bu geliyor. Bir şey daha geliyordu ki, onun cevabını aldım; pişirme sırasında ellerini hiç yıkamamalarıydı sorunum. Meğer; montaj sırasında o bölümler çıkartılıyor muş. Pişen şeyi bana tattıracaklarmış gibi ne diye sorun ediyorsam? Belki de ve büyük ihtimalle sorun benim. Aslına bakarsanız bu son narkozdan sonra ayarlarım bi şaştı gibi!!! Elektriğimi atmak için dizlerime kadar toprağa gömüp topraklayacağım kendimi kendim.

Özet; olduğu kadar. Sıkıntı yok. Sağlık olsun, huzur olsun, muhabbet olsun. Büyüklerin yanaklarından küçüklerin de yanaklarından öper sevgiler yollarım. ‘Ne bu samimiyet!!!’ diyenler var ise onlara da iyi yolculuklar diliyorum. Selametle!

özgür tamşen yücedal

 

NOT: ‘’Daha çok dinleyelim, daha az konuşalım diye iki kulağımız ve sadece bir dilimiz var.’’ ( Diogenes Laertius )

 

 
2 Yorum

Yazan: 27 Nisan 2015 in GÜNLÜK

 

Etiketler: , , , , , , , ,

vay anasını!

Screen Shot 2015-03-06 at 3.56.00 PM

Geç kalmadan, ya geç kalırsam diye telaşa kapılmak. Mutluyken, ya sonra mutsuz olursam diye mutluluğun tadına varamamak. Başlamadan, bittiğinde ne yaparım diye korkmak. Aşıkken, birgün biterse onsuz ne yaparım diye kabuslar görmek. Lezzetli bir yemek yerken, ya kilo alırsam diye yemeğin tadına varamamak. Sınava girmeden, ya kazanamazsam diye baştan kabul etmek. Diye diye diye… Özetle; yağmur yağabilir diye her an yağmurlukla oturmak, güneşi görememek, karanlıkta kalmak… ‘Du lan hele bi olsun olacak, gelsin gelecek, gitsin gidecek o zaman düşünürüz.’ demezler mi adama. Gerçi yağmurluğun fermuarını gırtlağa kadar çekmiş, kolları birbirine kenetleyip, çömelip oturmuş olana kim ne dese boş ya neyse.

Şimdi ben burada böyle bilgece atıp tutuyorum ya, sanmayın ben ermişim, çözmüşüm ilmini bu sikindirik hayatın, bir o kadar sikindirik ilişkilerin. Belki de bir çoğunuzdan fazla gelip konuyor kafama, yüreğime bir dünya soru, endişe, korku, anlayamamazlık… İçine ettiğim çok oluyor tadı çıkartılası anların. Bugün bir arkadaşıma yazdığım gibi; mükemmel hatalarım oldu, ileride olacakların daha mükemmel olmaları için imtina gösteriyorum. Daha güzel bir deli olabilmek için falan. Yalnız tüm uğraşlarım neticesinde bir tek şunu başarabildim: Bu tür şeyler geldiğinde aklıma içimde iki kişi varmış gibi konuşturuyorum onları. Ki; çoğu zaman kavga ediyorlar. Biri diğerinin kafasına patlatıveriyor falan. Ve endişeli tarafın ağzını bantlıyorum. Olmadı mı; duymazdan geliyorum onu, fanusun içine hapsediyorum. Anı yaşayabilmek için…

Geçen gün annemin arkadaşlarıyla beraberdim. Feci keyifli hatunlar, seviyorum hepsini. Çok şey dinliyorum onlardan. Öğreniyorum diyemiyorum çünkü kimsenin tecrübesinin kimseye öğretici olabileceğine inanmıyorum. O kazık girecek bir kere göte işte ancak o zaman öğreniyor insan.

Ama çok şey görüyorum onlarda; anneliğe dair, kadınlığa dair, insanlığa dair, birikmişliğe dair. Şu kafatasının içinde hapsolmuş pandoranın kutusu var ya, adına beyin dedikleri; nasıl bir yazılımı var! SAVE tuşuna bastın mı anam, bitti iş. Vay anasını! Kilitli kutu lan. Içine aldığını öldür allah bırakmıyor.

Işte diyeceğim o ki; anlattılar, dinledim. Annelerin gözünde hiç büyümeyen çocukları hakkında, endişeleri, geçen hastalıklar, olan hastalıklar, kabul edilenler, edilmeye çalışılanlar, görmezden gelinenler, kocalar… Zaman zaman gözler doldu, eller tutuldu, susuldu, kahkahalar havalarda uçuştu… Deniz coştu, duruldu, bulutlar gittiler, mavi canlandı, çayın demi tatlandı, ayva tatlısı yendi…

Muhabbetin ucundan tutup ‘ Boşver tatlım, sıyır bu düşüncelerden kendini an da kalmayı dene.’ diyecek oldum boncuk gözlü, badem dudaklı olanına. Sonra mı? Sonra hayatım boyunca aklıma kazınmış cevapların yanına bir yenisi daha yazıldı: ‘’ Biz sizler gibi yaşamadık ve sanırım öğrenemeyiz de hayata sizin gibi bakarak yaşamayı. Bizim zamanımızda –an da kal, -anın tadını çıkar yoktu. Bizim için yalnızca geçmiş ve gelecek oldu, hala da öyle. Maalesef böyle. Çağın kadınları sizin gibiler. İyi ki…’’

O günden beri düşünüyorum. Geçmişte kaldıkları halde kapanamamış hesaplar, kabuk tutmasına izin verilmeyen yaralar. Henüz gelmediği halde gelecek günler için endişe duyuyor olmak. Nasıl yorucu. Yağmurluk bünyeye kaynamış. baktım ki, ulan bu baya baya biziz, hepimiziz. Çağ mağ dinlemeyen bir şey bu hal. Hepimiz biriz. ( Son paragraf tam pankartlık oldu. ) Tek fark aramızdan üç beş çatlak çıkıyoruz işte; ‘’ An da kalın. Takmayın. Taktır mayın. Affedin. Unutun. Yaraların kabuk tutmasına izin verin, tırnak atıp yolmayın.’’ gibi laflar ediyoruz. Ama birileri demeli? Dürt meli? Yoksa nice halimiz. Boka sararız.

Böyleyken böyle işte. Biz niyet edelim: Yağmurluksuz gezeceğimiz günler çok olsun. Hafta sonu uğurlu olsun. Her şey değişebilir onun ne zaman olacağı da belli değil o sebeple akışa bırakalım. Eyvallah.

 

özgür tamşen yücedal

 
1 Yorum

Yazan: 06 Mart 2015 in GÜNLÜK, İNSANOĞLU

 

Etiketler: , , , , , , , , , ,

prens prensesi sevmedi ( filiz aygündüz )

IMG_2297

Market rafından poşete, poşetten mutfak tezgahına oradan yatak odasında komidinimin üzerine ve elime… Karşımızda

‘’ Prens Prensesi Sevmedi ‘’.

Okundu, bitti.

İlk sayfada yazmış olduğuna göre: Bir iyileşme hikayesi.

Arka kapağa göre kitap: Bağlılık-bağımlılık, değersizlik-suçluluk duygusu, anlam arayışı-anlamsızlık kaygısı, sevilme arzusu-kaybetme korkusu… aşka, insana ve zaaflarına dair, herkesin kendinden bir parça bulacağı, gülümsetirken yüreğinizi de burkacak bir roman.

Bize göre:

– Ayyy hiç anlamıyorum lan, nasıl aşık oldu o adama?

– Nasıl kurtulamadı şu herifin pençesinden?

– Kıza göre değil o herif, söyledim söyledim laf dinletemedim.

– Yok anam bizi de dinlemiyor kızın kafa uçmuş, takmış adama resmen.

– Çağırdım gelmedi gene o dangalozdan haber bekliyor kesin!

– Aşk mı kaldı artık, bi geç sen bunları.

Vb. laflar eden, anlayaMAYANlardansanız,

– Yok be iyi adam,

– İyiyim ben, merak etmeyin

– İşlerini ayarlarsa arayacak mış.

– Çok tatlı be. Beraberken çok iyi vakit geçiriyoruz. Ne yaşadığımızı tam bilemiyorum ama onunla iyiyim.

– Her ilişkinin adı mı olmalı? Eğer öyleyse biz neyiz lan. Aman neyse ne ben mutluyum, vallaaa.

-Takmıyorum artık; ararsa arar, gider miyim, gitmez miyim o zaman karar veririm.

Vb. laflarla anlatamayanlar, anlaşılamayanlardansanız okuyun.

Özetle biz okuduk. Anladık. Sustuk. Sonra mı? ‘Ko götüne’ dedik tüm bağımlı, bağımsız, anlayan, anlayamayan, anlaşılan, anlaşılamayanlar için vur patlasın çal oynasın aleme aktık. Aktık dediğim Elif’in doğum günü kutlaması için arkadaşlarıyla gittiği mekana gittik. Tüm con conların takıldığı bir yer çıktı ama… Bizi bozar mı? Bozmadı! Koptuk, geldik. Hadi ben bizim hallere hiç girmeyeyim sonra toparlayamıyorum yazının götünü başını.

Biraz daha fikir edinmek isteyenler için bir iki paragraf attırıvereyim ortaya… 

 

ŞART MIDIR PRENS? Aşk falan yok demiştim kızlara ama bal gibi de ilk görüşte aşktı bu. Son görüşmenin ardından, o ilk günlerin şanından sayılan, ‘’arayacak mı, ya aramazsa’’ telaşı başladı. Bu günlerin kurbanı bir kız arkadaş hep olur malum. Benimki de Suna’ydı. Günde kırk kez, telefon, mesaj, mail marifetiyle yiyip bitiriyordum Suna’yı. Bütün hikayeyi en baştan gözden geçiriyor, Ömer’in her bir sözüne kırk tane anlam yüklüyor, bakışlarını yorumluyor, arayacağı zamanı kestirmeye çalışıyordum. Arada umudu kaybedip kesin aramayacak diye karaları bağladığım da oluyordu, arasın diye akşamları totem yaptığımda… ( sayfa 25 )

ARAR MI ACABA? Tam on yedi gün sonra aradı Ömer. Bir akşam, tam işten çıktımıştım ki çaldı telefonum. Ömer! Her şey yolunda mı? Hayat nasıl gidiyor, keyifler yerinde mi minvalindeki girizgahtan sonra sordu:

‘’Tekir teklifi hala geçerli mi?’’

Geçerli olmaz mı?! ( sayfa 1 )

DURSAM CANIM YANARDI Hep bir adım sonrasındaydı aklım. Şimdi ne yapmalıyım? Mucize falan olacağı yok; ben kendi mucizemi kendim yaratayım bari. Olmuyorsa oldurayım. Bir olsun, bak o da sevecek beni. Biliyorum, hissediyorum. Sadece biraz zamana ihtiyacı var. önüme konan ‘’ilişki istemiyorum’’ gerçeğini reddediyordum. ( sayfa 55 ) Read the rest of this entry »

 
Yorum yapın

Yazan: 04 Mart 2015 in KADIN & ERKEK, OKUDUM

 

Etiketler: , , , , , , , , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: