RSS

Günlük arşivler: 27 Mayıs 2011

HOŞÇAKAL

     Kendimin farkına vardığım ilk genç kızlık günlerimde; henüz bilmiyordum, gün gelecek ve seninle iki yarım olarak bir araya geleceğimizi, bir bütün olacağımızı. Mahalledeki park, bizim için bütün dünyayı temsil ediyordu. Parkta arkadaşlarımızla buluşmak için nasıl can attığımızı, kızlarla okulda olup bitenleri birbirimize anlatabilmek için nasıl sabırsızlandığımızı…O zamanlar tek haberleşme yöntemimiz aşağıdan çalınan apartman zili, parkta dudaklar arasından çıkan ıslıklardı. Telefonla istediğimiz an, dilediğimiz süre konuşmak mümkün değildi; hiçbirimiz için.

     Zaman geçtikçe, biz büyüdükçe, parkta olan çocuk sayısı git gide azalır, park küçülür olmuştu, adeta. Hani yıllar önce geçtiği sokaklar büyüdüğünde geçerken küçücük gelir ya insana, öyle işte. Her bahar mahallelinin kiraladığı minibüslerle Belgrat Ormanı’na gider piknik yapardık. Altında bizim için salıncaklar kurulan, sofraların kurulduğu ağaçlar; nasılda kocaman, dalları nasıl ulaşılmaz gelirdi. Yıldan yıla değişti o ağaçlar altında hissettiklerimiz, gizli gizli buluşup, el ele, altında yattığımız zamanlar; sığınağımız, kurduğumuz hayallerdeki evimizin çatısı olmuşlardı.

     Mahallede ilk Seda evlenmişti; biz daha fakültedeydik. Annem nasılda korkmuştu, okulu bırakıp, deli fişek gönlümün yeliyle savrulur da evlenirim diye. ”Hiç niyetim yok anneciğim, benim sıramın gelmesine çok var.” demiştim. Ama diyememiştim; gün geçtikçe o deli fişek gönlüm, göğsüme sığmaz oluyordu. Bunca yıl mahalladeki parkta sohpetler ederken, saklanbaç oynarken, kavga ederken tüm çocuk ve genç kızlığa geçiş dönemlerimde içimde biriktirmiştim sanki, hayatım boyunca sana karşı hissedeceğim, tutkuyu, aşkı, bağlılığı.

      Bir gece gene o parkta; bir bankın üzerine elimizde biralarla tünemiş dertleşirken daha doğrusu sen benim başkasına karşı hissettiğim aşk acıma merhem olmaya çalışırken, başım göğsüne değdiği an; bunca yıl içinde duygular biriktirmiş olduğum kutunun kapağı açıldı ve içinde biriken herşey saçıldı, bütün benliğimi sardı. O andan sonra; aramızdaki her bakış, her söz; aşk için, aşktan gelir oldu. Ve gerçektende tüm hayatım boyunca en gizli sığınağım, başım sıkıştığında bir an önce orada olmak istediğim tek yer senin göğsün oldu. Her ne yaşadıysak, her ne durumda olursak olalım göğsündeki yerimi hep açık tuttuğun için sana müteşekkir kaldım. Hele ki annemler henüz, aniden almış olduğumuz evlilik kararını hazmedememişken gelen tayin haberinle sarsıldığım, yaşayacağım ilk ayrılığın arifesinde, onu izleyen ilk gurbet günlerimizde de benim için ne anlam ifade ettiğini, minnetimi umuyorum ki hissettirebilmişimdir sana.

     Birlikteliğimiz; o kadar aşkla, o kadar aşktan gelmişti ki, yuvamızı kurmuş ve gittiğimiz her yere taşımıştık. Yani dolaştığımız onca kasaba, o kadar köy yuvamız olmadı bizim. Sadece duraklarımız oldular; çocuklarımız olduktan sonra içinde dört kişi yaşadığımız, yüreklerimizde kurduğumuz evimizin. O kasabalardan, köylerden ayrılırken terkediyor duygusunu hiç yaşamamış olmam bundan dolayı olsa gerek. Hiç birinde bir parçamı bırakmamıştım.

     Yıllar böyle geçip gittiler; hiç bir sabaha yalnız uyanmadan, hiç bir geceye yalnız uyumadan. Kah mutluluk, kah üzüntüyle, kah aç, kah tok ama asla yalnız ya da çaresiz değildik. O kadar çoktu ki aşk…

      Emekliliğini nasıl coşkuyla karşılamıştık. Çocuklar üniversite hayatının tadını çıkartıyor, damarları coşkuyla akan kanla doluyken; bize de yeni bir başlangıcın coşkusunu bulaştırmışlardı. Sabah kurulan kahvaltı soframız küçülmüş, camın önündeki fiskosun üzerine sığar olmuştu. Ama sevgiyle dolmuş, güvenle pekişmiş yüreklere sahip olan çocuklarımızın gözlerinden, dillerinden dökülenler de, bir o kadar sevgi dolu olduğu için hiç sessiz kalmadı evimiz. Çocuklarımızda; bizden onlara akan dokunuşlarımız, bakışlarımız, sözcüklerimizi biriktirmiş olmalılar ki şimdi de onlar bize akıtıyorlar. Biliyormusun? Bu güzelliklerin hepsi o parktaki gece senin  göğsünden çıkıp bulaştılar hayatımıza.

     O sabah gene camın önündeki fiskos masanın üzerinde kahvaltı etmiş, vapurla karşı yakaya geçip Salacak’taki o çok sevdiğimiz çay bahçesine gitmek için hazırlanıyorduk. Sesime ses gelmediği o an yığılıp kaldım yatağın üzerine, salona gidemezdim, bir daha seslenip o sessizlikle karşılaşamazdım.

     Sonrası çok büyük, beni içine çekip, yıllarca hapseden bir karanlık. Güneş doğacaktı biliyordum ama bu karanlığım nasıl aydınlanacak, dudaklarıma vurulan mühür nasıl bozulacaktı. Bana okuduğun o şiirlerin, söylediğin bütün o şarkılarda olan yalnızlık, ayrılıkla başbaşa kalakalmıştım. Eninde sonunda yalnızdım, işte. Herkes gider, herşey biter derdin; ama, nasıl başa çıkacağımı söylememiştin.

     Dünya nasılda dönüyordu, oysa benim masalım son bulmuştu. Herşeyim yarım kalmıştı: kollarım, düşüncelerim, kalbim, yarımdım işte. Hiçbir zaman kararmayan gecelerim kapkaranlıktı. Seninleyken, yaşadığım her ne olursa olsun içinde isyan olmayan dualarımda isyan vardı. Eğer; Tanrı sensizde yaşayabileceğimi gösterecekse bana, istemiyordum. Kalbim atmasın, nasıl olsa dünya bizsiz de dönecek, güneş bizsiz de doğacak, yağmurlar bizsiz de yıkayacaktı dünyayı… Yanına gelip seni ne kadar özlediğimi söyleyebilmek, saçlarımda ellerin olsun istiyordum.

     Ama gelemedim Bey, ellerimi o kadar sıkı tuttuki çocuklarımız. O kadar sıkı sarmaladılar ki beni, sevgiyle… Evde kurulan soframızı tekrar büyüttüler. Aşkla, aşktan getirdikleriyle kurdular sofraları, suladılar kurumaya yüz tutmuş çiçeklerimizi, paylaştıkça paylaştıkça azalttılar, senin göğsün gibi merhem oldular yaralarıma, güneş olmaya çalıştılar sabahlarıma.

     Ve biliyormusun, dudaklarımdaki mühür de bozuldu. Torunumuzu kucağıma alıp, O’na söylediğim ninni bozdu o mührü. O’nu dünyaya açtığı gözlerle adeta yeni bir masal başladı, içinde benimde olduğum. Dualarımda gene şükür var, gene sana duyduğum minnet var, gene umut var. Bu defa O’nunla paylaşabilmek, içinde senin olduğun masallar  anlatabilmek, ninniler söyleyebilmek için doğsun istiyorum, güneş. Kalbimi okşayan sesiyle dolsun bütün ruhum, istiyorum ki; yanına gelirken sana getirebileyim. Tekrar görüşünceya kadar, hoşçakal Aşkım.

                                                                                ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL 

 

Reklamlar
 
 
%d blogcu bunu beğendi: