RSS

Etiket arşivi: konuşmak

osuruk

ekran-resmi-2017-02-21-23-08-37

‘’Umarım bundan sonraki hayatınızda, kilonuz ne olursa olsun, mutlu bir hayat yaşarsınız. Şunu unutmayın; mutluluğun sırrı kilomuzda değil, hayata nasıl sarıldığımızda.’’ ( Onur Gökşen )

Biraz geç kalmış olarak yeni sayısını bugün eve gelirken aldım Ot Dergisinin. Şimdi elime alıp ilk en sevdiğim sayfalarından biri olan sözlük sayfasını açtığımda  yukarıda paylaştığım, Onur Gökşen’in ‘Mutluluğun Sırrı’ tanımını okudum. Tesadüfün bu kadarı mı? En önemli amacı Elf’e destek olmak olan diyetimin beşinci gününde, hergün içtiğimiz yeşil çorba sebebiyle yeşermekten korktuğum şu günleri yaşıyorken, daha bu sabah uykumdan tatlı yemeli bir rüyayla uyanmışken, etrafımda gördüğüm her şey yemeli içmeli, duyduğum her şey yemek tarifi kıvamındayken… Elf’e karşı hissettiğim vicdani sorumluluk vermem gereken kilodan ağır gelip kaçamakta yapamıyorken, zordayım. ‘Çiğneyebiliyorken ye, yürüyebiliyorken gez.‘ diye okumuş, mırıl mırıl mırıldanıp geziniyordum halbûki.

Zordayım ama mutluluğun sırrını zayıflıkta falan aradığım yok, tanıyanlar bilirler. Mutluluğun şekil şemalle, güzellik çirkinlik, zenginlik fakirlikle kesinlikle alâkalı olmadığını konuşmaya gerek yok. Hâlâ bu konuda konuşanlar varsa beklesinler büyüyünce anlayıp konuşmayı bırakıyor akıllı insanlar. ( Cümle içinde büyümüş olduğu halde boş konuşmaktan vazgeçmemiş olan akılsız insanları andığımızı farketmişsinizdir. ) Mutsuzluğa gelince onun her şeyle ilgisi var. Mutsuz olmak istemeye gör! İçtiğin çorbanın lezzeti gibi ot bok sebepten de, memleketin hali gibi avunulacak yanı kalmayan sebeplerden de mutsuz olunabilinir. Hiçbir şey bulamadın mı? Kafanı kaldırıp gökyüzüne baktığında gökkuşağını görüp tebessüm etmek yerine her defasında bulutları görüp üstüne bir de dert edip bile mutsuz mutsuz yaşayabilir insan. Tercih meselesi.

Baktığımız, duyduğumuz, gördüğümüz, izleyip okuduğumuz şeylerden ne kadar farklı çıkarımlarda bulunuyoruz. Gerçekten her şeyin çevresinde 360 farklı derecede açı var ve herkesin baktığı açı farklı. Öğle saatlerinde kardeşim Özlem’le konuştuk mesela, okuduğu kitaptan bahsetti. Bahsettiği kitabı değil yalnızca hakkında yazılan yorumları okumuştum. Okunan hikaye, kelimeler aynı olduğu halde herkesin kendine aldığı farklı. Ne mutlu Özlem kendi payına yaşantılarımızla ilgili birçok şükür çıkartmış. Şükür. Tabii O diyette değil. Bak görüyorsunuz işte neden bahsetsem sonu gelip diyete dayanıyor. Algım yemek yemek dışındaki şeylere kapanmış gibi. Doğrusu daha çok akşam saatlerinde kilitleniyorum, geçecek.

Onur Gökşen’e gelince; daha önce okumadım. Az önce adını arama motoruna yazdım. Meğerse adamın yazmış oldukları arasında 180 günde verdiği 32 kilonun hikâyesini yazdığı, ‘ Allah Belanı Versin Brokoli ‘ adlı bir trajikomik kitapta var mış. Adam çözmüş demek. Yalnız o brokoli tüm bunları hakediyor. Görüntüsü şeker şirin duruyorken haşlanmak üzere suya girdiğinde mutfağa yayılan koku o görüntüden nasıl çıkıyor? Hadi kokusu çıktı peki yenilen bir lokmanın sonrasında bünyede yarattığı o gazın kudreti nedir arkadaş yahu!!! Sıçmışım meretin ihtiva ettiği kükürt, potasyum ve selenyum ile bol diyet lifi ve B1 ile C vitaminlerine diyeceğim ama o gaza katlanılmasını gerektirecek kadar yararlı körolasıca. Yemesi zevkli her şey zararlı, yapması zevkli her şey yasSaH günah yahu! Al sana bir mutsuzluk sebebi daha. Hale bak; el el üstünde o da göt üstünde kaldık gene.

Daha fazla yazamayacağım galiba, tükendim. Tek ilaç uyku. Keramet uykuda. Milletçe en iyi yaptığımız şey zaten uyumak.

Herkese, hepimize tatlı rüyalar dilerken osurabilmenin bile çok büyük bir nimet olduğunu unutmamak gerektiğini hatırlatmadan geçemeyeceğim. Bu konuda oldukça ciddiyim; şükredelim. Birlikteliğimize brokolinin nimetlerine ithafen bir özlü sözle son vermek istiyorum:

Osuruktan tayyare selam söyle o yare!

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

 

Reklamlar
 
 

Etiketler: , , , , , , , , , , ,

dağılmak istiyorum!

İki gündür yollardayım gene. Trafikten bahsetmenin artık bir anlamı kalmadı. Arabaya bindiğin an teslim olmaktan başka bir şey gelmiyor elimizden. Kafaya takmayacaksın ‘’ Kaç saatte giderim? ‘’ ve benzeri şeyleri. Koy vereceksin, gittiği yere kadar…

Bu defa yoğun bir şekilde başka bir düşünce sardı beni. Konu cep telefonu kullanımı. Bedenimi titreten istek; araç kullanırken cep telefonuyla konuşanları durdurmak, telefonu elinden almak, ucunu hafifçe kıvırdıktan sonra kulak deliğine yerleştirmek ve gücümün yettiğince ardından itmekti. İyice iteyim ki beynine çip gibi kaynasın. Kaynasın ki bir daha ki sefere eline almak zorunda kalmasın. Telefon mu çaldı patlatsın kafaya bir tane, başlasın konuşmaya.

Araç dediysem her türlü araç. Geçen gün bisiklet kullanan bir adam arabamızın altında kalıyordu. Adam elinde tuttuğu pimaş boruyla bisikleti kullanmaya çalışıyor olması yetmiyormuş gibi bir taraftan da cep telefonuyla konuşmaya çalışıyordu. Kornaya basmış olmamıza rağmen kesinlikle bırakmadı elinden. Düşmek üzere hamlelendi, telefon hala kulağında. Sanırsın ki dilinin ucundaki son cümleyle insanlığı kurtaracak. Hani iki eliyle bir s..i doğrultamayan ve buna rağmen üç işi aynı anda yapmaya çalışanlar vardır ya ahanda tam öylesinden. ‘’ Arkadaşım ne yapıyorsun. Bizi atlattın, az kalsın karşı şeritten gelen aracında altında kalıyordun. Neden bırakmıyorsun elindekini? ‘’ diye isyan ettiğimizde de ‘’ Tamam ya bas git işte! ‘’ cevabını aldık, aynı zamanda da ağzımızın payı oldu ve basıp gittik.

Nasıl böyle olduk? Nasıl vazgeçilmezi oldu hayatımızın? Hayır, telefon kullanımı yalnızca bize, Türklere özgü bir halde aldı. Yurtdışına her gidişimde özellikle dikkat ediyorum, abicim bizler kadar telefonla konuşan yok sokaklarda. Sanıyorum hepimiz o bisikletli adam gibi, kesintisiz iletişim kurarak önce kendimizi sonra da insanlığı kurtaracağımıza inanıyor olmalıyız. Düşünün, ne kadar önemsiyoruz şu dünyada aslında küçücük yeri olan varlığımızı. Öbür türlü telefonla münasebetimiz bu noktaya gelmiş olamazdı.

Ulaşılmasın, ulaşamayalım, susalım, sussunlar az biraz. Zaten ağzı olan konuşuyor, kalemi olan yazamıyor. İçi dolu konuşsan dinlenilmiyor, boş konuşsan alkış tutuluyor vaziyetteyiz. En iyisi başkalarıyla bağlantıyı kesip biraz kendimizle bağlantıya geçelim. Bakalım ne bok yiyoruz, ne düşünüyoruz, neye inanıyor, neye inanmıyoruz.

Of ben de yani Cuma Cuma… Hadi bir şarkı patlatalım da kutlayalım, hiç gelmeyecekmiş gibi gözüken, geldiğinde ise nasıl geçtiği anlaşılamayan Cuma günümüzü. Hayırlı ve uğurlu olsun efendim. Küçüklerin gözlerinden, büyüklerin yanaklarından, Erdo’nun dudaklarından öper, selam ederim.

ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

Aç sesi Özlem!

 
5 Yorum

Yazan: 12 Ekim 2012 in GÜNLÜK, İNSANOĞLU

 

Etiketler: , , , , , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: