RSS

Etiket arşivi: nerede

hepimiz prensesiz

ekran-resmi-2017-02-07-23-09-46

Olmaz dediğim bir şey daha oldu; okuyamıyorum. Artık prospektüsleri, muadili ebattaki yazıları okuyamıyorum. Bir adet okuma gözlüğü edindim. Gözlüğü taktığımda okuyabiliyor, gözlük gözümdeyken kafamı kaldırdığımda uzağı bulanık görüyorum. Zamanla okuma gözlüğü nasıl kullanılır, ne ara takılır ne ara çıkartılır, takılmıyorken nerede durur, durduğu yerde nasıl unutlumaz gibi kullanım koşullarına da alışacağım elbet. Çok inatlaştım ama götüyle inatlaşanların durumuna düştüm, net. Olsun! Buna da şükür. Aklımıza zeval gelmesin. ( Bu cümle içinde ‘zeval’ I sözlükte yer alan iki anlamında da kullandım. Hem bozulma hem de yok olma, ortadan kalkma anlamlarında. )

Akıl demişken geçen gece ben gene uyuyamamışken, uyuyamıyorken farkettim ki; benim akıl gerçekten saat 24:00’ten sonra vızır vızır çalışıyor. Abuk sabuk ne varsa düşün allah dur. Olmuyorsa depikliyorum, olmuyor. Misal; bahsi geçen gece hayatın anlamı üzerine düşünürken yakaladım kendimi. ‘’Dur’’ dedim kendime kendim, durmadı. Sonuç; anlamsız. Bulma umudum var mıydı? Yoktu elbette. Ama içime çöken yalnızlık hissi oldukça boktandı. Herkes yalnız deyip duruyoruz, içinde hissetmek, ciğerlerinde hissetmek hakikaten boktandı. Içinde bulunduğum ilişkiler ağına bakınca umut edesi, güvenesi, teslim olası, söz söyleyesi, dinleyesim toptan gitti. Sonra sabah olunca geçti gerçi. Sil baştan yaptım. Şebnem Ferah’ın şarkısında söylediği gibi… Sil baştan başladım yeni günde. Sil baştan başladım da yaşanılan, yapılan, söylenilenleri unutmak onun söylediği kadar kolay olmuyor. Neyse canım en nihayetinde onlar şarkı sözleri. Tanıdığım birisi izlerken ağladığım her filmden sonra tıpkı bunun gibi bir cümle kurardı: ‘’Bu yalnızca film.’’ Ama ben biliyorum ki; film seneryolarının tümü olmasa da pek çoğu, yaşanmışlıklar üzerine yazılıyor. Şarkılar da öyle! Geçmişte yaşanılanları hatırlatmadığı sürece ota boka ağlamamak gerekir, anladım. Zamanı, vakti geldiğinde ağlayacağım varsa en azından kendi halime ağlarım.

İnsan beyni hakkında okudum bugün. İnsan beyninin basitçe 3 katmandan oluştuğu biliniyor muş. Bunlar:

İnsan beyni

Maymun beyni

Sürüngen beyni diye isimlendiriliyor muş.

İnsan beyni; bizim rasyonel kararlarımızı aldığımız, karşılaştırarak, geçmiş deneyimleri, öğrenimlerimizi düşünerek sonuçlara vardığımız katman mış.

Maymun beyni; bir arada olma, anlaşma, paylaşma, ilgi bekleme, anlamaya çalışma gibi daha sosyal, daha duygusal davranışlarımızı yöneten katman mış.

Sürüngen beyin ise savaşmak, korkmak, sevişmek, üremek, yemek ve tüketmek gibi en ilkel dürtülerimizin bulunduğu katman mış.

Bu üçünün arasında binlerce yıldır evrilmeyen, gelişmeyen, değişmeyen ve ilerlemeyen katman sürüngen beyin miş. Zihinde sürekli değişime direnen, daha üst katmaları kullanmamızı istemeyen, yeni şeyleri öğrenmek, araştırmak, alışmaya çalışmaktan sıkılan kocaman bir yumru. Vücudumuzu soğuk terler kapladığı, kendimizi kör bir öfkeye kaptırdığımız zaman ya da duygusuzlaştığımız zaman bizi kontrol eden beynimizin sürüngen olan bölümü ymüş.

Basit olan bir şey yok mu! Basit yaşamak lazım diyenler var. Nasıl basit yaşanır? Tam kapasite çalışıp benim için elinden geleni yaptığını kabul edersem: hangi beynimi kullanarak basit bir hayat sürebilirim?

Doğaya dön diyen biri vardı mesela hocanın dediğini yap, yaptığını yapma cinsinden. Buna rağmen, söyleyene rağmen düşündüm. Nasıl dönülür doğaya diye. Hadi sen döndün doğaya, doğa affedip döner mi sana? Sen doğaya döndüğünde çocukları kime bırakırsın? Toki projesi olmayan doğa bölümünü buldun diyelim göçtükten sonra vazgeçip dönmek istersen…

Amma velakin; basit düşünmek derseniz orada tamamım. Fazla yormadan, yorulmadan, sorup sorgulamadan, gelişine, olduğu kadarına, yakın olanla yaşamak derseniz, varım. Böyle, buradan bakınca içinden çıkılamayacak bir durumum kalmıyor. Zaten artık durumum kalsa bile halim kalmadı.

Umutsuzlukta bulaşıcıy mış. Kimseye bulaştırmamak için tüm çabalar, kimseden bulaşmasın diye bu uzaklaşmalar.

Sebepli ya da sebepsiz.

Eyvallah

özgür tamşen yücedal

nOT: Karikatür; Şenol Bezci çizimi. Başlık; Gülse Birsel’in 5 Şubat  köşe yazısından bulaştı. 

Reklamlar
 
Yorum yapın

Yazan: 07 Şubat 2017 in GÜNLÜK, GENEL, İNSANOĞLU

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , ,

bir delinin haykırışı

İnsanoğlu dinle!

Nasıl gidiyor?
Kalbin nasıl?
Bilmiyorum, sınıra dayandım.
İçimde hangi atam konuşuyor?
Hem aklımda hem de bedenimde…
Aynı anda ayrılamam.
Bu yüzden tek kişi olamıyorum.
Kendimi aynı anda sayısız şey olarak hissedebiliyorum.
Fazla büyük usta kalmadı.
Zamanımızın gerçek kötülüğü budur.
Kalbin yolları gölgelerle kaplanmış.
Yararsız görünen seslere kulak vermeliyiz.
Okul duvarları, asfalt ve refah reklâmlarının
Uzun kanalizasyon boruları ile dolu beyinlere…
Böceklerin vızıltıları girmeli.

Her birimizin gözlerini ve kulaklarını…
Büyük bir rüyanın başlangıcı olan şeylerle doldurmalıyız.
Birisi piramitleri yapacağımızı haykırmalı.
Yapmamamızın bir önemi yok!
O isteği beslemeliyiz…
Ve ruhun köşelerini esnetmeliyiz…
Sınırsız bir çarşaf gibi.
Dünyanın ilerlemesini istiyorsanız…
El ele vermeliyiz.
Sözüm ona sağlıklıları…
Sözüm ona hastalarla karıştırmalıyız.

Siz sağlıklı olanlar!
Sağlığınız ne anlama gelir?
İnsanoğlunun bütün gözleri, içine…
Daldığımız çukura bakıyor.
Özgürlük faydasızdır…
Eğer gözlerimizin içine bakmaya…
Yemeye, içmeye ve…
Bizimle yatmaya cesaretiniz yoksa!
Dünyayı yıkıntının eşiğine getirenler…
Sözüm ona sağlıklı olanlardır.

İnsanoğlu dinle!

Senin içinde su, ateş ve sonra kül ve külün içinde kemikler.

Kemikler ve küller!

Gerçekliğin içinde veya hayalinde değilken, ben neredeyim?

Işte yeni anlaşmam:

Geceleri güneşli olmalı

Ve Ağustos’ta karlı.

Büyük şeyler sona erer

Küçük şeyler baki kalır.

Toplum böylesine parçalanmaktansa bir araya gelmeli.

Sadece doğaya bak ve hayatın ne kadar basit olduğunu göreceksin.

Bir zamanlar olduğumuz yere dönmeliyiz, yanlış tarafa döndüğün noktaya.

Hayatın ana temellerine geri dönmeliyiz.

Suları kirletmeden

Deli bir adam size kendinizden utanmanızı söylüyorsa ne biçim bir dünya burası?

Andrei Tarkovsky

 
Yorum yapın

Yazan: 09 Aralık 2014 in OKUDUM

 

Etiketler: , , , , , , ,

bekle!

a59d142a699511e2896922000a1fbe1a_7

Garip bir his var içimde!

Tarif edemiyorum. Bir anda çöktü içime manyak şey. Off ! Bak şimdi, ne anlatabiliyor ne de çıkartabiliyorum içimden. Şu an, çalışma masamda oturmuş iki gündür biriktirdiğim notları okuyorken ‘’ Şimdi nerede olmak isterdim? – Var mı olmak istediğim farklı bir yer? –  Yapmadım, gitmedim diye pişman olacağım şeyler – yerler olacak mı? ‘’ Durun durun biraz daha kurcalarsam bir isyan avazı mı çıkacak nE? Onu bekle, bunun keyfini bekle, öbürünün vaktinin uymasını bekle, bir diğerinin büyümesini bekle, öte yandakinin anlamasını bekle… yaşlanınca bir yerlere kımıldayacak, bir şeyler yapacak dermanın kalmasın, oturup ölümü bekle. Bekle allah bekle! Ahan da bitti gitti hayat! İşte içime çöken şu arada yazılan teferruattakiler gibi bir his. Hayırlı olsun!

özgür tamşen yücedal

 
3 Yorum

Yazan: 29 Ocak 2013 in GENEL

 

Etiketler: , , , , , , , , ,

hayattan ne öğrendiler? ( Erol Günaydın )

1933 – 2012

Hayatı; Beyoğlu’nda, Galatasaray’da, koskocaman demir parmaklıkların ardındaki bir eğitim kışlasında, Mekteb-i Sultani’de öğrendim. İşte, orada gözümü açtım dünyaya; orada başladım dünyayı tanımaya ve öğrenmeye. Önce, sevgiyi, sevmeyi öğrettiler. Ben de, başladım sevmeye, okulumu, sınıfımı, derslerimi, öğretmenlerimi, arkadaşlarımı, çevremi ve çevremdekileri… Boy boy büyüdükçe, sevgim de büyüdü, olgunlaştı.

Beyoğlu’nu, Beyoğlu’nun güzelliklerini sevmeyi öğrendim. Çiçek Pasajı’nı, Degüstasyon’u, Lambo’nun Meyhanesi’ni, meyhanelerde tanıdığım şairleri, yazarları sevdim. Onlar; şiirleri, romanları, hikâyeleri sevdirdiler bana.

Bir başka güzeldir sinemalar; ama sonra tiyatroyla tanıştım. Ve tiyatroya âşık oldum. Yıllardır hala sürer bu sevdam. Bütün hayatım boyunca; sevgiyi, sevmeyi, aşkı öğrenmişim demek ki…

Ben bir aşığım; gönül sazında ağıtlar yakıp, bana sevgiyi, aşkı öğreten dostlarımı, sevdiklerimi arıyorum. Nerede benim şairim, Edip Cansever’im? O canını sevdiğim şair ile bedestenden bir yolculukta votkanın yanına katık ettiğimiz vişnelerle kırmızıya boyadık, bütün meyhaneleri. Sonra Asmalı Mescit ile kırdık şişeyi.

Nerede benim filozof şairim; Özdemir Asaf’ım? Kimi akşamlar şaraba bulanırdık kimi zaman votkanın içindeki limon kabukları gibi sararırdık. Kimi zamanda şişelerden kadehlere dökülürdük. Sözleşmiş gibi, sabahları çorbacıda buluşurduk. Dost kokulu geceler biter, gün işkembe çorbacısının içine düşerdi. Sonra uykular yapışır yakamıza, bizi sürüklerdi.

Yeniden başlayan günün akşamı, tiyatroya koşardım. Elimde bir oyuncak tabancayla, beni orada Altan Erbulak’ın beklediğini bilirdim. Oyun başlayana kadar, biz kendi oyunumuzu oynardık; ‘’ Esir Almaca ‘’. Birbirimizin sevgilerine esir olurduk. Tiyatronun boş günlerinde, Cağaloğlu’na, Bab-ı Ali’ye giderdim. Halit Çapkın, Turhan Aytul, Bedri Koraman, Namık Sevig, Hasan Pulur ve Şükrü Gülesin hep birlikte yürürdük geceye.

Sanki Beyoğlu’nun her köşesinde bir çiçek vardı. Çiçekler kokardı, dostlar kokardı sokaklar. Kaldırımlarda üçgenler çizerek giden, bir değerli ressamımız vardı; Erdoğan Değer. Yolları kazan işçilerin elinden kazmayı kapıp, ‘’ Ver işçi kardeşim, ver o kazmayı, senin yerine ben kazayım. ‘’ diyen, sonra da işçiden küfür yiyen Koca Cahit Irgat nerede? Nerede bütün bu insanlar? Nereye gittiler?

Kayışdağı, Çamlıca Tepesi var İstanbul’da; Kaf Dağı yok ki ardına gittiler diyeyim. Şimdi bir kaşık dost, bir kaşık sevgimle kaldım bu dünyada.

Hiçbir şey bilmiyorum; ne internetten anlıyorum ne bilgisayardan. Telefonun ‘’ Yes ‘’ ine basıp konuşuyor, ‘’ No ‘’ suna basıp kapatıyorum.

Bütün bildiğim; öğrendiğim; sevgiymiş bu dünyada.

Şimdi içinde bulunduğum kaşıkta, ecelin beni ‘’ Ham ‘’ yapmasını bekliyorum. Ne diyebilirim… Afiyet olsun.

EROL GÜNAYDIN

‘’ Hayattan ne öğrendiniz? ‘’ sorusuna bu yanıtları 2010 yılında vermiş usta oyuncu. Bloğa geçirirken, her kelimede, her satırda  ‘’ Acaba biz ne öğreniyoruz bu hayattan? ‘’ , ‘’ Ne kadar şanslıymış. ‘’ , ‘’Yaşadığı son yıllarda insanlardaki sevgisizliği, yozlaşmayı gördükçe acılanmış, bizler için üzülmüş müdür? ‘’ diye düşünmekten alamadım kendimi. Edip Cansever’ler, Özdemir Asaf’lar, Altan Erbulak’lar, Hasan Pulur’lar, Halit Çapın’lar, Erdoğan Değer’ler ve bu dünyaya izini bırakmış niceleriyle geçen hayat. Gerçekten,  gidenler nereye gittiler?  İstanbul’da Kaf Dağı yok ki ardına gitmiş olsunlar. Sonra dedim ki kendi kendime;

‘’ Hiçbir yere gitmiyorlar aslında. Tablolarında ki fırça darbelerinin altında, anlattıkları hikâyelerde, yazdıkları romanlarda, bastıkları notalarda, baktıkları kameranın ardında yaşamaya devam ediyorlar, edecekler. Takii bizler görmekten, okumaktan, dinlemekten, izlemekten, şarkı söylemekten vazgeçinceye kadar. Hayaller kurmaktan vazgeçinceye kadar. Umutlarımızın ucunu bırakıncaya kadar. İnsanlığımızı, sevgimizi kaybedinceye kadar ölmeyecekler. ‘’

Selam Olsun!

ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

 
 

Etiketler: , , , , , ,

durum raporu: cep telefonu, bit, okumayı öğrenme depresyonu…

Okullar açıldı süper olduk. Hele ben! Sabah 05:45’de Elif’e kahvaltı hazırlamakla başlayan mesaim, Oğuz’un kahvaltı & giyinme merasimi, Erdo’nun kahvaltı & yolculanma merasimi sonra kendimi yıkama & hazırlama & işe yollama merasimim derken akşam yatma saatine kadar devam ediyor. Bir tarafıma taktığım motor nerede tık diyecek merak etmekteyim. Kablolarda ara sıra temassızlık oluyor ama bünye alışmış o kadarına, kendini onarabiliyor.

  Ama asıl bombalar Oğuz’da. Çocuk toplumsal yaşama bu denli hızlı, yoğun geçiş yapınca farkına vardığı şeylerle abondene oldu. İlk olarak okul servisinde her çocuğun elinde cep telefonu gördükten sonra cep telefonu alabileceğine kanaat getirdi. Yaş sınırlaması olmasını da aklı almıyor. ‘’ Mantıklı bir sebep söyle. ‘’ diyerek dolanıyor peşim sıra. İletişim ve oyun ihtiyacını şimdilik serviste eline kimi geçirirse onun telefonuyla hallediyor allahtan. Geçen hafta sonu babasının elinde hafta içleri kaldırılan bilgisayarı görünce ‘’ Versene baba oyunları çok özledim kesin onlarda beni özlemişlerdir. ‘’ dedi.

  İkinci vukuatımıza gelince – Bitlendi. – Ama öyle böyle değil. O küçücük kafaya onca bit nasıl sığıştılar anlayamadık. Eczaneye gidip bitle ilgili ne var, ne yok yığdım eve. Ki bana küçük bir servete mal olsa da. Bit şampuanı, bit spreyi, tokalar, rozetler, yakalıklar … Evde ki yardımcıya gelince, tam teşekküllü geziyor; kafasında toka, yakasında rozet, elde sprey. Şükür temizlendi oğlanın kafa ama ben de sıyırdım iki gün. Bitler bile evrim geçirmişler. Kolayına gitmiyorlar. Son çare gaz yağı. Evet onu da aldım fakat şükür kullanmaya gerek kalmadı.

  Bu arada servis şöförü, servis hostesi, öğretmenleri hepsinin haberi var Oğuz’un bitlendiğinden. Çocuk bir bok zannetti herhalde bitlenmeyi? Okulda ki bütün çocuklara bit kontrolü yapmışlar. Akşamına öğretmeni konu hakkında konuşmak için aradığında öğrendim. Daha konuşma başlar başlamaz ‘’ O kadar büyütülecek bir şey yok. Çocuk bunlar. Ve grip olmakla aynı şey bence. O da, bu da bulaşıcı. Sakin olun. Bu arada kimin bilip bilmediği de umurumda değil zaten, gereğini yapıyorum. ‘’ dedim. Benim için konu kapanmıştır.

  Bizim sülalece, kuzenler olarak bitlenmediğimiz yaz geçmezdi çocukluğumuzun o güzel yaşlarında. Köye gidilen her yaz tatili dönüşünde elimiz kolumuz boş, kafalarımız bitle dolu dönerdik. Gerçi annemlerin maaile yaptıkları bit ayıklama seansları özlediğim şeyler arasında. Herkesin kucağında bir çocuk… Off ne şamata gırgır olurdu. O zamanlar da annem son çareyi gaz yağında bulurdu hatırlıyorum. Ne yapsın kadın, gürmü gür saçlara sahip üç çocuk.

  Üçüncü konumuz: Oğuz okumayı öğrenmekten korktuğunu söyledi. Sebebine gelince: Okumayı öğrenirse ablası onu odasına almazmış. ( amanın şimdi kafamda bi kaşıntıki sormayın gitsin, lafı bile yetiyor haşerenin.) ‘’ Neden almasın oğlum, o senin ablan, seni çok seviyor. ‘’ diye verdiğim cevaba aldığım cevap: ‘’ Ama ben okumayı öğrendiğimde ablamın arkadaşlarıyla yaptığı tüm yazışmaları okuyabileceğim ya, o yüzden kesin izin vermez odasına girmeme. ‘’  Al başına, buradan yak. Başlayacam valla bu psikolojilerine, ne lan bu? Var mıydı bizi bu kadar dinleyen acaba. Hadi dinlediler lafımızın peşine düşen oldu mu?.

O saatten sonra el mahkum bir köşede kıstırdım Elif’i : ‘’ Bak kardeşim böyle böyle hissediyor kızım, bi ara al yanına da söyle ona – sen istediğin zaman odama gelebilirsin, seni seviyorum. – falan de. ‘’  diye. Sanırım o konu da hallodu. Bu okul yılı nasıl geçer, daha neler yaşanır bilmiyorum. Ama benim için unutulmaz olacağa benziyor.

  Evet son durum raporumuz böyle ve ben bugün çalışmıyorum. Şimdi hazırlanıp  kardeşime gitmek için yola çıkmalıyım. Onu ama en çok kızı Duygu’yu özledim. Kokusu geliyor sanki burnuma. Güya aynı şehirde yaşıyoruz. Lakin şehir o kadar büyüdü, sınırları o kadar belirginsizleşti ki birbirimize gidip gelirken neredeyse vize alıp, pasaport kullanacağız. Özet: Gidince kalmasam olmaz.

  Elif’e yazdığım mesaj ve mailler aracılığıyla akşam çocuklarımın yiyecekleri, ödevleri, uyku saatleri de ayarlanmış durumda. Bu programıma Erdo biraz içerlemiş olsa da – Büyüyünce unutur. – değil mi?

  Tekrar görünşeceye dek hoş kalın, olmadı mı? O halde, hoşçakalın.

ÖZGÜR TAMŞEN YÜCEDAL

 
6 Yorum

Yazan: 25 Eylül 2012 in ÇOCUKLAR, GÜNLÜK

 

Etiketler: , , , , , , , , , ,

 
%d blogcu bunu beğendi: