RSS

Etiket arşivi: bodrum

inziva

Kızkardeşimle beraber bir otel odasındayız üç gündür. Bir haftalık tatil programımız vardı uzunca zaman önce planlamış olduğumuz. Ve adı ‘İnziva’ olan bir kapanma olacaktı bu bir hafta. Kapandık. Kitaplarımız, bolca çay kahve, şaraplarımız, atıştırmalıklar…

Aynı odanın içinde evcilik oynadığımız günlerdeki gibi hissediyorum. Kardeşimde bulduğum çocukluğumun hatırasıyla huzurluyum. Dilediğimde, dilediğimce uyuyorum. Çalar saatimiz yok. Sabahları uyandığında yatağından kalkıp odama geliyor ve yanağıma bir öpücük konduruyor o kadar. Hâlbuki küçük kardeşlerken biz böyle uyandırmazdık birbirimizi. Sonra çok uzun konuşuyor, çok uzun susuyoruz. Yağmur da bizimle beraber çok uzun yağıyor, sonralarında süpriz yapıp güneşe yol veriyor. Odamızın verandasından izlediğimiz, renkleri an be an değişen bir tablo adeta.

Değişen yalnızca tablo gibi manzaramızdaki renkler olmadı aslına bakarsanız. Geldiğimden şu ana kadar benim de renklerim, kıvamım farklılaştı. Bunda odamıza hapsettiğimiz huzurun ve kardeşimin payı çok büyük. Ama en büyük pay Özlem’in öncesinde çoğunu okumuş olduğu, yenileriyse beraber okuruz diye yanında getirdiği kitapların. Ben pek okuyorum denemez. Onu etkilemiş, etkileyen bölümleri O okuyor bana. Gerekli gördüğü bölümleri işaretleyip okumam için çalışma masamın üzerine bırakıyor. Yani bana bakıyor kardeşim.

Bugüne kadar yaşadığım ne çok şey de, kendime ne çok yanlış sorular sorduğumun farkına varmamı sağlıyor. Içimde değişen, yeşeren şeyleri nasıl da görmezden geldiğimi. Ne çok başkalarıyla ilintiliymiş mutluluk mutsuzluğum. Ki; ben çok fazla azalttığımı sanıyorken bağımlılıklarımı, görüyorum hiç de azaltamamış olduğumu. Uçağa bineceğimiz sırada ‘’Bu bir hafta sonunda kendinle bir anlaşma imzalayacaksın, merak ve acele etme.’’ dediğinde anlamamıştım ne kastettiğini. Üç gündür madde madde anlatıyoruz birbirimize anlaşmalarımızı.

Uzuncadır böyle başbaşa kalamamıştık. Bu uzuncanın içine o kadar olay sığdı ve biz o kadar uğraştık ki o sığdırmaya çalıştıklarımızla. Ve arada birbirimizi kaçırdık. Ondaki değişimin derinliğinin farkına varamamışım mesela. Kardeş bile olsa insan hayatındaki insanlardaki değişimi farkedemiyor aslında çoğu zaman. Hergün telefonla konuşuyor, her hafta mutlaka görüşüyor olsak da inziva gerekiyormuş bize. Yan yana olmak da yakın olmak demek değil ya zaten. Net görebilmek için her şeyle aramızdaki mesafeyi iyi ayarlamamız geriyormuş. Biz şimdi uygun mesafedeyiz, şükür. Kendimizi de, birbirimizi de görebileceğimiz kadar yakın duruyoruz. Kaybolmayalım, kaybetmeyelim diye.

Az sonra gelir. Dolaşmaya çıkmış, yağmur sebebiyle bir kafede mahsur kalmıştı. Yağmur şimdi durdu, güneş çıktı. Giyinip ben de sokağa çıkayım belki yokuşta karşılaşır beraber yürürüz biraz.

Herkese selam eder, sağlık huzurlu günler dilerim.

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

Reklamlar
 
Yorum yapın

Yazan: 30 Ocak 2019 in GÜNLÜK, İNSANOĞLU

 

Etiketler: , , , , , , , , , ,

yalnız

 Sabah geçirirken sütun gibi bacaklarından siyah ipek eteğini nasılda hoş bir kadındı. Göğüslerinin üzerinden başlayarak iliklerken mor gömleğinin düğmelerini, tenini okşayan kumaşla nasıl arzu dolu bir kadındı.Taze.

Akşam iş dönüşünde apartmanın bodrum katındaki otoparka park edip arabasını, kontağı kapatıp aldığında eline anahtarları eser kalmamıştı sabahki kadından. Ayaklarını sıkan ayakkabılarının sivri topuklarının sesi yankılanmaya başladığında hafif nem kokulu loş otoparkta. Her seferinde aynı korku; sessizce bir yabancının arkasından gelerek saldırabilme ihtimali. Ve yine her seferinde bunun anlamsız bir korku olduğu düşüncesi. Nem kokulu.

Yedinci katta duran asansörden indi. Ardında kimsenin olmadığını bildiği dairesinin kapısını açtı. Lanet okuyarak çıkarıp fırlattı sivri topuklu ayakkabılarını. Her sabah giydiği an ayaklarını içinde rahat hissettiği topuklulardan nefret ediyordu gene her akşam. Granit kaplı koridordan yatak odasına doğru yürüdü sızlayan ayaklarıyla. Sessiz.

Yatağa oturdu. Göğüslerinin üzerine denk gelen düğmelerden başlayarak çözdü tümünü. Mengeneye sıkışmışçasına tüm gün sutyenin içine hapsolmuş memeleri bir kopça hareketiyle özgürlerdi artık. Avuçlayarak ovdu onları. Düşünmeden.

Öylece bırakıverdi kendini, yüzünü bile hatırlamadığı görevli kadının topladığı yatağının üzerine. Sağ kolunun üzerine döndü. Sarkık kalan bacaklarınıda aldı yanına, karnına doğru. Hafif ürperen çıplaklığını kucakladı. Ve uyuya kaldı. Soğuk.

Zifir karanlığın içine uyandığında üşüyordu. Kalkıp yatağın hemen karşısında bulunan banyo kapısından içeriye girdi. Sıcak su musluğunu açtı. Üzerindekileri çıkarttı. Giyerken hissettiklerini hatırlamadı bile. Suyun altına girdi. Mecalsiz.

Ağır ağır çöktü dizlerinin üzerine. Yüzünü avuçlayan elleri saçlarında dolandı. Çocukken, annesi henüz hayattayken olduğu gibi… Annesinin köpükleri avuçlayan ellerini hissetmek istedi. Gelip onu yıkasın istedi.  ‘’ Seni asla bırakmayacağım.’’ demişti annesi. ‘’Meleklere dua et. İstediğinde getirirler beni rüyalarına’’. O zamanda biliyordu ne kadar dua ederse etsin, isterse istesin dokunamayacaktı ona. Ne kadar isterse istesin koklayamayacaktı onu. Şimdiki gibi ihtiyacı olduğunda avutamayacaktı onu annesi. Bunca arkadaş, yetki, para… Karşılıksız, katıksız, sonsuz güvenle seviliyor olduğunu bilmek, hissetmek istiyordu. Ağlamaya başladı. Masum.

Varlığına inanmaktan vazgeçeli uzun, çok uzun zaman olmuş olmasına rağmen bir kez daha isyan etti tanrıya. Bir çocuğun annesine nasıl ihtiyacı olduğunu bilmiyor muydu? Bile bile annesini almış olmasını anlayamıyordu. Kabul edemiyordu. Bak kocaman bir kız çocuğu oldum işte. Annemin anlattığı masallardaki gibi. Peki, neden, neden? Öfkeli.

Meleklere de inanmıyordu artık. Onca gece, onca karanlık gecenin içinde dileyip beklemişti. Hani? ‘’ Seni istiyorum anne!’’ diye çığlık attı. ‘’ Yalnızca seni istiyorum. Sarıl, kucakla beni. Saçlarımı sen yıka gene, köpürte köpürte. Senin sevdiğin gibi kimse sevmiyor. Sevmeyecek. Lütfen. Lütfen. ‘’ Çaresiz.

İşte gene oradaydı. O siyah balçığın içinde. Onu içine çekip yutmak isteyen siyah balçık. Cenaze günü evleri aynı böyle kokuyordu. Siyah balçık gibi.

Ağlayanların uğultulu gürültüsü çınlıyordu kulaklarında gene. Yalnızca acıyan cümleler kuran bakışlar, dokunuşlar.  Yalnızca öfke vardı içinde. Annesine, gelip gidenlere, tüm dünyaya. O zaman bilmiyordu dinmeyecek bir öfke olduğunu hissettiğinin. Yaratana, yaratılana, yaşayana, ölene, görüp görmeyene… Şimdi akan suyla yağıyordu üzerine bir kez daha. Ağır ağır doğruldu. Yorgun.

Suyu kapattı. Duşa kabinin kapısını açıp çıktı. Vücudundan süzülen sular ıslattılar zemini gözyaşlarının devamıymışçasına. Bornozunu geçirdi üzerine. Yatağına girmek için yatak örtüsünü açmaya çalışırken yüzünü bile hatırlamadığı görevli kadına da öfkelendi. Kimsenin açmasını istemiyorcasına yatağın altına sıkıca sarıp sarmaladığı için yatak örtüsünü. Yırtarcasına araladığı boşluktan sığıştırdı kendini yatağa. Bitkin.

Gene olmuştu işte. Pişman olmuştu tüm isyanından. Özür diledi meleklerden. Affetsinler istedi onu. Umuduna sarıldı. Rüyasında annesini görebilmek için dua etti. Uyudu. Yalnız.

ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

 
Yorum yapın

Yazan: 03 Aralık 2012 in DENEMELER & RÜYALAR

 

Etiketler: , , , , , , , , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: