Bir anda sıkı sıkı kapalı gözlerimin önünde, anların fotoğrafları beliriverdi. Otuz yıl önceki Özgür’ün çocuk gözleriyle tanıklık ettiği, beynindeki kütüphanesinde, o günlere ait hatıralarının saklandığı kitabın sayfalarından.
O yıllarda oturduğumuz, doğmuş olduğum yer Salacak… Apartmanın önüne serdiğimiz kilimin üzerinde evcilik oynadığımız arkadaşım Berrin, mahallenin iğnecisi kalın gözlük camları ve elinde taşıdığı kocaman kolanya şişesiyle karşımdalardı. Evde saklanan kitaplar, kasetler, kapıları çalan jandarmalar ve fonda Selda Bağcan’ın sesi. Aslında şarkılarını ilk dinleyişim o zamanlardan belki bir üç sene sonraydı. Ama; beynim hatıralarıma O’nun sesini seçmiş fon müziği olarak.
Benim adaletsiz düzenlerin gölgesinde yön değiştirmiş hayatlara tanıklık etmiş bir çocukluğum var. İnsanların yıllarca ve yıllarca görmezden geldiği, daha doğrusu onlardan gizlenmiş olan gerçeklere tanıklık etmiş bir çocukluğum var. O yıllardan beri göremediğim nice akrabalarım var. Ne için, neden? Bütün bunlara rağmen iyi niyet ve umudumu içine koyup sakladığım çocukluk hatıralarım var benim. Bir de; bütün renkleri, bütün dinleri, bütün dilleri eşit görüp, umudu olan bir ‘Babam’ var. Bu sebeple ben kendi adıma böyle bir dünyayı hakediyorum.
Ama, hala anlayamıyorum; güçlerin çatışmadığı, savaşların olmadığı, çocukların mutlu olduğu ve beraber yaşayabileceğimiz sadece bir dünya yok mu? Paylaşılamayan, yavaş yavaş yok edilen bir dünya…
ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL
NOT: Pek alakasız bir not olacak ama beni bile rahatsız ettiği için açıklamak istedim. Yazıları paylaşırken koyduğum müzik eklentilerinin kocaman görüntüleri için özür diliyorum. Fakat gelin görün ki; küçültülerek ya da yalnızca simge olarak nasıl eklenebileceklerini bilmiyorum. Öğrendiğim zamana kadar böyle idare edeceğiz artık.