RSS

Etiket arşivi: kardeş

pembe hap

 

İki kişi bilsin, sır kalmasın!

Üç gün süresince planladım ameliyat günümü. Kimselere demedim. Erdo ve Elif gittikleri yoldan dönmesinler, Oğuz endişelenmesindi amacım. Çevremdeki kadınlara da demedim çünkü çoğu panikli ataklı, diğer çoğunluğuysa daha beter çoluklu çocuklular. Beni hastaneden eve götürmesi için mutlaka biriyle gelmem gerektiğini söyleyince doktorum, ben de kardeşim Özlem’e söyledim. Bilen iki kişiydik artık. Ve ameliyat sonunda hastane odası parti kıvamındaydı! Sır yoktu!

Anestezi için gerekli tüm tetkikleri bir gün önce yaptırmış olduğumdan operasyondan bir saat önce orada olmam yeterliydi.

Planlamıştım.

Orada olacaktım.

Kardeşim akşamdan geldi, beraber uyuduk. Sabah fazla konuşmamıştık Özlem’le yol boyunca, tedirginliğin-ihtimallerin sessizliği. Hastaneye vardık. Aracı park etti. Odaya çıktık. 911 numaralı odaya. Çantaları kenara koyduk. Camın önüne oturduk, denizi görebiliyorduk. Az lafladık. Ölür kalırsam benim adıma demesini istediğim iki çift lafı bıraktım oturduğumuz yere. ‘’Saçmalama be, ne biçim konuşuyorsun,’’ dedi. Denizi seyrettik.

Yatağa uzandım. Az sonra hemşire geldi; adının Ebru olduğunu sonraları öğrendiğim hemşire. “Damar yolunuzu açacağım Özgür Hanım,” dedi. Damarı bulup iğneyi soktu. O ana kadar, üç gündür düşündüğüm tam da buydu; yol.

Doğum ölüm arası; Aşık Veysel’in -iki kapılı han- dediği hayatımdaki yollarım. Bugüne kadar çok ameliyat oldum ama ilk kez düşünmüştüm yolları. İlk kez ardımda bırakacağım hikâyelerim olduğunu biliyordum.

Sonra parmaklarımın ucuna gelip de yazamadıklarım, dilimin ucuna gelip diyemediklerim, duyup duymazdan geldiklerim, bile bile gerçekliğine inandığım yalanlar, gerçekleşmişcesine kurduğum hayallerim… Ve bana helâl edilmeyen, benim helâl edemediğim haklar… Hepsi içindeyken yaşayabiliyorsa insan gene onlarla da ölebilirdi. Ölüm söz konusu olunca hepsi teferruat. Ne kadar anlamsızlardı hemşire koluma iğneyi sokarken.

Sonra küçük, pembe bir hap verdi yutmam için. Yuttum. Odanın kapısı açıldı birkaç kere. Gelenler oldular, galiba. Pembe hapı yutmuştum bir kere. Beyaz nevresimlerin üzerinde yatan elliyedi kiloluk bedenimin yavaş yavaş küçülmeye başladığını hissettim.  Tebessümümü dudaklarımdan silmemek için direndim. Yol açılıyordu.

İstediğim; açılan yoldan böğrümde biriktirdiğim tüm gözyaşlarımın akıp gitmeleriydi. İkincisi ise eve döndüğümde birinin saçlarımı yıkaması ve taramasıydı. Gerçekleşecek ya da hayal olarak kalacaktı. Hiç önemi yoktu iki seçeneğinde, hayallerim dudaklarıma yapışmıştı bir kere.

Uyumuşum. Uyumadan az önce de kızlara:

‘’İçimde bir sevinç dalgası oluştu bir an, sonra gerçeği anladım,’’ demişim. Arkadaşım Hanzade not etmiş. O an beni sevindiren neydi acaba, hatırlamıyorum.

Uykumda; başka kapılar açıldılar kapandılar, yollar yürüdüm… Her şey birbirine karıştı. Derken odada, gene yataktaydım. Odaya dönmeden önce çok ağlamışım. Onu da hatırlamıyorum.

Aynı şey gibiydi:

Ölüm gibi bir şey oldu ama kimse ölmedi, gibi.

Eve geldiğimden beriyse içimi yokluyorum, kalan giden yoklaması yapıyorum. Bir de antibiyotiklerimi içiyorum.

Şükürle…

özgür tamşen yücedal

 
2 Yorum

Yazan: 19 Eylül 2019 in GÜNLÜK

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , , ,

aL! beyin

screen-shot-2016-11-03-at-10-39-17-pm

Alooo

Ses soluk kesildi! Tadilattaydım, bitti. Yani; galiba bitti. Dökülen saçılanı toparlayıp kaba temizlikten sonra ince temizliği de yaptık( tıy) mı, tamamdır. Dönüş süper ve kardeşimin yazın beni ziyareti sırasında önerdiği kitapla oldu. ‘’BeyiN’’ ( David Eagleman )

Okudukça anlıyorum ki; 1- Kitapta anlatılan beyin bende yok. 2- Kardeşim ‘’Bak beyin! Al kafana sok.’’ demek istemiş olmalı. 3- Demiş olduğunu tahmin ettiğim şeyi demişse eğer, kitap bittiğinde cevabım büyük ihtimalle ‘’ O beyin bu kafaya olmaz be kardeşim.’’ olacak. Karmakarışık sistem. Her düşündüğüm, kararlarım; bir gördüğüme, bir hissettiğime, bir kokladığıma, ellediğime, duyduğuma falan falan bağlı. O ondan, bu bundan, şu şundan. Biraz kendi haline bırakmak gerekiyor. Bugüne kadar başının çaresine nasıl baktıysa bu günden sonra da bakacaktır.

Neyse ne! Özetle; benim beyin gelişimini tamamlayamamış desem… Bu yaştan sonra gelişse ne işime yarar. Alıştım ben böyle yaşamaya. Zaten sen istediğin kadar akıllı olduğuna inan,’ akıllıyım’ de nafile. Mutlaka ve mutlaka seni aptal yerine koyanlarla dolu oluyor etrafın. Sonra da insan şaşırıyor; kim aptal, kim akıllı… Bu benim için bile biraz ağır olmuş olabilir fakat benim beyinde dorsolateral prefrontal korteksinin etkinleşmediği artık bilmsel olarak kanıtlanmış durumda. Niye mi? Çünkü; irade gücüm sıfır. Yemeyeceğim dediğimi yemişliğim, gitmeyeceğim dediğime gittiğim, aramayacağım dediğimi aramışlıklarım say say bitmez. DPK ( önceki cümleden okuyun bir kez daha yazamayacağım adını ) de olmayıversin, allah kalp yarası – kırgınlık vermesin.

Tek olumlu çıkarımım: ‘’ Herkesin doğrusu kendine. Ne kime göre, neye göre doğru ya da yanlış’’ diye dolanıp duruyordum. Umursamamazlık safhasına geçişimde doğruy muşum. Haklı – doğru yolda olduğumu biliyordum, yazılı kayıt altına alınmış halini görünce tastiklenmiş oldu.

‘’ Beyin bize habire hikâyeler anlatır ve her birimiz de anlattığı bu hikâyelere inanırız. Ister bir görsel yanılsamaya kanın, ister içine hapsolduğunuz rüyaya inanın, ister harfleri renklerle birlikte deneyimleyen, ister bir şizofreni atağı sırasında yaşadığınız sanrıyı gerçek sanın, beyin hikâyelerini size nasıl sunarsa siz de gerçekliğinizi o şekilde kabullenirsiniz.

……….

Daha da tuhafı, her beynin anlattığı hikâye, büyük olasılıkla bir diğerinin anlattığından farklılıklar içerecektir.

Birden fazla tanığı olan bütün olay ve durumlarda, her beyin kendi öznel deneyimini yaşar. Gezegen üzerinde yedi milyar insan beyninin ( ve trilyonlarca hayvan beyninin ) dolanıp durduğu hesaba katıldığında, tek bir gerçekliğin olamayacağı da gerçeklik kazanır. Her beynin doğrusu kendinedir.

Öyleyse nedir gerçeklik? Gerçeklik, yalnızca sizin seyredebildiğiniz ve kapatamadığınız bir televizyon programı gibidir. Ancak ne büyük bir şans ki, izlemeyi umabileceğiniz en ilginç programdır.: kurgudan geçmiş ve kişileştirilmiş halde yalnızca sizin için sunulan bir program. ‘’ ( sayfa 82 )

Bu paragrafa benim baktığım açıdan ben doğruyum. Sizin baktığınız taraf sizin beyninize bağlı. Aslında genele bağlayınca oturup dertleşmenin de hiç anlamı kalmıyor. Daha doğrusu karşımızdakinin bizi anlamasını beklemek kadar büyük bir ahmaklık yok! Her şey tırı vırı. Hele hele birbirimize, birilerine kızmamız en büyük ahmaklık. Uzun uzun anlattığın şeyin boşa bir çaba olduğunu anladığımız saniye kullandığımız; ‘’ Sen nerdesinnnn, ben nerde be gülüm…’’ pes etmişlik cümlesi var ya işte çözümlemenin özet cümlesi budur. Hiçbirimiz aynı yerde değiliz.

Şimdi ne yapıyor muşuz; kafamıza göre takılıyor muşuz. Bilmediğimiz geleceğimize doğru yaşarken hayat yalnızca şu an. Bitti. Üzerine söz yok. Vakti saati geldiğinde olacak, başlayacak, bitecek, gelecek, gidecek, sevecek, bırakacak, kalkacak, inecek…… Ne zaman bilmiyoruz, vakti geldiğinde.

Yazmaya başladığımda geceydi. Bu satırları ise yağmurlu bir İstanbul Cuma sabahında yazıyorum, dün gece uyuya kalmışım. Tiktiğimin beyni benim yazmaya niyetlenmiş olmamı hiç mi hiç iplemeden bedene UYU komutunu vermiş, uyumuşum. Ki; bunda benim hiçbir dahlim yok. Şunu bile kontrol edemiyorken ne lüzumu var direnmeye, değiştirmeye çalışmaya.

Haydi şimdi gün aydın olsun hepimize.

Salıyoruz

salıyoruz

saldık gitti.

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

 
Yorum yapın

Yazan: 04 Kasım 2016 in GÜNLÜK, GENEL, OKUDUM

 

Etiketler: , , , , , , , ,

hakkımızda hayırlısı

553747_456284027752254_1457045767_n

Geldi gelecek… Bitti bitecek… Çamın süsü, üstüne kuşu… Hediyenin küçüğü, büyüğü… Aşkın başlayanı, biteni… Dövizin çıkıpta inemeyeni… Borcun, öde öde bitmeyeni… İşin, çalış çalış bitmeyeni… Yolun, git git bitmeyeni… Beklenenin, bekle bekle dönmeyeni… Dersin, çalış çalış akla girmeyeni… diye diye ahanda ömürlerimizden bir yıl daha geçti. Giden gitti, biten bitti. Elde var sağlık, huzur. Didin didin sonunda elde kaldıysa sağlık, huzur sensin kazanan. Madalyan; aklında kalan tebessümle hatırlanabilecek bir kaç hatıra, dilinde kalan ‘Şükür’.

Haftalardır 2015 bilançoları yazılıp, açıklanıp duruyor. Hayır, ne oluyor yani. Ne değişiyor. Her yıl aynı terane! Ne azalan, ne eksilen. Kötülük aynı kötülük, ölüm aynı ölüm, dert belli, derman yok. Yer yarılmış, taş üstünde taş kalmamış günler yaşamış ardından yetmemiş seller gelmiş toprakla doldurup üzerine ev dikilen haklarını almış, kesilen ağaçlar öçlerini almışlar ne olmuş, ne değişmiş? Insan hep aynı, Dep aynı! Kentler dönüştürülmeye çalışılırken olmuş her yer şantiye alanı, rant kapanın elinde kalmış. Ağaçlar köprülere ayak, lüks villalara temel… hayvanlar omuzlara kürk olmuyorlar mı? Ne değiş miş, ne değişecek!

Tekerrür eden tarih bugüne kadar nasıl yaptıysa bundan sonra da tekerrür etmeye devam edecek. Ha babam, de babam!

Şimdi tüm bu iç karartıcı tablodan sonra gelelim 2015’te bana en çok dokunanlara:

2015 yıl sonu itibariyle kameralarla izleme o kadar yaygınlaştı ki; artık osuracak yerimiz bile kalmadı amk. Sevgilisi olanların hali iyice haraptır; öpüşecek yerleri yok. Izlenmediğimiz ne park kaldı, ne bir sote. Şöyle keyfince araba kullanayım desen, yok. Her yer kameralı, hız limitli. Sağa sola bakamıyorsun bile. Asker nizamındayız… Her an içtima… Hakkımızda hayırlı olan budur belki?

Kurulmuş olan Acun Ilıcalı imparatorluğu ise ayrı bir konu. Adam yıllarca ‘Acun Firarda’ programıyla firariydi, rahattık. Şimdi her yerde, kanalların tümü onun (onların) gibi. Aslında ‘Gibi’ fazla oldu, ‘Onun’ demek daha doğru olur. Kanallar, restorantlar, fabrikalar, yayın evleri, gazeteler hepsi aynı kişilerin. Biz de öyle aval aval bakıp yaşayıp bitiriyoruz yılları. Hakkımızda hayırlı olan budur belki?

Bu yıl, oniki ay içinde rekor seviyede OY kullandık. Şahane oldu. Çok hayırlı olmasını bekleyenler ellerindeki hıyarları tuza banıp banıp yedik, afiyet olsun. Bitti sanmayın daha çok yiyeceğiz o hıyarlardan. Hakkımızda hayırlı olan budur belki?

Artık bir sarayımız da var, unuttum sanmayın. Beyaz Saray ney miş, gelip bir de bizimkini görsünler. Boyamadığımız bir fıstıki yeşilimiz kaldıydı onu da boyadık, tam oldu. Saraylıyız Yaşasın! Hele bu hakkımıza düşenlerin en hayırlısı.

Teknoloji alanındaki gelişmelere gelirsek; artık 4G hızında iletiyor ama iletişemiyoruz. Insanlar arasındaki iletişim hızına ters oranda arttı telefon ve bilgisayarlar arasındaki. Neredeyse galaksiler arası mesafemiz teknoloji sayesinde yakınlaşırken yürekler arasındaki mesafemiz uzaklaştı. Ama olsun ne demiş büyüklerimiz: ‘’Her işte bir hayır vardır.’’ Uzağımızdakiyle görüntülü konuşuyorken, yanımızdakini görmüyor oluşumuz hayırlı olandır belki?

Sözcüklerin bildiğimiz sözlük anlamları, en az her an değişen gündem gibi hızla değişiyorlar. Ak oldu bok. Biz sustuk emojiler konuşuyorlar. O sihirli parmakların tuşladığı emojilere baksanız herkesler sevgi böceği, sevgiden mutluluktan kırılıyoruz. Ses yok, görüntü var. Hakkımızda hayırlı olan budur belki, kimbilir.

Siz onu bunu bırakında; rakı çok pahalandı be abicim! En fenası bu… Yoksa herkes donatsın alnını satır satır emoji mimojiyle umurumda değil. Ben kokladığına, gördüğü göze, duyduğu sese, dokunan ele inanmaktan inatla vazgeçmeyen, vazgeçmeyecek olanlardanım. Ezberleyemese bile şiire aşık olanlardanım, olanlarlayım. Yolunu kaybedip kaybedip aramaktan usanmayanlardan, usanmayanlarlayım. Kendini bulanların peşindeyim. Geçen yılların değil HİÇ in takibindeyim. Şişedeki balığın, gökte uçan kuşların, denize saklanan iyiliklerin, satırlara gizlenen sırların, ağaçlara asılan kırmızı balonların, rüya görebilen hayal kurabilenlerin, bilen değil yapabilenlerin en çok da mavinin hayranıyım.

Saatler, günler, geceler, aylar, seneler, gökteki yıldızlar, edilen dualar hayrımıza olsun, hayırlı uğurlu sağlıklı olsun, dilerim.

Gecemiz huzurlu olsun.

Sabahımız aydın olsun.

Hakkımızda hayırlısı olsun.

Yeni yıl bugünden hoşgel miş, hoşbul muş olsun.

Eyvallah!

özgür tamşen yücedal

 
1 Yorum

Yazan: 27 Aralık 2015 in GÜNLÜK

 

Etiketler: , , ,

ölmek ne demek

Günlerdir okuyup, izliyorum. Haberlerde gördükleri, okul servisinde duyduklarını çocuklarıma nasıl açıklayabileceğimi, içimde kopan fırtınaları nerelere sığdırabileceğimi bilemez günlerden birinde aşağıdaki yazıyı okudum. Nermin Yıldırım’ın kaleminden, 10 yaşında bir çocuğun dilinden ölüm. Vakit ayırır okursanız belki bazılarınız vazgeçersiniz sosyal paylaşım platformlarında abuk sabuk, siktiriboktan paylaşımlarda bulunmaktan. Oturduğu sıcak koltuklardan yorumlar yapıp üzerine birbirleriyle polemiğe girenler ise apayrı… Biraz hissetmeye çalışarak, anlamaya çalışarak davranmayı bile başaramıyoruz. Şiddet şiddetle mi çözülecek?

Ölmek ne demek, çaresizlik, acıyla örtülenen öfke, anlayamamazlık… Savaş ne, kimin savaşı… Savaşın içinde çocuk olmak, anne, insan olmak… Parçalanmış bedenin başında ne hissedilir! 

Gerçek ne!

Neden tüm ülke olarak sokaklarda değiliz, gezi olaylarında ki gibi hepberaber olamıyoruz!

Ölüm uzaklarda olunca yeterince acıtmıyor mu!

Okuyun! 

ANNEME SICAK ÜLKELER GETİRİN

page_on-yasindaydi-cemile-cizrede-dogmak-sucundan-olduruldu-evinde-donduruldu-izin-cikti-ve-morga-kondu_095673972

Adım Cemile. Herhalde daha evvel öğrendiniz. Yine de hatırlatacağım; bilirim unutmayı seversiniz.

10 yaşındayım. Siz yaş alarak, yaşlanarak, sevinerek, ağlayarak, unutarak, hatırlayarak, birbirinizin kalbine dayanarak yahut aksine herkesten uzaklaşıp topyekün çıldırarak yaşamaya devam edeceksiniz. Değişecek yaşınız. Yüzünüz, sesiniz değişecek. Bense hep fotoğrafta gördüğünüz halimle kalacağım. Büyümeyi öğrenemeden ölü olmaya alışacağım.

Siz de alışırsınız sevgili büyüklerim. Benim ölümüme, askerdekinin, dağdakinin inşaattakinin, madendekinin ölümüne, yani kendinizinkinden başka herkesinkine alışırsınız. Başkasının canı nedir ki, yeri geldiğinde istatistik yapar, abaküsteki boncuklar gibi güle oynaya toplar çıkarırsınız.

Şimdi lütfen dikkatle yüzüme bakın. Aynaya bakacak yüzünüz kalsın diye, suretimin masumiyetini kalbinize kazıyın.

BİRAZ MASUMİYET HERKESE İYİ GELİR.

Hoş, hayat gailesi diye aşırı fırfırlı bir şeyiniz var sizin. Kredi kartı ekstrelerinizden, pazar kahvaltılarından, ufaklığın okul masraflarından, patronun huysuzluğundan, sınav sorularından, dometesin kilosundan filan müteşekkil. Biliyorum zamanla ona dalacak, beni sis bulutlarının ardında bırakacaksınız. Ölenle ölünmeyecek muhakkak ve umursamayışınızın adını ‘’her şeye rağmen yaşamak’’ koyacaksınız. Derken yıllar sonra adım geçecek zamansız bir sohbette. Tanıdık gelecek kulağınıza ama tam da çıkaramayacaksınız. Sonra birisi ‘’buzdolabındaki kız’’ diyecek, işte o zaman ürpererek hatırlayacaksınız. Beni, 10 yaşında ölen ve bir derin dondurucuya gömülen Cemile’yi.

Siz yeniden unutuncaya dek güzelce tanışalım iyisi mi…

ORADA BİR KÖY VAR UZAKTA

Cizre diye bir yer var, belki bilirsiniz. Oralıyım ben.

Size çok uzaktır evim, herkese çok uzaktır. Bazen hiçbir yerden görülmez, duyulmaz; sanırsınız kainatın öbür ucundadır. Gitmesek te görmesek te o köy bizim köyümüzdür dediklerinden hani; ölümüne sahiplenirsiniz ama sevmeyi bir türlü beceremezsiniz.

Işte oradaydım. Hayat gailenizin dışında, neden yandığını bilmediğim bir ateşin ortasında.

Çocuktum. Masumdum. Bütün oyunlara yenik doğmuştum.

Cizre’ydi. Eylüldü. Ölümdü. Annemin elime tutuşturduğu salçalı ekmeği kemirirken mütemadiyen gökyüzüne bakıyordum. Kuşlar hızla göçüyordu. Bir anlam veremiyordum.

‘’AY, ANNE’’

o gün evimin önünde oynuyordum, bilirsiniz çocuklar hep böyle yapar.

Cudi Mahallesi’nin tepelerine zırhlı araçlar yerleştirmişler, bilmiyorum büyükler neden hep böyle yapar.

Sonra bir ses duydum ben ve yere yığıldım. Gümüş, kanatlı kuşlar gelip usulca göğsüme kondular. Gagalarıyla okşayıp acıyan yerimi, nefesimi geriye doğru çekip saydılar.

Annem koşup yanıma geldi.

Gözlerini açık yaralar gibi yanan gözbebeklerime dikti. Ben de ona baktım o zaman. Annem dünyada gördüğüm ilk ve son şeydi.

Ağılı bir sır vermek ister gibi güçlükle araladım dudaklarımı. Inleyerek, ağlayarak ve nihayet anlayarak, vedalaşır gibi fısıldadım:

‘’ Ay, an-ne!’’

sonra düştü gözkapaklarım. Bir daha hiç açamadım. Annem uzun bir çığlık attı. Cizre, annemin çığlığıyla ağır yaralandı.

ANNE BEN TERÖRİST MİYİM?

Bazen her şey çok çabuk olur; insan yaşadığını bile anlayamadan ölür. Yarıda bırakılmış hayatlar sonsuza dek kanar; bu sızının dilinden sadece ölüler, anneler ve bir de kuşlar anlar.

Arkamdan kimileri kaza dedi, kimileri nişan alınmış. Ben bilemem, çocuğum. Bildiğim şu; devlet baba ağrılı delikler açtı vücudumda. Kanadım.

Açıkçası neden öldüğümü hâlâ anlayamadım.

Bir savaş varmış; ama ben savaşmıyordum.

Düşman da varmış; düşman edinecek kadar uzun yaşamadım.

Kazanılacak ve kaybedilecek şeylerden söz edenler oluyor; ben hayatımı kaybettim kazanmaya çalıştığım bir şey yüzünden, gerisiyle ilgilenmiyorum.

Ha bir de teröristmişim, öyle laflar da dudum. Artık anneme de soramıyorum ki, anne ben terörist miyim?

Kapının önünde oynamakla büyük kabahat mi işledim? Sadece kuşlara bakmak istemiştim. Özür dilerim.

BİTMİŞ BİR ÖYKÜNÜN DEVAMI

Bir öykü olsaydım, burada biterdim. Ama doğduğum yerde bir şeyin ne zaman ve nasıl biteceğini kestiremezsiniz. Velhasıl çilem ölünce de bitmedi. Zaten siz de hikâyemin buraya kadar olan kısmı yüzünden tanımıyorsunuz beni. Sonrasında başıma gelenler olmasa, belki ölümüm dikkatinizi bile çekmezdi. Malum, dünyada çocuklar doğar, büyür ve ölür. Çoktan kabullendiniz bu minik aksiliği. Bu yüzden ölümümden çok toprağa kavuşamayışım çekti dikkatinizi.

BEN ÖLDÜKTEN SONRA

Kuşlar gelip ruhumun omuzlarından tuttular. Beyaz tombul bulutlara doğru uçurdular içimi.

Ruhumun yükseldiği yerden kanlar içindeki kendime ve karanlık dünyanıza baktım. Babam kendini dövüyor, annem eğilmiş saçlarımı okşuyordu. Sokakta polis ablukası olduğundan, kimse benden geriye kalanları dışarıya çıkaramıyordu.

Dışarıda hava kırk dereceye vuruyor, evimizin için fırın gibi cayır cayır yanıyordu. Anneciğim, bir yandan beni, benden geriye kalanları yani, öpüp kokluyor, bir yandan da kokmayayım diye buzdolabından çıkardığı buzlarla cesedimi ovuyordu.

O gece kırgın bir hayalet gibi yanıma uzandı, cenazemi koynunda yatırdı annem. Ben sonsuz bir uykudaydım ama o gözünü bile kırpmadı. Gözyaşları bedenimin etrafında eriyen buzlara karışıyor, duaları odanın çatlak duvarlarından içeri sızıyordu. Ben öylece yattım, hiç ağlamadım. Ölüler ağlayamaz diye değil, annem daha da üzülmesin diye.

DERİN DONDURUCU

Zaman geçti. Adına abluka dedikleri o feci şey bitmedi. Cenazemi evden çıkaramadılar. Hava sıcaktı, anlatabiliyor muyum, çok sıcak… diyelim öldürülmek fıtratımdı sevgili büyüklerim, elinizi vicdanınıza koyup söyleyin, toprağa dahi giremeden çürüyüp kokmak da mı fıtrat!

En nihayet anacığım, son nefesini veri gibi, titreyen elleriyle alıp derin dondurucuya yerleştirdi beni. Söylemeye dili varmadı tabii ama kokmayayım diye yaptı bu işi. Orada, o derin dondurucunun içinde kaldım ben günlerce. Annemin gözyaşları sancılı bir nehir gibi çağlayarak sızdı içeriye.

Diriler beni duyamaz artık ama ben onları işitebilirm. O derin dondurucudan bozma sunakta, ne uğruna verildiği meçhul bir kurban gibi yatarken ben, evladını toprağa verebilmek için dualar eden annemin paramparça sesini dnledim. Iki cihanda işittiğim en acıklı, en acıklı şey buydu benim.

Inleyerek fısıldadım ama duymadı tabii kimse:

‘’Ay anne! Ah, anne!’’

ANNEMİN RÜYASI

Şimdi halimi soracak olursanız, iyiym. Bazen kendimi hafiflemiş bile hissediyorum. Açık pencerelerin önünde şişen tül perdeler gibi, kuşların kanatlarındaki renkli tüyler, sokaklara üflediğimiz baloncuklu köpükler gibi, ferah fahur uçuşuyorum. Ömrümün yırtıldığı yer kanamaya devam ediyor ama yaralarım artık canımı yakmıyor. Canım yok ki benim. Yok vardan az acıtıyor.

Diyeceğim o ki beni merak etmeyin. Ille de endişelenecekseniz, ölüler değil diriler için endişelenin. NETİCEDE CENNETTE DE CEHENNEM DE DİRİLERİN.

Burada şimdi benim tek derdim, kalbimi çitileyen özlem. Ölüme bile alışılıyor da ona bir türlü alışılamıyor. Annemi özlüyorum, hem de çok. Rüyalarına girivermek için geceleri sayıyorum ama annemin nicedir uyku nedir bildiği yok.

‘’Anne, bu gece geleceğim, uyu artık ne olur.’’

Gözlerini fotoğrafımı astığı duvarın çatlaklarına dikip, günler ve geceler boyu öylece bekliyor. Fotoğrafım her geçen gün biraz daha soluyor. Duvardaki çatlaklar günbegün büyüyor. Sabahlara kadar sıtmaya tutulmuş gibi titriyor annem. Içinden bir yerlerden çok ama çok üşüyor.

‘’KUŞLAR, CANIM KUŞLAR, YETER ARTIK SICAK ÜLKELERE GİTTİĞİNİZ. GERİ GELİN. ANNEME SICAK ÜLKELER GETİRİN.’’

NERMİN YILDIRIM

( ot dergisi / Ekim 2015 )

 
1 Yorum

Yazan: 12 Ekim 2015 in ÇOCUKLAR, OKUDUM

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , ,

bulursam kırarım kafanı

Screen Shot 2015-09-26 at 8.31.23 PM

Heyy!

Tatil yorgunluğu içinde, derinden, özlem dolu bir ‘Merhaba’ sizler, bizler, hepimiz için…

Tamam biliyorum çoğumuzda bir dağılmışlık, bir daha toplanamayacak mışlık hissi. Gece gündüz ayarımız, çoluk çocuk kargaşamız, nerede – ne zaman cevapsızlıkları ya da çoktan seçmeli yanıtlar, yağdı – durdu yağmur takipleri, açtı – kapadı güneş arayışları, haberleri izlemek izledikçe kahrolmalar, çaresizlik, öfke, anlam veremeyişler … derken derken tükendik.

Sonbahar sendromu dediğimiz ruh hali içine girmek bir yana ta kendisi olduk sendromun. Gözlemlediğim kadarıyla erkeklerin ruh halleri her zamanki gibi stabil, ne yapsınlar yaradılış özürü; yol hep düz. Biz kadınlar yaradılış özüründen dolayı hep çetrefil, virajlı yollar, dalgalı sulardayız. Anacım kiminle konuşsam regliye dört kala ya da menepoz yaş haddi ruh halinde. Ama geçecek, yorganlar bi çıksın ortaya, okul servisi yolları gözlenmeye başlansın hele hepsi geçecek. Elbirliğiyle atlatacağız. Bu arada aranızda sendromu benim gibi vücuduna kilo olarak yerleşenler varsa onlar da endişe etmesinler; önümüzde bir dünya Pazartesi var, başlarız. Ben ümitli, umutluyum. ( Ümit: uyanık insan rüyası ( tolstoy ). Umut: hayal ettiklerini hayata geçirme isteği ). Oldu oldu, olmadı çay içeriz!

‘Dağılmışlık’ diye başlamıştım ya işte bu son bayram tatilinde anladım ki; biz fiili anlamda toplanamaz bir aileyiz. Toplanamaz da demeyelim aslında ‘Bulamaz’, ‘Bulma özürlü’.

– Anne …. neredeeeee?

– Oğlum bak gelir bulursam kırarım kafanı, dikkatli bak!

– Tamam, gel kır! Aman gelme buldum!

Diyaloğu tüketti beni. Gerçi annemi tüketmediyse bana da bir şey olmaz.

– Bakan kör.

– Gözünün önündekini göremiyorsun.

– Bak! Bak! Burada işte! Baksan göreceksin!

– Bırak getirme o halde, kalkamam şimdi, kalkarsam kafanı kıracağım çünkü…

Sayısız kereler telaffuz edilen bu diyaloglarla büyümüş olan biz üç kardeş de, sayısız kereler telaffuz eden annem de iyiyiz. Aradığımız şeylerin nicelik niceliklerinin değişmiş olması bir şeyi değiştirmedi, hâlâ arıyoruz ama iyiyiz. Şükür!

Lafı gelmişken itiraf edeyim; çok kereler ‘Anne bulamıyorummmm!’ diye çığlık atasım gelmiyor değil. Gelse de kafamı kırsa istediğim çok oluyor. Bir dönem arayıp bulayım derken kendimi kaybetmiş, çığlıkta atamamış yalnızca buraya ilan yazabilmiştim: ‘ Kendimi kaybettim bulan olursa hükümsüzdür! ‘ diye. Ilk bulan ben oldum allahtan, iyi kotarmıştım. Artık hepimiz beraber takılıyoruz; kaybettiklerim, aradığım bulduklarım, tesadüfen karşıma çıkanlar, pandoranın kutusundan çıkanlar, süprizler hepimiz beraberiz.

Son olarak bir instagram geyiği:

Size bir iyi bir de kötü haberim var,

Kötü Haber: Hiçbir şey sonsuza dek sürmez.

İyi Haber: Hiçbir şey sonsuza dek sürmez.

Arayıp bulamayanlara, bulup kıymetini bilenlere, bulduğunu göremeyenlere, kendini arayanlara, aşkı arayanlara herkese selam olsun.

Eyvallah!

özgür tamşen yücedal

 
Yorum yapın

Yazan: 26 Eylül 2015 in GÜNLÜK, GENEL

 

Etiketler: , , , , , , , , ,

elif

Screen Shot 2015-02-26 at 11.14.34 PM

İlk göz ağrısı!

Neden ‘ gözün ilk ağrısı ‘ demişler diye merak edip baktım sözlüğe;      

‘’ Zaman, sıra, yer ve önem bakımından ötekilerden önce gelen, son karşıtı.’’ demek miş.

Benim ilk göz ağrım; Elif.

Gençliğimin sonu, kadınlığımın başı dönemim; Elif.

Annemi anlamaya başlamam; Elif.

Bedenimde gerçekleşen mucizeye ilk tanıklığım; Elif.

Hissettiğimde huzur bulduğum ilk ten kokusu; Elif.

Gözlerine baktığımda gözlerimi dolduran bakışların sahibi; Elif.

Kendimden çok endişe duyduğum ilk kişi; Elif.

Uğruna can verebilmek ne demek miş hissettiren ilk kişi; Elif.

Sevgisini kıskandığım ilk kişi; Elif.

Tırnaklarını kestiğim ilk kişi; Elif.

Bitlerini ayıkladığım ilk kişi gene; Elif.

Hergün yemek pişirdiğim ilk kişi; Elif.

Umurumda olan ilk kişi; Elif.

Kendini üzmesine katlanamadığım kişi; Elif.

Grip olup burnu tıkandığında soluğumun kesildiği, başı ağrıdığında başımın ağrıdığı kişi; Elif.

Sırdaşım; Elif.

Zaman zaman akıl hocam; Elif.

Zaman zaman en kızdığım; Elif.

Zaman zaman bana en fazla kızan; Elif.

Atara atar gittiğim; Elif.

Gözümün ağrısı; Elif.

İlk Elif.

Öncesiz olanım, herkesten önce gelenim; Elif.

Iyi ki Elif.

Gözümün ağrısı, kalbimin ilacısın, şükrüm, duam

İyi ki bizi seçtin

Iyi ki bizi sevdin

Iyi ki doğdun.

Sağlıklı, huzurlu, mutlu, aşk dolu nice nice yaşların olsun.

Yeni yaşın kutlu olsun.

 

özgür tamşen yücedal

 

Oğuz’un notu:

‘’ Bana çok kızsan da beni sevdiğini biliyorum. Doğum günün kutlu olsun. ‘’

 
Yorum yapın

Yazan: 26 Şubat 2015 in ÇOCUKLAR, GÜNLÜK

 

Etiketler: , , , , , , , , , ,

13 Ocak

Screen Shot 2015-01-05 at 11.47.36 PM

“Gençlik de geçer çünkü, güzellik de. Sonunda iyiyse eğer, hikaye kalır. Hikayeler aslında etlerimiz gevşedikçe güzelleşir.”

( Ece Temelkuran )

Oğuz doğdu ve biz bekledik, umutla…. Bekledik ki; kırkı çıksın, sakinleşsin, ağlamasın, uyuyabilelim diye. Şimdi Oğuz 8 yaşında ve biz halaaa bekliyoruz kırkı çıksın, sakinleşsin diye. Çıkmayacak olan çıkmıyor muş, öğrendik şükür.

Anasıyla kıyaslayınca bu hiçbir şey. Ben geldim neredeyse kırk yaşıma hala bekliyorum kırkım çıksın diye. Sakinleşeyim, uyuyabileyim diye. Ama ney miş; allahtan ümit kesilmez miş. Kesmeyelim.

Az önce okudum geçmiş yıllarda kendime yazmış olduğum doğumgünü yazılarını . Keşkelerden bazıları hala keşke. Olma hallerimin çoğu devam ediyor, şükürler olsun. Kıyaslayınca; durumum fena değil.

Son aylarda ergene bağlama hallerim dışında. Elif’in yorumu ‘ Bi alıngan oldun son zamanlarda, tıpkı bana benzemeye başladın. ‘ İnkar edecek halim yok! Ben bile ayak uydurmakta zorlanıyorum zaman zaman içimdeki med-cezir hallerine. Med’imde boğulup, cezir’imde soluklanıyorum. Ya da tersi? Yıllar içindeki tek kazanımım gel-git lerden kurtulmayı daha kolay beceriyor olabilmem.

. Şimdilerde alışmaya çalıştığım ise biraz yabancı bir his… Nasıl tarif edebileceğimi pek bilemiyorum; iç boşalması gibi, umursamazlık gibi, kolay kabul ediş gibi. Karşılık beklemedim, beklemiyorum yalanının içe vuruşu gibi… Tuhaf hesaplaşmalar yaşıyorum kalbimde, kendimle. Yaşanmış zamanın tecrübesiyle acısız, sızısız oluyor bu hesaplaşmalarım, sessiz sakin. ‘Içime kaçacağım ’ diye diye kaçtım galiba içime! Içi içimde, içim içimde yaşıyorum. Read the rest of this entry »

 
 

Etiketler: , , , , , , , , , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: